Başbakan Erdoğan IMF toplantısında da “one minute” çıkışı yaptı.Dünyanın bir bölümü sınırsız biçimde tüketirken diğer bir bölümünün aç ve açık hayatta kalma mücadelesi verdiğini hatırlatan Tayyip Erdoğan, birkaç yüz metre uzaktaki Beyoğlu’nu savaş alanına çeviren gösterilere dikkat çekerek şöyle dedi:“Dünyadan yükselen çığlığa, taleplere ve şu salonun dışında devam eden protestolara da kulak vermemiz gerekir.” Ana muhalefet partisi lideri Deniz Baykal da aynı saatlerde Ankara’da, küresel çaplı adaletsizliğin ülke ölçekli en çarpıcı örneğinin Türkiye olduğunu anlatıyor ve suçlusu olarak da AKP iktidarını işaret ediyordu.Baykal, sanayileşme ve büyüme için çok elverişli bir zaman diliminin nasıl israf edildiğini ve bu başarısızlığın çıkardığı işsizlik, küçülme ve yoksullaşma faturalarını anlatırken son zamanlarda yüz yüze geldiğimiz acıklı manzaraları da sayıp döküyordu:Böbreğini satan köylüler ve günde tek öğün bile yiyemedikleri için derste bayılan üniversite öğrencileri...Olumsuz gidiş yalnız ekonomide, işsizlikte yoksulluğun yayılıp derinleşmesinde mi? Hayır, Baykal dışarda AB projesinin tıkanıp kaldığını, içerde Kürt açılımı ile birliğin tehlikeye sokulduğunu söylüyordu.En önemli soruyu en sona bırakmıştı:“AKP iktidarının yedinci yılını tamamladığımız şu noktada Türkiye demokrasi, insan hakları ve özgürlükler bakımından 7 yıl öncesine göre daha iyiye gitmiş midir, gitmemiş midir?” Eğer bir ülkede gazeteci, kahraman olmak her türlü tehlikeyi, tehdidi göze almak zorunda ise o ülkede basın özgürlüğü yok demektir.Türkiye bu yönden geri gitmiştir!Bir doğru tespit daha:Eğer basın özgürlüğü bizzat gazeteyi çıkaranların yüreğine korku salarak denetlenir hale gelmişse tehlike en üst düzeye çıkmış demektir.Aydın Doğan için yaptığı Al Capone benzetmesini Başbakan, hiçbir özgür vicdana kabul ettiremez.Kendi vicdanından yükseldiğine inandığım “one minute” itirazına nasıl direniyor, çok merak ediyorum! Anlayan var mı? Kuran kurslarındaki yaş sınırını 5’inci sınıfa indiren yasayı Danıştay iptal isteğiyle Anayasa Mahkemesi’ne göndermişti.Yüksek mahkeme bu talebi 8 Ekim günü ele alacak.Peki iki-üç gün daha beklemek varken hükümetin yaş sınırını 4’üncü, hatta 3’üncü sınıfa indirme hamlesi yapmasını nasıl değerlendirmek gerekiyor?Çocuğun Kuran eğitimi almadan önce belli bir bilince ulaşması, ruh sağlığı açısından çok gerekli.Sorumlu iktidarlar böyle talepler geldiğinde soruna çocukları koruma kaygısı ile yaklaşırlar. Din sömürüsü yaparak anne ve babalarının oylarına tamah etmezler.Herhalde ortada siyasi bir oyun var.Çünkü Anayasa Mahkemesi’nin AKP ile ilgili kapatma davası kararına bakanlar yüksek mahkemenin ne diyeceğini kolaylıkla tahmin edebilirler.Çünkü gerekçeli kararda AKP’nin mahkûmiyetini hazırlayan üç neden var:1. Üniversitede baş örtüsü yasağı;2. Kuran kurslarına yaş kısıtlaması;3. İmam hatiplere uygulanan katsayının kaldırılması çalışmaları.AKP mahkûm olduktan sonra imam hatiplerle ilgili vaadini gerçekleştirdi ve şimdi Kuran kursları için hamle yaptı.Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç kararı açıklarken bunun AKP için “ciddi bir ihtar” olduğunu söylemişti.İktidar ne yapmak istiyor?Acaba Anayasa Mahkemesi’ne meydan mı okuyor?
Vatandaş Tayyip Erdoğan Aydın Doğan’ı Amerikalı gangster Al Capone’a benzetseydi kimse dönüp bakmazdı.Kurduğu bu benzerlik hele Wall Street Journal gibi global ekonominin kıblesi bir gazeteye asla haber olmazdı.Başbakan olduğu için gazeteye haber oldu.Ama Başbakan sıfatı ile söylemiş olması, kurduğu bu benzerliğe inandırıcılık kazandırmıyor, sadece yaptığı şeye vahamet kazandırıyor.Doğan Grubu’na kesilen yok edici ağırlıktaki vergi cezası için gazete, Başbakan’ın “rutin bir vergi incelemesi” dediğini yazıyor.Sonra Aydın Doğan’a uygulanan tasfiyeci baskı politikası nedeniyle özellikle yabancı basında Putin’e benzetilmesine duyduğu öfke ile şu sözleri sarfettiği belirtiliyor:“Amerika’da da vergi kaçırılması ile ilgili sorunları olan kişiler var. Akla Al Capone geliyor. Çok zengin idi ancak hayatının geri kalan bölümünü cezaevinde geçirmek zorunda kaldı.” İnsafa sığar mı?“Ben Putin’sem sen de Al Capone’sun” demenin mantığı da adaleti de yoktur.Çünkü siyah-beyaz farklılığında benzerlik kurmak, bir devlet adamının başına gelebilecek en büyük talihsizliktir.Al Capone Amerika’nın 1920-30’lu yıllarında, işlediği her türlü kaçakçılık, cinayet, haraç ve gasp suçları ile “halk düşmanı” diye anılmayı hak etmiş azılı bir gangsterdir.Aydın Doğan ise yarım yüzyıllık iş hayatını defalarca vergi şampiyonlukları ile taçlanmış vergi ahlâkını ve sosyal sorumluluğun erdemlerini savunarak büyümüş saygın bir iş adamıdır.Başbakan, bu benzerliği kurarken hangi yargı kararına, hangi belge ve bilgiye dayandı?İntikamcı duygularla yöneltilen bu iftiranın, halka açık şirketler yoluyla topluma vereceği zarar, doğması muhtemel öteki sonuçlar yanında hiç kalır.Sözünü geri almalıErdoğan Wall Street Journal’e verdiği demeçte, Doğan Grubu’nun çökmesine sebep olabilecek ceza ve teminat konusunda “henüz her şey bitmedi” anlamında bir mesaj veriyor.“Mahkeme bir yürütmeyi durdurma kararı verebilir, grup da vergi idaresi ile daha önce uzlaşıya varabilir” diyor.Eğer pazar günkü kongrede çizdiği adil ve yüce gönüllü lider görüntüsünün sahte olmadığını kanıtlamak istiyorsa Tayyip Erdoğan, Al Capone benzetmesi ile ilgili sözlerini hiç zaman yitirmeden geri almalıdır.Aksi halde adalet gölgelenecek zedelenecektir.Doğan ailesini rencide etmekten doğacak vicdan sorumluluğunu yerine getirip getirmemek Başbakan Erdoğan’ın kendi tercihi olabilir.Ama adalet arayan bir iş adamına gangster benzetmesi yapmak?..Bu suçtur, ayıptır, günahtır.Hiçbir statü ve hiçbir bahane ona böyle bir hakkı veremez!
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurultayı siyaset galası olmadı daha çok bir sanat matinesi havasında geçti.Benzetmeyi kötüleme amaçlı yapmıyorum, sadece bir tespittir:Sanki Başbakan Erdoğan terörü bitirme hayali ile başlattığı işin hazırlıksız olmasından ötürü yürümediğini görmüştür ve yeni bir stratejiyi hayatın içinde oluşturmaya karar vermiştir.Hareketin “Kürt açılımı” adıyla başlayıp “Demokratik açılım”da bile tutunamayarak “Milli Birlik Projesi” adıyla anılmaya başlaması, zaten çıkmaza girildiğini anlatıyordu.CHP lideri Deniz Baykal’ın dün Bursa’dan yaptığı gerekli bir uyarı idi:“Bugün ilkokuldaki çocuklar birbirlerine annelerinin, babalaranın etnik kimliğini sorar hale gelmişlerdir. Türkiye’yi bir etnik gerilim ortamına sokmamak lâzım.” Bu rahatsızlığı Başbakan da görmüş olmalı ki, büyük kongre konuşmasının önemli bölümünü “Kürt açılımı”na sağlam bir toplumsal taban kazandıracak hamasi söylemlere ayırdı.Popülist siyasetin hitabet arşivine sıra dışı örnek olarak gireceği belli olan bu bölümde Türkiye’nin çözülüp ayrışması olanaksız bir kültürel armoniye sahip olduğu belirtiliyor.İşte çimentomuzMesela şu sözlere kim itiraz edebilir?“Bu ülkenin tarihinden Ahmet Yesevi’yi, Hacı Bektaş’ı, Pir Sultan’ı, Hacı Bayram Veli’yi çıkarmaya kalkarsanız bu ülke öksüz kalır, yetim kalır. Yunus Ebre’siz dilsiz kalır. Mevlâna’sız ruhsuz kalır.Sabahat Akkiraz’a kulak vermeyen Türkiye türküsüz kalır. Tatyos Efendi’yi yok sayan Türkiye’nin besteleri yarım kalır.Cem Karaca bu ülkenin hasretini çektiği kadar bu ülke de Cem Karaca’nın hasretini çekti.‘Hoşçakalın İki Gözüm’ diyen Ahmet Kaya’ya vefa göstermeyen Türkiye’nin şarkıları eksik kalır.Nasıl Mehmet Akif’siz bir Türkiye tahayyül edilemezse Nazım Hikmet’siz bir Türkiye eksik sayılır.Seversiniz sevmezsiniz görüşlerini kabul edersiniz etmezsiniz ama Ahmedi Hani’siz, Said-i Nursi’siz bir Türkiye’nin maneviyatı noksan kalır.” Başbakan’ın bu sözlerinden daha geniş katılım sağlayarak açılım zeminini yeniden düzenlemeye hazırlandıkları anlaşılıyor.Samimiyet sınavıBaşarı için gerekli yüreğin sevgi ve cesaret sermayesinin kendilerinde var olduğunu anlatmaya çalışıyordu Başbakan muhalefete “Gelin beraber yapalım” diye seslenirken.Siyasi konuşmalara tarihi önemini kazandıran şey içerdiği taahhütlerdir. Başbakan Tayyip Erdoğan’dan dün şu sözlerini not ettim:“Demokrasiden, laiklikten, sosyal devletten ve hukuk devleti anlayışından taviz vermeden ülkemizi, milletimizi ve devletimizi yüceltmeye devam edeceğiz.” İnşallah bunu görürüz...İlk işareti herhalde iktidarın devlet gücünü intikam aracı olarak kullanma ve bağımsız medyayı susturma yanlışından dönüp dönmeyeceğine bakarak alacağız.Eğer adalet ve özgürlük, hakkı olan saygıyı görmezse anlayacağız ki edebiyatçı ağırlıklı bir kurul duygu yoğunluklu güzel bir konuşma yazmış ve Başbakan da bunu güzel bir şekilde okumuştur.Tabii ki dileğim Başbakan’ın karşısındaki ekranlardan yansıyanları okumadığını, yüreğinden geçenleri söylediğini ispat etmesidir!
Doğan Grubu’na yönelik iktidar baskısının yarattığı şaşkınlık ve eleştiriler dünyada daha sık yankı bulmaya başladı.Son olarak ünlü The Economist dergisi dün hükümetin, ülkedeki en büyük medya grubuyla mücadelesinin çirkinleştiğini yazdı.Doğan Grubu’na kesilen öldürücü vergi cezasını başyazısında ele alan dergi şu değerlendirmeyi yapmış:“Bazı gözlemcilere göre mücadelenin basın özgürlüğü meselesi ile pek bir ilgisi yok. Olay daha çok Anadolu kökenli ve dindar yeni bir girişimci sınıfın ortaya çıkışıyla ilgili. Bu sınıf AKP’nin yükselişinin simgelerinden birini oluşturuyor. Doğan Grubu’nun da bir parçası olduğu eski İstanbul eliti gerilerken onlar giderek güçleniyor.” Sıfır muhalefetDoğru, AKP iktidarı yedi yıl boyunca eline geçen her fırsatı kendine ait bir zengin sınıfı yaratmak için kullanmıştır.Ama hepsi bu değil; Açılan savaşın basın özgürlüğü ile doğrudan ilgisi vardır! Çünkü iktidarın amacı önümüzdeki seçime “sıfır muhalefet”le gidecek şartları oluşturmaktır. Evet birinci hedef budur.Belki burada şöyle bir soru sorulabilir:“Kötü niyeti gizleyen bir çaba niçin ihmal ediliyor?Yok etme girişimi neden bu kadar açıkça yapılıyor?”O cevabı da son iki seçimde “tam isabet” sağlayan araştırmacı Adil Gür’ün yaptığı değerlendirmelerde bulmak mümkündür.Seçim ihtimaliGür “Kürt açılımı oy kaybettirdi. Çözüm için af gerekiyor ama AKP bunu ağzına almaya cesaret edemez. Açılım seçim sonrasına kalır” diyor.Ekonomik krizin ve işsizliğin süreceğini, dolayısıyla iktidarın kötüleşmeden doğacak oy kayıplarını sonuna kadar beklemek istemeyeceğini söylüyor.Adil Gür muhalefetin hazırlıksız durumda olmasının da AKP’yi cesaretlendireceğini yani önümüzdeki yılın baharında bir “baskın seçim” veya sonbaharında “erken seçim” beklemek gerektiğini savunuyor.A&G Araştırma Şirketi’nin Başkanı Gür’e göre ekonomik krize yoğunlaşmak yerine türban yasasından başlayıp Kürt açılımına kadar birçok ikincil meseleye takılan iktidar seçmenini kızdırmıştır ve oy kaybedecektir.İktidarın bağımsız medyaya yönelik aceleci hoyratlığını erken seçim şartlarının tahrik ettiğini düşünmek akla daha yakın geliyor.Peki Doğan Grubu gibi vergi rekortmenlikleri ile inşa edilmiş örnek bir yapının dahi Türkiye’de güven içinde yaşama garantisine sahip olmaması kişiye özel, istisnai bir durum mudur?Hayır.İnsanlar haksızlığa uğrayan başka insanlar için seslerini yükseltirken aslında geleceğe dönük olarak kendilerini de savunduklarını bilmeliler.Daha önce böyle bir ahlâk ve hukuk ihlâli yaşamadığımız için tecrübe eksiğimiz olabilir.O zaman iktidar da “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyenler de tarih okusun!
Cumhurbaşkanı’nı dinlerken birçok önemli mesajın kaybolup gideceğini düşündüm, üzüldüm.Çünkü sorunları takip edecek, tartışacak toplumsal güçler bastırılmıştır.Sendikalar ve üniversiteler, Ergenekon tarafından yutulma korkusu ile sindirilen pek çok sivil toplum kuruluşu gibi mezar sessizliğine gömülmüş durumda.Toplumla etkileşim içinde olmayan muhalefet partilerinin gündem oluşturma ve çözümleri sürükleme yeteneği yazık ki iş bitirici olamıyor.Yine de Cumhurbaşkanı Gül’ün dün verdiği iki mesaj iz bırakacaktır. Ama süreçleri olumlu etkileyecek mi; emin olamayız.Çünkü AKP iktidarında devletin zirvesindeki üç makam tarafsız kimliklerini kaybetmiştir. Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı ve Anayasa Mahkemesi Başkanı kritik her sorunda iktidardan yana taraf olduklarını saklayamıyorlar.Bu durum sadece onlara zarar vermiyor, zaman zaman savundukları doğru kararların uygulanma kabiliyetini de zayıflatıyor.Yine de “Kürt açılımı” diye başlayıp “demokratik açılım” adını alan süreç konusunda yaptığı “elinizi çabuk tutun” uyarısını yabana atmamak lâzım.Yeni millet adacıkları...Cumhurbaşkanı, ne olduklarını açıklamadığı “yeni imkânlar”ın terörle mücadelede önümüze açıldığını, içerdeki olumlu gelişmelerle uluslararası şartların uyumlu hale geldiğini ve terörü bitirme imkânlarını Türkiye’nin önüne getirdiğini belirterek parlamentoya şu uyarıyı yaptı:“Dünya konjonktürünün ve bölgesel dengelerin terörle mücadelede önümüze çıkardığı olumlu şartların ve fırsatların ilelebet devam edeceğini düşünmemeliyiz. O nedenle kararlı ve hızlı hareket etmeliyiz...” Çözüm ararken düşülebilecek tehlikeli yanlışlar konusundaki uyarıları da yerindeydi Cumhurbaşkanı Gül’ün:“Hiç kimse farklılıkların varlığını millet içinde yeni millet adacıkları oluşturmak şeklinde anlamamalıdır... Etnik, dini ve kültürel farklılıkları uç ayrılıkçı fikirlerin zemini haline getirenler çağın gerisinde duruyorlar demektir. Birlik ve beraberlikten herkesin tek tip bir kalıp içinde erimesini anlayanlar da çağın ruhuna aykırı davranıyorlar...” Daha çok muhalefete örtülü eleştiriler getiren konuşmanın en önemli eksiği hükümete “artık siz de tartışma gündemine sunacağınız önerileri belirleyin ve açıklayın” anlamında bir yumuşak hatırlatmanın bile olmamasıydı.Biraz tarafsızlık olsa...“Millet adacıkları” oluşmasından sakınan Cumhurbaşkanı, “Türk”ü bir alt kimlik gibi algılayıp ikide bir “Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak, Alevi, Sünni” diye sayıp döken Başbakan’a bu kötü alışkanlığından vazgeçmesi için örtülü bir mesaj gönderse fena mı olurdu?Tersine, çok iyi olurdu...Cumhurbaşkanı, yeni dönemde iktidarın meclise getirmesi beklenen yargı reformuna da açık destek verdi.Keşke bunu yaparken iktidarın toplum katında daha itibarlı ve güvenilir duruma gelmeye mecbur olduğu gerçeğini de ortaya koysa ve tavsiyelerini sıralasaydı.Gül “Yargı reformu partiler tarafından ve toplumun tüm kesimlerinde özgürce tartışılmalı ama partizanca yaklaşımların konusu olmamalıdır” dedi.“Olmayacak duaya amin demek” böyle durumlar için geçerli herhalde.Başbakan “Hiç kimse kendini millet iradesinin üstünde görmeye kalkmasın” diyor ama bu sözün doğruluğu, kendini hukukun üstünde görmeye kalkışan bir iktidarın varlığında zedeleniyor.İnanılırlığını yitiriyor.Dün TÜSİAD’ın sıcak gündemini Doğan Grubu’na kesilen öldürücü vergi cezasının iş dünyasında yarattığı endişeler oluşturuyordu.Yok edici ağırlıkta bir vergi şantajı, bağımsız medyanın şakağına dayanmış silâh olarak dururken Cumhurbaşkanı reformun nasıl ve nerede özgürce tartışılacağını hayal ediyor acaba?Çankaya Köşkü’ne son teknoloji ürünü yalıtım mı yaptılar?Adalet ve özgürlük Türkiye’de her gün biraz daha kayboluyor!
Polis ve jandarma, kolları nerelere uzanacağı tahmin edilemeyen bir organizasyonu kuyruğundan yakaladı.Ele geçirilen çete değişik kentlerde organ nakli için ameliyat bekleyen hastalara böbreğini satacak insanlar buluyordu.Organ mafyasının üyeleri ile beraber böbreğini satan ve satın alan kişilerden oluşan 29 şüpheli gözaltına alınmış.Böbreğini satan vatandaşların yaşadığı Afyon’un Kışlacık Köyü’nden gelen haberler insanın içini acıtıyor. Çünkü onların çaresizliği, organ bulamayan hastaların çaresizliğinden daha incitici.Köyün yetişkinlerine yaşadıkları çevre gelir getirici bir iş veremiyor. Kente gitmek eskiden fırsatlar sunuyordu ama artık işsizlik her yerde.Kışlacık Köyü’nün geçim sıkıntısı yanında bir de borç baskısı altına giren insanları, biraz cahillikle, daha çok da onursuz bir simsarın kılavuzluğunda bir suç işlemiş olabilirler.Ama yaptıkları şey, başkasına değil sadece kendilerine zarar veriyor.Devlet onları gözaltına alıp mahkeme mahkeme gezdirecek yerde özür dilemelidir.Çünkü sonuçta bu insanlar bir karar vermişlerdir: Aç, borçlu ve onursuz yaşamaktansa tek böbrekle yaşamayı seçmişlerdir.Karşı taraftakilerin durumuna da Allah kimseyi düşürmesin. Bir yakınınız gözünüzün önünde ölürken, onu hayata döndürecek imkânı satın alabiliyorsanız fırsatı teper misiniz?Adalet, organ bulamamanın çaresizliği ile ekonomik çaresizliğin buluşturduğu insanları değil asıl bu işi ticaret için yapan kişileri cezalandırmalıdır.Tabii asıl çözüm, insanların ölümlerinden sonra kullanılması koşuluna dayalı organ bağışları konusunda bilinçlenmesi, kendilerini yaşatan organların ölümlerinden sonra başkalarına hayat vereceğinden heyecan duyarak cömertlik göstermeleridir.Kabahat kimde?İktidar partisi önderleri, aydınların her söz ve eylemlerine şüphe ile bakmasından şikâyet ederler.Oysa şikâyet etmeden önce nerede açık veriyorlar, ona dikkat etmeleri gerekiyor.Mesela dün gelen bir haber:Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesi Atatürk’ün 1 Kasım 1932 tarihli meclis açılış konuşmasını yayınlamış. Ama konuşmanın son bölümünü makaslamışlar!Kesilmese siteye girenler Atatürk’ten şunları okuyacak? “Milli kültürün her alanda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti’nin temel dileği olarak sağlayacağız. Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için bütün devlet kuruluşlarımızın dikkatli ve ilgili olmasını isteriz.” Bu sansür, bir alınganlıktan kaynaklanıyor olmalıdır.Bir yerleşim yerine Kürtçe eski adını veren Cumhurbaşkanı, Atatürk’ün bu konuşmasından rahatsız mı oldu acaba?Mümkündür ama çare sansür değildir.Başbakan da dün “Herkes içindeki her şeyi samimiyetle, korkusuzca dile getirmelidir” diyordu. Açılım sürecinde ayrılıkçıları iştahlandıran yığınla spekülasyonu bazen suskunluk, bazen cesaret veren imalarla desteklemişken bir anda ters köşeye çaktı! “Türkiye’nin bütünlüğü asla tartışma konusu değildir. Gayretimiz o bütünlüğü daha da güçlü hale getirmektir” deyiverdi.Zaten bölücüler de büyük ihtimalle “aman bütünlüğümüz güçlü hale gelsin ki PKK da barış örgütü haline dönüşsün” diye sabırsızlanıyordur!
Kürt açılımı etrafında oluşan rüzgârlar çarptığı yere göre farklı etkiler yaratıyor.Mesela muhalefeti ve özellikle MHP lideri Bahçeli’yi dinleyenler, açılımın “hain bir yıkım projesi” olduğu suçlaması ile irkiliyor, DTP sözcülerini dinledikleri zaman tehlike çanları çalanların sorunu abarttığı duygusuna kapılıyorlar.Çünkü DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, “Kürt açılımı” diye başlayan sürecin önce “demokratik açılım” a dönüştüğünü, sonunda “milli birlik projesi” diye anılmaya başladığını belirterek şöyle diyor:“Tek terörist kalıncaya kadar operasyonlara devam.. Bir anayasa değişikliği söz konusu değil.. Af da söz konusu değil.. Ana dille eğitim söz konusu değil.. Yani şimdi bütün bunlar gündemden çıkarsa o zaman neyi çözüyoruz?” İmkân olsa da bölücü heves taşıyanlara sadece Devlet Bahçeli’yi, açılımın başımıza büyük dert açacağından korkanlara sadece Ahmet Türk’ü dinletmek mümkün olsa iki taraf da memnun olacak. Fakat cin şişeden çıktığı için artık amaç zaman kazanmak değildir. Somut öneriler üstünde tartışa tartışa ilerlemek lâzım.Bunun için iki önemli şart gerekiyor:1. Açılım projesinin içeriği belliyse açıklanmalı, değilse gecikmeden belirlenmelidir.2. Siyasi partiler iyi niyet ve hoşgörü göstermeli, yaklaşan seçimi hesap ederek rakiplerini oy hesabı güden tuzaklara çekmenin veya ihanet suçlamalarına hedef yapmanın fırsatçılığına özenmemelidir.MHP lideri Bahçeli’nin dünkü ağır suçlamaları, uygun müzakere ortamının kolay kolay yaratılamayacağını göstermiştir.İktidarın muhtemelen halâ hazır durumda olmaması, DTP milletvekillerinin de toplumda gerginlik yaratıcı eylem ve söylemlerden vazgeçmemesi zorluğu arttırıyor.Siyasetçilerin birbirleriyle, kurumlarla ve toplumla ilişkilerine yeni bir anlayış getirmesi gerekiyor.Bazı DTP milletvekilleri, yargılandıkları davalar nedeniyle ifade vermek zorundalar. Ama bölücü propaganda yapmanın dokunulmazlık çerçevesi dışında kaldığına bakmadan bu milletvekilleri mahkeme çağrılarına uymuyorlar. Üstelik mahkemenin polis zoruyla getirilmeleri yönünde karar oluşturacağını bile bile...O ihtimal nihayet gerçekleşti. DTP, açılımı gerektiğinde sabote etmek için yararlanacağı bir bahaneyi yedeğine koymuştur.Açılım yaklaşıyor mu, uzaklaşıyor mu, emin değilim!Uçakta kaplan var!Kıbrıs’a dün öğle saatlerinde uçan KTHY uçağının yolcularına teşekkür ederiz.Çünkü kabin içinde saatlerce bekletildikten sonra “arıza var” diye kandırıldıklarını anlamaları üzerine gösterdikleri tepki, umarız hava limanlarında çok sık oynatılan “kuzuların sessizliği” filminin vizyondan kalkmasına vesile olacaktır.KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat hafta boyu kaldığı New York’tan İstanbul’a geldikten sonra kendisi için bekletilen KTHY uçağı ile Kıbrıs’a devam edecekti.Ama Kıbrıs uçağının kalkış saati 9.30’du ve yolcular “arıza” bahanesiyle, üstelik endişeye sokularak kabin içinde iki saatten beri bekletiliyorlardı.Saat 11.30’da Cumhurbaşkanı Talat ve heyet uçağa giriş yapınca kıyamet koptu. Yolcular öylesine patladılar ki Mehmet Ali Talat uçağı terketmek zorunda kaldı.Hak edilmiş bir cereme idi bu.O da, uğruna yolculara işkence edilen öteki VİP’ler de artık şunu iyi bilecekler:Beklettikleri uçakların içinde artık onları kuzular değil, aslanlar, kaplanlar bekliyor olacak!
Başbakan dün İstanbul’da toplanan Ulaştırma Şûrası’nda konuşuyordu.Hani bayram namazlarında bazı hocalar “Niye bayram dışında caminin yolunu unutursunuz?” diye cemaati paylarlar ya; Başbakan’ın tavrını, ses tonunu ona benzettim.İstanbul’a üçüncü köprü ile ilgili çelişkili haberlere noktayı koyabiliriz. Başbakan dün kendine özgü üslubu ile üçüncü köprüyü kesinleştirmiştir. Ve bu haberi verirken demokratik bir ülkede yapılması çok doğal eleştirilerin sanki önünü kesmek için asabi bir ton kullanmıştır:“Üçüncü köprüye karşı çıkılıyor. Bugün karşı çıkanlar birinci köprüye de karşı çıkmışlardı. Sonra utanmadan, sıkılmadan o birinci köprünün üzerinden seyahat ettiler. İkinci köprüye de karşı çıktılar, sonra utanmadan, sıkılmadan o köprünün üzerinden de geçtiler!” Bunun nesi kötü?Yapılan her köprü kentin nüfusunu birkaç milyon artırıyor. Göçlerle tetiklenen kaçak ve kontrolsüz yapılaşma, ancak 8 şiddetinde bir depremin düzeltebileceği (!) şehircilik ucubeleri yarattı İstanbul’da.Oysa demokrasinin erdemine inanmış bir Başbakan bu konuda tereddüt ifade eden çevreleri susturmaya değil gerekliliğine ikna etmeye çalışmalı; öyle değil mi?Tayyip Erdoğan “sıfır muhalefet bir ülke” mi hayal ediyor? Onu inşa etmeye mi uğraşıyor?Eğer öyle ise bu hedefini revize etmelidir. Çünkü asabiyet sâri bir hastalıktır. Yukarıdan pompalanınca hızla aşağı doğru yayılıyor ve her yer dinamit deposuna dönüyor.“Ne bakıyorsun?” sözü bile kavga nedeni olabiliyor.Karizmatik bir kişiliğe sahip olduğunun söylenmesi, öğrendiğimiz kadarıyla Başbakan’ı hep memnun edermiş. Ama bu ayrıcalığın yüklediği sorumluluğu ihmal etmemeli.Karizmatik liderler toplumlarına rol modeli olurlar.Eleştiri kaldırmayan, muhalefete tahammülü olmayan bir Başbakan halkına iyi örnek olamaz!Siyasetçi böyle olurAlmanya’dan gelen seçim haberleri arasında genç bir Türk kadını olan Sevim Dağdelen’in başarısından sanırım siz de etkileneceksiniz.Sevim Dağdelen’in 16 yaşında Düsseldorf Havalimanı temizlik işçisi olarak başlayan 18 yıllık hikâyesine sendika üyeliği, hukuk öğrenimi ve iki dönem milletvekilliği sığıyor.Geçen dönem Sol Parti’nin meclisteki göç ve uyum politikaları sözcüsü olan Sevim Dağdelen, kazandığı seçim zaferinden sonra şöyle konuşmuş:“Yeni dönemde daha güçlü bir muhalefet gerekecek. Özellikle ekonomik krizin emekçilerin sırtına yüklenmesine, sosyal eşitsizliğin derinleştirilmesine, yoksulluğun artmasına ve göçmenleri dışlayıcı politikalara karşı daha fazla mücadele etmemiz gerekecek.” Siyasete giren herkesin, Sevim Dağdelen’in tarif ettiği gibi hedefleri olmalı.Çünkü onun Almanya’da varlığını tespit ettiği ve savaşacağını taahhüt ettiği sorunlar ve haksızlıklar Türkiye’de misliyle mevcuttur ve işsiz kitlelerle dar gelirlilere hayatı zindan etmektedir.Ama bizim milletvekillerimizin böyle dertleri yok. Çünkü onlar kendilerini halka beğendirmeye mecbur değiller.Sevim Dağdelen’i parti tabanından gelen seçiciler seçiyor, bizimkileri liderler tayin ediyor.Hiç değilse solcu partiler önümüzdeki seçimde çıkaracakları adayları bizde de halka seçtirmeyi ve Deniz Feneri soygununa bile “emir büyük yerden” geldiği için susan iktidar grubuna karşı bir farklılık yaratmayı acaba düşünmezler mi?