Bugün Başbakan’ın “Ulusa Sesleniş” konuşmasındaki çelişkileri yazacaktım.Çünkü çağdaş demokrasinin kalitelerine sahip çıkan sözler söylüyordu Başbakan ama yaptıkları, o sözlerle zıtlıklar taşıyordu.Konuşmasında Kürt sorununun çözümü ve terörün bitirilmesi amaçlı hareketin adının “Demokratik Açılım” olarak yerleşmesine önem verdiğini belli ettikten sonra üç dikkate değer önermede bulunuyordu:1. “Asıl sorgulamamız gerekenler otoritesini saygıyla değil korkuyla kabul ettirmeye çalışan yönetim anlayışlarıdır.” 2. “Bu meseleyi her türlü önyargıdan her türlü asabiyetten uzak tartışalım diyoruz.” 3. “Bizim muradımız, herkesin ama herkesin kendini özgürce ifade edebileceği demokratik ortamı tesis edebilmektir.” Bu çerçevelik sözlerin mürekkebi kurumadan, Doğan Grubu şirketleri üzerinde estirilen vergi denetimi terörünün yeni bir aşaması duyuruluyordu:Doğan Yayın Holding’e yazılan 914 milyon liralık cezadan sonra Hürriyet Gazetecilik’e de 22.8 milyon lira vergi cezası kesilmişti!Devlet adamı özlemiHukuk güvencesine dayanmayan otoritenin demokratik niteliğinden söz edilemez. Doğan Grubu’na bağlı 12 şirkette sürdürülen vergi denetimlerinin, gruba ait gazeteleri “terbiye” etme amacı güttüğünü kim inkâr edebilir?Yukarıya aldığım çerçevelik sözleri söyleyen kişi içten ise, siyasetçiden önce devlet adamıdır.Devlet adamının ayırıcı özelliği de adaletli olmasıdır. Bitmedi...Adalete saygılı da olmasıdır.Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı merhum Oramiral Güven Erkaya hakkında yazdığı bir yazı nedeniyle mahkemenin hükmettiği tazminatı evinin haczi suretiyle ödeyen Vakit yazarı Dilipak’a Başbakan “geçmiş olsun” telefonu açtı.Ama ülkede yaşanan her kanunsuzluğun doğal sorumlusu olarak, Zeynep Mutlu Vakfı okullarının üstelik mahkeme kararına dayanmayan yıkımına hiç bir üzüntü beyan etmedi.Bu haksızlığın VATAN’a duyulan husumetin sonucu olduğunu halkın ilk anda farkedeceğini hesaba katmayı ihmal etti.Hukuk ve yüksek ahlâkToplum yaşamı sürekli yenilenme fırsatları üreten bir dönme dolaba benzer.Başbakan’ın Ulusa Sesleniş konuşması acaba demokrasinin tüm erdemlerini kucaklayan bir açılımın müjdesi olabilir mi?Böyle bir ümidi bana, Milliyet’in Genel Yayın Müdürü Sedat Ergin’in dünkü yazısı verdi. Sedat Ergin, Ulusa Sesleniş konuşması ile Başbakan’ın dünyaya örnek olacak kalitelere sahip demokrasi vaadinde bulunduğunu yazdı.Bu değerlendirmenin gerçekleşmesini biz de isteriz.Yalnız unutulmamalı ki Kürt sorununun çözümünü sağlayacak olan iradenin cesaret ve kararlılık kadar, hatta ondan bile fazla başka kalitelere ihtiyacı bulunuyor:Hukukun üstünlüğüne inanmak ve daima ona dayanmak.Yani adaletli olmak.Devletin gücünü siyasi ve kişisel hırs ve hınç tatminleri yolunda kullanmamak.Yani demokrasinin sunduğu hakları kullanırken talep ettiği yükümlülükleri de şikâyet etmeden yerine getirmek.“Demokratik açılım” bağlamında yeni bir döneme girdiğimizi kanıtlayacak değişimler görmeyi artık istiyoruz.Güzel sözlerin hayatımızı değiştirmeye yaramadığı takdirde git gide anlamını yitireceğini unutmayalım.Bu defa bir fark yaşayalım.Başbakan’ın geçen gün VATAN’ın manşetine çıkan “Biz Türkiye’nin tamamı değiliz” sözü, en azından boş hayal kurmadığımızın delilidir.
Demokrasinin güvencesi olan “kuvvetler ayrılığı” kuralı bizde hanidir işlemiyor.Bu teorinin işlemesi yürütme (hükümet), yasama (meclis) ve yargı erklerinin birbirlerini denetleyen, yani birbirlerinin karşıtı güçler olma özelliğini taşımalarını gerektirir.Zaten iktidar olan parti veya ortaklıklar meclis çoğunluğuna dayandıkları için yasama erkini de kontrol ediyorlardı.AKP’nin ezici çoğunluğa dayanan iktidarı döneminde yürütme ve yasama arasındaki sınır tamamiyle kayboldu.Rejimin demokrasi olduğunu iddia edebilmenin şu andaki tek dayanağı bağımsızlığını korumak için umutsuzca direnen yargıdır.Ama aşırı güç iktidarlarda kendilerini kontrol etme zaafiyeti yaratıyor ve bu ihtiras geri kalmış demokrasilerde yargı bağımsızlığını daha da tehlikeye sokuyor.Siyaset karışırsa...İktidarın yargı reformu diye sunduğu pakette Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısına ilişkin değişiklikler zaten sakatlanmış bağımsızlığın tümüyle yitirileceği endişelerini doğurmuştur.İktidar taslakta HSYK ile ilgili bazı “taktik iyileştirmeler” yapmıştır ama yargı bağımsızlığının üstündeki en belirgin gölgeyi kaldırmak için Adalet Bakanı ile Müsteşarı kurul üyeliğinden çıkarmaya razı olmamıştır.Tartışma yaratan önerilerden biri de 7 asil ve 4 yedek üyeden oluşan HSYK’nın 21 üyeli bir kurul haline getirilmesi, üyelerin yarıdan fazlasının iktidar (meclis ve Cumhurbaşkanı) tarafından seçilmesidir.Yargı çevrelerinin siyasal kaygılarla yapılacak seçimlerin doğuracağı sakıncalar konusundaki endişelerine kulak vermek lâzım.Zahid Akman’lar...HSYK ve benzeri kurulları oluşturmada Avrupa örnekleri devlet ve hükümet başkanları ile parlamentolara önemli yetkiler veriyor.Evet ama orada hem kurumlar kendilerini siyasi müdahalelere karşı korur, hem kamuoyu yargı bağımsızlığına tecavüz anlamına gelecek eylemlere karşı göstereceği tepki ile caydırıcı olur.Mesela hiçbir Batılı ülkede hukukçu olmayan biri Anayasa Mahkemesi Başkanı seçilemezdi.RTÜK’te yaşadığımız Zahid Akman tecrübesi ideolojik misyon yüklenmiş ve zaptetme duygusuna esir olmuş bir iktidarın yapacağı seçimlerin kötülüğüne ibretli bir örnektir.Bu ülkede YÖK Başkanı’nı üniversitelerin rektörlerini hatta Futbol Federasyonu Başkanı’nı bile Başbakan seçiyor!Bu ihtiras demokratik direnişle karşılaşmazsa HSYK’daki tüm üye koltuklarını Zahid Akman’lar dolduracaktır.Meclisin seçici olacağı günlere ulaşmayı biz de isteriz. Ama o özlem uzak bir hayaldir henüz.Peki ne zaman?Başbakan ve parti liderlerinin seçtiği parlamento üyelerinin yerlerine ne zaman milletin seçtiği milletvekilleri gelecek, belki o zaman...Yargı bağımsızlığı arızalıdır. Ama yine de güvencedir.Kıblesi lider değil millet olan bir parlamentoya kavuşana kadar yargı ile oynamamak lâzım. Çünkü sonu diktatörlüktür!
Seçim tahminlerindeki kanıtlanmış yeteneği ile tanınan araştırmacı Adil Gür’den eksikleri tamamladım.Dün Kürt açılımı dalaşının toplumda yarattığı değişimleri ölçen A&G araştırmasının AKP ve MHP sonuçlarını vermiştim.İktidar partisinin 29 Mart yerel seçimlerinde yüzde 38 olan oyu şu anda 35,3 düzeyine gerilemiş MHP yüzde 16 olan oyunu 19’a yükseltmiş görünüyor.Dünden devreden soru şuydu:“CHP oy kaybetti, DTP yükseldi” ama ne kadar ve ne sebeple?Ana muhalefet partisinin yerel seçimde yüzde 23,1 olan oyu 2 puan gerilemiştir.Büyük bir kesim CHP’nin oy kaybettiğine akıl erdiremiyor.Adil Gür bu durumu “Beyaz Türkler etkisi” diye yorumladı.Taktik eksikliğiGür seçimlerde birinci tercihi CHP olan yüksek öğrenimli kesimi “Beyaz Türkler” diye niteliyor. Bu kesim Kürt açılımını desteklemiş ve CHP yönetimi ile ters düşmüştür.Halbuki Başbakan “akan kanı durdurmak” adına hareketi başlatırken Deniz Baykal şüphe üretecek yerde meselâ “Madem ki kanı durdurmayı vaat ediyorsun, bana gelmeni beklemeden ben sana geliyorum” dese ve dediğini yapsa, iktidarın hazırlıksızlığını bu şekilde ortaya koysa, büyük ihtimalle zarar görmeyecekti.DTP’ye gelince; bu parti tabanını yüzde 5,7’den 7,1’e yükseltmiş görünüyor. Onun sebebi de DTP’nin demokratik muhatap konumuna girme olanağı elde etmesidir.İlgi çekici bir değişim de Saadet’te... Bu parti yeni lideri Numan Kurtulmuş’un güvenilir imajı ile 29 Mart’ta yüzde 5,2 oranını yakaladı. Fakat Erbakan’ın “manevi lider” görüntüsünde dönüşü ve ilk fırsatta İran’ı ziyaret etmesiyle başlayan düşüş durmuyor.Partideki iki başlılık giderilmedikçe de durmayacaktır!Başbakan hızlıAnketlerin yol gösterici işlevinden Başbakan Erdoğan’ın şaşılacak bir çeviklikle yararlandığını izliyoruz.Dün yaptığı “Ulusa Sesleniş” konuşmasında, açılım sürecinde düştüğü yanlışları düzeltmek yolunda hiç zaman kaybetmediğini gördük.Çözümün aklıselimle tartışılmasının başarılamamasından kaynaklanan üzüntüsünü belirtirken kendilerini de bu sorumluluktan ayrı görmeyen Başbakan, kırmızı çizgileri netleştiren ve kendini de düzelten üç önemli mesaj vermiştir:1. “Anayasamızın belirlediği ölçüler ortadadır. Üniter devlet yapımızı ortadan kaldırmaya yönelik hiçbir niyet ve girişime asla ve asla izin vermeyiz” dedi. Oysa açılımın başındaki hava Öcalan’a “Kürt ulusu” dedirtecek kadar uçuktu!2. Aklıselimi tesis etmek için “Hep birlikte ama hep birlikte, kim olursa olsun gelin taşın altına elimizi sokalım” çağrısı yaptı. Halbuki muhalefeti yok sayıp “bedeli ne olursa olsun” çözümü kendi başlarına arayacaklarını söylüyordu.3. Dün ilk kez “Türk” sözcüğünü etnik bir alt kimlik tanımlaması olarak kullanmadı. Dileriz bilinçlidir ve kalıcı olur.Halkın araştırmalarda çıkan eğilim değişimlerine saygılı siyaset anlayışı yalnız iktidar partisinde değil CHP’de de hayat bulmalı.O zaman demokrasimiz daha güçlü, hayatımız daha güvenceli olur.
Kötü yönetilen bir süreç “Kürt açılımı” eylemini kırmızı çizgiler içine hapsetti.Son gelişmeler karşısında “Süreç çıkmaza giriyor” diye düşünenlerin pek de haksız olmayacaklarını söyleyebiliriz.Başbakan Erdoğan dün şehit ve gazi aileleri temsilcilerini kabulünde açılımı “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” anlayışı içinde sürdüreceklerini belirterek “Üniter yapımız üzerinde herhangi bir spekülasyona müsaade etmek asla mümkün değil” dedi.Muhalefet baştan itibaren iktidarı, içi belirsiz bir pakete şehit kanı ve anaların gözyaşı sömürüsü ile sorgusuz sualsiz destek talep etmekle suçlamıştı.İktidarın suskunluğu bir yandan da terör örgütü ile destekçisi DTP’ye ölçüsüz talepler seslendirme cesareti vermişti.Yaşadığımız durum, kötü yönetilen bir krizin ulaştığı kördüğüm halidir.Başbakan’ın dün ifade ettiği çerçeve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’un iki gün önceki açıklaması ile çizdiği çerçevenin aynısıdır.Muhalefetin istediğini yapıp Başbakan dün dediklerini işin başında söylemiş olsaydı bir kesim “açılım” adına hayaller kurmayacak, bir büyük çoğunluk da bölünme korkuları yaşamayacaktı.Halk ayrılık istemiyorAçılım anketi yapan A&G Araştırma Şirketi’nin Başkanı Adil Gür dün bir hatırlatmada bulundu bana:“Haziran ayı anketimizde açılım önermesine yüzde 70 destek vardı.” Ama son araştırma, elindeki her şeyi açılım üstüne oynayan iktidarı endişeye sevkedecek sonuçlar ortaya koydu.Mesela halkın yüzde 89,7’lik bölümü Güneydoğu’da otonom bir bölge kurulmasına “evet” demedi.Öcalan’ın affına halkın yüzde 87,1 oranındaki büyük çoğunluğu karşı çıktı.“Annem babam Kürt” diyenlerin bile yüzde 63,6’sı Öcalan’ın affedilmesine taraftar olmadıklarını söylediler.Deniz Kuvvetleri’nde dün yapılan devir-teslim töreni sırasında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ, temmuz ayında teslim olan 14 teröristten 10’unun derhal bırakıldığını, ikisinin tutuksuz olarak yargılanacağını, yalnızca ikisinin tutuklandığını belirttikten sonra dağdakilere yönelik olarak şu çağrıda bulundu:“Gelin teslim olun, Türk adaletine güvenin.” Terbiye edici mesajBu konuşmayı dinleyen Başbakan da teslim olmak isteyenleri caydırmak amacıyla üretilen endişelerin yanlış ve kasıtlı olduğunu ifade etti.Kürt açılımı irtifa kaybedip yere mi çakıldı? Hayır, sürecin kötü yönetilmesi böyle bir izlenim oluşturmuştur.Belki bu ders, arayışı “Kürt açılımı” yerine “Demokratik açılım” rayına oturtmanın ilhamını verecek, etnik kimlik yerine kültürel kimlik temelinde insan haklarını geliştiren bir arayışın yolunu açacaktır.Bu ilhamın kaynağı ne ola ki?..Bu merakla A&G’nin Başkanı Adil Gür’e sordum ve beklediğim cevabı aldım.Son araştırmada partilerin oy durumları da ölçülmüş. Fakat şirket bu bilgiyi gizli tutuyor, açıklamıyor. Yine de Gür’den elde edebildiğim rakamlar, eksik bile olsa terbiye edici mesajın kaynağını önümüze getiriyor. O kaynak halktır.Kürt açılımı tartışmaları MHP ve DTP’ye oy kazandırmış, AKP ve CHP’ye kaybettirmiş.Adil Gür’den son seçimde yüzde 16 oy alan MHP’nin 19’a yükseldiğini, oyu yüzde 38 olan AKP’nin 35’e gerilediğini öğrenebildim.CHP niçin geriledi ve nereye indi?Onu da bugün öğrenmeye çalışacağım. Nasılsa gizlilik delindi...
Kürt açılımı, teslimiyetin demokrasi diye tarif edildiği bir ölçüsüzlükle başladı.Hükümet bir plan taslağı ortaya koymadı ama öyle iki kutup oluştu ki, bir kesim akan kanı durdurma fırsatını AKP iktidarının “bedeli ne olursa olsun” değerlendireceği fikrini beslerken bir kesim, bu açılımın Türkiye’yi Yugoslavya gibi paramparça edeceği endişesine sürüklenip gitti.CHP ve MHP’nin itirazları etkili oldu.Öcalan’ın yol haritasından önce gönderdiği ilk sinyaller ve bazı DTP’li milletvekillerinin hayallerini yansıtan açıklamalar, muhalefetin endişe etmekte pek de haksız olmadığını kanıtladı.Terörist başı sözde federal devlet istemiyordu ama bir “Kürt ulusu” hedefliyordu. Ve ayrı ordusu ile, milli eğitimi ile, diyaneti ve hatta futbol ligi ile ancak bağımsız bir devletin sahip olacağı egemenlik aletlerini talep ediyordu.Anadolu’da bir söz vardır; “karga karga ile uçar”...Öcalan’ın ardından bütün kargalar havalandı ve bu durum, barış arama ve yaratma amacına hizmet etmedi. Sadece endişeleri derinleştirdi.Kırmızı çizgiler çıktıSon MGK bu durumu düzeltmeye çalışan bildirisinde çerçeveyi çizdi: Kürt açılımı arayışları milli birliği ve ülke bütünlüğünü güçlendirecek yönde olacak.Ama muhalefet tatmin olmadı. Açılım sürecine verdiği destekten ötürü MGK’daki askerleri eleştirdi, bu belirsiz sürece angaje olmasının doğru olmadığını öne sürdü.CHP lideri Baykal’ın önceki gün yaptığı uyarılardan payına düşen kısmını Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ, Zafer Haftası bildirisi içinde cevapladı.MGK bildirisinin boşluklarını dolduran o cevaplardan sonra Kürt açılımı konusundaki yüksekten uçuşların sonuna geldiğimizi söyleyebiliriz.Çünkü Orgeneral Başbuğ TSK’nın bu meseledeki kırmızı çizgilerini çizerken ulus devlet ve üniter devlet yapısına hiçbir gerekçeyle zarar verilmesini kabul etmeyeceklerini, aynı şekilde kültürel farklılıklara saygılı olmakla beraber bunların toplumsal siyasal kimlik unsuru haline getirilmesini mümkün görmediklerini belirtti.Başbuğ “demokrasinin sunduğu fırsat alanlarını kullananların, terör faaliyetlerini hiçbir nedenle hoş görmelerini kabul edemeyeceklerini” belirterek DTP’ye de bir mesaj gönderdi.Uçlar yakınlaşabilirDTP’nin dün yaptığı değerlendirme gerçeğe yakın bir fotoğrafa benziyor:“Son MGK bildirisinden ve Genelkurmay’ın açıklamasından da anlaşılacağı üzere AKP’nin açılım dediği şey, aslında bilinen resmi söylemin allanıp pullanmasından ibaret kalmaya adaydır...” Bunun yanı sıra sürece cesaretle sahip çıkması için iktidara çağrı ve uyarı yapılıyor:“Çatışmacı, kışkırtıcı yaklaşımlar karşısında geri adım atan ve demokratikleşme söylemini bırakıp terör söylemine sarılan bir anlayış daha işin başında tökezlerse halkın umutlarının kırılması an meselesi olur!” Gelinen noktada barış yapacak uzlaşmalara ulaşma şansı düne göre azalmamıştır bizce. Belki artmıştır bile.Çünkü Kürt açılımına yüklenen anlamlar bakımından oluşan uçlar birbirlerini anlamalarına izin vermeyecek kadar uzaktılar birbirlerinden.Hatta bu yüzden Başbakan DTP ile konuşabilmiş ama CHP ve MHP liderlerinin kapısını çalamamıştır.O nedenle “Kürt açılımı kuşa döndü” diyenlere kulak asmayın.Arayış asıl şimdi daha gerçekçi bir zeminde ilerleme şansını ele geçirmiştir!
Kurumlar ve insanlar bazen kendilerini en güçlü hissettikleri anda cezası yok olmak olan suçu işlerler.İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönetiminin Zeynep Mutlu Eğitim Vakfı Kemer Okulları’na pazar sabahı yönelttiği ilkel saldırıdan ve yıkma eyleminden söz açacağımı tahmin etmişsinizdir.Kısacık ömrüne rağmen ardında hep hayırla anılan bir isim bırakan Zeynep Mutlu hatırasına yapılan bu hoyrat saldırı, kin güdümlü cüretini neden ve nereden aldı?Beş yüz çocuğun eğitim gördüğü ve sevgi ile büyüdüğü her halinden belli olan bir okul bu. Anaokulu öğrencilerinden liselilere kadar.Hangi hırs, hangi hınç bu çocukları ömürleri boyunca izlerini taşıyacakları bu kaba saldırının mağduru hatta hedefi yapmayı göze alabildi?Bu okul bir vakfın. Yani sonuçta devletin, milletin.Eliniz kırılsın, niye yıktınız?Yıkacak yerde el koysanız, bir eğitim mabedini yerle bir etmeseniz olmaz mıydı?Yıktığınız okulun yerine daha önemli bir şey mi koyacaksınız?Amaç okul yıkmakSevgili okurlarım, işlenen suçun ağırlığı ile uyumlu bir tepki gördüğünü kabul etmiyorum bu yıkımın.Yasaları ve yargıyı dolanan haydut zihniyetin saklanacak delik aramasına sebep olacak kadar büyük bir gök gürültüsü duyulmalıydı.Çünkü Nazilerin parlamento yakmaları gibi tarihe kara leke olarak geçecek olaylardan birini yaşamanın talihsizliğine uğradık.Yıkım ihbarı, cuma günü mesai biterken resmi belge sayılmayacak bir kâğıt parçası ile yapıldı.Mülki amire itiraz başvurusu yapılır korkusu ile Eyüp Kaymakamı cumartesi ortadan kayboldu.Pazar sabahı saat 6’da 600 kişilik bir belediye ordusu, düşmanlıkla motive edildikleri derhal belli olan bakışlarla rap rap gelip on yıldır faaliyette olan Kemer okullarını yerle bir etti.Okulu boşaltmak için yöneticilerin 15 gün süre tanıma taleplerine bir belediye yetkilisinin verdiği cevap, eylemin ardındaki çirkin niyeti açığa vuruyor: “Eğer süre verecek olursak mahkemeden yürütmeyi durdurma kararı alırsınız, okulu yıkamayız!” Eğitimin önemi...Pazar günü okul kadar önemli başka değerler de enkaz altında kalmıştır. Olay, sayıları her gün biraz daha artan bir yönetici grubunun, hedef aldıkları vatandaşları yasal haklarını kullanmaktan yoksun bırakmak için her şeyi göze aldıklarını göstermiştir.Şu bahtsızlığa bakın:Yıkım öncesi kaybolan kaymakam yakında vali de olur.Bu durumda Türkiye, okul yıktırmamak için elinden geleni yapan valiler tarafından değil, korku imparatorluğu inşa eden zihniyete oyuncak olan valiler tarafından yönetilecektir.Vakfın Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Serdar Mutlu “Bu saldırı çağdaş eğitimin ne kadar gerekli olduğunu kanıtlamıştır” derken ne kadar haklı!..Unutulacak ve bağışlanacak bir eylem değildir. Ve kim ne derse desin yıkımda görev alan 600 kişiyi ve onları okul yıkmaya gönderen Belediye Başkanı’nı da aşan bir suçtur.Çünkü yıkımın irili ufaklı unsurları, işleyecekleri büyük suçtan sonra “Beni, partimizi, yönetimimizi lekelediniz, rezil ettiniz, Allah cezanızı versin” diye kükreyeceğinden emin oldukları bir iradenin varlığına inansalar, bu haydutluğa cesaret edemezlerdi.Kendilerine ve ülkeye bu kötülüğü yapanlar iki dünyada da azap çekecek, ceza göreceklerdir.Onlar için üzülelim. Ama bu tahminimiz tutmayacak olursa... O zaman kendimiz ve geleceğimiz için üzülelim!!
Kardeşlik kurmak niyetiyle yola çıkıp boğaz boğaza gelmek ancak bizim siyasetçilerin harcıdır!Kürt açılımı konusunda iktidarın iyi niyetine inanmayan MHP’nin ağır suçlamaları ve Başbakan’ın altta kalmama huyundan üreyen hakaret sözcükleri, neredeyse kitleleri de birbirine düşürecek tahriklerin mayası oluyor.MHP lideri Bahçeli’ye göre Başbakan ve hükümeti Türkiye’yi bölme projelerini hayata geçirmek için çıktıkları gaflet ve ihanet yolculuğunda suçüstü yakalanmışlardır.Sadece iktidar mı?Bahçeli MGK’da temsil edilen askerin ve Cumhurbaşkanı’nın da terörle mücadele siyasetinde yaşanan sapmaya seyirci kaldıklarını söylüyor.Hakaret tırmanışıBilindiği gibi Başbakan bu tür suçlamalara, öfkelendiğinde uyanan Kasımpaşa ruhu ile cevap veriyor. Nitekim iktidarın ABD’nin projesini uyguladığını iddia eden Bahçeli’yi hedef alarak şöyle dedi:“İspat edemezlerse alçaktırlar ve namussuzdurlar. Bu kadar açık, bu kadar ağır konuşuyorum!” Dün de MHP lideri aynı tonda bağırdı:“Bir teslimiyet sürecinin başlatılması amaçlanıyor. Başbakan’ın MHP’yi hedef alan ahlâk dışı saldırıları, hezeyan bataklığında çırpınan bir ruh halini yansıtmaktadır!” Toplum bu gerginliğe taraf olmamalıdır.Çünkü iki tarafın da karşısındakini mat etme şansı yoktur. Bunu AKP de MHP de biliyor.O nedenle baştan beri korkum bu Kürt açılımının bir çözüm değil, yaklaşan seçimleri gözeten bir siyaset cambazlığı olmasıdır.Tam MHP’ye göre“Akan kanı durdurmak” çekici bir slogan ve harekete geçmek için güçlü bir motordur. Ama böylesine hayırlı bir işin hak ettiği hassasiyet maalesef gösterilmiyor.PKK’nın siyasi uzantısı DTP ile bizzat konuşan Başbakan’ın öteki partilere İçişleri Bakanı’nı yollamak istemesi, hareketin samimiyeti konusunda şüpheler doğurmuştur.Güvenliğin sağlandığı bir Türkiye’de MHP’nin fonksiyonu kalmıyor. AKP’nin Kürt açılımını kötü yönetmesi ve kurnazlık manevralarını ayağına dolaştırması MHP’ye aradığı fırsatı vermiştir.Türkiye’nin milli bütünlüğü ne kadar tehlikede görünürse MHP seçimdeki kazancının o kadar fazla olacağını hesap etmektedir.MGK’nın açılımı “devletimizin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü pekiştirmek” amacı ile çerçevelemiş olmasını dahi Bahçeli niçin güvence saymıyor?Çünkü MHP bu madeni sonuna kadar işletecektir!İktidar partisi ile MHP arasında cereyan eden hakaret yoğun atışmanın tek yararı belki, kötü sözün bumerang gibi dönüp dolaşıp sahibini vuracağını Başbakan’a öğretmesi olacaktır.Ama önemli bir işe kalkışan devlet adamlarına özgü sabır ve hoşgörü bir mucize ile gelmezse bu proje yürümeyecektir.Başbakan’ın davaya inandığını herkese kanıtlaması gerekiyor.Meclisteki muhalefet partileri ile konuşabilir duruma gelmeden bunu başaramaz.
Açılımı destekleyenler de karşı çıkanlar da birbirlerine aynı gerekçe ile yükleniyorlar.İktidar yandaşları muhaliflere “Daha ortada belirlenmiş bir şey yok. Mevcut olmayan bir içeriğe niçin karşı çıkıyorsunuz?” diye hesap soruyor.Bu kez öbürleri “Madem ki ortada bir şey yok, siz neyin savunuculuğunu yapıyorsunuz?” diyor.İki tarafın da haklı nedenleri var.Muhalifler “AKP iktidarına güvenmiyoruz” diyeceklerdir; sonra...“Bunlar laik rejime de bağlı olduklarını söylüyorlardı. Ama devletin zirvesinde eşi türban takmayan makam sahibi bırakmadılar.İmam hatip liselerine verdikleri yeni fonksiyon ile laik eğitim ve öğretime paralel bir dinci eğitim ve öğretim otobanı oluşturdular.Çağdaş eğitime bu kötülüğü yapanların, milli birliğe ve ülke bütünlüğüne karşı da suç işlemeyeceğinden emin olamayız.” Öbür tarafa bakarsak... AKP Kürt açılımı adına bir plan önermemiştir henüz. Ortada şu an sadece bir niyet vardır.İç ve dış şartların uygun fırsatlar sunduğu konusundaki teşhis, “Haydi bu şansı değerlendirelim” isteği uyandırmıştır.Son MGK bildirisi bu isteğin daha önceki kurul toplantılarında belirdiğini gösteren ifadeler taşıyor. Kürt açılımının korkulan sapmalara karşı güvencelere sahip olacağı da görülüyor.Çünkü bildiride İçişleri Bakanı eşgüdümünde yürütülen temaslar “devletimizin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü pekiştirmek üzere yapılan çalışmalar” diye tarif edilmiştir.Anlaşılıyor ki “kanı durdurmak için ne yapalım?” sorusuna cevap arama süreci MGK’nın ekim toplantısına kadar devam edecek, açılımın içeriği belki o zaman netlik kazanacaktır. Ama birlik ve bütünlük kırmızı çizgileri çerçevesinde...Dolayısıyla MGK zemininde askerin de kefaletini taşıyan arayışlar nedeniyle muhalefetin yaptığı eleştiri ve suçlamalar iktidara zarar vermeyecektir.Muhalefet, Kürt sorununun çözümüne direniyormuş görüntüsüne girmekten en kısa zamanda çıkmalı. Çünkü hiçbir hükümet yüzde 80 çoğunlukla da gelse muhalefetin korktuğu şeyleri yapamaz.Ama bu tartışmaya takılıp ekonomik kriz, işsizlik, yolsuzluklar ve Deniz Feneri gibi meseleleri ihmal eden muhalefet, muhallebi tadında ve yumuşaklığında bir lokma olur. CHP ve MHP “Akıntıya kürek mi çekiyoruz” diye durumlarına bir baksalar hiç fena olmaz!İstanbul feda olsun!İsviçre’de bir otobüs durağının 25 metre öteye kaydırılması bile halkoyuna sunulur. Bizde İstanbul’un ormanlarını ve su kaynaklarını perişan edecek üçüncü köprü kararını üç kişi (Başbakan, Ulaştırma Bakanı ve Belediye Başkanı) veriyor.Mimarlar Odası eski Başkanı Oktay Ekinci dün ilginç bir hatırlatma yaptı: Meğer Tayyip Erdoğan belediye başkanı iken üçüncü köprüye karşı çıkmış.Şehir plancılarını çalıştırarak köprünün kuzey alanları yok edeceğini öğrenmiş ve kamuoyuna şu açıklamayı yapmış:“İstanbul’u çok yönden bitireceği için biz üçüncü köprüye karşıyız ve reddediyoruz.” Bugün de üçüncü köprüyü savunan güvenilir tek kişi yok ortada.Ama belediye başkanı olarak dün “hayır” diyen Tayyip Erdoğan bugünün başbakanı olarak “evet” diyor.Türkiye’deki siyaset ahlâkının yansıması olan tipik bir durumdur bu. O gün köprünün parasını kendisi harcamayacaktı. Bir menfaat kaygısı olmadığı için kenti savundu.Şimdi icranın başı olarak yatırım harcamalarına kendisi yön verecek.Mama bekleyen yandaş müteahhitlere olan sorumluluğu İstanbul aşkını bastırıyor!