Emin misiniz?

21 Nisan 2010

Tek adam rejimlerinin değişmeyen bir kuralıdır; son kararı hep o tek adam verir!Bir ülkede rejimin adını koymak istiyorsanız şuna bakacaksınız:Devlet ve toplum hayatını düzenleyen kararlar nasıl üretiliyor?Mesela bizde “bedelli askerlik çıkar mı”dan “bayram tatili kaç gün olsun”a kadar bütün kararları Başbakan veriyor.Böyle demokrasi olmaz.Başbakan’a her konuda “son kararınız?..” diye soran çok adam var. Ama kararını açıkladığında ona “emin misiniz?” diye soran bulunmuyor; aksaklık, noksanlık da asıl bundan doğuyor.Anayasamıza göre bu görev Cumhurbaşkanı’na ait fakat orada arıza var!Şu günlerde meclis anayasa değişikliği paketi için fazla mesai yapıyor. Dün, partiler hakkında kapatma davası açılabilmesini, Meclis’te oluşturulacak özel komisyonun iznine bağlayan madde tartışıldı.Bu maddenin, yargı yetkisinin gasbı olacağı ve Anayasa Mahkemesi’den döneceği konusunda neredeyse tüm hukuk otoriteleri birleşti. Ama “tek adam”ın iki dudağı arasına hapsolmuş “milli irade” Nuh deyip peygamber demedi.Ceza hep kötü değildirBurada siyasi çıkar gözeten işbirlikleri sonucu özel komisyonda üçte iki çoğunluğu yakalayan partilerin, hedef aldıkları partiler hakkında kapatma davası açabilecekleri ihtimaline dayalı eleştiriler yapılıyor.Bu tehlike göğüslenebilir. Sonuçta davayı başkası açsa da yargılamayı Anayasa Mahkemesi yapacaktır; mahkeme haksız davayı düşürür, sorun çözülür.Asıl tehlike, açılması rejim için gerekli hale gelmiş olan bir kapatma davasının aynı mekanizma içinde önlenebileceği ihtimalidir.Parti kapatma ile ilgili hukuk rejimi eğer kötüye kullanılacak açıklar veriyorsa çare kapatmayı imkânsız hale getirmek değildir.Çünkü kapatılmayı hak etmiş bir partiyi kapatmak demokrasiyi çiğnemek değil, hukuk içinde kalarak demokrasiyi korumaktır. Hele ülkeyi bugün, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmaktan hüküm giymiş bir parti yönetiyorsa.. Anayasa’yı da bu partinin iktidarı öteki partilerin itirazına rağmen tek başına değiştiriyorsa..Bize özgü tedbir gerekGeçen gün CHP lideri Baykal, Başbakan Erdoğan’ın 17 yıl önce verdiği başkanlık sistemini kötüleyen demecini samimiyetsizliğine kanıt gösteriyordu.Oysa aynı mülâkatta daha vahim “durumlar” var..Erdoğan Refah Partisi MKYK üyesi sıfatıyla “İslâm hukuku düzenini demokratik hukuk düzeninin yerine” koymayı kafasında halletmiş de, “insanlar benimsedikleri hukuk anlayışını terk ederler mi?” sorusuna özetle şu cevabı veriyordu:“Laikliği benimsemiş insanların, bu anlayışı terk edip İslâmî bir anlayışa ve hukuka geçmeleri mümkün müdür diye sormak istiyorsanız hatırlatmak isterim:Bu insanların ataları yüz yıl, iki yüz yıl önce hangi hukuk sisteminde yaşıyorlardı?Cebri yollarla bastırılmışlardır. Beyinlerindeki ipotekleri kaldırırsak onlar kendiliğinden İslâm’ı (İslâmî hukuk) seçeceklerdir.” Haklı olarak “Bunlar başka bir partinin görüşleridir. Tayyip Erdoğan değiştiğini defalarca söyledi” denilebilir. Bu itiraza hak da verilebilir. Ama bu fikirlerin başka bir siyasetçinin beyninde tekrar uyanmayacağını kim garanti edebilir.Bizim anayasamız, Türkiye’ye özgü tehlikeleri gözetmek zorundadır.Devrimci bir ruhla Meclis’te her gün sabahlayan AKP milletvekilleri liderlerine mutlaka “Emin misin?” diye sormalıdırlar!

Devamını Oku

Vah benim vekillerim!

20 Nisan 2010

Bir an önce geçelim o sisteme.Daha doğrusu mevcut sistemden bir an önce kurtulalım!Çünkü başkanlık sistemine kurallarını bozmadan geçebilirsek hiçbir güç bakanları, milletvekillerini masaların üstünde uyuyarak sabahlara kadar mecliste “devrim muhafızı” gibi davranmaya mecbur edemeyecektir.Başkanlık sisteminde güçlü meclis vardır. Meclis gücünü, kendini parti liderine değil, seçmenine beğendirmek için çalışan milletvekillerinden alır.O sistemde halka ihanetin anayasayla çatışmanın “parti şuuru parti disiplini” gibi bahaneleri yoktur.Meclisin sıra kapaklarına başlarını koyarak uyumaya razı olan milletvekilleri “millet egemenliğinin tecelligâhı” diye yüceltilen TBMM’nin manevi şahsiyetini tahkir suçu işlediklerini görmüyorlar mı?Saddam modeliBaşbakan “Başkanlık sistemine sıcak” baktığını açıkladı ama anayasa değişikliğinin hedefi bu değil.Çünkü yürütme ve yasamayı kontrol eden iktidarın buyruğu altına yargıyı da sokmak Başkanlık sisteminin altyapısını inşa etmez, aksine bu sistemin asla istemeyeceği, üstünde yaşayamayacağı şartları getirir.Dün ben Tayyip Erdoğan’ın yol ve yöntemleriyle Türkiye’ye gelecek başkanlık sisteminin Kuzey Amerika gibi değil Güney Amerika gibi olacağını yazmıştım.Bir okurum “Hayır, Güney Amerika gibi değil Saddam gibi olur” diye itiraz etti. Ve beni bu konuda iddialaşmaya davet etti.Meclisten yansıyan görüntüleri hazmetmeye çalışırken gelen bir haber cesaretimi daha da kırdı.Anayasa’yı değiştirme konusunda Başbakan’ın saplandığı inat gerçekten de Orta Doğu modeli bir başkanlık rejiminin tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.Tek adam iş başındaBaşbakan bugün İtalya’ya gidecekti. Bu ziyaretini, Anayasa değişikliğinin meclis süreci tehlikeye girer korkusuyla erteledi.Kendine göre doğru bir karardır. Çünkü...Hiçbir demokraside iktidar meclisteki bütün partilerin muhalefet ettikleri bir anayasa değişikliğini dayatmaz.Bunu yapsa bile ileride, iktidardan düştükten sonra hesap vereceğinden korktuğu mahkemelerin yargıçlarını seçmeyi kafaya koyduğunu göstermek istemez.Böyle bir ayıbı göze alsa bu defa işi aceleye getirmek için 18 saat çalıştıracağı ve sıra kapakları üstünde uyumaya razı milletvekilleri bulamaz.Partide milletvekillerini bu maddi ve manevi zulme razı edecek “tek adam” vardır. Başbakan işin başında durmaya karar vererek en doğrusunu yapmıştır!Dün CHP lideri Baykal grup toplantısında ortaya koydu ki Başbakan başkanlık sistemi tartışmalarını 17 yıl önce iki nedene bağlamış ve “Ya bir özentinin sonucu ya da Amerikan emperyalizminin bize tavsiyesi” demiş.Şimdiki ne acaba?Ampulü yaksa da aydınlansak!

Devamını Oku

Akılsız kuklalar

19 Nisan 2010

Türkiye yönetilemez hale geliyor. Uzlaşma ve yumuşama iklimini bir an önce yaratmak gerekiyor.Ülke çeyrek yüzyıldır bölücü terörün vahşetine hedef haldedir.Daha kötü günler de gördük ama şimdiye kadar yaşamadığımız olaylarla karşılaşıyoruz son zamanlarda.Endişe verici bir tırmanış var.CHP lideri Baykal’a Van’da taş ve yumurta atıldı, ardından Ahmet Türk’ün yumruklu bir saldırıda burnu kırıldı. Dün Kayseri’de, hem de bir şehidin cenaze töreninde bir bakan (Enerji Bakanı Taner Yıldız) burnuna yumruk yiyerek yaralandı.İnsanların hoşnutsuzluklarını açığa vurma hakları vardır ama şiddet ve hiddet bu hakkın ifade araçları değildir.Türkiye’de devlet düşmanları var, halk düşmanları var.Kaynağına ve sebebine bakmadan şiddeti lânetlemek ve sahipsiz bırakmak, her kanattan kanaat önderlerinin kutsal saydıkları bir mutabakat haline getirilmelidir.Siyasi partiler ve onların gözlükleri ile ahkâm kesen toplum önderleri, aynı lâneti hak eden olaylar karşısında saldırganın ve mağdurun kimliğine bakarak farklı tepkiler gösteriyorsa bu ülkeye ve millete ihanet ettiklerini bilmelidirler.Hatta şunu da bilmeliler:Yaptıkları yanlışlarla Türkiye’nin bütünlüğüne saldırmak için pusuya yatmış sırtlanlara, akbabalara kan dökmeleri ve zehirlerini saçmaları için bahane yaratıyorlar, zemin hazırlıyorlar.“Nefret suçu” işleyenleri mazur görmeye başlamanın, sabırların taşmakta olduğunu söylemenin yanlışına düşersek kendi kuyumuzu kazarız, unutmayalım.Samsun’da Ahmet Türk’ün burnunu kıran yaratık, kutsal saydığı değerlere hizmette mi bulundu sanki?Hayır, yaptığı iş sadece iki polisi şehit eden PKK-TİKKO formalı katil sürüsüne pusu kurma ilhamını vermek oldu!Kötülüğü orada da kalmadı. Teröristlerle savaşırken şehit olan Kıdemli Yüzbaşı Levent Çetinkaya’nın Kayseri’deki cenaze töreninde Enerji Bakanı Yıldız’a saldıran başka bir yaratığa örnek oldu!Bu olaylar ciddiye alınmalı, “akılsız kuklaların işi” diyerek peşi bırakılmamalıdır.Araştırmalar Kayseri’deki saldırganı Samsun’daki saldırganın tetiklediğini gösteriyor.Polis, bu kuklaların iplerini tutan kimlerdir; sonuna kadar araştırmalıdır.Yargı da bunlara, hiç kimsenin özenmesine imkân tanımayacak ağırlıkta cezalar vermelidir.Başkanlık sistemiBaşkanlık sistemine geçiş niyeti samimi bir hedef mi, yoksa gündem üstüne atılan bir sis bombası mı?Herkes Tayyip Erdoğan’ın Gül’den sonra Çankaya’ya çıkarken Başbakan yetkilerini beraberinde götürmek isteyeceğini tahmin ediyordu.O bakımdan “Başkanlık sistemine olumlu bakıyorum” demesi sürpriz olmadı.Yalnız şöyle bir mesele var:Acaba kendisini “tek adam” yapacağını sandığı sistemin tüm özelliklerini öğrendi mi?Çünkü ABD’yi örnek alırlarsa şimdikinden daha güçlü bir lider olmayacaktır.Bağımsızlıklarına söz geçirilemez iki meclisin ve asla dokunulmaz, etkilenmez, boyun eğdirilemez yargının gücü “Başkan”ı sınırlayacaktır.Yargıya tahammülsüzlüğü bugünkü gibi sürerse rejim Başkanlık değil dikta, kendisi ise Başkan değil diktatör olacaktır.Meclise getirdiği anayasa değişikliği Erdoğan’ın kendi şahsında nasıl bir Başkan yaratmak isteğinde olduğunu açıkça gösteriyor.Başarıya ulaşırsa Başkanlık sisteminin Kuzey Amerika değil Güney Amerika modeli gelecektir bize!

Devamını Oku

Dalaveresiz

18 Nisan 2010

Anadolu’da halkın “lûgat parçalamak” diye adlandırdığı bir konuşma tarzı vardır.Bir konuyu süslü, etkileyici sözlerle anlatma üslubunu böyle nitelerler.Elbette marifet ister ama dinleyenler katında samimiyeti çoğu zaman şüpheyle karşılanır.Başbakan “demokratik açılım”a sağlam bir taban oluşturmak amacıyla Dolmabahçe’deki ofisinde düzenlediği kahvaltılı toplantılar dizisinin sonuncusunda dün yazarlara hitap etti.Konuşma öncekiler gibi sevgi, saygı barış, kardeşlik temalarıyla işlendiği için yine duygulandırıcı ve etkileyici idi.Mesela “maziden aldığımız ilham ve güçle istikbali hep birlikte inşa etmek istiyoruz” dedi. Bu Cemil Meriç’in düşündürdüğü sevgi köprüsü idi.“Bir gün saf, dalaveresiz bir su birikintisi bulup orada kendimizle yüzleşebileceğimize inanıyoruz” dedi.Bunun ilham kaynağı Cahit Zarifoğlu idi.Başbakan acaba temiz bir suyun yardımcı olacağı yüzleşmeyi kendisi için yapıyor mu? Yapmalıdır.Aksi halde toplumun bilincinde yeni ufuklar açma arzusunu gerçekleştiremez, sadece lûgat parçalamış olur; o kadar!Başarı neden kaybolur?Mesela gördüğü saygının kaynağını merak etmelidir. Sevgiden mi, korkudan mı besleniyor, aramalıdır. Davete katılmayan yazarlar için kullandığı ifadeler bu ihmalin ipuçlarını veriyordu:“AK Parti’ye karşıyım, katılamam derse bu bizi incitir.” “Biz herkesi bir çizgiye çekmeye, tek tipleştirmeye, herkesin bizim gibi düşünmesini sağlamaya asla çalışmıyoruz.” Bu sözlerin gerçeği tam yansıtmadığını, estirilen devlet terörü etkisiyle düşüncelerine ve eline fren yapmak zorunda olan medya mensupları olarak en yakından biz biliyoruz.Başbakan’ın söylediklerinin, özünden çağlayan düşünceler olmasını elbette hepimiz isteriz. Ama halkın önemli bir kesimi şüpheler taşıyor. Başbakan kabahati başkasında aramamalıdır.Öylesine engeller var ki, onlar yüzünden iktidarın başarıları önemsizleşerek gözlerde kayboluyor.Mesela kadrolaşmanın dayandığı ayrımcılık laik rejime yönelik tehlikenin sürekli ilerlediği korkusunu uyandırıyor.Tekrarlanan günahlarYargı bağımsızlığına son verecek anayasa hamlesi bile aynı tehlikenin farklı bir cepheden kendini göstermesi gibi geliyor.Tayyip Erdoğan “demokrasi araçtır” ve “millet istemezse laiklik tabii gidecek” sözlerinin on yılı aşan bir süredir tedavülde kalmasına neden izin verdi?“Onlar benim çıraklık dönemi hatalarım” diyebilirdi; halâ diyebilir. Ve bu kabulleniş bazı hataların ısrarla sürdürülmesi alışkanlığında fren etkisi yaratabilir.Ama yapmıyor.O kaynaktan gelecek oyları feda edemiyor.Başbakan, bize örnek gösterdiği düşünürleri biraz da kendi örnek alsa ya...Mesela ne zaman “Demokratik Açılım” konusuna girse hemen başlıyor:“Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Arabı, Romanı, Alevisi, Sünnisi...” Bu tanımlamaları sık sık tekrarlamanın etnik milliyetçilik duygularını tahrik ve teşvik ettiğini ülkenin yazarları ve düşünürlerinden onlarcası defalarca yazmış, uyarmışlardır ama işe yaramamıştır.Başbakan “Türk Milleti” demekten korkmamalıdır. Asıl korkutucu olan Türk’ü büyük bir milleti oluşturan çeşitli soylardan gelip aynı toprakta kaynaşmış vatandaşların ortak adı olarak anmaktan vazgeçmektir.Bizi “demokratik” olduğunu sandığımız bu büyük hata çıkmaza sürükledi!

Devamını Oku

AKP bölünmez!

16 Nisan 2010

Halkın önemli bir kesimi, rejim için yarattığı riskleri düşünerek AKP’nin iktidardan gitmesini diliyor.Tabii ki ideali, muhalefetin silkinmesi, yaratıcılık göstermesi ve yoksulluktan işsizlikten bunalan kitleleri heyecanlandırıp oylarını alarak, yani AKP’yi seçimde yenerek bu hedefe ulaşmasıdır.Peki AKP’yi indirmenin başka bir yolu yok mudur?The Economist dergisi son sayısında muhalefetten böyle bir başarı beklemeyen karamsarlara ümit kapısı açtı...“Erdoğan’ın gözü Cumhurbaşkanlığı’nda Abdullah Gül ise ayrılmak istemiyor” diyen dergi, bu sebeple doğacak çatışmanın AKP’yi bölebileceğini, hükümetin düşmesine bile sebep olabileceğini iddia ediyor.Aslında evrensel kural Abdullah Gül’ün Çankaya’daki görevinin 5 yılda bitmemesini emreder. Çünkü Cumhurbaşkanlığı’na 7 yıl için seçilmiştir.Ama derginin yazdığına göre beş yıl mı, yedi yıl mı; bunu Abdullah Gül bile bilememekten yakınıyor...Erdoğan’a hazırlıkTabii ki bilmeceyi hukuk değil siyaset çözecek. Türkiye’de bugün hukuka da egemen olan siyaseti tek başına Başbakan Erdoğan temsil ediyor.Eğer önümüzdeki seçimden AKP yine tek başına iktidar olarak çıkarsa Erdoğan bu kazanımı Çankaya’ya çıkmak için değerlendirmek isteyecektir.Zaten fazla olan Cumhurbaşkanı yetkilerinin Anayasa değişikliği yapılırken daha da artırılması, bu niyetin işaret fişeği olarak görülüyor.“Beş yıl önce Erdoğan Gül’ün Cumhurbaşkanlığını destekledi, şimdi fedakârlık yapma sırası onda” diyen telkinler Abdullah Gül üstünde ikna edici olacak mı?Economist bu soruyu cevaplamıyor ama Gül direnir ve Erdoğan’a rakip olmaya karar verirse bu çatışmanın partiyi bölebileceğini, eğer o tarihte parti iktidarda ise iktidardan bile düşürebileceğini öne sürüyor.Medyası ve sivil toplumu özgür, aydınları erdemli, parlamenterleri yargı denetiminin de yardımı ile temiz kalabilmiş demokrasilerde geçerli olacak senaryoları Türkiye sahnesinde canlandırmaya kalkışan yabancılar daima yanılmaya mahkûmdur.Hesap verme korkusuAKP’nin yaşadığı iktidar kirlenmesi bir yerde onun hayat sigortası olacaktır.Partiye iktidarı kaybettirme riski doğurabilecek yarışları partide hiç kimse göze alamaz, almayacaktır.AKP önderlerinin belediyecilik dönemlerinden beri bekleyen yolsuzluk dosyaları, Erdoğan’ın 7 yıl önce verdiği dokunulmazlıkları kaldırma sözünü yerine getirmesine imkân tanımadı.O dosyalara iktidar dönemine ait kim bilir daha kaç tanesi eklenecek.Sadece Sabah-atv satışı ve Deniz Feneri ile ilgili hesapları soracak bir mahkemenin huzuruna eninde sonunda çıkma korkusu bile, AKP’nin iktidar sorumluluğuna katılan kadrolarını terbiye etmeye, susta durdurmaya yeter!Milletvekili dokunulmazlığını riske sokma lüksüne sahip olmadığı için AKP iktidardan inmemek mecburiyetindedir.Tek başına iktidar olma avantajını yitirse bile her fedakârlığı göze alarak koalisyon hükümeti içinde yer almaya mahkûmdur.The Economist dergisinin senaryosu tutarlı bir öngörü değildir.Muhalefeti rehavete sevkedebileceği için tehlikelidir bile!

Devamını Oku

Her şey seçim için

15 Nisan 2010

Şahin’in dünkü itirafları, sistemin niçin tarafsız bir Meclis Başkanı’na ihtiyacı olduğunu iyi anlatıyor.Dün gazetecilere, yapabileceği çok az şey kaldığını, o kadarını bile fazla ihtimal dahilinde görmediğini söylüyordu.Bugünlerde en çok duyulan söz şu:“Binmişiz bir alâmete, gidiyoruz kıyamete!” Kim durduracak bu gidişi?TBMM Başkanı Şahin, Anayasa değiştirmek gibi ciddi bir iş yapılırken ne gerekir; bunu çok güzel anlatıyor:“Tabii ki tansiyonun düşmesi, aklıselimin egemen olması beklenir. Doğrusu benim de beklentim budur!” İktidar ve muhalefet liderlerine “sağduyulu olun, tansiyonu düşürün” uyarısını ancak Cumhurbaşkanı ve TBMM Başkanı yapabilir.Bu makamların sahiplerine böyle bir hakkı tarafsızlıkları verir. Ama şansa bakın ki her iki makamın da tarafsızlıktan nasipleri bulunmuyor.O nedenle de Meclis Başkanı, kurtuluş için tansiyonu düşürmeye ve sağduyuyu egemen kılmaya ihtiyaç bulunduğunu gördüğü halde “elimden bir şey gelmez” diyor.Bu durumda tevekkül içinde kıyameti mi bekleyeceğiz?Propaganda makinesiBiz demokrasimizin her şeye rağmen savunmasız olduğunu düşünmüyoruz.Evet, CHP lideri Baykal’ın yaptığı iki öneriden herhangi birini kabul etmek, bu badireden en az zararla kurtulmak için şans olacaktı.Yani anayasa paketini ikiye bölerek, geniş uzlaşı olan maddeleri mecliste bitirmek, sadece yargı düzenini altüst edecek değişiklikleri halk oyuna götürmek...Çoğumuz merak içindeyiz:Başbakan Amerika’ya giderken Baykal’dan gelen öneriyi niçin “Yasal zemini varsa biz varız” diye karşıladı?Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki teklif AKP kurmayları üstünde baskın etkisi yaratmış, bu akılcı öneriyi hemen reddetmenin kendilerine puan kaybettireceğini görmüşlerdir.Propaganda makinesi çalıştırılarak öneri şüphe törpüleri ile ufalanırken CHP’nin büyük bir taktik hataya düşerek ikinci bir öneri üretmesi AKP’nin oyunbozanlık arayışına zemin yaratmıştır.İktidarın eli mahkûmAslında CHP’nin son getirdiği “Yargı ile ilgili konuları genel seçim sonrasına bırakalım” önerisi, “Referandumu bu üç konuda hemen yapalım” diyen ilk önerinin yerini almıyor, sadece seçenekleri zenginleştiriyor.Yani Baykal aslında “Hangisini tercih ederseniz biz varız” diyor.Ama Başbakan ve kurmayları, yandaş medyanın propaganda gücü ile bu gerçeği toz duman içinde kaybetmiş, CHP’yi hile ve tuzak peşinde koşan bir konumda göstererek kendilerine uzlaşma mecburiyeti yükleyen havayı dağıtmaya çalışmışlardır.Çocuklar bile şunu biliyor ki AKP’nin amacı yargıyı tümüyle ele geçirmek ve kendilerinin seçeceği bir Anayasa Mahkemesi oluşturmaktır.Hakları genişletici öteki maddeler, acı hapın etrafındaki tatlı kaplamadır.Avrasya Kamuoyu Araştırma Merkezi’nin son araştırması, yargı ile ilgili maddeler ayrı olarak referanduma sunulacak olursa AKP’nin ağır bir yenilgiye uğrayacağını ortaya koyuyor ve iktidarı CHP önerisine karşı çıkmaya mecbur ediyor.Sağduyu değil siyasi içgüdüler yönetecektir önümüzdeki dönemi; bu belli.“Bir numaralı tarafsız” kadrosundaki Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı Şahin’den daha fazlasını yapmayacaktır.AKP için ideal sonuç, Anayasa önerisi Anayasa Mahkemesi’nden dönmüş bir mağdur iktidar olarak genel seçime girmek olacaktır!

Devamını Oku

İyiyi tasfiye eden sistem

14 Nisan 2010

Yumruk, normal olarak yıkar insanı. Ama Ahmet Türk’ü yıkamadı, tersine yüceltti.Adam gibi adammış ki yediği yumruk ondaki cevherin açığa çıkmasını sağladı.Dün burun ameliyatı geçirdiği hastaneden taburcu olurken sorumlu devlet adamı kalitesini her cümlesinde hissettiren bir konuşma yaptı.Samsun’da yediği yumruğun acısı, insana yanlış şeyler söyletecek kadar tazeyken bile dengesini kaybetmemeyi bilmişti. Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir “Bu saldırı Kürt halkına yönelik bir saldırıdır”, partinin yeni Genel Başkanı Selâhattin Demirtaş “Bu devlet politikası ile halkın üzerinde estirdiğiniz terör yetti artık sabrımız kalmadı” diye intikamcı naralar atarlarken o, ilk günkü sorumlu ve bilge tavrı ile şunu diyordu:“Sevgiyle kucaklaşmayı esas aldığımız sürece insanlar katkı sunarlar. Biz burada bir bütünüz. Bu güzel kardeşliği sevgiye dönüştürecek bir duruşu göstermemiz lâzım.” Türkiye’de ulusal bütünlüğe kastetmiş ihanet en küçük fırsatları bile nasıl değerlendiriyor; son 48 saatlik süreç ibretli bir örnektir.Kışkırtıcı tepkiler ardından ülkenin değişik yerlerinde şiddet olayları görüldü.İstanbul’da dört ay önce İETT otobüsüne molotof kokteyli ile yöneltilen uğursuz saldırıda kaybettiğimiz Serap’ın acısı tazeliğini korurken aynı vahşi eylem dün İstanbul’da bir kez daha tekrarlandı.Ahmet Türk’ün sağduyulu çağrıları ilk gün bu olayların genişlemesini önlerken dünkü konuşmaları eminiz ki yatışmasına yardımcı olmuştur.Ahmet Türk hiçbir zaman bölücü siyasetlerin ve terörün aleti olmadı.Bölgemizdeki birçok ülkede Kürtler yaşıyor. Ama insanlık onuruna sahip tek yaşamı Türkiye’de buluyorlar. Ahmet Türk bu gerçeği her zaman takdir ederek siyaset yaptı.Ama ne hazin çelişkidir ki sistem pişmanlık bile duymayan bölücüleri sınıra götürdüğü seyyar mahkemede aklayıp kucaklarken Ahmet Türk’ün lideri olduğu partiyi kapatmış, ona da siyaseti yasaklamıştır.Kendimize zarar vermekte üstümüze yok vesselam!AKP uzlaşmıyorUzlaşma beklentisi sabah saatlerinde sarsıntı geçirdi, akşam tümden yıkıldı.Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in sözleri Başbakan Erdoğan’ın akşam ABD dönüşü açıklayacağı “son karar”ına alt yapı oluşturuyordu.Çiçek, yargı düzenini altüst edecek üç maddeyi paketten ayırarak referanduma bağımsız olarak sunma koşullu CHP önerisi ile Baykal’ın taktik yaptığını, halka gitmemenin yolunu aradığını söylüyordu.Akşam yurda dönen Başbakan son noktayı koydu:“Bunlar ciddi şeyler değil, sulandırma hareketi, olumlu yaklaşmayız!” Halbuki üç gün önce “Ben de varım” demiş, CHP lideri Baykal da gerekirse Başbakan’ın ayağına gidebileceğini söylemiş, bu sayede uzun zamandır yaşanan siyasi gerilimde rahatlama gözlenmişti.Gazeteciler, AKP’deki ani değişikliğin sebebini öğrenmeye çalıştılar ama asabi bir Başbakan’la yaşamanın zorlukları var.Erdoğan’ın tatmin edici olmayan gerekçesi üstüne gidemediler, olayı deşemediler.Ama toplum vicdanı, reddedilen CHP önerisinin kaybedilmemesi gereken bir fırsat olduğuna inanmaktan vazgeçmeyecektir.Bunun halk oyuna yansımaları olacağını fark etmek, iktidarı yeni bir manevra yapmaya mecbur bırakabilir.Başbakan’ın “tren kaçtı” bahanesini yansıtan sözleri gerçeği yansıtmıyor.Meclis son ana kadar her uzlaşmayı değerlendirebilir!

Devamını Oku

Gaza gelmeyelim

13 Nisan 2010

Başbakan Erdoğan dikkatleri çekmeyi seviyor ve bu yolda uluslararası zeminleri kullanmayı iyi biliyor.Nükleer Güvenlik Zirvesi nedeniyle gittiği Amerika’da CNN’in ünlü röportajcısı Christian Amanpour’a söyledikleriyle yine gündem yaratmayı başardı.Erdoğan zirvede, Obama’nın getirmeye hazırlandığı yeni yaptırımlara karşı İran’ı açıkça kollayan bir duruş sergiledi. Hatta bu uğurda İsrail’le olan ilişkileri daha çok riske sokmaktan bile çekinmeyeceğini açıkça belli etti.Bilindiği gibi İran nükleer yakıt programını durdurması yönündeki çağrıları dinlemiyor ve zenginleştirilmiş uranyum üretimini tehditlere rağmen sürdürüyor.Türkiye’nin devlet politikası aynı noktaya geldi mi belli değil ama Başbakan Erdoğan, İran’ın nükleer programının barışçıl amaçlar taşığına inanıyor. Batılı müttefiklerine karşı Tahran’a neredeyse kefil oluyor.İran ortağımız mı?Erdoğan CNN’e Türkiye’nin İran’la 17’nci yüzyıldan bu yana stratejik işbirliği içinde olduğunu belirterek “Bir çözüm bulabileceğimize inanıyorum. Diplomatik çözüm için buradayım” dedi.Bunun yanında aynı hassasiyetin nükleer silâha sahip İsrail’e karşı niçin gösterilmediğini sordu.Başbakan Erdoğan “çare diplomasi” derken yerden göğe haklıdır. Nükleer yarış felâketini durduran ve koca Sovyetler imparatorluğunu paramparça eden mucizeyi diplomasi yaratmadı mı?Yalnız Başbakanımızın bir yanlışı var: İran bizim stratejik müttefikimiz değildir ve olamaz. Çünkü Türk-İran geçmişi özellikle İran açısından bir kıskançlık ve rekabet tarihidir.Türkiye’nin güvenliği için İran nükleer silâha sahip olmamalı. Fakat Türkiye şu andaki duruşu ile bölgede atom silâhı olmasın kararlılığını değil “Madem İsrail’de var, İran’da da olsun” hesabı güdüyor görüntüsü vermektedir.Ölçüyü epey kaçırdıkİslâm Konferansı Örgütü’nün ve Arap Birliği’nin gazına geliyor muyuz sorusunu sık sık sormalıyız kendi kendimize. Elbette Türkiye gücünü bölgesinde haksızlığa ve zalimliğe karşı kullanmalı.Ama ölçüyü kaçırmadan. Kraldan çok kralcı olmadan.ABD Kongresi’nde “Ermeni soykırımı” tasarısı geçen ay bir eşik atlarken, Orta Doğu’da petrol vanalarını kontrol eden krallardan, emirlerden, şeyhlerden hiç değilse biri Başkan Obama’ya “Türkiye bizim dostumuz; ona haksızlık etmenin, Tayyip Erdoğan’ı üzmenin artık bir maliyeti olacaktır” diyemez miydi?En azından “one minute” hatırına biri kaşlarını çatamaz mıydı?Bu soruyu Başbakan, son zamanlarda sık sık “aslansın” diye sırtını sıvazlayan, onu şeref nişanlarına, deve yükü ödüllere lâyık gören din kardeşlerimize sormalıdır.Bir de İran’a komşu olarak verdiği desteği asla kefalet düzeyine çıkarmamalıdır.Dışa kapalı bir teokrasi rejimi diye İran’a düşman olacak değiliz.Ama dostluğumuzu verirken ölçülü olalım.

Devamını Oku