Büyüklerimizin yeni evlenen gençlere niçin devamlı “En az üç çocuk” öğütlediklerini şimdi anlıyoruz...Üniversite bitirmiş gençler bile boş gezerken “bunlar neye güveniyorlar?” diye merak eder dururdum.AKP’nin eski Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe’nin çocukları ile ilgili “başarı”ları öğrendiğim için artık tahmin edebiliyorum:İktidar önderleri aile çevreleri içinde sürekli “tuttukları altın olan” gençler çocuklar görüyorlar.Onları kısa zamanda zengin eden yaratıcılığı bütün gençlerin gösterebileceklerini sanıyorlar herhalde.Cumhurbaşkanı Gül’ün, Başbakan Erdoğan’ın ve eski Maliye Bakanı Unakıtan’ın çocukları girişimci ruhları sayesinde kanatlandılar adeta. Elde ettikleri zenginlik ve parlak gelecek onlarla sınırlı kalmayacaktı elbet.O öncülerin arkasındaki zincirin halkaları kimleri temsil ediyor bilmiyoruz ama Osman Pepe’nin genç oğulları, Gürcistan’da kotardıkları kârlı bir anlaşma ile dün “Biz de varız” haberini verdiler.Başarının hikâyesini kısaca anlatmak gerekirse Pepe ailesi “Enerji açığı olacak” uyarısını 2007 seçimleri sırasında aldı. Seçim meydanlarında Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe “kuşkulu serveti” ile ilgili eleştirilere hedef olduğuna bakmadan iki adamına bir enerji şirketi kurdurdu.Seçimden sonra şirketi oğullarının üstüne geçirdi. Sıra Gürcistan Devlet Başkanı’na Türkiye’yi ziyaretinde gösterdiği yakınlık sayesinde kurduğu özel ilişkiyi değerlendirmeye gelmişti.İşler Çoruh nehrinin suları gibi aktı, gitti. Pepe’lerin şirketi, Çoruh nehrinin üstünde 7 tane hidroelektrik santrali kurmak için ön anlaşmayı yaptı.Üretime iki yıl sonra başlayacak tesisler yılda 50 milyon dolar ciro yapacak. Pazar garanti; Yüzde 60’ı Türkiye’ye, gerisi Gürcistan’a.. Şimdi merak edilen şu: Santrallar 200 ile 250 milyon dolar arası bir kaynak gerektiriyor.Pepe’ler bu parayı nereden bulacak?Meclis paranın kaynağını merak edecek mi?Pepe’nin bakanlık nüfuzunu suiistimal edip etmediği araştırma konusu yapılacak mı?Hayal görmemek lâzım. Alman yargısının mahkûm ettiği Deniz Feneri bile söndürülemedi. Bu düzende iktidar mensuplarının elde ettiği “başarı”ların altında haram var mı, yok mu; kimse merak edip araştırmaz.Hiç değilse, gençlerin kolay görecekleri yere bir teselli sloganı assalar:“Nazar etme ne olur; Çalış, senin de olur!” Hayırlı etkiler olsun!Boğaziçi Üniversitesi’nin hocaları aydın vicdanının bu ülkede tamamiyle öldürülemediğini gösterdiler.Öğretim üyeleri isteklerini çok net belirttiler:“Amacımız kesinlikle adaletin yerine getirilmesini engellemek değil. Ama tutuklama rejimi ile ilgili usul ve kurallara riayet edilsin. Tutuklama fiili cezaya dönüşmesin.” Dün baktım VATAN ve bir-ikisi dışında hiçbir gazete ön sayfalarına koymamış haberi. Demokrasimizin hayat emareleri gösterdiğini anlatan müjdeyi okurlarından saklamışlar.LDP Başkanı Cem Toker dün uyarıyordu: Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler’in basın özgürlüğü sıralamasında Kenya, Uganda, Mozambik’in altında 122’nci sırada yer alıyor.Normal, çünkü iğrenç bir sansür ve otosansür hüküm sürüyor. “Böyle bir ülkede hiçbir seçime ve referanduma demokratik, hür ve adil denilemez.”Time dergisi Erdoğan’ı dünyanın en etkili 17’nci lideri seçmiş.Sevinmek hakkıdır ama etkinliğini hangi kaynaktan alıyor; dürüstçe kontrol etmeli!
Sandık ufukta göründü. O nedenle epeydir uyuyan “seçimde hile” şüphesini ayağa kaldırmanın zamanıdır.Parti örgütleri bölgelerindeki sandık ve seçmen varlığını şimdiden kontrol altına almaya başlamalıdır. Referandumda olsun, seçimde olsun sandıklara sahip çıkacak sorumlular da belirlenip yetiştirilmeli...Uyarıcı haber dünkü VATAN’da çıktı.Erzincan’ın Yaylabaşı Belediyesi “2 bin nüfuslu beldemiz 48 eksik sayıldı” diye İdare Mahkemesi’ne başvurdu. Belirtilen vatandaşların varlığını kanıtlayan belgeler sunuldu.Mahkeme TÜİK’ten “adrese dayalı nüfus kayıt formları”nı talep etti. TÜİK 2007 nüfus sayımı ile ilgili belgeleri gönderemedi. “Tüm formları yaktığımız için sunamıyoruz” dediler.Mahkeme kararıyla sabit oldu ki... “Bu haliyle nüfus sayımının doğru yapıldığının kabulü mümkün değildir!” Şimdi sormaz mısınız; 2 bin nüfuslu beldeyi sayamayan bir düzen ülkenin seçmenini doğru sayabilir mi?Araştırma bile yapmadan kaba rakamlara bakmak dahi fikir verebiliyor:2007 genel seçimi Yüksek Seçim Kurulu’na göre 42 milyon 799 bin seçmenle yapıldı. AKP’nin aldığı 16 milyon 327 bin oy, kullanılan oyların yüzde 46,5’ini oluşturuyordu.AKP bu sayıların Meclis’te sağladığı milletvekili desteği ile şimdi Anayasa’yı değiştiriyor.“Sayılar ona bu hakkı veriyor” denilebilir tabii ama daha önce 2009 yerel seçimiyle ilgili sayıları kontrol etmekte yarar var.Sayıların dili...Yerel seçim kabaca 48 milyon seçmenle yapıldı. İki yılda seçmen sayısı 5 milyona yakın arttığı halde iktidar partisinin aldığı oy sayısı (15.5 milyon) ve oy oranı (yüzde 38,8) büyük ölçüde geriye gitti.Bu kadar kısa zamanda bu büyüklükte bir seçmen artışı açıklanamayacağına göre parlamentonun siyasal kompozisyonunda bir sapma olduğu açıktır. Genel seçim eksik seçmenle yapılmıştır.Sapmanın mutlaka iktidar partisine yaradığını söylemek mümkün değildir ama meclisin milli iradeyi doğru yansıttığını iddia etmek de mümkün değildir.Eski parlamenter ve araştırmacı Bülent Tanla’nın 11 Ekim 2009’da Seçmen Kütüğü Genel Müdürü Cüneyt Koçak’tan aldığı bilgiye göre seçmen sayısı 48 milyon 967 bine yükselmiştir.Bu sayının eksiği var, fazlası yoktur. Eksik seçmenlerin ortaya çıkması ile destekli seçmen artışı (3 yılda 6,2 milyon) iktidara yaramadığına göre hesaplar iyi yapmalıdır:Sayılar gerçeğe yaklaştıkça AKP’nin oy oranı aşağı gidiyor.Eksik seçmenle yapılan seçimin sağladığı avantaj iktidara anayasayı değiştirme güç ve cesaretini vermiştir ama referanduma gidildiğinde çıkacak sonuçtan kimse emin olmamalıdır.CHP lideri Baykal’ın son demecindeki güveni biraz da bu gerçekten aldığını tahmin edebiliriz. Baykal “Seçime giderken Türkiye’de en ciddi gerekçeler oluşsa dahi bir kapatma davasının söz konusu olamayacağı çok açıktır” dedi. Doğru..Çünkü böyle bir durum AKP’ye mağduriyet sömürüsü yapmanın denenmiş avantajını getirir ki bu haksız rekabettir.Şurada bir yıl kaldı; sandığa hiçbir gücün gölgesi düşmemelidir!
Sendikaların ve emekçi yığınların “yeterlilik sınavı” olacak bu 1 Mayıs...Demokrasi, özgürlük, hak, emek ideallerinin sınanacağı Sırat Köprüsü de İstanbul’un Taksim Meydanı’nda kurulacak.Bu günün Emek ve Dayanışma Günü olarak “resmi tatil” ilân edilmesi, AKP hükümetinin olumlu kararlarından biridir.Ama dikkat; bu özel günle ilgili hak kanunla tanınmış olsa bile 1 Mayıs bizde dünyanın yüzden çok ülkesindeki gibi bayram değildir.Şimdilik “anma günü”dür.Bunun sebebi 1 Mayıs 1977 tarihinde Taksim Meydanı’nın sahne olduğu kanlı komplonun karanlık gölgesini hâlâ hissediyor olmamızdır.O meşum hayaleti zihinlerimizden kovmak, barışçı bir gelecekle ilgili umutlarımızı rehinden kurtarmak hepimizin görevidir.Ve tabii en başta Taksim Meydanı’nı kutlamalar için kullanacak emekçilerle örgütlerinin...Otuz üç yıl önce yükselen ve güçlenen bir emekçi hareketi vardı ülkede. İşçi liderleri bu gücü dikkatli kullanmak ve tuzaklara karşı korumak basiretini gösteremediler.1977’deki katliam, emek dayanışmasına yöneltilen acımasız bir komplo idi ve Türkiye’de sendikacılık bu darbe yüzünden çok geriye gitti.İki gün sonraki kutlama bir rövanş duygusunu değil, yitirilen yılları tekrar kazanmaya kararlı, barışçı ve sevgi dolu bir dayanışmayı ilham etmelidir.Naralar, intikamcı sloganlar değil, şarkılar yükselmelidir Taksim’den.Dün baktım da Taksim ve çevresindeki işyerleri tedirginlik içinde hazırlık yapıyorlar. Güvenlik önlemlerini takviye ediyorlar.Kutlamanın organizasyon sorumluluğunu taşıyan altı büyük emekçi konfederasyonu bu tedirginliğe seyirci kalmamalıdırlar.Liderleri hep birlikte halkın karşısına çıkarak yaptıkları işe ve katılımcı emekçilere kefil olmalıdırlar.1 Mayıs’ın Türkiye’de de bayram olmayı hak ettiğini ispat etmelidirler!Örtmek suçtur!Başbakan deşilmesi lâzım gelen yaraları örtmekten vazgeçmiyor.Görevini yapan medyayı paylamak onda huy haline geldi.Siirt’teki Yatılı İlköğretim Bölge Okulu öğrencilerinin karıştıkları bir vahşetle irkildik geçen gün. Sekiz öğrencinin 2 ve 3 yaşında iki bebeğe tecavüz edip birini öldürdükleri haberi ülkeyi dehşete düşürdü.Bu, yıldırım düşmesi veya deprem gibi bir olay değil. Orada bir hastalık var ve üstüne gidilmesi gerekiyor.Çünkü üstünden bir yıl geçmiş, yerel toplum kendi içinde olayı örtmüştür. Bu çare mi, yoksa sapkınlığı cesaretlendiren bir hukuksuzluk ve vicdansızlık mı?Elbette ikincisidir ama Başbakan bu nedenle medyaya yine köpürmüş, olayı abartmakla suçlamıştır.Pervari Belediye Başkanı İsmail Bilen ise “Pervari küçük; hepimiz akrabayız. Olayı kapattık kendi aramızda” diye açıklama yapmıştır.Başbakan bunu mu onaylıyor?Medyanın susturulması, öldürülen bebeği geri mi getirecek? Suçlu ve hasta üreten şartları mı düzeltecek?Başbakan’ın medyaya yönelik “abartmayın” tavsiyesi, aslında “gözünüzü kapatın” buyruğudur.Bu konuda en doğru tespiti BDP Genel Başkanı Demirtaş yaptı.“Başbakan ‘abartmayın’ dedi ama tam tersi kıyameti koparacak bir olay. ‘İşi abartmayın’ diyeceğine kendisi abartmalıdır” dedi ve Erdoğan’ın Milli Eğitim Bakanı’nı yanına alarak Siirt’e gitmesini önerdi.Şu anayasa paketini meclisten bir geçirsin hayırlısıyla; bakarsınız gider!
Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk dün TBMM üyelerine tarihi önemde bir uyarı ve ona bağlı bir çağrı yaptı.Sami Selçuk Star Gazetesi’ndeki köşesinde “Parti kapatma, HSYK ve Anayasa Mahkemesi ile ilgili üç önemli konu”nun anayasa paketinden ayrılmasını ve ertelenmesini önerdi.“Bu anayasa gitsin de yerine ne gelirse gelsin” mantığının bizi “yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” benzeri bir kötülüğe sürükleyeceğini belirtti.Türkiye’nin ortamı, bu önemde bir anayasa değişikliğini tartışmaya ve uzlaşmaya elverişli değil. Ortalık yangın yeri gibi ve kimse kimseye güvenmiyor. Sami Selçuk uyarıyor:“Öfkelerin ve kişisel tutkuların aklın ve bilimin önüne geçtiği, bilim insanlarının bile ‘kişisel görüşüm - resmi görüşüm’ ayrımına zorlandığı bir ortamda sağlıklı düzenlemeler yapılamaz!” AKP lider kadrosunun yüksek yargıya yönelik hıncı, iktidar milletvekillerinde körlük, zihinlerinde karanlık yaratmıştır.Gafletten daha ağır sonuçları olacak bir zaafiyettir bu ve meclisteki iktidar çoğunluğunun inadı, ülkeyi çok tehlikeli maceralara sürükleyebilir.Rolüne uygun adamYönetenlerin de bazen uyarılmaya ihtiyaçları doğar. “Başbakan Erdoğan ve arkadaşları”nın tam da bu ihtiyacı yaşadıkları bir dönemden geçiyoruz.Sami Selçuk, tarihi görev ifa edecek yetenek ve kişilikte bir hukuk adamıdır.“Berlin’de hâkimler var” ünlü sözünde ifadesini bulan güveni, bir hâkim olarak Türkiye’de o da hak etmiştir. Öyküyü bilirsiniz;Alman hükümdarı Büyük Frederik sarayını yaptırırken, bahçesinde duran değirmeni sahibinden almak ister. Değirmenci vermez, kral parayı artırır değirmenci yine direnir. Öfkelenen Frederik “Ben kralım, zorla alırım” diye haber gönderince değirmenci son sözünü söyler:“Alamazsın.. Berlin’de hâkimler var!” Mahkemeye gitmedenHükümdarların bile hukukla bağlı oldukları gerçeğini ifade eden bu söz iki yüz yıl önce söylenmiştir ama biz şu anda, yargı erkini boyunduruğu altına almak için kitleleri birbirine düşüren bir iktidarın ihtirasını frenlemeye çalışıyoruz.Sami Selçuk, şimdiye kadar yaptıkları, yazdıkları ve söyledikleri ile AKP cephesinde güven kazanmıştır. Selçuk, hâkimlere Alman değirmencide uyanmış güven duygusunu en azından AKP’liler katında temsil etmeyi hak ediyor.İktidar önderleri şimdiye kadar Sami Selçuk’un pek çok tespitini, yorumunu beğendiler, övdüler. Şimdi söyledikleri hoşlarına gitmiyorsa, emin olmalıdırlar ki Sami Selçuk, yine doğru yerde duruyor.Ona duydukları güveni sürdürmek, ne dediğini anlamak ve gereğini yapmak, ülkeyi ve kendilerini büyük bir vebalden kurtaracaktır.Büyük Frederik, değirmencinin dediğini duyunca büyüklüğüne yakışanı yapmış ve bahçesindeki değirmene dokunmamıştı.Ankara’da da hâkimler var. Ama marifet, iktidarsın mahkemeye mecbur kalmadan esenliğin yolunu bulmasıdır.
Anayasa Mahkemesi engelini aşma umudunu iktidar iyice kaybetti galiba...Adalet Bakanı’nın “CHP paketi Anayasa Mahkemesi’ne götürmezse hâlâ uzlaşma ihtimali var” demesi böyle bir umutsuzluğa işaret ediyor.Bakan’ın sözünü ettiği senaryo çalıştığı takdirde AKP ile CHP anlaşarak paketi 367 üstünde bir oyla meclisten geçireceklerdir.Bu sayıdaki oy desteği referandumu zorunlu kılmıyor.Anlaşma, parti kapatma şartlarını neredeyse imkânsız hale getiren ve üst yargı kurumlarını iktidar buyruğu altına sokan maddelerin Cumhurbaşkanı tarafından referanduma götürüleceği garantisinin sağlanması şartına dayanıyor.İki hafta önce Baykal’ın formüle ettiği uzlaşmanın hemen hemen aynı.Ama o kadarla kalmıyor, sonrası çok önemli bir şartı dayatıyor:“CHP paketi Anayasa Mahkemesi’ne götürmeyecek!” Kumar oynamayınDeniz Baykal’ın tepkisi haklı, koyduğu teşhis yerindedir:“Bu öneri hükümetin hukuka saygısızlığı ile hukuk devleti anlayışını pazarlık konusu yapan, hukuki denetimden kaçan bir anlayışı yansıtmaktadır. Bu bir ahlâksız tekliftir!” Gerçekten de yaptığı işin hukuka ve ahlâka dayandığından emin olan bir iktidar ana muhalefete böyle bir şart koşmaz.Çünkü demokratik hukuk devletine yönelik bir tehlike karşısında anayasal güvenceleri harekete geçirmek muhalefetin sadece hakkı değil yükümlülüğüdür.Demokratik hukuk devletinin sigortalarını gerektiği anda işletmemek, gerekçesi ne olursa olsun kumardır. Kumara merakı olan kendi cebinden oynasın, ülkenin rejimin kaderini sermaye yapmasın!Tabii ki doğru olan yargı ile ilgili üç konunun ayrılarak millete götürülmesidir. O zaman kafalar berraklaşacağı için değişikliğin sandıktan geri dönmesi daha kolay olacaktır.Son günlerde dolaşıma çıkarılan şu söyleme karşı da uyanık olmak lâzım:“Paket, içindeki tatlandırıcılarla halka götürülse bile EVET çıkmayacak. O nedenle referandumun önünü tıkayarak AKP’ye yeni bir mağduriyet bahanesi, seçim avantajı vermeyelim.” Dikkat... Dikkat...Aynı değirmene su taşıyan başka bir oyundur bu. Tahrik edici bir tuzak.Bazı sorumluluklar, siyasi manevralara feda edilemez.Çünkü halka cazip gelecek hak ve imkânlar bu oltanın yemini oluşturuyor. Ama o yemin örttüğü “zoka” hukuk devletinin katline yol açacaktır.Kumar bile oynasanız, karşınızdaki dürüst değil.AKP’ye mağdur rolüne girmenin avantajını kullandırmamak için Anayasa Mahkemesi’ne gitmekten vazgeçmenin sonuçları ne olabilir?1. Referandum’dan “Hayır” çıkar AKP boyunun ölçüsünü alır;2. Yeme atlayan halk zokayı yutar, Türkiye Orta Doğu modeli bir diktatörlüğe bir adım daha yaklaşır.Böyle bir kumarı göze almaktansa AKP mağduriyet sömürüsü yapmanın varsın avantajını elde etsin.Zaptedilmiş, boyun eğdirilmiş bir yargının sebep olacağı yıkım, AKP’nin bir seçim daha kazanmasından daha ağır olur çünkü!
Siyasetçilerin yaptıklarına baktıkça insan Bismark’ın dediklerine hak veriyor.Alman İmparatorluğu’nun kurucusu olan bu büyük devlet adamı “Siyaset karakteri bozar” demişti.Meclis’teki milletvekillerinin sayısından daha fazla suç dosyasının dokunulmazlık koruması nedeniyle sekiz yıldan beri raflarda bekliyor olması, benzeri olmayan bir bozulmadır.Sebep olanlar, seyirci kalanlar, güven duyulmayı hak etmiyorlar.Hele seçimler yaklaşırken onların her dediklerine ve her yaptıklarına şüphe ile bakmakta yarar vardır.Mesela sormak lâzım; Başbakan paralı askerlik konusunda yüzbinlerce genci beklenti içine sokarken bu insanları boş bir hayale sürüklemekte olduğunu bilmiyor muydu?Bence biliyordu.Çünkü benim Genelkurmay Başkanı’nın ağzından duyduğum “olmaz” gerekçelerini Başbakan’ın bilmemesi mümkün değildir.1. Askere gidenlerin sayısı ihtiyacı karşılamıyor;2. Terörle mücadele devam ederken ayrıcalık yaratmak zarar verir.Bu gerekçeler hükümet katında kabul görmüş olmasa Genelkurmay Başkanı aylar önce bize “paralı askerliğin zamanı değil” diyerek risk almazdı.Başbakan’ın olmayacağını bile bile TV üstünden bu beklentiyi uyandırması, sadece yaklaşan seçimle açıklanabilir.Başbakan bu yolla, aileleri de hesaba katıldığında milyonu aşacak büyüklükteki bir seçmen kitlesine “İstedim ama askere kabul ettiremedim. Direnebilmem için sandıktan beni daha güçlü çıkarın” mesajını vermiştir.Yandaş basın da haberi “Bedelli askerlik başka bahara kaldı” diyerek bu oyunu seçim yatırımına dönüştürmüştür!Oy avcılığı tamam da, bunu Silâhlı Kuvvetler’e husumet yaratmak pahasına yapmak ayıp olmuyor mu?..Başbakan Genelkurmay Başkanı’nın yüzüne nasıl bakacak?Siyaset böyle bir şey...Seçim mevsimlerinin değişmez işareti af çiçeklerinin açmasıdır. Bu sömürü hep toplumsal felâketler doğurmuştur ama siyasetçiler her seçimde tövbelerini bozmuşlardır.MHP lideri Devlet Bahçeli “çocuklara af” önerisi ortaya attı. Rahşan Ecevit affının yıkıntıları hâlâ ortada. Kan dökücü kötülüklerini çocuklar üstünden yürüten bir toplumda bu öneri belki birkaç yüz çocuğu hapisten kurtarır. Ama emin olun binlercesini, “af geliyor” diye kana bulaştırır.Seçim kazanmak iyi bir şey. Ama kötülük yapmadan, günaha girmeden...O söze sansür“İster asarsın, ister kesersin...” Başbakan Erdoğan 23 Nisan’da koltuğunu devrettiği Elgin’e bu şekilde hitap ederken şaka mı yaptı, yoksa boş bulunup “kendi gerçeği”ni mi söyledi?Çünkü pek çok olayda Tayyip Erdoğan’ın istediğini astığını, istediğini kestiğini biliyoruz.“Ben Başbakanım” diyerek muhataplarına karşı asma-kesme benzetmesine rahmet okutacak tepkiler gösterdiğini, hukuka dayanmayan müeyyideler uyguladığını unutmadık.Şu anda Meclis’in üstünde çalıştığı anayasa değişikliği teklifi dahi, yüksek yargı kurumlarını asmaya, kesmeye çalıştığına dair benzersiz bir örnektir.Ama sanki bazı iyileşmeler oluyor.Mesela yandaş basın, Erdoğan’ın “küçük başbakan”ı koltuğuna geçirdikten sonra verdiği öğütü (!) okurlarının gözünden kaçırmaya çalıştı. İktidarı ve Başbakan’ı korumak adına açıkçası sansür uyguladı.Bu durum, Başbakan’ın sözlerini gaf olarak gördüklerini ortaya koyuyor.Dileriz Başbakan bu iyi niyetli gayretlerini yanlış anlamaz!
Tarafsız görünmeye çalışan taraflı bir yargıçtan daha sinir bozucu az şey vardır.Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın mahkemenin kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmadan bahsettiğimi tahmin etmişsinizdir.Dinci partilerin taraf oldukları davalarda hemen daima onlardan yana oy kullanan Haşim Kılıç’ın, yaptığı son konuşmada tarafsız bir görüntü çizmek için çok çaba harcadığı hemen fark edildi.İktidar uygulamalarından kaynaklanan haksızlıkları eleştirmek mecburiyetine düştüğü her meselede muhalefeti ve mağduriyete uğrayanları da eleştirmekten, hatta suçlamaktan geri durmadı.En dikkat çeken çelişkisi de mahkemelerdeki tutuklama rejiminin ekseninden kayarak “erken cezalandırma” uygulamasına dönüşmesine yönelik yakınmalar konusunda yaptığı değerlendirmede kendini gösterdi.Cezaevlerindeki tutuklu sayısı hükümlü sayısını geçmiştir. Bu durum tutuklama tedbirinin saptığını, yanlış kullanıldığını açıkça gösteriyor.Anayasa Mahkemesi Başkanı, daha önce bu tablo kimseyi rahatsız etmiyorken şimdi (Ergenekon gözaltıları ve tutuklamaları nedeniyle) itibarlı, rütbeli, makam sahibi insanların bu sayıya dahil olmaları yüzünden konuşulmaya başlanmasını sert biçimde eleştirdi.“Daha önce bu durumu görmeyenler her ne olduysa bugün yargıdan en çok şikâyet eden konumuna gelmişlerdir” dedi.Usul yasalarının yanlış ve yanlı uygulandığını generaller, profesörler, gazeteciler kitle halinde tutuklanmasa biz, yani medya dahil sade vatandaşlar nereden bilecekti?Elbette bunu bizden önce, siyasi amaçlı kitlesel tutuklamalar başlamadan evvel yüksek yargının görmesi gerekirdi.Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bu şikâyet ve eleştiriler karşısındaki tutumu, eli sopalı bir gardiyanın tutuklu ailelerini azarlamasını anımsatıyor:“Garibanların uğradığı adaletsizliğe sustunuz, şimdi rütbeli, makam sahibi insanlar için bağırıyorsunuz. Kesin sesinizi!” Adalet eşitlik demekse bu eşitliği zulme dönüşmüş cezada yaratmamak lâzım; öyle değil mi?Roller değişince...Ana muhalefet partisi lideri Baykal 23 Nisan vesilesiyle ciddi uyarılar yaptı.Bu uyarıların iktidar üstünde etki yaratması beklenemez. Çünkü AKP yanlış bir yola sapmış da kaybolmuş değil; seçimi bilinçlidir. Baykal da bunu bildiği için halkı uyarmaktadır:“Din temelinde ayrışmaların, cemaatleşmelerin eğitimi, hukuku, yargıyı, emniyeti yönlendirmeye başlaması, buna seyirci kalınması tarihi bir gaflet olacaktır.” “Parlamento çoğunluğu yasamayı, yürütmeyi, basını, şirketleri vesayet altına alması için bir lidere teslim etmişse duvarlarda ‘Egemenlik Milletindir’ yazması bir anlam taşımaz...” 23 Nisanların öbür bayramlardan farklı eğlenceli bir tarafı var. Bir gün için çocuklar büyük gibi, büyükler çocuk gibi davranma hakkını kullanıyorlar.Dün Başbakan’ın koltuğuna oturan Elgin Koçubaba başkanlık sistemi hakkında şunları dedi: “Başkanlık sisteminin gelmesini istemiyorum. Ulu önder Atatürk ülkemiz için Cumhuriyet’i uygun gördü. Ülkemiz için en iyisinin Cumhuriyet olduğunu düşünüyorum.” Tayyip Erdoğan’ın koltuğunu devrettikten sonra Elgin Koçubaba’nın “Başlayayım mı?” sorusuna verdiği cevap da çarpıcı idi:“Yetki artık senin. İster asarsın, ister kesersin. Her şey sende!” Gördüğünüz gibi ikisi de rollerini başarıyla oynadılar.Yetişkin yerine geçen çocuk da çocuğu oynayan yetişkin de!..
Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun. 23 Nisan ruhu sonsuza kadar yaşasın!Türkiye Cumhuriyeti yanmış yıkılmış bir imparatorluğun kalıntıları içinde bile yaşamaya devam eden bağımsızlık ruhunun mucizevî şahlanışı sayesinde doğdu.Mustafa Kemal ve bir avuç yorgun savaşçı namus ve haysiyetlerini koruma azmi ile kahramanlık destanları yazarak kutsal amaçlarına ulaştılar.Hepsini rahmetle, saygı ve minnet duyguları ile anıyoruz.Doksan yıla rağmen Kurtuluş savaşının 1920’ler dünyasında hayale sığmayacak bir yöntemle, yani seçilmiş bir meclisin denetimi altında yapılması, zaferin değerini arttırıyor.Tam doksan yıl önce ulusal egemenliği temsil eden bu meclis ülkeye bağımsızlığını kazandırdı. Aynı meclis bugün ulusal egemenliği temsil konusunda yetersizlik görüntüleri veriyor.Çünkü bağımsız erk gibi davranamıyor.Hayatın yasalarına aykırı ama bugünün siyasetçileri Atatürk’ün neredeyse bir asır önceki görüşlerinin gerisinde kalıyorlar.Bakın o buhranlı günlerde ne kadar doğru şeyler söylemiş:“Devletimizin sonsuza dek sürmesi için, ulusumuzun refah ve mutluluğu için, hayatımız namusumuz, şerefimiz, geleceğimiz için muhakkak en kıskanç duygularımızla ve bütün gücümüzle ulusal egemenliğimizi koruyacak ve savunacağız.” Ulusal egemenliğin kıblesi TBMM’dir. Millet egemenliğinin güvence altına aldığı değerleri demokratik rejim içinde ancak bağımsızlığına kıskançlıkla bağlı bir meclis koruyabilir.Çünkü gelişi güzel insanlar taşıdıkları sorumluluğun farkında olmayabilirler. Bakın Atatürk bu konuda ne diyor:Yanlıştaki birlik...“Bir ulusun egemenliğini güven içinde koruması, kendine özgü yaradılışa ve üstün bir yetişmeye bağlıdır. Bir ulus ki siyasal eğitiminde toplumsal eğitiminde vatanseverlik duygusunda noksanlık vardır; öyle bir ulus egemenliğini gerektiği ölçüde bir güçle elinde tutamaz.” Atatürk’ün yaptığı şu tespit ne kadar hazin ki yaşayan bir gerçeği değil, uzak bir özlemi ifade ediyor:“Bu devletin, bu ulusun başında hiçbir güç yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir güç vardır; o da ulusal egemenliktir. Yalnız bir makam vardır; o da ulusun yüreği, vicdanı ve varlığıdır!” Bugünün gerçeği bu mu?Başbakan’ın Anayasa’yı değiştirmek için yaptığı hamleye iktidar milletvekillerinin verdikleri “eksiksiz destek”, Atatürk’ün dayandığı güvencelerin kaybolmaya başladığını düşündürüyor.Yığınla yanlış üstünde 336 kişinin birleşmiş olması açıklanamaz ama önümüzde duruyor işte!.Doksanıncı yılında ulusal egemenliğin, sırtındaki kamburlardan kurtarılması gerekiyor.Bağımsız bir meclis ve bağımsız bir yargı için liderin değil, doğrudan halkın seçtiği milletvekilleri gerekiyor.Millet kaderine gerçekten egemen olursa hayat her gün bayram olur bu ülkede!