Yaşasın Cumhuriyet!..

28 Ekim 2010

O kadar büyük bir dönüşüm, öylesine büyük bir bayramdır ki 29 Ekim, hiçbir sebep onun içerdiği inanç ve kıvancı gölgeleyemez.Bu yılki bayramın üstüne çökmüş görünen karamsarlık bulutlarını dağıtmalıyız.Çünkü güvensizliğin baş edilemez bir sebebi yok.Başbakan Erdoğan’ın “Bu Cumhuriyet çıtkırıldım bir Cumhuriyet değildir“ sözünü inandırıcı bulmayabilirsiniz. Ama o sözün içerdiği güvenin gerçek kaynağı Atatürk’tür.O da Cumhuriyet’in gücüne kefil olmuştur ama bunu söylerken tabii “Atatürk gibi” söylemiştir:Hayal kırıklığı“Türkiye Cumhuriyeti’ni benim şahsımla var zannedenler çok aldanıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti her manası ile büyük Türk milletinin öz ve aziz malıdır. Kıymetli evlâtlarının elinde daima yükselecek, ebediyen yaşayacaktır.”Peki Cumhuriyet’in heyecan verici serüveninde bu güveni zaman zaman şüpheli duruma sokan durumlar olmadı mı?Oldu tabii. Mesela ABD’nin en saygın üniversitelerinden Princeton’ın tanınmış tarihçisi Prof. Heath Lowry, bir konferansında şu değerlendirmeyi yaptı:“Atatürk yaşıyor olsaydı, mirasını koruduğunu iddia edenler kadar, kurduğu ülkeyi hâlihazırda idare edenlerden dolayı da hayal kırıklığı içinde olurdu. Mustafa Kemal için din siyasi hesaplar uğruna kullanılmayacak bir mesele idi.”Hamurunu demokrasi, çağdaş uygarlık hedefi ve müspet ilimle yoğurduğu Cumhuriyet’in bazı zorluklar yaşayacağını Atatürk biliyordu:Suçlu siyasetçi“Büyük bir inkılâp yaptık, memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. Bir çok eski müesseseleri yıktık. Bunların binlerce taraftarı vardır. Fırsat beklediklerini unutmamak lâzım.”Garip ama Cumhuriyet’e sade vatandaştan kötülük gelmedi, geldiyse ihtiraslarına gem vuramayan siyasetçilerden geldi.Bu ülkenin kadirbilir insanları, hiçbir zaman Cumhuriyet’in değerlerini dinle çatışan, dini bastıran bir tehdit olarak görmedi.Bu halk Atatürk devrimleri ile dinden mucizevi bir sentez yarattı.Ama sonra yeni bir siyasetçiler kuşağı geldi ve sihir bozuldu. Din, eğitimsiz ve yoksul yığınlara doping hapı gibi yutturuldu. Barış dini olan dinimiz, bölünmenin, kamplaşmanın ve bu yoldan siyasi rant üretmenin aracı haline getirildi.Şu anda yaşadığımız sıkıntıların ve sebep olduğu karamsarlık havasının kaynağında bu istismar vardır.Cumhuriyetin laiklik prensibi ile çatışa çatışa iktidara gelebilenler varsa demokrasi, o değerleri yücelten siyasi düşünceleri de iktidara getirir.“Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Bedava da kazanılmamıştır” diyen Atatürk “müdafaası için” gelecek kuşaklara görev ve sorumluluk yüklemiştir.Cumhuriyet Bayramı’nı kutluyor, ayırıcı etkileri yenmesini dilediğimiz halkımızın daha umutlu ve coşkulu bayramlara ulaşmasını diliyoruz.

Devamını Oku

Neye hayret?

27 Ekim 2010

TRT Haber’de geçen gece ilginç bir mülâkat yayınlandı.Referandum üstüne 70 bin kişilik anket yapan Pollmark’ın yöneticisi Ertan Aydın programın konuğu idi.Başbakan’ı çok şaşırtan ve rahatsız eden iki sonucun neler olduğunu açıkladı:“2002’den bu yana araştırmalarda, eğitim düzeyi ile AK Parti’ye oy verme arasında negatif bir ilişki olduğunu gördük. Yani eğitim düzeyi yükseldikçe insanların AK Parti hakkındaki kanaatleri olumsuza dönüşüyor. Referandumda da eğitim düzeyi yükseldikçe EVET oylarının düştüğünü gördük.”Pollmark yöneticisi Aydın, Başbakan’ın buna şaşırdığını, ama asıl, laik yaşamın tehdit altında olduğunu düşünen kitlenin yüzde 66 çıktığını öğrendiğinde “hayret ve rahatsızlık” yaşadığını söyledi.Şu değerlendirme ona ait:“Başbakan şöyle düşünüyor; gecesini gündüzüne katmış çalışan bir lider var ortada. İnanılmaz şeyler yaptığını düşünüyor ama belli kesimler tarafından yeterince takdir edilmiyor. Bu duygu onu çok rahatsız ediyor.”Ben de, Başbakan’ın bu gerçekle yeni tanışmış gibi tepki vermesine şaşırdım.“Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım demiş.”Cumhuriyet değerleriyle yetişmiş insanları bedeli laik rejime zarar vermek olan hiçbir kabule razı edemezsiniz.Türkiye’de çağdaş yaşam tarzının tehlikede olduğunu düşünen kitlenin gerçek boyutlarını görememek büyük kusurdur.Çaresi var ama...AKP önümüzdeki seçimde adaylarını bu bulguları dikkate alarak belirleyecekmiş.Acaba adayların eşi mutlaka türbanlı olacak şartını biraz yumuşatmak çare olur mu?Bence eğitimli kitleyi hafife almak olur bu.Seçim kampanyasını türban sömürüsü üstünde yürütürken laik Cumhuriyet için tehdit algılayan insanları kazanamazsınız.AKP eğitimli yığınlarla ancak onların güvenini kazanarak köprü kurabilir.İktidarın verdiği tedirginliğin iki sebebi var: Biri siyasal İslâm’ın dayattığı yaşam biçimine gidişin hızlanması, öteki ise baskıcı bir rejimin varlığını her gün yayılarak duyurması.AKP ortaya çıkan tabloya bakarak türban politikasını değiştirir mi?En azından “Türban serbestisini üniversite ile sınırlı tutmayı, ilk ve ortaöğretim ile kamu kuruluşlarına sokmamayı taahhüt ediyoruz” diyebilir mi?Keşke ama öyle bir umudun ışığı görülmüyor.O görülmediği gibi demokrasinin çoğulculuk ve şeffaflık şartlarına meydan okuyan cüretkâr ihlâller birbirini kovalıyor.Sayı iyi de kalite?.. Meclis şu anda, devlet parasının yerinde ve dürüstlükle kullanılıp kullanılmadığını denetlemekle görevli Sayıştay’ı iğdiş etmekle meşgul.Yasa değişikliği gerçekleşirse kamu kurumlarında ve belediyelerde yaşandığını bildiğimiz yolsuzluklar takipsiz kalacak, hırsızlar ve yağmacılar bayram edecektir.Askeri harcamalara denetim getirmekle övünen iktidar, devletin öteki kurumlarını yolsuzluğa karşı neden savunmasız bırakır?Dün bir AKP milletvekili (Veysi Kaynak) “görevini kötüye kullanan” kamu görevlilerine uygulanan hapis cezalarında indirim öngören bir kanun teklifi verdi.Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu da suça “maydanoz” tiplemesi yaparak öneriye destek verdi.Din sömürüsü ve yolsuzluklar teşvik edilirken AKP eğitimli kitlelerin güvenini nasıl kazanacak?Varlığını ve geleceğini yoksul ve eğitimsiz kitlenin büyümesine bağlamış bir iktidar olarak kalmak istemiyorsa Tayyip Erdoğan’ın radikal kararlar almaya hazırlanması gerekiyor.

Devamını Oku

Bizi inandırsın

27 Ekim 2010

Liderlerin parti gruplarında dün yaptıkları konuşmalar, seçim sathına girdiğimizi gösteriyordu.Başbakan, türban yasağına çözümü seçimlerden sonra getireceklerini açıkladı.Haber, bu sütunu izleyenler açısından herhalde sürpriz olmamıştır.Tahmin ettiğimiz gibi Başbakan ve kurmayları, türban sömürüsünün rantından bu seçimde de vazgeçememişlerdir.Oysa CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun vaat ettiği desteğin şartları iktidar partisinin yerine getirmesi, bir çırpıda dört önemli sorunun çözülmesini sağlayabilirdi.Türban yasağına hukuki çözüm üretilirken rejimin kanayan yaraları haline dönüşen seçim barajı makul sınıra inebilir, dokunulmazlıklar sınırlanabilir, YÖK de yok edilebilirdi.Çünkü bu yapıları sürdürmenin bahanesi kalmamıştır artık.Liderleri izlerken endişeye kapıldım. Seçim geliyor diye tansiyonu yükseltmek halkın ilgisini çekmekte başarısı garantili bir yöntem olabilir. Ama toplumu seçime yedi ay öncesinden başlayarak cendereye sokmanın vebali yok mudur?Vardır ve olmalı. Çünkü gerilim ve bölünme üreten zehirlenmelere harcanacak bu yedi ay, gündemdeki ihtilâflı konuların çözümüne hizmet edebilirdi.Neden garanti etmiyor?Bende bu duyguyu Başbakan’ın konuşması içinde yer alan iki cümle uyandırdı.Başbakan Erdoğan dedi ki;“Bizim, birilerinin iddia ettiği gibi gizli bir ajandamız, gizli niyetlerimiz yok.”“Kimse bu makamların sürekli sahibi değildir. Millet getirir, millet götürür.”Başbakan’ın konuşmalarını seçilmiş metin yazarlarının kaleme aldığını bilmek insanı tereddüde düşürüyor zaman zaman. Güzel şeyler işitince “Acaba gerçekten o mu söylüyor?” diye meraklanıyorsunuz.Önemli bulduğum bu sözleri dün işittiğimde “Bizi bu söylediklerine inandır sayın Başbakan” diye seslenmek geldi içimden. Şimdi onu yapıyorum.Çünkü iktidarın bazı icraatları arasında özellikle yargının bağımsızlığını tartışmalı hale getiren “operasyon” ve Sayıştay gibi bir kurumun denetim yetkilerini elinden alarak onu işlevsiz bırakmak, gitmemek için her şeyi göze alan diktacı bir tırmanışın şüphesini davet ediyor.Türban serbestisinin üniversite ile sınırlı kalacağı, ilk ve ortaöğretim ile kamu kurumlarına girmeyeceği konusunda güvence vermek neden zor geliyor; Başbakan’dan bunu da özellikle duymak istiyorum.Güçlü ama güvende mi?Ekonomideki başarı ve bunun yarattığı etkinlikle örülen dış siyaset Batı medyasından sürekli övgü alıyor, bunu sık sık izliyoruz.Başbakan da bu avantajla soruyor:“Cumhuriyetimiz bugün 8 yıl öncesine göre daha mı zayıftır yoksa daha mı güçlüdür?”Evet, Cumhuriyetimizin bugün daha güçlü olduğunu kabul edebiliriz ama daha güvenli olduğunu söyleyemeyiz.Laik rejimi ve ülke bütünlüğünü tehlikede görerek tedirginlik yaşayan bir kitlenin varlığını kim inkâr edebilir?Birinci görevi Anayasa’yı korumak olan bir mahkemenin başındaki kişi, rejimin güvencesi olan “değiştirilemez Anayasa maddeleri”nin değiştirilebileceğini söylüyorsa buna çok şaşmamak lâzım.Gerçekten “gizli bir ajanda ve gizli niyetler” yoksa AKP iktidarı bu inanç ve güveni halka vermenin yolunu bulmalıdır.Bunun yolu da belli:Başbakan dün “Bu Cumhuriyet, çıtkırıldım bir Cumhuriyet değildir” diyordu.Doğru olabilir ama onu sürekli dayanıklılık testine tabi tutmanın faydası ve anlamı ne?

Devamını Oku

Beyin takımı ne dedi acaba?

25 Ekim 2010

Cumhurbaşkanı Gül’ün HSYK’ya yaptığı dört atamadaki yanlı tavrı ciddi tepkiler uyandırdı.Umarım internete de yansıyan bu yorumlardan Cumhurbaşkanı haberdar edilmiştir.Hatırlayacağınız gibi kendisine ve AKP’ye yakın kişileri seçmesi nedeniyle Abdullah Gül bu sütunda eleştirilmiş, tarafsızlığı konusundaki şüpheleri gidermek ve yargıya dönük güven kaybını bir ölçüde de olsa gidermek yolunda iyi bir fırsatı heba ettiği savunulmuştu.Gelen tepkiler, böyle düşünenlerin az olmadığını gösteriyor.Ben asıl Gül’ün HSKY’ya yaptığı atamaların “beyin takımı” tarafından nasıl karşılandığını merak ediyorum.Çünkü Cumhurbaşkanı’nın geçen hafta medyada geniş yer bulan “beyin takımı” haberi, en azından bende Gül’ün bundan böyle daha doğru seçimler yapacağı umudunu yaratmıştı.Böyle bir umudu uyandıran son sebep, o uzmanların katkılarından yararlandığını bildiğim son TBMM’yi açış konuşması idi.O konuşmada Cumhurbaşkanı çok doğru şeyler söylüyordu. Mesela...“Modern demokrasiler, temel hak ve hürriyetleri korumak amacıyla çoğunluğun iktidarının sınırlandırıldığı anayasal demokrasilerdir.”“.. Daha fazla çoğulculuk, siyasi sorunların çözüm yöntemidir.”“Vurgulamak istediğim husus, siyasi temsilin çeşitlendirilmesinin sağlanmasıdır.”“Yargı bağımsızlığı meselesi (...) içselleştirilmesi gereken bir tutum ve duruş..”Danışman, beynine ve ahlâkına güvenilen insandır.Merak ediyorum, Gül’ün meclisi açış konuşmasına o doğru sözleri koyan, koyduran uzmanlar, danışmanlar acaba Cumhurbaşkanı’nın yaptığı atamalardan sonra bir araya geldiler mi?Ve ilkelerle eylemler arasında ortaya çıkan çelişkinin, kendilerini de rahatsız ettiğini ona hissettirdiler mi?Çünkü Cumhurbaşkanı’na danışmanlık yapacak düzeye gelmiş olanlara “salla başını al maaşını” tamahkârlığı yakışmaz.Buradaki danışman, aklından yararlanılan adam olmalı.Halkı kandırmak için kullanılan adam olmamalı!*****Sayıştay mutlaka kurtarılmalıMeclis’te AKP oylarıyla Sayıştay’ın denetim yetkisi kaldırıldı.Kamu kaynaklarının etkin ve dürüst kullanılıp kullanılmadığını denetlemekle uğraşan 146 yıllık bu kuruluş, değişiklik kesinleşirse bir levhadan ibaret kalacak.CHP’li Hamzaçebi durumu “Sayıştay’ın başına çuval geçirdiler” diye açıklıyor.O kadar mı?.. Sayıştay Meclis adına denetim yaptığına göre asıl Meclis’in başına çuval geçiriliyor demektir.Bu durumda belediyeler dahil tüm kamu kurumlarındaki israf ve yolsuzluklar takipsiz kalacak, hırsızlara, yağmacılara gün doğacaktır.Bu madde, geçen hafta bir önerge ile değişti. Herhalde iktidarın hırsızlar için karartma yapma niyeti yoktur.Bugün verilecek yeni bir önerge, hatadan dönülmesini sağlar. Yasa hâlâ Meclis’te çünkü.Herhalde AKP ayağına ateş etmeyecektir.Sayıştay’ı yok eden bir iktidar namustan, dürüstlükten söz edemez!

Devamını Oku

Gül’ün kötü seçimi

23 Ekim 2010

Abdullah Gül “hepimizin Cumhurbaşkanı” olma yolunda çok önemli bir fırsatı heba etti.HSYK üyeliklerine dört atama yapması gerekiyordu; yaptı.İçlerinden biri olsun, halka “İşte bu!“ dedirtecek bir şahsiyet olamaz mıydı? Olmadı.Halbuki “AKP’nin Cumhurbaşkanı“ tarifini tedavülden kaldırmak yolunda bu son dört atama iyi bir fırsattı.Anayasamız cumhurbaşkanında aradığı niteliklerin başına tarafsızlığı koyuyor.Fakat seçildiği günden beri bizzat yaptığı veya onayladığı her atama Gül’ün tarafsızlığı hakkında oluşmuş negatif kanaati biraz daha arttırmıştır.Mesela Ahmet Necdet Sezer, en yüksek oy alan adayların yüzde 80’ini rektör atamışken Abdullah Gül’de bu oran yüzde 56 düzeyinde gerçekleşti.Gül’ün getirdiği rektörlerden yüzde 44’ü düşük oy alan adaylardan seçilmiştir.HSYK’nın yeni oluşumu, tartışmalarla beraber yeni yapıya karşı güvensizlik duygusu da getirdi.İktidarın şüpheli taktikler uygulayarak yargı bağımsızlığını zedeleyecek biçimde kontrolu ele geçirdiğini biliyoruz. Bu kuruldan iktidarın istemediği bir karar asla çıkmaz.Cumhurbaşkanı oluşan bu çarpıklığı kurula dört üye seçme hakkını kullanırken bir ölçüde düzeltebilirdi.Toplumun birikimine, bilim adamı tarafsızlığına güvendiği tanınmış, saygın şahsiyetleri seçerek HSYK’nın yarasını kapamaya çalışabilirdi.Bunu yapmadı. AKP iktidarına hizmet ettiğine inandığı kişileri ödüllendirme üstüne kurulu icraatını burada da değiştirmedi.Arkadaşları ve hemşehrileri arasından yaptığı seçim, kendisi için ve yargı için kaybedilmiş fırsattır.Sanki ideolojik bir işgal söz konusu ve suyun başındakiler bir kadronun bile kendilerinden olmayan birine gitmesini kayıp sayıyor.Sanki dedim ama lâfın gelişi !..Asıl suçlu kim?Görünen köy kılavuz istemez. Türban sorunu çözülmeyecek.Çünkü AKP seçime yedi ay kalmışken bu kârlı spekülasyondan vazgeçmeyecektir.Daha ilk günden belliydi.CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun yaktığı yeşil ışığın, parti karıştığı için kırmızıya döndüğü iddialarına hak verilemez.Evet CHP sözcüleri türban yanında dokunulmazlıkların kaldırılması ve seçim barajının indirilmesi şartını öne sürdüler. Ama bu şartlar vazgeçilmez değildi.Vazgeçilmez olan tek şart varsa şuydu:“Türban serbestisinin üniversiteden sonra ilk ve ortaöğretimle kamu kurumlarına yayılmayacağı konusunda AKP iktidarı garanti versin, taahhütte bulunsun!”Yolu tıkayan asıl sebep bu garantinin verilmek istenmemesidir.Başbakan dün şöyle diyordu:“Bakıyorsun bir başörtülü bayan, başı açık bayan için ‘Ben senin haklarını savunacağım. Seni mahalle baskısından kurtarmak için mücadele vereceğim’ diyor. Ama başını örtmeyen hanım kardeşim, başı örtülü olan için ‘Ben de senin için bu mücadeleyi vereceğim’ diyemiyor. İşte işin sırrı bu.”Başbakan haksızlık ediyor. Başı açık pek çok kadın, üniversitede türban yasağının kalkmasına hayır demiyor.Onlar da YÖK oldu bittisi ile kendini gösteren “tufan”ın, üniversite için alınacak serbesti kararından sonra sınır tanımayarak laik rejimi silip süpüreceğinden korkuyor.“Hayır, kimse korkmasın. İlk ve ortaöğretim öğrencileri ile kamu çalışanları türban takmayacak. Bunu garanti ediyorum.”Başbakan bunu diyene kadar itiraz edenleri suçlama hakkına sahip değildir!

Devamını Oku

Bu sorun donsun!

22 Ekim 2010

Economist dergisinin Türkiye özel dosyasını okurken heyecanlandım.Ekonomi-politika merkezli uluslararası kamuoyunun kıblesi sayılan bu dergi, Türkiye’nin son yıllarda sağladığı ekonomik gelişmeyi ve ona paralel artan siyasi etkinliğini göklere çıkarıyor.AB’ye önyargılarından kurtulması için çağrı yaparken Türkiye’nin iddia edildiği gibi henüz Batı’ya sırtını dönmediğini ama Avrupa ve Amerika başarısını takdir etmezse bu tehlikenin doğabileceğini, yani sırtını Batı’ya dönebileceğini yazıyor.Ve en büyük zararı Avrupa’nın göreceğini söylüyor.Çünkü dergiye göre Türkiye Avrupa’nın Çini’dir ve Türkiye’nin reddi Avrupa’yı tarihi bir kayba götürecektir. “Dünyada esamesinin okunmadığı”ndan şikâyet etmeye Avrupa’nın artık hakkı kalmayacaktır!Uyarı elbette Batı dünyasını yani ABD ve AB’yi hedef alıyor. O kadar ki Başbakan Erdoğan’ın zaman zaman “Arap sokaklarına oynayan” çıkışlarını dahi “demokrasinin gereği” sayacak kadar açık ve büyük destek veriyor Türkiye’ye.İngiliz medyasının genel olarak bu çizgide olması bizim için şanstır.Ama eksen kayması endişelerine içeriden sebepler, bahaneler üretmemek koşulu ile...Bundan 11 yıl önce dönemin ABD Başkanı Clinton “Eğer Türkiye demokratik, laik bir İslâm ülkesi olarak Avrupa’nın tam bir parçası olabilirse gelecek daha iyi şekillenecektir” demişti.Türkiye’de türban sorununun durduk yerde hortlatılması, Batı’daki Türkiye destekçilerini zayıflatacaktır.Çünkü türban kavgalarına gömülmüş bir Türkiye’nin “eksenim kaymıyor” sözüne İslam korkusuna kapılan Batı dünyasını inandırması kolay değildir.İktidarın türbanı bir “olmak veya olmamak sorunu” konumundan uzaklaştırmasında sayılmayacak kadar çok fayda vardır!***Deniz Feneri unutulmazAlmanya tarihinin en büyük yardım dolandırıcılığı rezaleti “Türk işi” damgasını taşıyor.Suçlu sandalyesinde Deniz Feneri derneğinin sorumluları oturuyor.Frankfurt’taki birinci davada, Almanya’daki vatandaşlarımızın duygularını istismar ederek 40 milyon Euro’dan fazla parayı dolandıran organizasyonun ikinci derece sorumluları hüküm giydiler.Mahkeme, birinci derece suçluların Zekeriya Karaman ve Zahit Akman olduğuna karar vererek Türkiye’den adli yardım istedi.Görünmeyen ellerin iktidara yakın bu kişilere yönelik koruması baştan beri aynen devam ediyor.Türkiye’de açılan soruşturma “Almanya’ya kaç savcı gitsin?” kararsızlığı ile uzarken Frankfurt Mahkemesi ikinci dava için düğmeye bastı, tebligatları Karaman ve Akman’a gönderdi.Tablo, iktidarın Deniz Feneri rezaletini unutturmaya çalıştığı şüphesini davet ediyor.Yeni HSYK, iktidarı ve yargıyı töhmetten korumanın iradesini gösterebilecek mi? Dileriz bunu başarır.Çünkü koruma ve savsaklama sürerse CHP’nin seçim meydanlarındaki en yıpratıcı muhalefeti Deniz Feneri üstüne olacaktır!

Devamını Oku

Bağcıyı dövmeyin

21 Ekim 2010

Başbakan bağcıyı dövmektense üzüm yeme amacına yürümenin her zaman daha akıllı bir tercih olduğu söyler.Ama bu faydacı ilkeyi kendi partisinde yaşattığını düşünmüyorum.Mesela Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın türbanla ilgili yüksek mahkeme kararlarına yönelik sistematik ihlâller karşısında uyarıda bulunması “üzüm yeme“ tercihidir.AKP takdir edecek yerde ateş püskürdü.Ortada birçok yüksek mahkeme kararı bulunuyor. Daha iki yıl önce türban yasağını kaldıran bir yasa Anayasa Mahkemesi’nden dönmüştür.İktidarın desteğinden cesaret alan YÖK Başkanı mahkeme kararlarını paspas gibi çiğniyor, adeta akrobasi yapıyor.AKP kurmayları, muhalif partilerle pazarlık yaparken, türban serbestisinin üniversite ile sınırlı kalmayacağını ağızlarından kaçırıyor.Başbakan, bir parti kurucu üyesinin “Türbanlı milletvekili ne zaman?” sorusuna “biraz daha sabır” tavsiyesi ile cevap veriyor.Bu tartışma, kamu düzenini bozan kışkırtmaları davet ediyor.Uyarıya aşırı tepkiBakın, türban zorlaması ilköğretim okullarına kadar indi.Üniversitelerde polislerin zora başvurmasına sebep olan gerginlikler yaşanmaya başladı.Niyeti bağcıyı dövmek olan bir Yargıtay C. Başsavcısı böyle bir durumda uyarma zahmetine girmez, belki doğrudan kapatma davası açardı.Çünkü kamu düzenini korumak adına izlediği, denetlediği iktidar partisi, yakın zaman önce “laikliğe aykırı eylemlerin odağı” haline geldiğine Anayasa Mahkemesi tarafından hükmolunan bir partidir aynı zamanda.Dolayısıyla yetkisini kapatma davası açmaktan değil de uyarıda bulunmaktan yana kullanması, onun hassasiyetini övgüye değer kılıyor.Fakat Başsavcı Yalçınkaya hakaret kokan eleştirilere hedef olmuştur. Partilerden gelenler neyse de TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin’in köpürmesini anlamak mümkün değildir.Meclis Başkanı Şahin, Başsavcı’nın TBMM’ye talimat vermeye yeltendiğini iddia ettikten sonra “Bildiriyi derhal geri çekmesini, Türk Milleti’nden ve onun temsilcisi TBMM’den özür dilemesini bekliyorum” demiştir.Bu sözler, üstü örtülü tehdit içeriyor. Başsavcı özür dilemezse Meclis Başkanı ne yapacak?Hukuku çiğnemeden Evet yasalar, Yargıtay C. Başsavcısı’na böyle yazılı uyarıda bulunma görevini açıkça yüklemiyor. Ama “Uyarı yapılamaz” da demiyor.Nitekim AKP hakkında daha önce görülen kapatma davası açılmadan az önce böyle bir uyarı Başsavcılık makamından yine gelmişti.Çünkü Başsavcı’nın asıl görevi anayasal düzeni korumak, kamu düzenini gözetmek, bu bağlamda siyasi partileri denetlemektir.Doğru gitmeyen bazı işler varsa, kamu düzeninin bozulacağı sinyalleri alınıyorsa Başsavcılık bunları görmezlikten gelemez.Yani Başsavcı’ya veya makamına yönelik eleştirilerin anlamı eğer Başsavcı’yı görevini yapmaktan caydırmaksa -ki öyle görünüyor- bu hareketleri demokrasiyi ve meclis iradesini savunmakla açıklanmak mümkün değildir.Türban yasağı kalkacaksa bunu demokratik, laik hukuk devletine zarar vermeden başarmanın yolunu mutlaka bulmalıyız.Yasaları ve yüksek mahkeme kararlarını çiğneyen oldu bittilerle özgürlüğe varılmaz, cehenneme gidilir!

Devamını Oku

Üçü bir yerde!

20 Ekim 2010

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’dan dün yapılan açıklama için ne diyebiliriz?Olsa olsa Türkiye’nin hâlâ “hukuk devleti” olduğuna kendimizi inandırmaya dönük bir beyaz yalan, umutsuz bir çığlık!Bu uyarının, siyasi partilerin eylemlerini denetleyen ve uygunsuzluk durumunda Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açma yetkisine sahip makam tarafından yapılmış olması elbette önemlidir.Ama ne kadar önemli, onun derecesini kestiremiyoruz şu anda.Çünkü yargı sistemi “Hababam Sınıfı” komedisinin acıklı versiyonuna ilham verecek bir karmaşa yansıtıyor.Kapatma davası açma yetkisini hatırlatan Yargıtay C. Başsavcılığı, Anayasa Mahkemesi’nin türbanı yasaklayan kararlarını adeta yok sayan iktidar partisine “Hizaya gel” diye sesleniyor ama geçmiş olsun.Artık herkes biliyor ki Anayasa Mahkemesi değişmiştir ve yenisinden AKP’yi üzecek bir karar bundan böyle çıkmayacaktır.Şimdi merak edilen, yüksek mahkemenin dün ak dediği bir kararı yarın kara diye değiştirirken nasıl bir bahane bulacağıdır.Yargıtay C. Başsavcılığı’nın aşağıda özetlediğim şu tespiti yerindedir:Yararlı kılavuzluk“Dinsel inanç veya dinsel kurallarla ilişki kurularak yapılan düzenlemeler hem devrim yasalarını hem de laiklik ilkesini ilgilendirir. Üniversitede türban kullanımına dinsel inanç nedeniyle geçerlilik tanımak, laiklik ilkesine aykırılık oluşturur.”Belki bininci kere hatırlatılıyor:Anayasa Mahkemesi kararlarına uymak isteğe bağlı değil; başta yasama ve yürütme tüm kurumlar ve bireyler için mecburiyettir!İktidar partisi Başsavcılığın uyarı zamanlamasına kötü niyet atfetti.Tam partiler arasında türban yasağını çözmek için görüşmelerin yapıldığı güne denk gelen uyarının “parlamanter rejime açık bir müdahale” olduğu iddia edildi.Oysa Başsavcılığın uyarısını “iyi niyetli bir hamle” olarak değerlendirmek de mümkündür ve belki daha gerçekçi olur.Çünkü teknik bir yardım söz konusudur. Yargıtay C. Başsavcılığı türbana çözüm için işbirliği yapan partilere doğru yolu gösteriyor: Onlara “Yasağa dinsel inanç noktasından değil, bireyin öğrenim hakkından yola çıkarak çözüm oluşturmaya çalışın” demek istiyor.İlke mi, fırsat mı?Bunu AKP de böyle anlayabilir, hatta muhalefet partileriyle temaslarında yararlanabilirdi.Ama tepki gösterdi, niye?Çünkü türban yasağını kaldıracak olan düzenlemenin “inanç” merkezli olmasını hedefliyorlar. Bu da onların, ilkelere uyan değil fırsatı ganimet sayan bir yönetim anlayışı benimsediğini gösteriyor.Nitekim AKP heyeti, türban serbestisinin üniversite dışında bir alana yayılmayacağı konusunda CHP’nin talep ettiği güvenceyi dün vermemiştir.Oysa AKP yöneticileri iki yıl önce aynı zeminlerde uzlaşma ararken hedeflerinin üniversite ile sınırlı olduğuna “yeminli billâh”lı garantiler veriyorlardı.Artık vermiyorlar. Çünkü artık değil yasaları, Anayasa Mahkemesi kararlarını bile çiğnemenin müeyyidesi kaldı mı; şüphelidir.YÖK Başkanı hukuk devletinin üstünden geçen buldozerlere benziyor.Anayasa Mahkemesi Başkanı artık sırtında cübbesi ile siyasi polemiklere yalın kılıç dalmaktan sakınmıyor.Üç kuvvetin birleştiği rejimlerde yaşanan cehennemi, başkalarının tecrübelerine bakarak defetmek dururken kendi hayatımızda denemek, yönetenlerimiz için ne büyük vebal, bizler için ne büyük bahtsızlık!

Devamını Oku