Gül’ün kötü seçimi

Haberin Devamı

Abdullah Gül “hepimizin Cumhurbaşkanı” olma yolunda çok önemli bir fırsatı heba etti.

HSYK üyeliklerine dört atama yapması gerekiyordu; yaptı.

İçlerinden biri olsun, halka “İşte bu!“ dedirtecek bir şahsiyet olamaz mıydı? Olmadı.

Halbuki “AKP’nin Cumhurbaşkanı“ tarifini tedavülden kaldırmak yolunda bu son dört atama iyi bir fırsattı.

Anayasamız cumhurbaşkanında aradığı niteliklerin başına tarafsızlığı koyuyor.

Fakat seçildiği günden beri bizzat yaptığı veya onayladığı her atama Gül’ün tarafsızlığı hakkında oluşmuş negatif kanaati biraz daha arttırmıştır.

Mesela Ahmet Necdet Sezer, en yüksek oy alan adayların yüzde 80’ini rektör atamışken Abdullah Gül’de bu oran yüzde 56 düzeyinde gerçekleşti.

Gül’ün getirdiği rektörlerden yüzde 44’ü düşük oy alan adaylardan seçilmiştir.

HSYK’nın yeni oluşumu, tartışmalarla beraber yeni yapıya karşı güvensizlik duygusu da getirdi.

İktidarın şüpheli taktikler uygulayarak yargı bağımsızlığını zedeleyecek biçimde kontrolu ele geçirdiğini biliyoruz. Bu kuruldan iktidarın istemediği bir karar asla çıkmaz.

Cumhurbaşkanı oluşan bu çarpıklığı kurula dört üye seçme hakkını kullanırken bir ölçüde düzeltebilirdi.

Toplumun birikimine, bilim adamı tarafsızlığına güvendiği tanınmış, saygın şahsiyetleri seçerek HSYK’nın yarasını kapamaya çalışabilirdi.

Bunu yapmadı. AKP iktidarına hizmet ettiğine inandığı kişileri ödüllendirme üstüne kurulu icraatını burada da değiştirmedi.

Arkadaşları ve hemşehrileri arasından yaptığı seçim, kendisi için ve yargı için kaybedilmiş fırsattır.

Sanki ideolojik bir işgal söz konusu ve suyun başındakiler bir kadronun bile kendilerinden olmayan birine gitmesini kayıp sayıyor.

Sanki dedim ama lâfın gelişi !..

Asıl suçlu kim?

Görünen köy kılavuz istemez. Türban sorunu çözülmeyecek.

Çünkü AKP seçime yedi ay kalmışken bu kârlı spekülasyondan vazgeçmeyecektir.

Daha ilk günden belliydi.

CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun yaktığı yeşil ışığın, parti karıştığı için kırmızıya döndüğü iddialarına hak verilemez.

Evet CHP sözcüleri türban yanında dokunulmazlıkların kaldırılması ve seçim barajının indirilmesi şartını öne sürdüler. Ama bu şartlar vazgeçilmez değildi.

Vazgeçilmez olan tek şart varsa şuydu:

“Türban serbestisinin üniversiteden sonra ilk ve ortaöğretimle kamu kurumlarına yayılmayacağı konusunda AKP iktidarı garanti versin, taahhütte bulunsun!”

Yolu tıkayan asıl sebep bu garantinin verilmek istenmemesidir.

Başbakan dün şöyle diyordu:

“Bakıyorsun bir başörtülü bayan, başı açık bayan için ‘Ben senin haklarını savunacağım. Seni mahalle baskısından kurtarmak için mücadele vereceğim’ diyor. Ama başını örtmeyen hanım kardeşim, başı örtülü olan için ‘Ben de senin için bu mücadeleyi vereceğim’ diyemiyor. İşte işin sırrı bu.”

Başbakan haksızlık ediyor. Başı açık pek çok kadın, üniversitede türban yasağının kalkmasına hayır demiyor.

Onlar da YÖK oldu bittisi ile kendini gösteren “tufan”ın, üniversite için alınacak serbesti kararından sonra sınır tanımayarak laik rejimi silip süpüreceğinden korkuyor.

“Hayır, kimse korkmasın. İlk ve ortaöğretim öğrencileri ile kamu çalışanları türban takmayacak. Bunu garanti ediyorum.”

Başbakan bunu diyene kadar itiraz edenleri suçlama hakkına sahip değildir!

DİĞER YENİ YAZILAR