Temcit pilavı

19 Ekim 2010

Demokrasi dünyasının en şanssız toplumu olduğumuzu söylemek yanlış bir saptama olmaz.Demokrasi, uzlaşma kültürünün tarlasıdır. Bizde ise çatışan güçlerin arenası...İktidarlar, sandıktan aldıkları gücü muhaliflerini ezmek için kullanırlar.Bu kötü alışkanlık hep vardı da AKP döneminde tavan yaptı.Oysa AKP’nin sağladığı seçim başarıları ona komplekse kapılmadan, galiplere özgü cömertlik ve anlayışla hareket etme ayrıcalığı veriyordu. Bu şansı kullanamadılar. Referandumdan aldıklarını düşündükleri gücü neredeyse tümüyle türban sorununa oynayarak maceracı bir kumarbaz gibi davrandılar.Referandumdan sonra YÖK Başkanı türban için yüksek mahkeme kararlarına meydan okuyan bir oldu bitti yarattı.İktidar yanlısı tüm propaganda araçları harekete geçirilirken TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu “Laiklik yeniden tanımlanmalı” çıkışını yaptı.O arada Cumhurbaşkanı 29 Ekim’de uyguladığı çifte resepsiyonu teke indirmiş, bu karar bazı kurumların türban konusundaki hassasiyetlerinin artık dikkate alınmadığı yorumlarını getirmişti.Tam saha pres..Başbakan bu tartışmaya “Cumhura ait olan hiçbir yer cumhura yasaklanamaz” diyerek dahil oldu.Diyanet’in ölçülü Başkanı Bardakoğlu, bu hengâmede şaşırtan bir çıkış yaptı.Laik demokrasinin hangi örneğinden ilham aldığını belirtmeden imamlara kanaat önderi rolü talep etmeye kalktı.Yandaş kesimin “değişim” dediği şey temel olarak Siyasal İslâm’ın hedeflerine yürümektir.Şu dönemde o gündemin ilk maddesinde türban yasağına “tam saha pres” var.Sonsuza kadar eksik kalması gereken kişi kimdir? Anayasa Mahkemesi Başkanı.Ama o bile katıldı kavgaya, “Değişime karşı çıkan, çağın nabzını tutamayan statükonun kibirli mensupları artık halkı ikna edemiyor” dedi.İktidar partisi AKP işte böyle bir hava içinde bugün muhalefet partilerine heyet gönderiyor. Hedef, türban yasağına hukuki bir çözüm üretmek amacıyla ortak bir zemin yaratmak.Anlaşmak çok zorAKP’nin bugün alacağı cevabı tahmin etmek için müneccim olmak gerekmiyor. En azından “türban serbestisinin üniversite ile sınırlı kalacağı” konusunda güvence istenecektir.AKP böyle bir güvenceyi verebilir mi?Veren biri olsa da, Başbakan’ın Kızılcahamam’daki sözleri deşifre olduğuna göre buna kim inanır?Bilindiği gibi kapalı birleşimde partinin türbanlı kurucusu Fatma Ünsal Bostan “Kadınlar başörtüsü ile Meclis’e giremiyor. Bu konuda adım atacak mısınız? Başörtülü milletvekili adayı olacak mı?” diye sordu.Başbakan’ın verdiği cevap, bugün aranacak uzlaşmanın önünde büyük bir engel olarak duruyor.Başbakan’ın türbanlı kurucuya dediği şu:“Samimiyetimizi sorgulamayın. Her şeyin bir zamanı var. Biraz sabredin. Çocuk bile 9 ay 10 günde oluyor. Üniversitedeki sorunu bile çözemedik.”Başbakan samimi niyetinin türbana üniversite ile sınırlı olmayan bir özgürlük sağlamak olduğunu bundan daha açık söyleyemezdi.Böylesine daraltılmış bir alanda ve karşılıklı güvensizliğin diz boyu olduğu bu ortamda mucize bekleyenler yanılırlar.Türban ne yazık ki önümüzdeki seçimin de temcit pilâvı olacaktır!

Devamını Oku

Bizi şimdi ne koruyacak?

18 Ekim 2010

Doğru teşhisi, referandumda “Evet propagandisti” olarak kullanılan Demokrat Yargı Derneği’nin Eşbaşkanı Orhangazi Ertekin koydu:“Hükümet yargıyı, siyasi iktidarının bir parçasına dönüştürdü!”Böyle bir tablonun anlamı kuvvetler ayrılığının “kuvvetler birliği” haline dönüşmesidir.Kuvvetler birliği sapağının gideceği tek yer de “sivil dikta”dır. Dünya tecrübeleri buna tanıklık ediyor.Oysa yaşadığımız sürecin sihirli sözcükleri özgürlük, tarafsızlık, bağımsızlıktı; yani demokrasi...YARSAV’a karşı kurulan Demokrat Yargı bu vaatlerle kandırıldı ve kullanıldı.Şimdi derneğin eşbaşkanlarından Ertekin isyan ediyor, suiistimali teşhir ediyor.Propaganda döneminin en yırtıcı mücahitlerinden olan öteki eşbaşkan Osman Can ise kadrosunu kapmış bir üniversite hocası olarak “Artık hâkim olmadığım için HSYK seçimi ile ilgili değilim” diyor.Hizmet ettiği amacın erdemine inansa böyle davranır mıydı?İşin çivisi çıktı...Öylesine stratejik bir kale düşürülmüştür ki, rejimin demokrasi olduğunu savunmak neredeyse imkânsızdır artık.Üyeleri ezici çoğunluğu ile iktidara bağımlı bir HSYK, hukuk devletinin sonu demektir. Böyle bir HSYK siyasi iktidara yalnız mahkemelere hükmetme olanağını tanımaz, yüksek yargıyı oluşturma olanağını da verir.Felâkettir bu. Böyle bir tehlikenin başgösterdiği dönemlerde demokratik toplum ayağa kalkar. Yazık ki bizde demokratik toplum kötürüm edildiği için şu şansımız yok.Türkiye’nin ekseni kaydı mı tartışırız ama çivisinin çıktığı tartışmasız gibi.Dün Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, zafer sarhoşluğuna kapılmış partizanlara yakışacak sözler söyledi:“Tüm toplumlarda özgürlük demokrasi ve daha çok hukuk isteklerine ilişkin güçlü sesler yükselmekte, buna cevap veremeyenler yıkılıp gitmektedir. Değişime karşı çıkan, çağın nabzını tutamayan statükonun kibirli mensupları artık halkı ikna edememektedir!”Daha çok hukuk nerede?.. Statükonun kibirli mensupları kimler?Hakime yakışmaz!Böyle intikamcı naralar, yüksek mahkeme başkanının ağzına yakışacak sözler midir?Şimdiye kadar oy haklarını ve başkanlık nüfuzunu Siyasal İslâm’ın beklentileri doğrultusunda kullanan Kılıç’ı acaba HSYK için yapılan seçimleri “iktidar listesi”nin firesiz kazanmış olması mı bu kadar coşturdu?Başbakan dün “Hayır” oyu kullanan yüzde 42 için konuşurken “Halkımıza kendimizi anlatacağız içlerindeki tereddütleri yeneceğiz” diyordu.Gerçekten de bunu yapmalı. Referandumdaki “Hayır” oyları ağırlıklı olarak Türkiye’nin AKP elinde Doğu’ya kaydığı ve laik rejimden saptığı endişelerinden besleniyor.Bu yığınlar, gidişin sonunda muhalefete hayat hakkı tanımayan bir dinci diktatörlüğe dayanacağından korkuyor.Çağdaş demokrasileri böyle tehlikelerden koruyan sigorta bağımsız yargıdır.AKP yargıyı ele geçirirken en vazgeçilmez güvencesini tahrip ettiğini görmüyor!

Devamını Oku

Özürlü seçim

16 Ekim 2010

HSYK’nın “kürsü yargıçları” kaynaklı olacağı vaat edilen üyeleri bugün seçilecek.Seçim iktidarın hesaplarını boşa çıkaran bir sonuç vermezse Başbakan hani sık sık “Benim bakanım“ veya “benim valim“ filan der ya; “benim mahkemem“ diyebileceği günlere de çok yaklaşacaktır.Özürlü demokrasilerde sandık ve seçim giren her yere daha önce ahlâksızlık giriyor.Eski düzenin HSYK’sını kötüleyenler Adalet Bakanı ile Müsteşarı’nın kuruldaki varlığını gerekçe gösterirlerdi. Şimdi onlara Müsteşar Yardımcısı ile Personel Genel Müdürü de katılacak.Oysa hayal edilen şey demokratik bir yargıya ulaşmaktı. Kürsü hakimlerinin bu yapıda kilit rolü olacaktı.Ama adaylara propaganda yasağı getirilerek başlayan ihlâller, bakanlığın çıkardığı aday listesi ile saygısızlığa, o listeye oy verilmesi için yapılan tehditkâr baskılar ve bağımsız adayları çekilmeye zorlayan şantajlar yüzünden açık bir tecavüze dönüşmüştür.HSYK’nın düzeltilmeye muhtaç yerleri yok muydu? Vardı. Ama iktidar bu bahane ile toplumu kandırdı.“Yağmurdan kaçarken doluya tutulma”nın ibretli tecrübesini yaşıyoruz.Medyada bu yanılgının doğurduğu pişmanlıkların kendini göstermeye başlaması artık yarar getiremez.İş işten geçmiştir.YARSAV’a alternatif olarak kurulan Demokrat Yargı derneğinin özeleştiri dönemine erken girmesi, omuzlarına binen tarihi vebali hafifletmeyecektir.Evetçi medyanın vicdan taşıyan bazı köşelerinden kandırılmaya dönük tepkiler duyulmaya başladı; bunların da bir yararı olmaz.Bugünkü seçimde mucize bekleyemeyiz. Artık yedi ay sonra yapılacak genel seçime bakmak, onun için kaygılanıp tedbir almak gerekir.Hakim ve savcıların katıldıkları seçime bile bu kadar korkusuzca müdahale edebilen bir iktidar anlayışı halkın oy vereceği seçimde neler yapmaz?*****Golü kim yedi?Türkiye’de siyaset ortak çözümler üretme kabiliyetini kazanamıyor?Bunun ilk sebebi güven krizi. Hastalığın kaynağında fırsat düşkünlüğü yatıyor. Son örnek türbanla ilgili gelişmelerde yaşanıyor:CHP lideri, üniversitede türban yasağının kaldırılmasını sağlayacak bir zemin yarattı biliyorsunuz.İktidar CHP’nin bu desteğini hukuki bir çözümün kredisi olarak kullanacakken YÖK tahrikli oldu bittiler için harcadı.Ardından Cumhurbaşkanı’nın 29 Ekim resepsiyonunu teke indirmesine tepkiler geldi. Sebep yine güven krizi idi.CHP’de bir grup bu kararı AKP’nin “türbanı kamu alanına dayatma taktiği“ sayarak davete boykot önerdi.CHP’de yaşanan bu sancı doğaldı. Ama Başbakan yangına körükle gitti. Oysa tarafsız kamuoyunun ondan beklediği açıklama şuydu:“Üniversitedeki yasağı kaldırmaktan başka bir hedefimiz yok. İlk ve ortaöğretim öğrencileri ile kamuda çalışanlara türban taktırmak gibi bir niyete asla sahip değiliz.”Böyle bir güvence sorunu çözerdi.Ama Başbakan dün “Cumhura ait hiçbir yer cumhura yasaklanamaz“ diyerek yangına körükle gitti.CHP’deki türban karmaşasının yarattığı fırsatı kullanmak marifet mi?Bizce değil. Çünkü bu fırsatçılık AKP’nin türbanı herkese taktırmak gizli niyetinin kanıtı sayılacak, üniversite için oluşmaya başlayan uzlaşmayı tekrar tehlikeye düşürecektir.

Devamını Oku

İkisinden biri!

15 Ekim 2010

Cumhuriyet Bayramı resepsiyonuna yönelik boykot açıklaması, CHP üstündeki örtüyü biraz daha araladı.Manzara, önümüzdeki seçimde iktidar olma iddiası taşıyan bir partiye pek yakışmıyor.Çünkü olaylar ve sızan haberler, CHP’nin iç kavgalardan hâlâ kurtulamadığını düşündürüyor.Perşembe günü CHP Meclis Grup Başkanvekili Muharrem İnce’nin yaptığı “Cumhurbaşkanı’nın davetine katılmayacağız” açıklaması, doğal olarak “parti kararı”na dayanıyor olmalıydı.Ama öyle olmadığı tereddütleri doğdu. Çünkü İnce’nin yaptığı açıklamadan birkaç saat sonra medya yöneticileri ile buluşan Genel Başkan Kılıçdaroğlu, muhatap olduğu sorulara “29 Ekim’e çok var” diye cevap verdi.Yani boykot kararını sahiplenmedi.Köylerde kurulan “Güzelleştirme dernekleri”ne bile yakışmayan bu dağınıklıkla CHP’nin iktidara yürüdüğünü halka inandırması mümkün değildir.Olay, partinin Önder Sav ve Gürsel Tekin’e bağlı gruplarca ikiye bölündüğü gerçeğinin yeni bir delilidir.Genel Sekreter Önder Sav kanadı, iktidarın “kamuda türban serbestisini empoze etme” amacına alet olmamak için boykot kararının alındığını, kararı oluşturan beş kişi arasında Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun da bulunduğunu iddia ediyor.Gürsel Tekin kanadından gelen haberlere göre ise Önder Sav, “Önümüzdeki seçimin milletvekili listelerini önseçimle belirleyeceğim” dediği günden beri Kılıçdaroğlu’na karşı bozguncu bir muhalefet yürütüyor.Aynı kaynaklara göre Muharrem İnce’ye o “zamansız açıklama”yı, Kılıçdaroğlu’nu itibarsızlaştırma sistematiği çerçevesinde Genel Sekreter Sav yaptırmıştır!Biz, boykot için öne sürülen sebeplerinin gerekirse Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda yani Çankaya’da CHP tarafından tekrar açıklanmasını ama asla boykot uygulanmamasını savunmaya devam ediyoruz.Fakat CHP’nin belki ondan daha bile önemli sayılacak bir kararı kendi geleceği için vermesi gerekiyor.Kılıçdaroğlu gecikmeden Sav ve Tekin arasında bir tercih yapmalıdır.Herhalde seçeceği yakın yardımcı Önder Sav olmamalıdır.Başka nedenler aramaya gerek yok.Milletvekili adaylarını genel merkezdeki baronlar yerine parti tabanına seçtirme fikrine karşı çıkması dahi Önder Sav’dan vazgeçilmesi için yeter sebeptir!PKK senet istiyorTeröristbaşı Abdullah Öcalan, İmralı’dan ültimatom verdi:“İsteklerim ay sonuna kadar yerine getirilmezse sonrasına karışmayacağım. O zaman orta yoğunluklu savaş kapıdadır!”Öcalan “devlet” adına kendisi ile görüşmeler yürüten heyetten bir güvenlik protokolü, bir de anayasa değişikliklerini kapsayan demokratik haklar protokolü getirmesini istemişti.Bu istekleri cevaplanmadığı için avukatları aracılığıyla her zaman yaptığını yaptı...Halkı ölümle tehdit etti!İktidar seçimlere kadar görüşmelerle zaman kazanmayı ve düşündüğü adımları seçim sonrası açıklamayı tasarlıyor.CHP’nin “yeni anayasayı hemen yapalım” önerisine AKP bu nedenle tepki gösterdi.Abdullah Öcalan ise PKK ateşkesini uzatmak için iktidarın seçim sonrası vermeyi kabul edeceği hakları şimdiden açıklayıp kendini bağlamasını istiyor.Hükümet seçime giderken terör örgütüne “senet” verir mi?Bunu bilmiyoruz.Sadece şehit cenazeleri ardından ağladığımız günlerin geri gelmemesini diliyoruz.Kansız geçen her gün kazançtır çünkü...

Devamını Oku

Boykot yapmak siyaset değildir!

14 Ekim 2010

Baştan söyleyelim: Cumhuriyeti kuran partinin Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunu boykot etmesi haklı görülemez.Böyle bir eylemin bahanesi olmaz.Ana muhalefet partisinin Grup Başkanvekili Muharrem İnce Cumhurbaşkanı’nın 29 Ekim’de Çankaya’da vereceği resepsiyona katılmayacaklarını açıkladı.Gerekçe olarak tartışmaya değer şüpheler de sıraladı. Mesela...Türban yasağını çözme arayışlarına sessiz kalarak verdikleri desteği AKP’nin kötüye kullandığını söyledi.Gerçekten de CHP liderinin çözüme yeşil ışık yakan tavrını iktidar hukuki bir çözüme yürümek için değerlendirebilirdi.Ama bunun yerine süreci YÖK Başkanı’nın işbirliği zeminini sabote eden oldu bittilerine terk ettiler.CHP’ye göre bu bilinçli bir taktikti ve gelişmeler AKP’nin maskesini düşürmüştür. CHP’li İnce’nin iddiası şu:Çankaya dayatması mı?“AKP’nin derdi üniversitede türbanla sınırlı değil. AKP’nin derdi topluma tepeden tırnağa türban giydirmek. İlköğretimde de ortaöğretimde de türban taktırmak, kamu çalışanlarına da türban taktırmak!”CHP sözcüsü, bu konuda Cumhurbaşkanı ile Başbakan’dan halka güven verecek bir açıklama gelmemesini bu gizli niyetin delili sayıyor.Cumhuriyet bayramlarında Cumhurbaşkanı Gül eskiden sivil ve askeri bürokrasiye gündüz (eşsiz), gece de siyaset, diplomasi, sanat dünyasına (eşli) iki resepsiyon veriyordu.Bu yıl gündüz verilen davetten vazgeçildi.Resepsiyonları teke indiren kararı CHP, Çankaya’nın türban dayatması olarak yorumladığı için protesto ediyor, boykot ediyor.Ana muhalefet partisinin bu endişeleri duymaya, bunları halkla paylaşmaya elbette hakkı vardır ama bu hakkı kullanmanın yöntemi, en büyük ulusal bayramı boykot etmek olmamalı.CHP Cumhuriyet’i savunmanın ve hedef olduğu tehlikelere karşı halkın dikkatini çekmenin daha akılcı, daha yaratıcı yollarını bulabilir ve bulmalıdır.Taktikler ve tahriklerİki resepsiyon vermek, türban hassasiyeti taşıyan kurum ve kişileri önemseyen bir yaklaşımdı.Türkiye’nin bugün geldiği noktaya bakarak ikili daveti sürdürmekten vazgeçme zamanının geldiğine Cumhurbaşkanı karar vermiş olabilir.Peki bu kararını, türban dayatan bir lobinin “baskın basanın taktiği” gibi uygulayacak yerde CHP’yi önceden haberdar ederek hatta ikna etmeye çaba harcayarak hayata geçirmesi daha iyi olmaz mıydı?Mutlaka olurdu.Cumhurbaşkanı’nın da katkılarıyla oluşan AKP’nin türban konusundaki politikası CHP’yi bu alanda anlayış gösterdiğine pişman edecek terslikler, tahrikler üretiyor.İktidar hukuki bir zeminde uzlaşma arama olanakları doğmuşken bunu feda ederek büyük yanlış yapıyor.Ama CHP de boykot tercihi ile doğruyu seçmiyor.Cumhuriyet değerlerini savunmak söz konusu olduğunda CHP bu görevi ortadan kaybolarak değil, kavga sebebi olayın tam ortasında durarak yapmalıdır!

Devamını Oku

Sıkıntılı tercih

13 Ekim 2010

Yaşadığımız coğrafyada sizin aramanız gerekmez; sakınsanız bile dert gelir sizi bulur!Pentagon’un Avrupa ve NATO’dan sorumlu yetkilisi Jim Townsend dün Washington’da böyle bir haber verdi.Obama yönetiminin Avrupa’ya kurulması planlanan füze savunma sistemi konusunda yeni bir model benimsediğini, Türkiye’ye biçtikleri katılımcı rolün kabul edilmesini beklediklerini açık bir dille ifade etti.Washington önümüzdeki ay Lizbon’da yapılacak NATO Zirvesi’ne kadar Türkiye’den iki “iyi haber” bekliyor:1. Füze savunma sistemini NATO’nun kabullenmesini destekliyoruz;2. Savunma sisteminin bazı bölümlerine ev sahipliği yapabiliriz.Ankara, sistemin parasal yükünden muaf tutulsak dahi ABD yönetiminin beklediği cevabı vermek istemez. Çünkü Türkiye’nin bölge ülkelerinde sağladığı nüfuz ve ondan beslenen ekonomik menfaatler, kolay feda edilemeyecek boyutlara ulaşmıştır.Nitekim Amerikalı yetkili de basın toplantısında bu zorluğu Türkiye’ye hak vererek ortaya koymuştur.Townsend, Ankara’nın isteksiz olmadığını ama bölgedeki siyasi ve ekonomik menfaatleriyle ne kadar uyumlu olduğu konusunda hesap yaptığını ifade etti.Doğal ki bu projeye katılım halinde Türkiye’nin bölge ülkeleri katındaki itibarı azalacak, çıkarları zedelenecektir.Ayrıca sistemi dayatan süper ülkenin güvenilirliği ile ilgili sorun vardır. Sistem başta Rusya kaynaklı bir tehdide göre planlanmıştı. Rusya ile işler düzelince hazırlanan elbise İran’a giydirilmek istendi.İran’ın Avrupa’yı korkutacak gücü var mı?Bu soruya “evet” diyenler gülünç olur ama konuşan Amerika ise durum değişir.Hariciyemiz sıkıntılı günler geçirecek, belli.Çünkü “Türkiye’nin ekseni Batı’dan Doğu’ya kayıyor” iddialarının yarattığı kompleks ve bölücü terörle mücadelede Amerika’nın desteğine duyduğumuz ihtiyaç hareket alanımızı daraltacaktır.Hariciyemizin yeni takımı ciddi bir sınavdan geçecek.Her gün bir sürprizHukuk devleti o kadar hızla kayboluyor ki veda edecek zamanı bulamıyoruz!Biliyorsunuz İstanbul Üniversitesi’ne gönderdiği yazı ile türban yasağını fiilen ortadan kaldıran YÖK Başkanı hakkında “Anayasayı ihlâl ve halkı kanunlara uymamaya alenen tahrik” iddiasıyla bir suç duyurusu yapılmıştı.YÖK Kanunu’ndaki soruşturma usulü işletilmedi bu olayda.Şikâyetin Milli Eğitim Bakanı’nın başkanlığında en az 3 YÖK üyesinin katılacağı bir kurulda ele alınması gerekiyordu. Ve bu süreci, Başsavcılığa bağlı Memur Suçları Soruşturma Bürosu’ndan görevlendirilen bir savcı yürütmeliydi.Öyle olmadı, YÖK Başkanı Prof. Özcan hakkındaki suç duyurusu, memur bürosuna bağlı olmayan bir savcıya verildi. O da takipsizlik kararı verdi.Hem de beş gün içinde!Kararın gerekçesinde “Başörtülüler veya türbanlılar insandır. Tüm insanların okuma ve eğitim hakkı vardır” ifadesi kullanıldı.Peki bazı insanların, bu arada özellikle savcıların Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına uymama hakkı var mı; o soru askıda kaldı!Yargının siyasi çatışma alanı haline getirilmesini çaresiz bir şekilde izliyoruz. Operasyon tamamlandığında neler olabileceğini tahmin etmek için son karar ibretli bir örnektir.Anayasa Mahkemesi kararlarının belediye yasağına döndüğü bir zamanda yaşamak kaderde varmış demek!

Devamını Oku

Türban oyunu

12 Ekim 2010

Üniversitelerimizde başörtüsü diye bir sorun kalmamış! YÖK Başkanı öyle diyor.Prof. Yusuf Ziya Özcan, türban yasağının dayandığı mahkeme kararlarını yok sayarak yarattığı oldu bittiyi dün yeni güvencelerle donattı!“Türbanla sınıfa alınmayan öğrencilerimiz bir dilekçe ile şikâyetlerini bildirsinler; biz gereğini yaparız” dedi.Yasak kalktıktan sonra başı açık öğrenciler üzerinde “mahalle baskısı” oluşacağından korkuluyor ya, “Böyle bir şey asla olmaz, ben buna kefilim” diye konuştu.Ancak diktatörlere yakışacak iddialardır bunlar.Türban yasağının dayandığı çok sayıda yüksek mahkeme kararı ve o kararları onaylayan AİHM kararını yok saymak ağır bir suçtur. Prof. Özcan’ın, türbanlı öğrenciyi derse sokmak için Anayasa emrini çiğnemeyi göze alması belki kişisel tercihi olabilir.Ama orada bile durmayıp kanunsuz emrine riayet etmeyen rektörleri tehdit etmesi?.. İşte bunu kabullenmek mümkün değildir.Bu zihniyet, yüz yıl önce devrini kapatan “kanun devleti” uygulamasına bile rahmet okutuyor.Esrarengiz rol...YÖK Başkanı, başı açık kızları hangi imkân ve yetkileri kullanarak mahalle baskısına karşı koruyacağını söylemek zorundadır. Madem ki “Buna kefilim” diyor güvencelerini açıklamalı ve toplumu rahatlatmalıdır.Bu garantiyi vermesi, yasak kalktıktan sonra böyle bir baskının ortaya çıkabileceği konusunda doğan endişelere kendisinin de hak verdiğini gösteriyor.Ama türbana özgürlük için mücadele eden gizli lobinin veya bir cemaat örgütlenmesinin sözü dinlenir bir büyüğü değilse, verdiği teminatın hiçbir değeri yoktur!YÖK Başkanı konusunda asıl çözülmesi gereken bilmece, kendisinin bu meselede üstlendiği esrarengiz roldür.Türbanın siyasi zeminde çözülmesi konusunda mutabakat oluşmuş görünüyor.Başka türlüsü düşünülemez zaten. Nedenine gelince... Türban tatlı rantAnayasa Mahkemesi, Danıştay ve AİHM kararlarından kaynaklı bir yasağı idari atraksiyonlarla aşmak mümkün olamaz.Bu durumda meclisteki büyük çoğunluğun hukuki bir çözümde buluşması gerekiyor.Ama ne tuhaf ki YÖK Başkanı hep birkaç adım ileride yürüyor ve hedefe giden yolda sık sık mayınlar patlatıyor.Çözüme taraftar görünürken sabote etmenin tipik yöntemi değil mi bu?Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olduğu bir Türkiye’de YÖK Başkanı, siyasete bu kadar sık ve sert müdahale edemez.İnsan ister istemez merak ediyor:Yoksa kendisine verilen özel bir rolü mü oynuyor?Siyasal İslâm’ın mağduriyet propagandası türban sorunu kalkınca köksüz kalacaktır.AKP, seçime sekiz ay kalmışken bu etkili silâhtan vazgeçmemeye karar vermiş olabilir mi?YÖK Başkanı’na gösterilen tahammül böyle bir ihtimali akla getiriyor!

Devamını Oku

Son umut hamlesi...

11 Ekim 2010

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun seçilmiş üyeleri dün bir eksiği ile toptan istifalarını verdiler.Kurulun Başkanvekili Kadir Özbek, gündemi olmayan, toplantı yapamayan, karar alamayan, görüşlerini açıklamasına bile fırsat verilmeyen bir yapı içinde daha fazla direnmenin yararı olmayacağı için bu yolu seçtiklerini açıkladı.İki kurul üyesinin görev süresinin bitmesine ay bile değil, günler kalmış olduğundan istifaların “ucuz kahramanlık” sayılacağı imasına basın toplantısı sırasında Kadir Özbek ikna edici bir cevap verdi:Evet iki üyenin görev süresi dolmak üzere ama diğerlerinin önünde ortalama iki yıl bulunuyordu.Yani HSYK üyelerinin ortaya koydukları tepki hor görülmemeli ve bu özverinin hizmet edeceği yararlar feda edilmemeli.Unutmamak lâzım: Referandumdan geçirilen değişiklik paketi temelde yüksek yargıyı ele geçirme planı idi. İktidar bu hedefin eşiğine gelmiştir.Şu anda tek umut, anayasa değişikliği bağlamında hazırlanacak olan HSYK Yasası’nın hukuk devletine tümüyle son verecek hükümlerle yazılmasını önleyecek basiretin bir şekilde kendini göstereceğidir.İstifa yoluyla toplumun dikkatini çekmeye çalışan kurul üyeleri, HSYK Yasası’nın oluşturulması sürecinin tuzaklarla dolu olduğu endişesini taşıdıkları için hukuk ve adalet camiasının, demokrasiye bağlı güçlerle birlikte alârm durumuna geçmesini istiyor.Tehlikeyi kimse hafife almamalıdır.HSYK Yasa Tasarısı’nın oluşumuna katılması önlenen kurul gazete haberlerinden elde ettiği bilgilerle hazırlamak zorunda kaldığı görüş ve önerileri iktidarın dikkatine sunma imkânından bile yoksun bırakılmıştır.Bağımsızlığı yok edilmiş bir yargı adalet değil zulüm aracı olur.Ülkenin aydınları referandum sırasında halkı uyarmakta yetersiz kaldılar.Bari şu aşamada kendini gösterecek despotik eğilimlere karşı çıkarak günahlarını belki biraz affettirebilirler!***Aşçının önemli bir sorunu var!Başbakan dün Suriye’ye giderken bedelli askerlikle ilgili beklentileri frenleme mecburiyeti duydu.Bedelli ile ilgili hiçbir taahhüdü olmadığını söyledi.O arada çok kullanılan bir atasözünün anlamını tersine çeviren bir yanlışa düştü. “Pişmemiş aşa kimse su katmasın” dedi.O sözün doğrusu “Pişmiş aşa soğuk su katmak”tır.Olmuş veya olma yolundaki bir işi bozan müdahaleleri anlatır.Yani Başbakan’ın “yapmayın” dediği şey, aslında “yapılması gereken” şeydir. Pişmemiş aşa su katmanın zararı değil yararı olur.Su katmadığınız zaman yemek pişmez, tencerenin dibi tutar, yanar.Bizdeki siyaset hep bu yanlışa düşüyor.Mesela bedelli askerlik, talep edenlerin ateşi üstünde kurudu, cızırdıyor, yanacak. Ona su lâzım ama veren yok.Türban sorunu CHP’nin katkısı ile pişme aşamasına yaklaşıyordu.Lüzumsuz tartışmaların soğuk suyundan asıl onu korumak gerekiyordu; ama tam tersi oluyor!

Devamını Oku