Sakin güç...

25 Eylül 2010

Kılıçdaroğlu’nu dinlerken, CHP’nin beklediği liderini bulduğunu düşündüm.Liderler genelde koltuğa oturmaz, kurulurlar. Konuşurken yansıttıkları tavır kartalları hatırlatır.Kılıçdaroğlu farklı; koltuğuna ilişmiş gibi duruyor ve sanki kendisini bekleyen bir sürü işe geç kalmış olmanın tedirginliğini yaşıyor. Bıraksanız hemen kalkıp gidecek...Meydanlarda slogan dolgulu, bol köpüklü konuşmalar yapmak zorunda kalan siyasetçilerin gerçek kaliteleri ortaya çıkmıyor.Sorularımıza verdiği cevapları dinlerken, ona “sakin güç” tanımının yakışacağını düşünüyordum.Söylemlerinin içini doldurmaya başladığını görmek bende bu duyguyu uyandırdı. Ülkenin ihtiyaç duyacağı uzlaşmalara açık duran Kılıçdaroğlu, korunması gereken değerler konusunda ise güvence olacağı iddiasını sahipleniyor.Yeni lider, eylemi ve söylemi ile yeni bir CHP inşa edecek görünüyor. Eskiden CHP’nin kökten karşı olduğu pek çok konuda Kılıçdaroğlu farklı bir çizgi izliyor.Mesela ekonomide fark koymak uğruna “iyi giden bir şeyi bozma” yanlışına düşmeyeceklerini söyledi.Onun CHP’si AB konusunda birikmiş yargıları değiştirip projeye sahip çıkıyor.Bölücü terörle ilgili çabalar bahsinde “Niye görüştünüz demiyoruz” diye başlıyor ama kırmızı çizgileri de çiziyor.CHP’nin yeni kimliğini inşa eden söylemler Kılıçdaroğlu’nun Brüksel ve Berlin ziyaretlerinde gündeme geldi ve AB çevrelerinde ilgi uyandırdı.Bu çevreler Türkiye’deki ana muhalefette AB’ye karşı, yabancı düşmanı, tutucu ve askere yaslanmış bir parti bulunduğu düşüncesinin gerçek olmadığını, bu izlenimin kasten oradaki siyasal İslâmcı lobiler tarafından yaratıldığını geç de olsa öğrendiler.Kılıçdaroğlu geçen hafta laikliğin tehlike altında olduğunu düşünmediği yolunda bir demeç vermişti.Bu söz CHP’yi sorumluluk altına sokuyordu. Çünkü özellikle son yıllarda cemaat ve tarikatların iktidar himayesinde kamu kurumlarında yürüttükleri kadrolaşma ve bununla ilgili yığınla kanıt Kılıçdaroğlu’nu yalanlıyor.CHP lideri önemli bir düzeltme yaptı; yoksul yığınları sadakaya bağımlı hale getiren iktidar icraatının rejim için laiklikle ilgili tehlikeden daha fazlasını yarattığını öne sürdü.Çözümü sosyal piyasa ekonomisi ile ve aile sigortası ile arayacaklarını anlattı.Kılıçdaroğlu’na göre referandumdaki yüzde 58 büyük ölçüde “sosyal devlet”in yok edilişi nedeniyle muhtaç hale düşmüş insanlara sadaka dağıtılarak toplanan oylardır.Eğitim düzeyi yükseldikçe artan “Hayır”ların oluşturduğu yüzde 42 işte bu nedenle yenilgi değildir CHP liderinin gözünde. Laik rejimin güvencesidir.Ve türban sorununu bitirme konusunda iktidara yaptığı çağrı, bu güven duygusunun verdiği cesarete dayanmaktadır!CHP belli ki daha iyi sonuç alacağı bir seçim yaşayacak.Bu ümit önce liderden kaynaklanıyor.Ama başarının büyüklüğünü, proje üreten bir beyin takımının kurulup kurulmaması ve partinin kapılarını halka sevgi ile sonuna kadar açma “mucizesi”nin gerçekleşip gerçekleşmemesi belirleyecektir.Kim dövüyor?Başbakan dün medya sahip ve yöneticilerine, çerçevelenecek şeyler söyledi.“Biz medyanın bizim tarafımızı tutmasını istemiyoruz. Medya elbette demokrasinin tarafı, hukukun tarafı, hak ve özgürlüklerin tarafı olacaktır. Bu değerler üstünden medya mücadelesi verilmesini de siyaset yapmak olarak görmüyor, tam aksine saygı duyuyoruz, alkışlıyoruz, destekliyoruz” dedi.“Muhalefetsiz bir demokrasi mümkün değildir” dedi.Sevgili okurlarım; baskı ve tehditlerden bunalan medyanın bir mensubu olarak yardımınızı istiyorum.Kafam karıştı çünkü.Böyle düşünen bir iktidar çektiğimiz sıkıntının müsebbibi olamayacağına göre...Bizi kim dövüyor, kim boğuyor; söyler misiniz lütfen!

Devamını Oku

Tatil yaramış!

24 Eylül 2010

Savaş narası tonunda barış çağrısı ve vatan aşkı, memleket sevdası söylemleri bize ait bir orijinallik...Başbakan Erdoğan dün tatilden döndü ve partisinin il başkanları önünde uzun bir söylev vererek yokluğunda siyasetin hayli yumuşayan havasını tekrar istediği kıvama getirdi!Referandumdaki bloklaşmaları doğal saymak gerektiğini belirten Başbakan “Evet” diyen yüzde 58 gibi “Hayır” diyen yüzde 42’nin de “Türkiye aşkı ve sevdası” ile hareket ettiğini söyledi.“Evet” diyenlerin değişim iradesini ve reform beklentisini doğru okumak, fakat “Hayır” diyenlerin korku ve kaygılarını da anlamak gerektiğini belirtti.Sevindirici bir değişim...Tatile çıkmadan önce Erdoğan “Hayır” diyenleri statükocu ve darbeci olmakla suçluyordu. Tatil yaramış!..Başbakan’ın anayasa değişikliği için öngördüğü uzlaşma odaklı müzakere modeli de bir yenilik olarak ortaya çıktı.TBMM Başkanı’nın koordinasyonunda partiler ve sivil toplum örgütleri ile bir uzlaşma arayışı öneriyor.İnsan ister istemez düşünüyor:Yüksek yargıyı iktidar kontrolü altına sokan referandum niçin aynı demokratik anlayıştan nasibini alamadı?Başbakan Erdoğan bunun cevabını vermemiştir ama gelecek için umutlanmak isteyenlere yardım etmekten de geri durmamıştır:“Diyalog ve uzlaşma her zamanki gibi azami çaba sarf edeceğimiz iki ilkemiz olacak!”Erdoğan, basketbol şampiyonası finalinde Cumhurbaşkanı ile birlikte hedef oldukları protesto gösterisini, referandumda yenilenlerin tahammülsüzlüğü olarak değerlendirdi.Oysa asıl tahammülsüzlük bu gösteriyi abartmak, haysiyet meselesi haline getirmek ve devlet güçlerini suçlu arayıp sopa ile infaz etme çabasına sevk etmek değil midir?Batı’da devlet adamları çürük yumurta ile ketçap ile protesto ediliyor, kimseye bir şey olmuyor.O yüzden bizdeki “yuh” sesine duyarlı rejime demokrasi diyemeyiz!Kaygı taşıyan vatandaşlara güven duygusu kazandırmayı yine de sorumlulukları saydığını söylemesi Başbakan’ın seyir defteri için olumlu bir değişimdir.Dün Tophane konusunda konuşması için yaptığımız çağrıya kızmış, belli. “İşte Bakanım gitti, gerekli açıklamalar yapılmıştır” dedi. Sonra da şunu ekledi:“Sekiz yıl boyunca kimsenin hayat tarzına müdahale etmedik. Bundan sonra da 73 milyon vatandaşımızın yaşam tarzı bizim teminatımız altındadır!”İstediğimiz buydu, aldık..Türkiye çağdaş bir demokrasi değil.Böyle güvenceler rejimin 1 numarası tarafından verilmediği zaman anlam taşımıyor!*****Olacak iş değil!Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu yaşından başından beklenmeyecek bir kötülük yaptı ülkeye ve silah arkadaşlarına.Barış Harekâtı öncesinde Kıbrıs’ta halkın direnişini artırmak için “düşman yapmış gibi” cami yaktıklarını söylemesi bir skandaldır. Kıbrıs’ta sivil direnişe önderlik eden Türk Mukavemet Teşkilâtı’nı kuran subay olması iddiasının önemini artırıyor. Bu sorumsuzluğun olumsuz etkileri pek çok alanda kendini gösterecektir.Öncelikle kendi halkına tuzak kuran bir sabıka ile lekelenmek kaderimiz olmamalıydı.İkincisi bu tecrübe, halkı kışkırtmak için cami bombalama planı yapmakla suçlanan Silivri’deki Balyoz iddianamesi şüphelilerine büyük bir kötülüktür.“Hiç kimse, Türk askerinin ne amaçla olursa olsun cami bombalayarak halkına psikolojik tuzak kurmaya kalkacağını aklından geçiremez” tezi Yirmibeşoğlu yüzünden zayıflayacaktır.Eski Cumhurbaşkanı Denktaş olayı yalanlamıştır ama bu lekeyi temizlemek kolay olmayacaktır!

Devamını Oku

Doğru seçim

23 Eylül 2010

Halkın iktidarla ilgili kanaat notunu önce geçim şartları, sonra terörle mücadele alanındaki icraatı belirliyor.Belli ki AKP referandum sonuçlarını, uyguladığı siyasetleri halkın başarılı bulduğuna işaret saydı.Ve krediyi terörü çözmek amacında kullanmaya karar verdi. Doğru bir seçimdir.BDP heyeti ile görüşme sonrası Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in sözleri de böyle bir kararlılığı dışa vuruyor: “Halk oylaması ile beraber Türkiye’de yeni bir sayfa açılması gerekiyor..”Başbakan “İktidar olarak hiçbir zaman terör örgütü ile masaya oturmayız ama devlet kurumları bazı temaslar yapar” demişti.MİT’in bir süreden beri İmralı’da terör örgütü lideri ile temasta olduğu biliniyor. Önce ateşkesin uzatılmasını, sonra da müzakere sürecinin açılmasını hedef alan çabalar ABD ve Kuzey Irak yönetimlerinin katkılarından da yararlanarak yoğunlaşıyor.Dün gerek Cemil Çiçek gerekse BDP Eş Başkanı Demirtaş, gerçekleştirdikleri toplantıya “çok özel bir anlam” yüklememek gerektiğini tekrar tekrar söylediler ama bu sütten ağzı yanmış kişilerin yoğurdu üfleyerek yeme tedbirini hatırlatıyordu.Çünkü yüksek beklentiler yaratmak daha önce kötü sonuçlar vermiştir.Gelişmeler, terör örgütünün ateşkesi süresiz uzatmaya hazır olduğu izlenimini uyandırıyor.Çatışmasızlık ortamı her gün kendini yenileyen bir şanstır. İktidar bu şansı elbette sonuna kadar kullanmalı ama elebaşı Öcalan’ı doğrudan muhatap aldığını halka asla düşündürmemelidir.Çünkü bu, şehitleri yakınlarını ve tüm milleti rencide eder.Önemli olan silâhların susması, konuşmanın başlamasıdır.Bu meselede “olurlar”dan daha önce “olmazlar” nelerdir onlar üstünde buluşmak gerekiyor.Ateş ederek değil akıl yürüterek doğruyu bulacağız.*** Başbakan konuşmalıİstanbul’un Tophane semtinde yaşanan rezaletin utanç ve korku boyutları birbirleriyle yarışıyor.Kültür ve Turizm Bakanı Günay’ın dün olay yerini ziyareti sırasında yaptığı konuşma, denge arayışı ile sakatlandı biraz.Önce “Burada yaşadığım, gördüğüm manzaranın hiçbir haklı sebebi olamaz. Bu tür olaylara müsamahalı bakmayacağımızın herkes tarafından bilinmesini isterim” dedi.Ve devam etti: “Hiç kimsenin Anadolu’nun bir kasabasında yaşadığı hayat tarzını İstanbul’a dayatmaya hakkı yoktur. Ama hiç kimsenin de buradaki insanların (Anadolu’dan getirdikleri) örfünü, âdetini, geleneğini göreneğini yok saymaya hakkı yoktur!”Son cümlede ne demek istedi? “Ey sanatsever vatandaş, sen de böyle bir semtte içki içmeyiver” demek mi istedi?Mesele yaşam biçimine müdahalenin şiddet boyutu almasıdır.İktidarın bu olaya tepkisini Başbakan’ın ağzından duymak isteriz!

Devamını Oku

Kültür Başkenti!

22 Eylül 2010

Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’da sergi açılışı kutlayan iki galeri, şehir eşkıyası tarafından basıldı.İçki içilmesini bahane eden haydutlar yüzlerce davetlinin üstüne önce taş atarak sonra ellerindeki sopalarla saldırdılar.Yaralananlar, yabancı konuklardan dili tutulanlar oldu.Nedir bu; kutuplaşmanın sosyal depremlerini mi yaşıyoruz?İstanbul’un en eski semtlerinden biri olan Tophane, şu dönemde ekonomik rant dopingli sosyal ve kültürel bir değişimin baskılarına sahne oluyor.Bir kesim geleceğin sahnesinde yerini alırken, yerel muhafazakârlık Doğu’dan aldığı göç desteğiyle direnme gösteriyor.Anlaşılıyor ki değişime direnenler örgütlü bir güç oluşturmuşlardır.Semt hızla değişiyor. Geleneksel çevreye sanat atölyeleri, galeriler, üst kültürden ev sahipleri, yabancılarla dolu küçük oteller yeni bir kimlik inşa ediyor.Ufuktaki Galataport projesinin vaat ettiği zenginlik de, bu semtin kıdemli sakinlerini hem ümitlendiriyor hem de yeni gelenlerin her şeyi ellerinden alacakları tedirginliğini yaratıyor.Örgütlü haydutlukYani Tophane’deki saldırı sanata sanatçıya, sanatsevere değil, değişimin içerdiği tehlikeye karşı yapılmıştır.Saldırganların “içki içenler sokaklara taşıyordu” savunması “çarıklı erkânıharp” kurnazlığıdır.Çünkü sayıları otuz dolayında olan hazırlıklı bir saldırgan grubu var.Akıl hocaları “içki bahanesi”ni isabetle üretmişlerdir. Çünkü içkiye karşı bir eylemin iktidardan koruma göreceğini biliyorlar. AKP’li belediyelerin içkili lokantaları kent dışına sürmek için zaman zaman depreşen histeriler geçirdiğini unutmuş olamazlar.Bu olayda AKP’nin hassasiyetleri kötü bir şekilde kullanılmıştır.Saldırıya hedef olanlar, polisin müdahale etmekte geciktiğini iddia ediyorlar.Emniyet yetkilileri de davetler için uyarılmadıklarını öne sürerek sanat galerilerine ihmal kusuru yüklüyor.Bu bölgede çatışmanın kıvılcımları hanidir çakıyordu; polis bilmiyor olamaz. Dolayısıyla yüzlerce davetlinin toplandığı iki mekânın korumasız bırakılması hiçbir şekilde bağışlanamaz.Çıkarılacak derslerŞiddete hedef olanların çoğunda aynı korkunç anı canlanmış: Sivas’ta 33 aydının yitirildiği Madımak Oteli yangını...Tophane’de terör estiren haydutlar yangın da çıkarabilirlerdi.İstanbul’u benzer bir canavarlıkla lekelenmekten koruyan tesadüf her neyse yatıp kalkıp ona şükretmeliyiz.Ama bir yandan da İstanbul’u gerici şiddetin hüküm sürdüğü bir metropol olmaktan mutlaka kurtarmalıyız.İktidara da ders var bu olayda.. Alkole, içkiye muhalefet Yeşilaycı anlayışla yürütülmeli, İslâmcı söylemin, yani din istismarının dışına atılmalıdır.CHP lideri Kılıçdaroğlu’nu bile uyaran bir rastlantı yaşandı dün.Almanya’da tam da onun “laikliğin tehlikede olduğunu düşünmüyorum. Çünkü aksini söylersem altını dolduramam” dediği saatlerde İstanbul’da şehir eşkıyası “içkiye tepki gösteren muhafazakârlar” maskesi ardında galeri basıp sanatseverleri taşlıyordu.Medya kanalları da Hanefi Avcı’nın devlet içindeki imamların listesini savcıya teslim ettiğini haber veriyordu.Din bahanesiyle hayata müdahale ediliyorsa, laikliğe saldırılıyor demektir.Hüküm verirken aceleci olmamak lâzım.Nitekim yaşamın gerçeği anında Kılıçdaroğlu’nu yalanlamıştır!

Devamını Oku

Yeni CHP hemen!

21 Eylül 2010

Kılıçdaroğlu, damgasını vuracağı yeni CHP için ilhamı doğru yerlerde arıyor.Geçen hafta AB başkentine gitmişti, bu hafta Almanya’da önemli temaslar yaptı.CHP’nin dış ilişkiler defteri beyaz sayfalardan oluşuyor. Bir sosyal demokrat parti olarak CHP’ye kazandırılacak siyasi kimliği yapılandırmakta, daha doğrusu CHP’ye yakıştırılan “çağ dışı” damgasından arınmakta bu ilişkilerin yardımcı olacağı hemen görülecektir.İçine kapanmış bir partinin kendi ufkunu daralttığı gibi ülkeye yarar sağlamakta yetersizliğe düşebileceğini dünkü temaslardan yansıyan ifadeler açığa vuruyor.Kılıçdaroğlu’nun buluştuğu Alman muhalefet lideri ve SPD Genel Başkanı Sigmar Gabriel’in uyarı içeren itirafları bizce çok öğreticidir.Alman siyasetçi, daha önce milliyetçiliği ön planda tutan ve AB’ye sıcak bakmayan bir solcu parti ile karşı karşıya bulunduklarını, bu CHP’yi anlamakta epey zorlandıklarını, şimdi “iyi bir işbirliği için yeni bir başlangıç” yaptıklarına inandığını söyledi.Meydan boş kalmışAynı olumlu algı Kılıçdaroğlu’nun Yeşiller Partisi eşbaşkanları Claudia Roth ve Cem Özdemir ile gerçekleştirdiği toplantıda da kendini belli etti.Claudia Roth, CHP’nin yeni lideri Kılıçdaroğlu’dan, eski lider Baykal’a göre Avrupa’ya ve azınlıklara karşı çok daha olumlu görüşler işittiğini, bunu Türkiye’deki siyaset için ümit dolu bir başlangıç saydığını belirtti.CHP’nin Alman sosyal demokratları ile işbirliği yapması ve bu arayışı öteki AB ülkelerinin sol partilerini kapsayacak biçimde genişletmesi yalnız CHP’ye değil Türk siyasetine de yeni ufuklar açacaktır.CHP yıllardan beri solcu parti rolünü hakkıyla oynayamıyor.Cumhuriyetin tehlikede olduğunu düşündükleri değerlerini korumaya yönelik öncelikleri bu partiyi milliyetçi, tutucu bir kimliğe sürüklemiştir.İçe kapanan bir ana muhalefet de Türkiye’deki demokrasinin dışardaki sigortalarını işlemez hale getirmiştir.Mesela dün SPD lideri Gabriel “Biz Silâhlı Kuvvetler’in etkisi azalacak diye referanduma destek verdik” dedi ve öteki AB ülkeleri desteğinin de aynı bakıştan kuvvet aldığını söyledi.Farkı gösterme zamanıAçıkça anlaşılıyor ki Alman siyasetçiler “hayır” oyu vermek için “haklı sebepler” bulunduğunu iş işten geçtikten sonra Kılıçdaroğlu’ndan öğrenmişlerdir.CHP’nin dış ilişkiler konusundaki ihmali olmasa AB gaz yerine frene basacak, yüksek yargının iktidar kontrolü altına girmesine yol açacak düzenlemeler belki bu yoğunlukta gerçekleşmeyecekti.SPD lideri Gabriel dünkü görüşmeden sonra “Düşünce özgürlüğünün Avrupa entegrasyonunun en önemli konularından biri olduğunu söyleyebilirim” dedi.Bunu özgür düşünceye ve hele eleştiriye katlanamayan AKP iktidarının, referandumdan alacağı güç ve cesaretle neler yapabileceğini Kılıçdaroğlu’dan dinledikten ve zaten şu anda 48 gazetecinin cezaevinde tutulduğunu ondan öğrendikten sonra söylemiştir.Kılıçdaroğlu vaat ettiği yenilikler bakımından Almanya temaslarının heyecan verici olduğunu belirtiyor.Bu heyecanı hepimiz duymak istiyoruz.Sadece yakınan ve eleştiren değil, proje üreten, gerçekten umut ve heyecan rüzgârları estiren bir CHP’yi bir an önce görmek, sanılandan daha büyük yığınların özlemidir.

Devamını Oku

İlginç bir dünya

20 Eylül 2010

Referandumdan sonraki en dostça uyarıyı Amerikan Time dergisi yaptı.Bir de Emirlikler’in Haliç gazetesi...Dergi son sayısında “Türkiye’nin referandumdan güçlenerek çıkan lideri şimdi halkını birleştirmek zorunda” diye yazdı.Bu yorum Başbakan Erdoğan’ın elde ettiği başarının ağır bir maliyet getirdiğini, halkı böldüğünü belirtiyor.Ne yazık ki gerçek bu..Time, Roma imparatorlarının zaferleri sonrasında gururlarını yenebilmek için bir köleyi “Unutma, sen ölümlüsün” diye bağırttıklarını hatırlatıyor.Roma’ya gitmeye ne hacet; Osmanlı hükümdarları Cuma selâmlıklarında “alkışçı”ların bir ağızdan söyledikleri şu uyarıyı her hafta dinlerlerdi:“Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!”Time dergisinin yaptığı hatırlatma, açık bir endişe yansıtıyor.Kamu imkânlarını kendine yontan ve muhaliflerini sert yöntemlerle bastırmaktan çekinmeyen bir yönetim anlayışının varlığı inkâr götürmeyen bir gerçektir ve Okyanusun öbür yanından da görülüyor.Şartları düzeltelimLiderin ayağı yerden kesilmemeli.Demokrasiler hukuk devleti geleneği ile ve yargı denetimi yoluyla kendilerini koruyorlar.Ama şunu biliyoruz ki, halkın onayını alan düzenlemeler yargı bağımsızlığı ile beraber kuvvetler ayrılığı ilkesini de zedeliyor.Yüksek yargı kurumlarının oluşumunda yasama ve yürütmenin aktif rol oynamasının Batı demokrasilerinde çok görüldüğünü söyleyenler doğrunun bir kısmını ifade ediyorlar ama bunun çok farklı şartlar altında yürüdüğünü hatırlamayı ihmal ediyorlar.Mesela bizde yargıyla ile ilgili seçimleri meclis basit çoğunluğa dayanarak yapacak. Oysa Batı örneklerinde hep, muhalefetle uzlaşma zorunluluğu yükleyen nitelikli çoğunluk şartı aranıyor. Sonra oradaki temsil olanakları yüzde 10 barajının adaletsizliği ile sakatlanmıyor. Ayrıca oradaki milletvekilleri görevlerini yaparken liderlerine değil, seçmenlerine hesap verme mecburiyeti taşıyorlar.Yani iktidarın dindar yandaşlarını yüksek yargıya yerleştireceğinden korkulduğunu Time’ın yazması sebepsiz değil..Körfez’den demokrasiŞimdi beklenen, yargı için tehlike oluşturan düzenlemeleri iktidarın fırsatçı bir anlayışla kullanmayıp, yargının hiç değilse tarafsızlığına zarar vermeyecek biçimde değerlendirmesidir.Bugüne kadar yaşadığımız tecrübeler böyle bir duyarlılığı hayal çöplüğüne layık görecek kadar kötüdür ama yine de bunu istemeye hakkımız var.Ve bu hakkı, Başbakan’ın referandumda “Hayır” diyen yüzde 42’yi kazanmak için gösterdiği istek veriyor bize.Ayrıca zaferini alçak gönüllülük ve sorumlulukla değerlendirmesini ondan isteyenler sadece Batı’daki dostları değil.Mesela Birleşik Arap Emirlikleri’nin Haliç gazetesi şunu yazdı:“Erdoğan bu büyük halk desteğini abartmamalı ve ordunun kendisine ‘milletin kalbi’ demesi gibi kendisini ‘milletin ruhu’ olarak görmemeli.. Siyasi iktidarın ezici halk desteğine sahip olsa bile başka otoritelere zulmetmesini engelleyecek kurallara, hukuki ve anayasal dengelere ihtiyaç var. Ayrıca basın özgürlüğü için daha fazla garantiye ihtiyaç olacak.”Emirlikler’den bile Erdoğan’a “otoriter ve baskıcı liderlerin yolundan gitmeyeceğini kanıtlaması” için çağrı yapılıyor.Ne kadar ilginç bir dünyada yaşıyoruz...

Devamını Oku

Garanti verilsin!

18 Eylül 2010

Muhafazakâr siyasetçiler türbansız yapabilir mi? “Allahın izni ile” bunu yakında öğreneceğiz.CHP lideri Kılıçdaroğlu “Başörtüsü sorununu oturup çözelim” dedi Brüksel’de.Başbakan da olumlu cevap almış oldu.Türkiye’de halkı laik ve Müslüman diye bölerek siyaset yapanlar maalesef hep kârlı çıktılar. Bu sömürü yıllar boyu kız öğrencilerin türbanı üstünden yürütüldü.Şu anda devletin en yüksek siyasi makamlarını işgal eden şahsiyetlerin neredeyse tümünün eşleri türbanlıdır ama işte yetmiyor. “Bir numaralı sorun terörse, ikincisi halâ türban yasağı” propagandası önlenemiyor.CHP belli ki, haksız rekabet doğuran bu ipotekten siyaseti kurtarmaya karar vermiştir. Toplumu bu bölücü istismara daha fazla kurban etmenin anlamı ve amacı kalmamıştır. Yasak fiilen kalkmış durumda zaten. Hemen tüm üniversitelere türbanla girilebiliyor.Zor bir manevra...Şimdi tartışma iki soru üstünde gelişecek:1. Derse türbanla girmek serbest olsun mu?2. Yasağı hukuki yolla mı, ihlâlleri görmezden gelerek mi geçersiz kılalım?İktidar ve ana muhalefet, istismara açık kapı bırakmayan bir çözümde buluşabilmelidir.Yasakla ilgili Anayasa Mahkemesi kararları var. O kararların İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ne aykırı olmadığını onaylayan AİHM kararı var.Bunlar nasıl aşılacak?Meclis, hükümet ve idarenin mahkeme kararlarına uymak zorunda olduğunu, bu kararları değiştiremeyeceğini ve geciktiremeyeceğini Anayasamız yazıyor.Rejimin kendini savunma refleksleri çalışacağı için türban yasağını aşmak, hukuk devleti ve siyaset ahlâkı bakımından kabul edilmesi kolay olmayan bir işbirliğini gerektirecektir.Mesela CHP, ana muhalefet olarak rolünü bu kez ihmal edecektir.Hatırlanacağı gibi iki yıl önce AKP, MHP’nin desteğinde türban yasağına Anayasa değişikliği yoluyla çözüm getirmiş, fakat Anayasa Mahkemesi CHP’nin başvurusu üzerine düzenlemeyi reddetmişti.Bu kadarla kalır mı?Şimdi başvurulacak tedbir, CHP’nin benzer bir formül karşısında Anayasa Mahkemesi’ne gitmemeye söz vermesi olabilir.Aslında referandumla yüksek mahkemeye kazandırılan yapı, böyle uzlaşmalara bile gerek bırakmayan kolaylıkları iktidara sağlayacaktır. Ama yasağın siyasi zeminde yaratılan uzlaşma ile kalkması daha önemlidir.Yalnız siyasi İslâm’ın şeriat düzenine ulaşana kadar tatmin olmadığını öğreten dünya tecrübesine karşı bir teminat, bir sorumlu belirlemek hiç fena olmaz.Bu özgürlük türbanı tüm kamu kurumlarında serbest bırakma talebini getirirse ve “Türbansız kadın Müslüman değildir“ kışkırtması ile başı açık kadınlara baskıya dönüşürse ne olacak; nasıl önlenecek; sorumlusu kim olacak?.Garanti verseler daha iyi olur ama en azından bu kadarını millete baştan söylesinler!

Devamını Oku

Turgut Özal zehirlendi mi?

17 Eylül 2010

Korku, vehim ve tertip toplumsal yaşamımızın üstünde yükseldiği sütunlar oldu.Bu paranoya halini bitirmek lâzım. Çünkü birkaç adım ötesi toplumsal cinnettir!Mesela 8. Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın kardeşi Korkut Özal, her fırsatta ağabeyinin zehirlendiğini iddia eder.Dün çıktığı bir TV programında iddiasına sansasyonel bir boyut ekleyerek Turgut Özal’ı Ergenekon’un öldürdüğünü öne sürdü.İnternet, halkın tepkisini ölçmek için harika imkânlar sunuyor. Dün gördük ki Korkut Özal’ın son çıkışı hiç inandırıcı bulunmamış.Bir vatandaş, Ergenekon bağlantısı için şunu diyor: “Ne örgütmüş... Adı var kendi yok. Sanığı çok, suçu kanıtlananı yok. Ama üstünden nemalanan pek çok!”Aslında Özal’ın cinayet kurbanı olmadığına emin olmak için yeteri kadar sebep var.Yatsa belki ölmeyecektiBirkaç yıl önce, Semra ve Ahmet Özal’ın da katıldıkları bir TV programında Cumhurbaşkanı’nın özel doktoru Cengiz Aslan’ın anlattıklarını dün gibi hatırlıyorum.Cengiz Aslan, gerek insani kaliteleri, gerekse meslek birikimi, donanımı ve ahlâkı bakımından mükemmel bir hekimdir.Semra Özal o programda olmasa eminim Turgut Özal’ın yanıbaşında yaşadığı tanıklığı açıklamazdı. Ama iyi ki açıklamıştır. Bu sayede hiç değilse makul insanlar yaratılan tereddütlerden kurtulmuşlardır.Özal bir yerde ölüme meydan okumuştur.Vefatından iki ay önce Şubat 1993’te ABD’de sağlık kontrolünden geçtiğinde ameliyatla takılmış olanlar da dahil damarlarının tıkalı olduğu belirlendi.Aynı zamanda dostu olan ünlü cerrah DeBakey ve kardiyoloğu Dr. Muhammed Attar, yatması gerektiğini, anjiyodan sonra tedavi programını söyleyeceklerini belirttiler.Bill Clinton yeni seçilmişti. Rahmetli Özal şiddetle direndi.Kan dökülüyor, yapamam...“Balkanlar ve Kafkaslar’da kan dökülüyor. Ben bu durumun vahametini yeni Başkan’a anlatmak için buraya geldim. Randevularım bile alındı. Böyle bir zamanda acil olmayan bir sebeple hastanede yatamam” dedi.Ve sekiz ay sonra mutlaka tedavi için döneceğine söz vererek veda etti.Gerçekten Başkan Clinton’a bilgilerini aktardı, uyarılarını yaptı ve dış temasların yoğun olduğu ağır bir programın içine daldı. Türki Cumhuriyetlere yaptığı yorucu geziden hemen sonra da 17 Nisan’da hayata gözlerini yumdu.Hastasını çok yakından tanıyan bir hekim olarak Dr. DeBakey Özal’ın “kalp aritmisi”nden (kalp sektesi) ölmüş olabileceğini söyledi.O programda ve daha sonra Dr. Cengiz Aslan’ın bu anlattıklarını çürütecek herhangi bir kanıt veya tanık ortaya çıkmadı.Ama zehirlenme şüphesi bir türlü gündemden düşürülmüyor. Neden?Özal ailesi ya ortaya kanıt koymalı ya da artık susmalı!

Devamını Oku