Çözümün şartı

9 Ekim 2010

Kılıçdaroğlu “Başbakan türban sorununun çözülmesini istemez çünkü nemalanıyorlar” dedi ya, bu söze mim koymak lâzım..Çünkü şüphe yersiz olsaydı, CHP lideri “türban sorununu biz çözeriz” dediğinde iktidar korosu “Nasıl çözersin, söyle de görelim” sıkıştırmasına heves etmez, sükûnet içinde ortak bir çalışma zemini kurulması için derhal düğmeye basılırdı.Ortada yıllardır sömürülen bir dini simge var; siyasetçilerin sorumsuzluğu yüzünden ülke zarar görmüş, toplum bölünmüş, radikal İslâm, laik cumhuriyet aleyhine devlet içinde güçlenmiştir.CHP’nin “çözelim” hamlesi, siyaseti türbana bağlı sömürünün ipoteğinden kurtarmaya yönelik bir iyi niyet beyanıdır.Yoksa üniversitede türbanı serbest bırakacak formül bulunmuş, hazır değil...Üstelik çözüm yolunda yığınla engel var. Yüksek mahkemelerin onlarca yasağı ve o yasakları haklı bularak onaylayan AİHM kararları...Yürürlükteki hukukun üstüne taban tabana zıt hükümler inşa etmek son zamanlarda moda oldu. Yargıyı itibarsızlaştıranlar, bu fırsattan yararlanarak her türlü keyfi işlemlerine meşruiyet sağlayacaklarını sanıyorlar.Koca koca rektörler Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarını üniversitelerinde uygulamadıklarını, üstelik takdir bekleyerek ilân etmekten sıkılmıyorlar.Sanki adalet sarayında yangın çıktı, fırsatçılar yağmalıyor!..Kılıçdaroğlu’nun çözüm niyetini hemen işbirliği zeminine taşıyacak yerde siyasi tartışma konusu yapan AKP acaba neyin peşinde?CHP çözümün parçası olmasın mı istiyorlar?Yoksa türban sömürüsünün rantından vazgeçemiyorlar mı?Kılıçdaroğlu dün CHP’nin çözüm işbirliğine açık olduğunu tekrar belli etti.Pozisyonlarını şöyle tarif etti:“CHP üniversitede türbana karşı değil ancak sınırlarının belirlenmesini istiyor.”CHP’nin Abant toplantısında milletvekilleri, vebal yükleyecek bir hataya meydan vermemek için haklı olarak güvence talep ediyorlar.Türban yasağının üniversitelerden sonra ortaöğretim, hatta ilköğretimde kaldırılmayacağından, kamu kurumlarında başörtüsünün serbest bırakılmayacağından emin olmayı istemek hepsinin hakkıdır.AKP gerçekten samimi ise çözümü üniversiteleri oldu-bittilere teşvik ederek zorlamamalı, CHP ile işbirliği yaparak hukuk içinde bir yol bulmaya çalışmalıdır.Yasak nasılsa fiilen kalkmış durumda diye düşünüp uzlaşmadan uzak durmak tarihi bir fırsatı tepmek olur.Bu fırsat heba edilmemeli!Tek gören o!Demokrasi, özgürlük filan dendiği zaman siyasetçiler mangalda kül bırakmıyor.Ama aynı zihniyetin yönettiği üniversitelerde isteğini, özlemini biraz sesini yükselterek ifade eden gençler, Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a saygısızlık etmiş sayılarak karga tulumba götürülüyor.Güvenlik görevlileri kadın, kız bile dinlemiyor; saçlarından tuttuğu gibi sürüklüyor.Dünkü Hürriyet’te bu ayıplı çelişkiye iktidar partisi içinde tek itirazın görme engelli milletvekili Lokman Ayva’dan geldiği yazıyordu.Durumu tuhaf bulanlar çıkabilir ama Türkiye şartlarında normal olan budur.İnsanları gördükleri şeyler korkutur daha çok. Lokman Ayva görmediği için kimse onun gözünü korkutamamış!Devlet büyüklerini uyarma hakkını kullanmaya cesaret edebilen insanların iktidar milletvekilleri arasında bile “engelli”lere inecek kadar daralması, ciddi bir özgürlük sorunu yaşadığımızı gösteriyor.Yoksa siz görmüyor musunuz?

Devamını Oku

İki arıza...

8 Ekim 2010

Arınç’ı ekranda gördüğünüz zaman bilin ki iktidarda arıza var!AKP’de tansiyon yaratan sebepleri gidermek için Bülent Arınç dün yine sahnedeydi.Sakin ama alaycı ve tehditkâr üslubu ile gereken mesajları adreslerine havan mermisi gibi gönderiyordu...Belli ki AKP, Ergenekon sürecinin terbiye edici etkisi aşınsın istemiyor.Bir de türbanla ilgili gelişmelerin kontrolünü başkalarına kaptırmamak fazlasıyla önemseniyor.Türk Metal Sendikası eski Başkanı Mustafa Özbek, Ergenekon sanığı olarak 22 aydır tutuklu idi. Tahliye edilirken coşkulu açıklamalar yaptı.Ve Arınç tarafından derhal uyarıldı:“Mustafa Özbek tahliyesinin keyfini çıkarsın ama kabadayılık olmaz!”Hangi sözü “kabadayılık” sayılmıştı?Gazetecilere “Üç saat önce terör örgütü üyesiydim, teröristtim; şimdi özgür bir vatandaşım” demesi mi?Yoksa “Bize karşı hiçbir delil ortaya koyamadılar, onun için de bırakmak zorunda kaldılar” sözleri mi rahatsız edici bulundu?Belki de Mustafa Özbek’in söylemlerinden, Silivri’nin birçok mazlum ve mağdur yeni siyasetçi yaratacağı ihtimalinin sinyallerini almışlardı.Çünkü Özbek konuşmasında laik rejimin önemini vurguluyor, iktidardan hınç almak için siyasete hazırlandığı işaretini veren sözler sarfediyordu:“Hoca camide namazını kıldıracak, devlet adamı devlet işini yapacak. İmam devlet işine karışmayacak. Doğrusu bu değil mi?”Ne yaptınız Ümit Hanım!Türban yasağı konusunda TÜSİAD çözümden yana fakat dikkatli ve uzlaşmacı bir yol öneriyor.Hedef, Başkan Ümit Boyner’in ağzından “Bireylerin yaşam tarzlarının toplumsal ve kamusal baskılara maruz kalmayacak bir seviyeye gelmesi” diye ifade edilmiştir.Yani ne devlet türbanlıları “başını aç” diye zorlasın ne de başı açık olanlar “örtün” diyen bir toplumsal baskının hedefi haline getirilsin.TÜSİAD Başkanı Boyner bu amaçla kadınların kamuda istihdamının tartışılması gerektiğini savundu.Vay sen misin; Arınç, Ümit Boyner’in tüm ümitlerini boşa çıkardığını öne sürerek “Bendeki kredisini tamamen tüketti.Sözlerini okuyunca tüylerim diken diken oldu” dedi.İktidar önderlerinin tüylerini diken diken etmenin ülkemizde bedeli vardır. Ümit Boyner ve TÜSİAD, Arınç’ın tüylerine verdikleri rahatsızlığın bedelini ne şekilde öder bunu bilemeyiz ama sebebini tahmin edebiliriz:Salam dilimi politikasıİktidar, son günlerde doğan yapıcı havadan yararlanarak türban sorununun en kısa zamanda çözülmesini istiyor.Sürecin hızını kesecek her müdahale kaygı ve öfke yaratıyor.Üniversiteden sonra ortaya çıkacak olumsuz gelişmelere karşı tedbir gerektiğini savunanlara “oyun bozan” olarak bakıyor.Çünkü türbanın üniversiteden sonra bütün kamu kurumlarına genişletileceği endişesini gidermeye yönelik çalışmada uzlaşma sağlanamayacağını biliyor. Nereden biliyor?Kendinden biliyor!TBMM Anayasa Kamisyonu Başkanı Kuzu “Türkiye’nin şu anda kamusal alanda türban diye bir sorunu yok” dedi.Önce yasağı kaldıralım, sonrası Allah kerim!.. İktidarın siyaseti budur.Başbakan da dün Almanya’ya giderken hedeflerini üniversiteden bütün kamu kurumlarına genişlettiklerini belli etmiştir.Üniversiteye başörtüsü serbestisinin kısa zamanda tüm kamu alanlarını kaplayan bir türban mecburiyetine dönüşmeyeceğine dair sağlam bir garantiye ihtiyacımız var!Ama garanti verecek “yetkili” yok!

Devamını Oku

Hâkimin borcu

7 Ekim 2010

Anayasa Mahkemesi “laik, demokratik sosyal, hukuk devleti”nin en önemli güvencesidir.Tabii bu sigortanın çalışması, yüce mahkemenin bağımsız olmasına ve hukukun üstünlüğü dışında hiçbir güç ve değer tanımaması şartına bağlıdır. Bağımsızlığını kaybetmiş bir Anayasa Mahkemesi’nin rejimi koruma görevini sürdürümeyeceği referandum sırasında çok söylendi ama bu doğru söz, hak ettiği kadar parlatılamadı.Tepeden tırnağa iktidar tarafından oluşturulan bir Anayasa Mahkemesi gerçeği ile karşı karşıyayız. Meclis’in yaptığı ilk seçimde sorun kendini gösterdi.Üye sayısı 17’ye çıkan mahkemenin Sayıştay kaynaklı üyesi önceki gün seçilirken üç adaydan Hicabi Dursun ikinci turda 263 oy aldı. Öteki iki adaya 1’er oy çıktı.Bu durum, iktidar grubunun güdümlü biçimde hareket ettiğini açıkça gösteriyor. Diğer üyelerin seçiminde de aynı merkezi iradenin belirleyici olacağından kimse şüphe etmemelidir.Seçilme yöntemi bu olan bir Anayasa Mahkemesi güven verebilir mi?Vermiyor olmalı ki ileri demokrasilerde böyle görevler için yapılan seçimlerde “nitelikli çoğunluk” şartı aranıyor.Çünkü bu şart iktidar partisine muhalefetle uzlaşma mecburiyeti yüklüyor.Bizim siyasetçilerimiz bu basireti gösteremediler.İktidarın gücü tek başına kullanma kıskançlığı yüzünden şimdi en azından bir süre diken üstünde oturacağız.Düşünün ki bu mahkemenin başında “Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinin bile güvencede olmadığı“ endişesini uyandırmaktan çekinmeyen biri var!Önümüzde insan kalitemizi ölçeceğimiz ilginç bir sınav dönemi bulunuyor:Anayasa Mahkemesi üyeleri 12 yıl görev yapacaklar. Böyle bir görevin talep edeceği birikimi kazanmış olanlar için, emekliliğe giden son görevdir bu.Ve seçilen kişilere güvence verdiği gibi onlara “namus borcu” da yükleyebilir.Anayasa Mahkemesi üyeliği, seçilen kişinin ailesini bile yüceltecek bir onurdur.Görevde 12 yıllık süre garantisi, yargıcın vicdanını ve bağımsızlığını korumaya yetmelidir.Seçilenlerin hepsi, elde ettikleri bu imtiyazın kendilerini iktidara değil, demokratik hukuk devletine borçlandırdığını bir an bile unutmamalıdır.ÇarkıfelekMehmet Ali Erbil’in hasta olduğu günlerde dahi etrafına yaşama sevinci saçan bir sanatçı olması, ona dönük sevginin sebebidir.Ama işi güldürmek ve espri üretmek olan insanların hayatı risklerle dolu.Önceki gece “Çarkıfelek” programında ağzından kaçırdığı “mum söndü” sözü, onu bir anda mayına basmış bir talihsizin durumuna düşürüverdi.Ölmekten beter hale geldiğini hissettim.İnanca saygı gösterilmeyen dönemlerde Alevi inancına bağlı insanları kötülemek için üretilmiş bu iftira, artık küfür hükmü bile taşımıyor.Çünkü o kadar gerçek dışı ve akıl dışıdır.Mehmet Ali Erbil, şuur altından fırlamış bu tekerlemenin yaratacağı kızgınlığı fark ettiğinde olan olmuştu. Ama özür dilerken bütün kalbini koyduğuna eminim.Programı yayından kaldıran kanalın aceleye gelmiş bir karar vermiş olabileceğini düşünüyorum. Neden?Alevi vatandaşların, birlikte hareket etme geleneğinden ürettikleri gücü ceza vermek için değil affetmek için de kullanabileceklerine inanıyorum.Mensup oldukları kültürün affedici zenginliği, hem göz alıcı hem gönül fethedicidir çünkü...

Devamını Oku

Önce güvence

6 Ekim 2010

Bıraktığım gündem döndüğümde aynen duruyordu. Siyasi ilişkilerin temel sorununu güvensizlik oluşturuyor!Bu yüzden sorunlar çözülemiyor. Sadece biçim değiştiriyor.Üstelik “pis numara“lara alet edildikleri için daha çözümsüz hallere dönüşüyor.Referandum sonrası hava, türban sorunu üstünde nihayet bir uzlaşmanın sağlanacağı umudunu uyandırıyordu.Bu ümit özellikle CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyaseti türban ipoteğinden kurtarmak konusundaki kararlı görüntüsü sayesinde doğmuştu.Herkes yakın bir gelecekte iktidar ve ana muhalefet temsilcilerinin uzlaşacakları bir yasa çerçevesinde çözüme yürüyeceklerini beklerken YÖK’ün pişmiş aşa su katan müdahalesi geldi:İstanbul Üniversitesi’nde şapka takan bir öğrencinin sınıftan çıkarılmasına YÖK’ün itirazı “oldu-bitti” tarzı bir çözümün denenmesiydi adeta. YÖK Başkanı Prof. Özcan şöyle bir uyarı yapıyordu:“Hiçbir öğrenci disiplin yönetmeliğine aykırı durumu nedeniyle sınıftan çıkarılamaz. Aksini yapan öğretim üyesi cezalandırılır!”Yeni istismar kapılarıProf. Yusuf Ziya Özcan bu yazının türbanla değil şapka ile ilgili olduğunu söyledi ama hemen sonra ağzından kaçırdığı sözler meselenin türbana dayanacağını açıkça ortaya koydu:“Başka üniversitelerde de benzer olaylar olursa aynı yazıyı onlara da yollarız.”Pek çok üniversitede türban yasağının zaten fiilen ortadan kalkmış durumda olduğu söyleniyor.Doğrudur ama fiilen kalktığı belirtilen yasak, yüksek yargı kurumları tarafından alınmış ve AİHM tarafından da onaylanmış kararlardır.Referandumla ulaşılan hedef, hukuk düzeninin battığı bir yer mi olacak?Hukuku dolanmak, mahkeme kararlarını yok saymak asla bir çözüm yöntemi olarak görülmemelidir.Yeter artık; siyasi yaşamımız türban üstünden yürütülen haksız rekabetten temelli kurtarılmalıdır.Ama bunu yaparken daha beter istismar kapıları da açılmamalıdır.Çünkü bu alanda ciddi tehlikeler bekliyor bizi. O nedenle AKP ve CHP kurmayları türban yasağının koruduğu kabul edilen değerlere öncelikle güvenceler inşa etmek zorundadırlar.İktidarın “önce yasak kalksın, sonra duruma göre icabına bakarız” havasında olduğu görülüyor. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik dün çözüm diye şunu öneriyordu:“Bir yasal düzenleme yapılabilir. Bu yasal düzenlemeyi CHP Anayasa Mahkemesi’ne götürmezse yeter!”Görünür tehlikeler...Hiçbir demokrasi bu kadar “münasebetsiz” bir öneriye sahne olmamıştır herhalde.Gerektiğine inandığı her durumda CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne gitmesi kendisi için hak olmanın ötesinde sorumluluğudur.Muhalefete “görevini yapma” çağrısı işbirliği değil suç ortaklığı yaratır ve hiçbir derde çözüm getirmez.Sigorta edilmemiş bir yasak kaldırma kararının başımıza ne sorunlar açacağını hepimiz biliyoruz:İlk aşamada başları açık kız öğrenciler üstünde “örtün baskısı” başlayacaktır.Bu baskının talep ettiği tehditkâr güç ihtiyacı, erkek öğrencileri de uzun bir aradan sonra kargaşa sahnesine çekebilecektir.“İnanç gereği” örtündüğünü söyleyenlere çarşaflılar da katılabilecektir.Örtünerek okuma hakkından yararlananlar yarın kamuda “inandıkları gibi giyinerek” çalışmak isteyeceklerdir.İyisi mi bugünden tezi yok iktidar ve ana muhalefet temsilcileri bir araya gelerek bu tehlikelere karşı güvenceler oluşturmaya bakmalıdır.Üniversitelere tekrar anarşi sokmayalım.Samimiyet sınavı başlıyor!

Devamını Oku

Avcı’ya dikkat!

30 Eylül 2010

Devletin dinci bir örgüt tarafından kuşatıldığını ilân eden polis şefi Avcı’nın tutuklanması kimseyi şaşırtmadı.Çünkü toplum şaşkınlık yaşama kotasını Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” adlı kitabındaki rezaletleri okuduğunda fazlasıyla tüketmişti.Geriye teferruat sayılacak nedenler üstünde fikir jimnastiği yapacak dar bir alan kalmıştı. Nitekim internette VATAN sitesi dün bir anket başlattı. Soru şu:1. Hanefi Avcı kitabı yazdığı için mi operasyona uğradı?2. Operasyon yapılacağını bildiği için mi kitabı yazdı?Kendi adıma birinci şıktaki ihtimalin geçerli olacağına inanıyorum. Çünkü Avcı’yı yakından tanıyan hiç kimse onun kendini savunmak uğruna bile olsa yalana, tertibe, iftiraya başvurabileceğine ihtimal vermiyor.Tanıyan korkuyor...Nitekim Avcı, tahliye başvurusu yapmayacağını, kendisini suçlayanlar iddialarını ispat edene kadar cezaevinde yatmaya kararlı olduğunu söylemiştir.AB ilişkimiz ve uluslararası toplumun hakemliği, hukuk ihlâllerine karşı bir güvencedir. Haksız bir tutuklama varsa bu sigorta devreye girecektir.Eski siyasetçi ve yazar Fikri Sağlar’ın bir TV programında söyledikleri, Hanefi Avcı’nın göze aldığı tehlikenin ve bu uğurda yaptığı fedakârlığın ne kadar büyük ve takdire lâyık bir cesaret olduğunu gösteriyor.Sağlar’a göre Faili Meçhul Cinayetler Soruşturma Komisyonu Başkanı Sadık Avundukluoğlu, Susurluk Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış, Hayali İhracat ve Organize Suçlarla İlgili Komisyon’un Başkanı Mahmut Öztürk, Özal suikasti ile ilgili çalışmalar yapan komisyon üyesi Nedim Barlas zaman içinde siyaset sahnesinden çekilmişlerdir.Bunlar tasfiye mi edildiler yoksa gördükleri çürüme ve yasadışı oluşumların kendilerini ezip geçeceğinden korkarak teslimiyet anlamında kendi kararlarıyla mı çekildiler?İllegal yapılanmaları tanıyıp güçlerinden korkarak çekildilerse şimdi Hanefi Avcı’nın durumuna bakarak isabetli bir karar verdiklerini düşünüyor olabilirler.Böylesi de çıkıyor...Ama aynı yoldan gitmemesi Hanefi Avcı’nın yanlış yola saptığı anlamına gelmez.Avcı bilinçli bir tercih yapmış, devletteki illegal yapılaşmaya karşı bayrak açmak büyük bir tehlike de doğursa, bu tehlikeyi göze alma zamanının geldiğine karar vermiştir.Kendi içinde çelişkiler taşıyan bir olayla karşı karşıyayız. Hanefi Avcı, gençlik yıllarından itibaren cemaatin yardımını almış, değerlerini paylaşmış bir kişidir.Onun çıkışı, bu çevrede yetişen kimseler arasından da pekâlâ Cumhuriyet değerlerine bağlı, bu uğurda kendini tehlikeye atmayı göze alacak insanların çıkabildiğini kanıtlıyor.Tabii ki cemaatin bu sebeple Hanefi Avcı’ya teşekkür etmesini kimse beklememeli. Ama bu kadarcık bir teselli hepimize lâzım.Bundan sonra bekleyeceğimiz, Avcı’nın daha önce yaptığı suç duyurularının izlenmesi ve tabii ondan da önce devlete emanet can güvenliğinin hassasiyetle korunmasıdır!

Devamını Oku

Olay vahimdir seyirlik değil

28 Eylül 2010

Ünlü polis şefi Hanefi Avcı, devleti kuşatan ihanet çemberini açığa vuran bir kitap yazarak kahramanca bir iş yapmıştı.Suçladığı onlarca kişiden hiçbirine bir şey olmadı ama ona olabilir!Çünkü varlığına toplumun dikkatini çektiği çark, tahmininden önce çalışmış ve gözaltına alınmıştır.Avcı, Devrimci Karargâh Örgütü soruşturması kapsamında suçlanmaktadır.Ama kamuoyunu onun suçluluğu konusunda ikna etmek neredeyse imkânsızdır. Düşünecektir insanlar:Madem ki suç işlemişti; suçlamak, gözaltına almak için kitap yazması mı beklendi?Dini örgütlenmelerin önüne çıkanların bedel ödeyeceğini Hanefi Avcı çok iyi biliyordu. Nitekim kitabının olay yaratması üzerine “Hayatımı zindan edecekler” demişti.Yanıldığı tek nokta belki de karşı hamlenin bu kadar erken gelmesidir.Devlet yanlış yerlerdeBaşına gelecekleri tahmin ettiği için bir yazılı açıklama bırakan Avcı, orada “Her taşın altında cemaat arama bana” dediklerini belirterek şöyle devam ediyor:“Taşın altında değil, artık her taşın üstündeler. İnternet siteleri, basın organları, polisleri, savcıları ile iki günde, 40 yıldır devlet güvenliği diye sol gruplara karşı görev yapmış beni solcu Devrimci Karargâh Örgütü ile ilişkili yaptılar.”Evet, Hanefi Avcı, her biri olay yaratacak iddialar ve suç ihbarları taşıyan kitabını, başına örülecek çorapları, üstüne sıçratılacak çamurları bile bile yazdığı için kahramanca bir iş yapmıştır.Onun gibi kamu görevlilerinin çıkması belki bir teselli ve benzer tehlikelere karşı bir umuttur ama devletimizin böyle kahramanlıklara muhtaç duruma düşmesi de başlı başına hayal kırıklığıdır.Devlet verdiği görüntü ile şu an, varlığına kastetmiş yasadışı örgütlenmelerin peşine düşecek yerde o suç ve örgütlerin yerini gösteren gözü pek, fedakâr evlâtlarıyla uğraşıyor.Başbakan el koymalıHanefi Avcı’ya göre kendisine yapılan, asıl suçluları gizlemeye yönelik bir dikkat kaydırma tertibidir. Ve “bir cemaat operasyonu”dur!İktidar seyirci kalmamalıdır tüm bu olan bitene.Ama ne yazık ki bu kaygı verici gelişmeler karşısındaki tavrı ile Fener-Galatasaray maçı izleyen bir Beşiktaşlı’ya benziyor.Yazandan önce yazılanların üstüne gitmek lâzım değil mi?Korkunç bir çürüme, sorumlu insanlara bir saat bile rahat uyuma olanağı tanımayacak korkunç suçlamalar, suçlar ihbar ediliyor.İktidar soruna dahil olmalıdır hemen. Yazılan ve söylenenler ya abartıdır, iftira ağırlıklıdır, o ispatlanır; ya da doğruluk vardır, gereği hemen yapılır.Her konuda ne düşündüğü sakınmadan söyleyen Başbakan bu konuda susmamalıdır. Susamaz.Hiçbir hükümet böyle bir meselede tarafsız kalamaz. Kalmamalıdır.Çünkü “Bitaraf olan bertaraf olur” sözü asıl böyle durumlarda geçerlidir!

Devamını Oku

Bu iş bitsin artık!

27 Eylül 2010

Kılıçdaroğlu VATAN’a mülâkat verirken türban yasağını kaldırmakta samimi olduğu duygusunu uyandırmıştı.Dün Başbakan’la yaptıkları kısa görüşme sonrası söyledikleri, vaadinin şarta bağlı olduğunu ortaya çıkardı. Yeni tutumu, yasakla ilgili fikrini değiştirdiğine delil sayılabilir mi?Türbanı konuşmuşlar. Bunu iki liderin basına yaptıkları açıklamalardan anlıyoruz.Başbakan Erdoğan, Kılıçdaroğlu’na “meydanlarda başörtüsü meselesini devamlı dillendirdiklerini” hatırlatarak şu öneride bulunduğunu söyledi:“Bu günden tezi yok hemen adımı atalım. Hemen ekipleri kuralım, çalışmaya başlayalım.”Peki ne cevap aldı?CHP lideri şu açıklamayı yaptı:“Ben meydanlarda sadece başörtüsü sorununu çözelim demedim. YÖK’ü de kaldıralım dedim; dokunulmazlıkları da kaldıralımÖ Bunları kabul ederseniz hayhay, oturalım başlayalım.”VATAN’a konuşurken Kemal Kılıçdaroğlu bu havada değildi.Türban yasağını kaldırmak, siyaseti din sömürüsünün ipoteğinden kurtarmak gibi bir iyiliğe hizmet edeceği için kendi başına bir amaçtır.CHP böyle bir niyetle adım atmıştı. Yeni şartlar öne sürmenin anlamı ne?“Ne koparırsak kâr” mantığı mı, yoksa türban yasağını kaldırma vaadinden dönme bahanesi üretmek mi?Hemen söyleyelim ki AKP iktidarı dokunulmazlıkları hiçbir sebeple terk etmez.“Yargıya güvenmediğimiz için dokunulmazlıklardan vazgeçemiyoruz” bahanesi yakında çökecektir. Yüksek yargıyı iktidar kontrolü altına sokan anayasa değişiklikleri geçti ama göreceksiniz AKP’nin dokunulmazlık aşkı geçmeyecektir!Tıpkı YÖK’ten de vazgeçmeyecekleri gibi.İktidarın alerjisi, bağımsız kurumlara karşıdır. YÖK zaptedildikten sonra hiçbir sorun kalmadı.CHP bizce pazarlık gücünü, yasak kalktıktan sonra başını örtmek istemeyenler üstünde yoğunlaşacağından endişe edilen mahalle baskısına karşı güvenceler oluşturmak amacında kullanmalıdır.Laik devletin hizmet veren tarafındaki kamu personeli başı açık olacak, üniversite öğrencileri dahil hizmet alan diğer tarafındaki vatandaşları herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayacak.Şu anda zaten yaşayan uygulama budur. Uzlaşma sadece adını koyup sömürüyü bitirecektir.Ne kadar erken, o kadar iyi.Başını örtmek istemeyenlerin hakkını, özgürlüğünü savunmak bu gidişle her gün daha bir zorlaşabilir çünkü! *** Evet’ler de önemli!İktidar partisi referandumdaki “hayır” oylarının nedenini anlamak için anket yaptırıyormuş.Başbakan Erdoğan’ın şu sözü AKP’nin bu meseleye ne kadar ciddiyetle eğildiğini gösteriyor:“Yüzde 58’den çok yüzde 42’yi önemsiyorum. Ege ve Akdeniz bölgeleri teşkilâtının daha çok çalışması lazımÖ”Bizce parti “evet” oylarının nedenini anlamak için de bir araştırma yapmalıdır.Çünkü “hayır”lar, eğitim düzeyinin yükselişine paralel bir seyir gösterdi. Buna mukabil “evet”ler, genellikle yoksulluk düzeyi ile bağlantılı olarak yüksek çıktı.Yoksullar Erdoğan’a “evet” dediler.Okumuşlar Erdoğan’ın yapmak istediği şeye “hayır” dedi.“Hayır”cıları kazanmanın tek yolu var:Onların korkularını haklı çıkarmamak, uygulama başlarken yargının bağımsızlığına tecavüz etmemek!

Devamını Oku