Anayasa Mahkemesi “laik, demokratik sosyal, hukuk devleti”nin en önemli güvencesidir.
Tabii bu sigortanın çalışması, yüce mahkemenin bağımsız olmasına ve hukukun üstünlüğü dışında hiçbir güç ve değer tanımaması şartına bağlıdır.
Bağımsızlığını kaybetmiş bir Anayasa Mahkemesi’nin rejimi koruma görevini sürdürümeyeceği referandum sırasında çok söylendi ama bu doğru söz, hak ettiği kadar parlatılamadı.
Tepeden tırnağa iktidar tarafından oluşturulan bir Anayasa Mahkemesi gerçeği ile karşı karşıyayız. Meclis’in yaptığı ilk seçimde sorun kendini gösterdi.
Üye sayısı 17’ye çıkan mahkemenin Sayıştay kaynaklı üyesi önceki gün seçilirken üç adaydan Hicabi Dursun ikinci turda 263 oy aldı. Öteki iki adaya 1’er oy çıktı.
Bu durum, iktidar grubunun güdümlü biçimde hareket ettiğini açıkça gösteriyor. Diğer üyelerin seçiminde de aynı merkezi iradenin belirleyici olacağından kimse şüphe etmemelidir.
Seçilme yöntemi bu olan bir Anayasa Mahkemesi güven verebilir mi?
Vermiyor olmalı ki ileri demokrasilerde böyle görevler için yapılan seçimlerde “nitelikli çoğunluk” şartı aranıyor.
Çünkü bu şart iktidar partisine muhalefetle uzlaşma mecburiyeti yüklüyor.
Bizim siyasetçilerimiz bu basireti gösteremediler.
İktidarın gücü tek başına kullanma kıskançlığı yüzünden şimdi en azından bir süre diken üstünde oturacağız.
Düşünün ki bu mahkemenin başında “Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinin bile güvencede olmadığı“ endişesini uyandırmaktan çekinmeyen biri var!
Önümüzde insan kalitemizi ölçeceğimiz ilginç bir sınav dönemi bulunuyor:
Anayasa Mahkemesi üyeleri 12 yıl görev yapacaklar. Böyle bir görevin talep edeceği birikimi kazanmış olanlar için, emekliliğe giden son görevdir bu.
Ve seçilen kişilere güvence verdiği gibi onlara “namus borcu” da yükleyebilir.
Anayasa Mahkemesi üyeliği, seçilen kişinin ailesini bile yüceltecek bir onurdur.
Görevde 12 yıllık süre garantisi, yargıcın vicdanını ve bağımsızlığını korumaya yetmelidir.
Seçilenlerin hepsi, elde ettikleri bu imtiyazın kendilerini iktidara değil, demokratik hukuk devletine borçlandırdığını bir an bile unutmamalıdır.
Çarkıfelek
Mehmet Ali Erbil’in hasta olduğu günlerde dahi etrafına yaşama sevinci saçan bir sanatçı olması, ona dönük sevginin sebebidir.
Ama işi güldürmek ve espri üretmek olan insanların hayatı risklerle dolu.
Önceki gece “Çarkıfelek” programında ağzından kaçırdığı “mum söndü” sözü, onu bir anda mayına basmış bir talihsizin durumuna düşürüverdi.
Ölmekten beter hale geldiğini hissettim.
İnanca saygı gösterilmeyen dönemlerde Alevi inancına bağlı insanları kötülemek için üretilmiş bu iftira, artık küfür hükmü bile taşımıyor.
Çünkü o kadar gerçek dışı ve akıl dışıdır.
Mehmet Ali Erbil, şuur altından fırlamış bu tekerlemenin yaratacağı kızgınlığı fark ettiğinde olan olmuştu. Ama özür dilerken bütün kalbini koyduğuna eminim.
Programı yayından kaldıran kanalın aceleye gelmiş bir karar vermiş olabileceğini düşünüyorum. Neden?
Alevi vatandaşların, birlikte hareket etme geleneğinden ürettikleri gücü ceza vermek için değil affetmek için de kullanabileceklerine inanıyorum.
Mensup oldukları kültürün affedici zenginliği, hem göz alıcı hem gönül fethedicidir çünkü...
Hâkimin borcu
Haberin Devamı

