Son durum

29 Ocak 2011

Kılıçdaroğlu’nun “AKP milletvekilleri Hizbullah derneğini ziyaret etti mi?” sorusu ile patlak veren bunalım yeni bir aşamaya girdi.Biliyorsunuz, iki yüze yakın insanı domuz bağı ile öldüren Hizbullah canilerinin salıverilmesi ve ömür boyu hapse hükümlü bu kişilerin izlerini kaybettirmesi infial yaratmıştı.Hizbullah’tan aldığı siyasi yardıma iktidarın bu şekilde karşılık verdiği iddialarına Başbakan çok sert tepki gösterdi.“Başbakan’a soruyorum; senin milletvekillerin Batman’da ve Van’da Hizbullah derneğine gittiler mi gitmediler mi?”Başbakan Erdoğan Kılıçdaroğlu’na şöyle cevap verdi:“AK Parti’yi Hizbullah’la ilişkilendirme gayreti içine girmek bir densizliktir, namertliktir, terbiyesizliktir. İspat etsin!”Kılıçdaroğlu’nun suçlaması, Mustazaf-Der temsilcilerinin referandum öncesi bazı AKP’lilerle görüştüğü, derneğin vatandaşları referandumda “İslâm” adına evet demeye çağırdığı iddiasına dayanıyor.Bilindiği gibi Hizbullah hükümlülerinin kaçmasından doğan sorumluluğun üstlerine yıkılacağından korkan iktidar partisi sözcüleri bu derneğin Hizbullah olmadığını iddia ettiler.Başbakan bile “Terör örgütü ayrı yasal dernek ayrı” diye konuştu.Ama bu savunma üst üste iki darbe yemiştir:İlk olarak kaçak Hizbullah hükümlülerini polis bu derneğin yapılarında aramıştır.Bu durum, derneğin Hizbullah ilişkisinden İçişleri Bakanlığı’nın haberli olduğunu gösteriyor.İkinci kanıt bir mahkeme kararıdır. Dün açığa çıktı ki Diyarbakır 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, Hizbullah’la organik bağı olduğu gerekçesiyle Mustazaf -Der hakkında kapatma kararı vermiş!Kemal Kılıçdaroğlu dün Ordu’ya giderken bir raundu kazanmış boksörleri hatırlatıyordu. Galipler dikte eder; şöyle dedi:“O yargı kararını Sayın Başbakanın alıp okumasını isterim ve sonra da milletvekillerini çağırıp Hizbullah’la nasıl ve hangi gerekçe ile işbirliği yaptıklarını da sormasını isterim.”Gazetecilerin soruları, Kılıçdaroğlu’nun elinde bu ilişkiyi ispata yarayacak ses kayıtları da bulunduğunu ortaya çıkardı.“Açıklayacak mısınız bunları?” sorusuna CHP lideri “Hayır, Sayın Başbakan’a göndereceğim” dedi.Herhalde yasadışı dinleme yoluyla kaydedilmiş konuşmalar olmalı ki Kılıçdaroğlu böyle davranıyor. Ve doğrusunu yapıyor.Bence bu hassasiyeti ile iddiasını ispat etmekten daha değerli bir fazilet sergiliyor.Unutmak daha hayırlıOn CHP milletvekilinin halkı faşizme karşı direnme hakkını kullanmaya çağırması gaftı.Yüksek yargı düzenlemelerine muhalefet etmek ihmal edilmemesi gereken bir görevdir. Doğru ama önceki gün dediğimiz gibi böylesine iddialı bir çıkış, ancak uzun müzakereler sonunda partinin en yüksek organlarının alabileceği bir karardır.Kılıçdaroğlu bizce bu çağrının yerindeliğini savunmaya kalkmamalıdır.Çünkü ana muhalefet halkı sokağa çıkarmaz; anlatacağı şeyler varsa ekran başına veya meydanlara çağırır. Ve işin başında durur.Beş ay sonra seçim yapacağız; ikna et ve millet sandıkta dirensin.Neyse ki CHP içinde de bu çağrının aceleden doğmuş bir yanlışlık olduğunu farkedenler az değil. Bu hissediliyor.Süt dökmüş kedi manzarası bundan.Başbakan da “fırsat bu fırsat” diye keşke üstüne atlamasaydı. Çünkü bu olayı tartışmak değil unutmak daha hayırlıdır.Eşkıyalık ve anarşi üstüne kışkırtıcı ağız dalaşlarının maliyetini göze almak şu dönemde siyaset kumarbazlığıdır!İki taraf da heves etmesin...

Devamını Oku

Başbakan bize lego oynatıyor

28 Ocak 2011

Rahmetli Özal da kamuoyunun oyalanmasına yardımcı olacak oyuncaklar bulur ve bunları tartışma gündemine sürerdi.Şimdi aynı şeyi Tayyip Erdoğan yapıyor.Şu anda Özal zamanında epey kullanıp eskittiğimiz bir oyuncak var ortada:Başkanlık sistemi...Sistemler “lego” gibi parçaların ahenk içinde bütünleşmesiyle oluşur ve çalışır. Özal zamanında verimli çalışması mümkün bir sistem projelendirilemedi. Çünkü parçalar başkanlık sistemi şablonuna uymadı.Peki şimdikiler uyanr mı?Sözü uzatmadan söylemeliyiz ki bu sorunun cevabı “HAYIR”dır!Çünkü özellikle AKP iktidarı döneminde rejimin temel unsurları, başkanlık sisteminin talep ettiği özelliklere yaklaşmadı, tersine uzaklaştı.Bütün gücü iktidarın merkezinde, daha doğrusu iktidar partisinin liderinde toplayan gidiş bilinçli bir tercih olduğuna göre şimdi Başbakan Erdoğan’ın Amerika’daki başkanlık sistemini istiyor görünmesinde samimiyet aramak gerçekçi değildir.Baraj mı yükselecek?Bu konunun seçim yolunda toplumun tartışma ihtiyacına cevap verecek zararsız bir oyuncak olarak seçildiğini düşündüren bir sebep de, Cumhurbaşkanı Gül ile Meclis Başkanı Şahin ve Başbakan Yardımcısı Arınç’ın Başbakan gibi düşünmediklerini bu kadar rahat söyleyebilmeleridir.Kurgulanmış bir oyun olmasa, lidere karşı bu kadar üst seviyede bir cephe yaratmayı hiçbiri göze alamazdı. Hele seçime beş ay kalmışken..Erdoğan Amerika’daki sistemi tartışalım istiyor. “Amerika’ya bakın” diyor. Başkanlık sisteminin halk tarafından tartışılması gerektiğini savunuyor. İki partiye dayalı bu sistemde parlamentonun daha etkin işlediğini söylüyor.Türkiye’de yüzde 10 baraja rağmen meclise giren dört parti var. İki partili düzene geçmek için barajı 15’e, 20’ye mi yükselteceğiz?Başkanlık sistemi, yasama, yürütme ve yargı erklerinin kesin ve keskin ayrılığına dayanır. Bizdeki demokrasi kültürü iktidar liderlerini meclis çoğunluğu yanında yargı erki üstünde de egemenlik kurmaya alıştırmıştır.12 Eylül referandumundan geçen Anayasa değişikliklerinin ortaya çıkardığı yüksek yargı demokrasinin güvencesi olamaz olsa olsa iktidar liderini diktatörlüğe götürecek bozuk bir yol olur!Muhalefet uyandırsınAmerika’da iki parti vardır ama aralarında ideolojik uçurum yoktur. Seçmene odaklı milletvekilleri, muhalefet de olsalar inandıkları konularda Başkan’ın politikalarına korkmadan destek verebilmektedir.Türkiye’deki kutuplaşma kısa zamanda Başkanlık sistemini kilitleyecektir.Başkan’ın gücünü sınırlayan Federal Yüksek Mahkeme, Amerika’daki rejimin önemli sigortalarından biridir. Biz bu şansı kaybettik!Tanınmış anayasa hukukçusu Prof. Erdoğan Teziç “Anayasa Hukuku” adlı kitabında “Başkanlık rejimi ABD’nin tarihsel ekonomik, sosyal ve siyasal koşullarının ürünüdür” diyor ve şu uyarıyı yapıyor:“Benzer koşulları taşımayan başkaca ülkelerde başkanlık rejiminin uygulanması çoğu kez kişisel iktidarlara ya da askeri diktatörlüklere yol açmıştır.”Kendimizi kandırmayalım; benzer şartlar bizde kesinlikle yok.Amerikan anayasasına 224 yıllık ömrünce 27 ek yapılmıştır. Son referandumda biz daha fazlasını yaptık.Ve Anayasamız buna rağmen Cumhurbaşkanı kaç yıl için seçildi; ona bile cevap vermiyor. Başbakan’ın görmemizi istediği Amerikan rüyası bir fantezidir.Rüya görmek için uyumak gerekir.Muhalefet muhalefet olsun ve milletin uyanık kalmasını sağlasın!

Devamını Oku

Aceleye gelmiş yanlış bir adım

27 Ocak 2011

CHP’nin halkı “baskıya ve faşizme karşı direnme hakkı”nı kullanmaya çağırdığını duyunca şaşırdım.Ama sonra “devlet yapısı içinde faşizmin kurumsal hale getirildiği, temel hak ve özgürlüklerin gasbedildiği” gerekçesiyle halka direnme çağrısı nasıl yapılmış, kimler yapmış; bunları öğrenince endişem dağıldı.Açıklamanın bir parti belgesi olduğu belli ama duyuranlar Genel Başkan Yardımcısı M. Akif Hamzaçebi ile TBMM Anayasa ve Adalet Komisyonu’nun CHP’li üyeleriydi.Çağrı metni şöyle bitiyordu:“Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm yurttaşlarını bu açık ve yakın tehlikeye karşı uyarıyor, anayasal ve meşru zemin içinde toplumsal haklarını kullanmalarının zorunluluğunu dile getiriyoruz. Gün o gündür!”Açıklamada yer alan itiraz gerekçeleri yerinde olabilir. Sahiden de devletin kurumları ve memurları partizanlaştırılmış gizli dinleme ve gizli tanık terörü kurumsallaşmış, sivil toplum ve medya muhalefet edemez duruma getirilmiştir.Şu saptamaya da itiraz edilemez:“Bugün için Yargıtay ve Danıştay’a egemen olamayan siyasi iktidar, Yargıtay ve Danıştay’ı Anayasa Mahkemesi aracılığıyla ezmek ve etkisiz kılmak istemektedir.”Kavalla hücum borusuYani?.. “Türkiye Cumhuriyeti, rejimi faşist bir yapıya dönüştüren sürecin nihai aşamasıyla karşı karşıyadır!”Soru şudur:Bu tehlikeye karşı ülkeyi korumak için halkın direnme hakkını kullanmasından başka çare kalmamış mıdır?Açıklamada direnme hakkıyla ilgili “meşru şartların oluştuğu” öne sürülüyor.Kim karar vermiş? Buna bir Genel Başkan Yardımcısı ile Adalet Komisyonu üyeleri karar veremezler.Böylesine önemli bir kararın ancak partinin yetkili organlarınca alınması gerekir ve parti lideri tarafından duyurulmalıdır.“Gün o gündür” demek, tarihi bir eşiği çağrıştırıyor.İçerik insanları direnmeye çağrıyor ama çağrıyı yapanın yetki ve temsil düzeyi hareketin inandırıcılığını yok ediyor.Direnme çağrısı, bazı milletvekillerinin verecekleri karar değildir. Böyle bir çağrı ancak parti tüzel kişiliği tarafından alınır. Alınmadan önce de hak ettiği tartışmalar bütün boyutlarıyla yapılır.İlk sorulacak soru da meselâ şudur:Her şey yapıldı mı?“Faşizme ve baskıya karşı biz parti olarak, milletin vekilleri olarak yapılması gereken her şeyi yaptık mı ki milletin aslını göreve, direnmeye çağrıyoruz?”Unutulmasın ki beş ay sonra bir genel seçim yapacağız.Millet “meşru zemin içinde haklarını sandığa giderek zaten kullanacak” değil midir?CHP “bu gidişle beş ay sonra her şey bitmiş olacak” diyorsa, direnme hakkını kullanmaya razı edeceği halka ne tür bir önderlik hizmeti verecek?Demokrasimiz zor günler geçiriyor, bu doğru. Ama düştüğü durum yine de halkın sandığa giderek sağlayacağı katkının ötesinde fedakârlıklar göze almasına ihtiyaç duyurmuyor.Her şeye rağmen böyle görüyoruz.CHP yalnız ana muhalefet partisi değil Cumhuriyeti kuran parti olmanın sorumluluklarını da taşıyor.İktidarın faşizan icraatına karşı verilmesi gereken mücadelede CHP’nin tüm imkânları sonuna kadar kullandığını kimse söyleyemez.CHP eğer rejimi korumakta imkânsızlığa düştüğünü iddia ederek halka “rejime ve haklarına sahip çık” diye direniş çağrısı yapıyorsa bunun gerektirdiği cesaret ve özveriyi önce kendisinin göstermesi gerekir. Mesela nasıl mı?Sine-i millet kararı ile meclisten çekilir.Milleti direnişe çağıracak yerde kendisi millete döner!

Devamını Oku

Şuur altı endişeler

26 Ocak 2011

Yasaları Anayasa açısından denetleyen mahkemeyi kaybettikten sonra duyulacak pişmanlığın faydası olmaz.Hükümetin yüksek yargıyla ilgili düzenlemeleri böyle bir korkuyu davet ediyor.“Devlet gemisi fırtınalı bir denizde pusulasız kalacak” diyenleri dinlemeye bile tahammülü olmayan bir siyaset kültürü ile nereye varacağız?Yargıtay Başkanı, yüksek yargıyı alt üst eden düzenlemenin yanlış olduğunu Başbakan’a söyleyebilme imkânını ancak dün bulabildi.Bu görüşme gerçekleştiğinde tasarının meclis komisyonunda müzakeresine çoktan başlanmıştı.Bereket ki siyasette, ok yaydan çıksa da fark etmiyor. Yeter ki iyi niyet olsun.Nitekim TBMM Adalet Komisyonu Başkanı İyimaya görüşmeleri Cuma gününe ertelediklerini açıkladı.Ama o karar verilene kadar söylenenler korkutucu şeylerdi. Eğer muhalefet iktidarı bazı adımlardan caydırmak için tehdit etmeye kalkıyorsa durup düşünmeli.Acaba itirazın haklı bir nedeni var mı?CHP Milletvekili İsa Gök iktidara şöyle seslendi:Diktatörlük gelir“Bütün kavga Anayasa’nın (değiştirilemez maddelerini güvence altına alan) 4’üncü maddesinde düğümlenecektir. Özerkliktir, üniter yapıdır, federatif yapıdır; bunlardır konular. Anayasa Mahkemesi’nin değiştirilmek istenmesinin dayanağı budur. Bu bir karşı devrim sürecinin son noktasıdır. Bunu getirdiğinizde halka direnme hakkı doğar. Türkiye’yi kaosa sürüklüyorsunuz!”İsa Gök, yüksek yargıya yönelik kuşatma hareketinin hedefi için de şöyle bir suçlayıcı kehanette bulundu:“Süreç, Tayyip Erdoğan’ın devlet başkanı olmasından sonra bütün yargıyı kendine bağlayarak Hitlervari rejim arayışıdır!”Demokrasiler bu tür korkuları seslendirmez ama önlemlerini alırlar. Rejimi maceralara karşı koruyacak güvencelerle güçlendirirler.Fakat bizde mekanizma bir süredir ters çalışıyor. Rejimin kendini savunma yeteneği, iktidar sahiplerinin gücünü arttırarak zayıflatılıyor.Mesela başkanlık sistemi tartışmaları yeniden ısıtılıp siyaset gündemine sürüldü. Başbakan Erdoğan “olumlu bakıyorum, gerekirse halk oyuna gidelim” diyor.Dünyada Amerika’dan başka başkanlıkla yönetilen demokrasi yok.Öbürleri hep diktatörlük.Üst katta çatlama varAnayasa için yapılan halk oylaması ile gerçekleşen yüksek yargı düzenlemeleri Türkiye’de başkanlık sistemine geçilmesinin yolunu kapamıştır aslında.Çünkü parlamenter rejimin gerektirdiği kuvvetler ayrılığı bile kalmamıştır ortada. Değil ki başkanlık rejiminde yasama yürütme ve yargı erklerinin sert biçimde ayrılması gerekmektedir.Bizde üç erk de aynı iradenin emri altına girmiş durumdadır. Dün bu tartışmaya Cumhurbaşkanı “Başkanlık sistemi ile ilgili çekincem var” diyerek katıldı. Sonra Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin “Düşüncemiz ve görüşümüz Sayın Cumhurbaşkanı ile örtüşüyor” derken Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç parlamenter sistemin Türkiye için daha iyi olduğunu savundu.Başkanlık tartışmasının AKP’nin üst katında yarattığı bölünme manzarası sebepsiz olabilir mi?Tayyip Erdoğan’ın Devlet Başkanı olduğu bir başkanlık rejiminin şuur altında ürettiği endişeler, belli ki bu cevaplarda açığa çıkmıştır.Bu kadarı bile yoktan iyidir. Ama teselli güvence haline dönüşür mü derseniz...Başbakan meclisteki tasarıyı, bilenlere ve işin içindekilere sormak ve yardımlarını almak için çekmeye karar verirse belki...

Devamını Oku

Teğmene günah!

25 Ocak 2011

Silivri’deki mahkeme yıllar sonra adalet duygusunu acıtan bir hatıra olarak anılacaktır korkarız.Mahkemenin ve savcılarının “özel yetkili” sıfatı taşımaları, savunma mevkiindeki insanları işin başında mağdur konumuna getirmiştir toplum vicdanında.Prof. Mehmet Haberal’ın taraflı davrandıkları iddiasıyla mahkemeye verdiği dokuz hakimin mahkûm olmalarına rağmen “özel yetki”lerini kullanmaya devam etmeleri bir yandan, iktidarın aynı duruma bundan sonra düşebilecek hakimlere taraf tutmaktan korkmamaları için “dokunulmazlık” getiren bir kanunu Meclis’e sevk etmesi diğer yandan, bu şüphe ve güvensizliği derinleştirmiştir.Özellikle iki yıldan bu yana komplo üretim merkezlerinin oyuncağı olduk.Sürekli terörize ediliyoruz. Demokratik rejime karşı birilerinin darbeler hazırladığı çeteler kurduğu anlatılıyor.İki önemli nokta dikkati çekiyor:Bu komplolar hep kâğıt üstünde, hiç biri teşebbüs aşamasına bile gelmemiş.Ve tüm komplo iddiaları, sistematik şekilde ve kurumsal olarak TSK’yı töhmet altında bırakıyor.Hedef komplocularŞu anda yine Balyoz belgeleriyle kafalarımız karıştırılıyor.Balyoz iddianamesindeki savların bir çoğu çürütüldüğü için yeni kanıtlar mı imal edildi?Donanma Komutanlığı’nda ele geçirildiği söylenen belgeler böyle şeyler mi?Bunu düşünenler haklı çıkarsa adalet duygusu tamiri olanaksız ölçüde zedelenecektir.Savunma avukatları ve oluşturulan askeri bilirkişi heyeti “manipülatif” dosyaların tamamının bilgisayar disklerine sonradan eklenmiş olduklarını iddia etmişlerdir.Yargıda gerçekleşen “ameliyat”tan sonra adalet isteyeceğimiz makam mahkeme değil yargının kontrolunu ele geçiren siyasi iktidardır artık. İktidar toplumda adalete karşı biriken güvensizlik duygusunun kamu vicdanında isyan doğuracak hale gelmesine izin vermemelidir.Bunun çaresi yargı üstündeki siyasi baskıya son vermek ve sahte delilleri üreten merkezlere yönelik takip başlatmaktır.Mesela dev cadı kazanında küçük bir damla durumunda olsa da hemen çözülmesi mümkün bir skandal şu anda müdahale beklemektedir.Ya hakim uyanmasa?Pilot Teğmen M. Ali Çelebi, İkinci Ergenekon soruşturması kapsamında 2008 Eylülü’nde gözaltına alındı. Cep telefonu İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne gönderildi.Tutuklu olarak yargılandığı 20 Eylül 2010 tarihli duruşmada hakim “Telefonunda eşin, kaynanan diye kayıtlı kişiler var. Sen bekârsın. Bu numaralar Hizb-ut Tahrir üyesi Mahmut O. Kazancı’nın telefon rehberi ile aynı. Kazancı ile ne ilişkin var?” diye sorunca hayatının en büyük şansını elde etti.Teğmen, söz konusu İslâmcı örgüt üyesini tanımadığını söyleyince mahkeme, İstanbul Emniyeti’ne ulaştığı günün geceyarısı telefona 139 adet telefon numarası eklendiğini tesbit ettirdi.Emniyet’ten dün mahkemeye gönderilen resmi yazı, gerçekten teğmenin telefonuna yükleme yapıldığını ama bu işin “sehven“ yani yanlışlıkla olduğunu bildiriyordu.Teğmen Çelebi, telefonuna yükleme yapan polisler hakkında aleyhte delil yaratmak ve iftira atmaktan suç duyurusunda bulunacak.Bu suç duyurusu ciddi olarak ele alınmalıdır. O genç teğmene günah değil mi?Hayat söndürecek bir suçun delilini, polis sehven yani yanlışlıkla nasıl kurgular?İftira kazayla olmaz, kasıtla yapılır!Adalete karşı kurulmuş tuzaklara artık tertipçilerin kendileri düşmeli.Silivri’de kurunun arasında yaş da yanmamalı...

Devamını Oku

İmdat çağrısı

24 Ocak 2011

Geciken adaletten çok çeken cefakâr halkımız şimdi de bağımsızlığını yitiren adaletten çekecek görünüyor...Hükümet, Yargıtay ve Danıştay’ın üye sayılarını artıran ve çalışma usullerini değiştiren tasarıyı TBMM’ye sundu.Tasarı, siyasi amaçlı bir operasyon. HSYK’yı ele geçirdikten sonra yerel mahkemeleri kontrol altına alan iktidar bu tasarının Meclis’ten geçirilmesi ile yüksek yargıda da egemenliğini kuracaktır.İki yüksek mahkemede daire ve yargıç sayıları artıyor. Bu kadroların Mayıs ve Haziran ayında yapılacak siyasi nitelikli seçimlerle iktidara bağlı bir Yargıtay C. Başsavcısı ile Yargıtay ve Danıştay Başkanları yaratacağını herkes tahmin edebilir.Doğal olarak rejim, bağımsız yargının ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin güvencelerinden yoksun kalacaktır.AKP’nin dayandığı seçmen tabanında büyük çoğunluğun, yapılmak istenen şeyin vahametini fark etmemesi anlaşılabilir.Merak konusu olan, işlenmekte olan demokrasi ve hukuk suçlarını görecek birikime sahip AKP destekçisi seçkinlerin hangi etkiler altında susmaya razı olduklarıdır.Ortada bir “yangından mal kaçırma” telâşı mı desem, yoksa sendeleyen rakibi yere indirmeye yönelik bir hırs ve hınç mı; öyle bir hava var.Yargıtay ve Danıştay, düşman bir ülkenin kurumları değildir. Ama iktidar operasyonu planlarken bu iki kurumu yok saymış, bilgi ve birikiminden yararlanmayı düşünmemiştir.Yargıtay Başkanı Gerçeker Cumhurbaşkanı ile TBMM Başkanı’na ziyarette bulunarak birer dosya sundu geçen hafta.Gül ve Şahin, iktidarın maceracı sürüklenişini durdurma gücüne sahip kurumları temsil ediyor ama ne yazık ki bu gücü kullanmalarına AKP’deki tek adam düzeni müsaade etmiyor.Zaten Yargıtay Başkanı da bu gerçeği bildiği için iktidarı durdurma umudu taşımadığını belli etti.Sadece “tarihe şerh düşmek” amacıyla bu ziyaretleri yaptığını açıkladı.Bu söz demokrasiye, hukuka ve insan hakları ideallerine bağlı herkeste devletin temelinden gelen bir imdat çağrısı etkisi uyandırmalıdır.Evet, adaletin yardımına koşmak, cesaret isteyen bir iş haline geldi Türkiye’de.Ama zaten durumun vahameti de bundan ileri geliyor!Seçime kalmadanMustafa Balbay ve Tuncay Özkan iki yıldır Silivri’de adaleti bekleyen iki gazeteci...Bu gazetecilerin Haziran’da milletvekili seçilerek kurtarılması fikri artık yavaş yavaş toplumsal bir baskı görünümü kazanıyor.Balbay ile Özkan’ı kurtarma yöntemi başta onlara yakıştırılmıyordu ama ne zaman ki iki yüze yakın insanı hunharca öldüren Hizbullah davası tutukluları salıverildi, iki gazeteciye reva görülen haksızlık, dayanılması olanaksız bir vicdan azabı haline dönüştü.CHP lideri Kılıçdaroğlu ile Genel Başkan Yardımcısı Batum’un sözleri CHP’de böyle bir iradenin oluştuğunu açığa vuruyor.Tabii milletvekilleri dokunulmaz olmasın meclis suç işleyen siyasetçinin sığınağı olmasın diyen CHP’nin, doğacak çelişkiyi açıklamakta zorluğa düşeceği kesindir.Evet ama önemli bir fark var:AKP yolsuzluk suçundan kovuşturulan kişileri korumuştu, CHP ise Avrupa normlarına aykırı olarak tutuklulukları mahkûmiyete dönüşmüş gazetecileri kurtaracaktırTabii buna rağmen operasyonun bedeli yine de herkese ağır olacaktır.Keşke bu mecburiyeti ortadan kaldıran bir mucize olsa ve iki gazetecinin özgürlüğünü seçimden önce adalet geri verse...

Devamını Oku

Kılıçdaroğlu fark yaratmak zorunda

22 Ocak 2011

Demokrasinin garanti ettiği hak ve özgürlükler bugünün dünyasında refah ve zenginlikten daha önde gelen değerlerdir.Ama bunu her toplum takdir edebiliyor mu?Mesela bizde iktidar yargı bağımsızlığını bitirmiş, demokrasinin temeli olan hukuku ve rejimin vicdanını yansıtan muhalefet etme özgürlüğünü yerle bir etmiştir ama yine de zarar görmüyor.Geçen gün KONDA araştırma şirketinin genel müdürü Bekir Ağırdır, pek çok yanlışına rağmen anketlerde AKP oylarının düşmediğini söylüyordu.Gerçekten de AB heyecanı sönmüş, reformlar durmuş, Kürt sorununa çözüm arayışı ertelenmiş, hak arama eylemleri cop ve gazla bastırılıp dağıtılmış olduğu halde, araştırmalar dünden bugüne iktidar partisinin oylarında bir azalma göstermiyor. Neden?KONDA Genel Müdürü Ağırdır bunu “alternatif bir ütopya bulunmaması”na bağlıyor.Bu analizden CHP’ye yönelik bir eleştiri ve vazife çıkıyor tabii.Milli irade ve hukukEğitim düzeyi yüksek orta ve üst gelir grupları AKP’yi “gizli niyetlerin deposu” haline gelmiş bir iktidar olarak görüyor.Türkiye’yi tarihi bir kavşağa getiren sorunları halktan gizlediğini düşünüyor.Bu kesime göre AKP, demokrasiyi içine sindirememiş, Cumhuriyetin kuruluş felsefesine ve değerlerine hasım kadroların elinde dinci totaliter bir rejime sürüklenmektedir.CHP buna alternatif yaratamaz mı?Yaratabilir ama başarması için gündemini kendi belirlemesi, Ecevit’in “Bu düzen değişmeli” sloganı kadar güçlü bir hayal kurması gerekiyor.Güç ve iddia kazanmış bir CHP’ye AKP’nin de ihtiyacı var aslında. Tayyip Erdoğan dün Batman’da KCK tutuklularının bırakılmasını talep eden bir pankart nedeniyle halka şöyle sesleniyordu:“Bir pankart gördüm, Türkçe; Milli irade asla yargılanamaz... Milli irade ile gelenler anayasa ve yasalara ters hareket ediyorsa yargılanır. Milli irade ile geldin diye istediğin gibi asıp kesemezsin!”Dileriz Başbakan aynı kuralın seçilmiş biri olarak kendisi için de geçerli olduğuna egosunu ikna etmiştir. Çünkü geçen 23 Nisan’da koltuğunu devrettiği küçüğe tam da AKP patentli bir iktidar anlayışının ipucunu vermişti:“Şimdi Başbakan sensin. Astığın astık, kestiğin kestik!”Önseçim yoksa yok!CHP’nin sorumluluğu belli: Demokratik laik hukuk devletinin kurtarılması için ya AKP’yi yola gelmeye mecbur edecek veya onu iktidardan indirmek için seçmeni ikna edecek.Bu gücü nasıl kazanacak?Ülkenin temel meselelerine çözüm öngören projelerin artık peş peşe tartışma gündemine sürülmesi gerekiyor.Ayrıca da Kılıçdaroğlu hem AKP’ye karşı hem CHP’nin geçmişine karşı fark yaratmalı.Mesela bunun en heyecan verici örneği milletvekili adaylarını kendi seçim çevrelerinde önseçimle belirlemek olabilir.CHP demokrasiyi ve hukuku sözde değil özde savunacaksa ispatını böyle yapabilir.Kılıçdaroğlu “adayları seçme hakkını örgüte tanırsak kadronuzu oluşturamazsınız, parti içi muhalefete fırsat verirsiniz” gerekçeli telkinlere yüz vermemelidir.Erdoğan’a karşı en etkili ve anlamlı üstünlüğü kendisine kazandıracak bu farkı CHP lideri kuruntulara feda etmemelidir.CHP’nin seçimdeki kaderini hukuk ve demokrasiyi koruma iddiasındaki inandırıcılığı belirleyecektir. Demokrasiyi partisi içinde tesis etmeden meydanlara çıkan bir lider kimseyi inandıramaz!

Devamını Oku

İhbar gibi istifa!

21 Ocak 2011

Demokratik bir ülkede siyaset halka kötü sürpriz yapamaz. Sağ gösterip sol vurmak olur bu.Pusuculuk olur, siyasi dolandırıcılık olur.Türkiye’de yüzde 42’yi işte bu şüphe tedirgin ediyor.Diken üstünde oturanları kimse kuruntu hastası olmakla suçlamasın. Çünkü kötü tecrübeler çoğalıyor son zamanlarda.Türban “yalnız üniversite için” denmişti şimdi ilkokullar zorlanıyor. Kamu kuruluşlarındaki direnişin ise “er veya geç kırılacağını” bizzat Başbakan söylüyor.Yine Başbakan hem “kimsenin yaşam tarzına karışmıyoruz. Farklı yaşam tarzlarının güvencesi biziz” diyor hem de adam gibi içenleri ayırmadan “aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içiyorsunuz” diye genelleme yapıyor.Haziran’da AKP üçüncü kez seçim kazanırsa rejimin laik karakterini nasıl bir gelecek bekliyor olacak, kimse tahmin edemez.Peki Kürt sorununun çözümü bağlamında üniter devlet ne olacak?O da meçhul. Çünkü iktidar sır kutusunu bir türlü açmıyor.Öcalan’ın İmralı’da “devlet” adına hareket ettiği kabul edilen heyetle müzakerelerinin sürdüğü anlaşılıyor.Bunda bir yanlış yok. Yanlış olan iktidarın ne pazarlık yürütüldüğünü halka anlatmıyor oluşudur.Son görüşme ardından avukatları Öcalan’ın Erbakan gibi “ev hapsine” çıkarılmadığı takdirde Mart ayında “benden bu kadar” diyeceğini açıkladılar.Terörist başı tehditlerini böyle formüle ediyor. Devreden çekilmesi demek “seçim sürecinde ülkeyi kan ve ateşe boğarım” demektir.Ateşkes seçime kadardı. Öcalan süreyi Mart’a çekerek terör şantajı altında AKP iktidarını olmayacak kabullere zorlamak istiyor.Ne alınıp verildiğini, iktidarın hangi taahhütler altına girdiğini bilmeye milletin hakkı vardır.AKP milletvekili Yusuf Ziya İrbeç’in partiden istifası önemli ve uyarıcı bir olaydır. Olanlara şüpheyle bakanları hele şimdi kimse eleştiremez.Çünkü Yusuf Ziya İrbeç’in açıklaması, istifa gerekçesinden ziyade suç ihbarını andırıyor:“Açılım politikalarının milletimizin yüreğinde Habur ile açtığı yara hepimizin malumudur. Seçim sonrası Anayasa değişiklikleriyle milletimizin ve ülkemizin birlik ve bütünlüğünün bozularak bu yaranın daha da derinleşeceği endişesini taşımaktayım.”AKP niyetini açıklamalıdır seçimden önce. Aksi halde Haziran’da yapacağımız şey seçim olmaz “cambaza bak“ dalavereciliği olur.Bu sessizlik ve karanlık hayra alâmet değil!Haklı bir endişe“Ben kendi iç dünyamda alkole karşı bir tavır belirlemiş olabilirim. Ama biz demokratız ve kişisel yargılarımızı topluma empoze etmemek noktasında son derece hassasız..”Başbakan yaptıklarını yapmayıp dediklerini yapmayı deneseydi, bir çok kimsenin “korku imparatorluğu”na benzettiği bu ülke demokrasi ve özgürlükler cenneti olurdu.Bu konuda Ankara Barosu Başkanı Prof. Metin Feyzioğlu’nun VATAN’a yaptığı açıklamalar gerçeğe ve çözüm çabalarının başarısına daha yakın duruyor.Feyzioğlu “İçenle içmeyen aynı masada otururken siyasetçi rahatsız olmazsa bir noktaya geliriz” demiş.Doğru, eskiden zaten böyleydik.Şimdi şeytan gibi görünmenin sebebidir!Alkollü sürücüler bahanesine gelince... Baro Başkanı uyarıyor:“İçkili araba kullanma cezasını arttırsınlar destekleriz. Ama endişem güvenlik güçlerinin artık hukukla değil kendi ahlâki ve dini değerleriyle icraat yapmaları...”Başbakan, lokanta basan polislerin kimi rol modeli aldıklarını merak ederse hatalarını belki daha iyi görebilir.

Devamını Oku