Geciken adaletten çok çeken cefakâr halkımız şimdi de bağımsızlığını yitiren adaletten çekecek görünüyor...
Hükümet, Yargıtay ve Danıştay’ın üye sayılarını artıran ve çalışma usullerini değiştiren tasarıyı TBMM’ye sundu.
Tasarı, siyasi amaçlı bir operasyon.
HSYK’yı ele geçirdikten sonra yerel mahkemeleri kontrol altına alan iktidar bu tasarının Meclis’ten geçirilmesi ile yüksek yargıda da egemenliğini kuracaktır.
İki yüksek mahkemede daire ve yargıç sayıları artıyor. Bu kadroların Mayıs ve Haziran ayında yapılacak siyasi nitelikli seçimlerle iktidara bağlı bir Yargıtay C. Başsavcısı ile Yargıtay ve Danıştay Başkanları yaratacağını herkes tahmin edebilir.
Doğal olarak rejim, bağımsız yargının ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin güvencelerinden yoksun kalacaktır.
AKP’nin dayandığı seçmen tabanında büyük çoğunluğun, yapılmak istenen şeyin vahametini fark etmemesi anlaşılabilir.
Merak konusu olan, işlenmekte olan demokrasi ve hukuk suçlarını görecek birikime sahip AKP destekçisi seçkinlerin hangi etkiler altında susmaya razı olduklarıdır.
Ortada bir “yangından mal kaçırma” telâşı mı desem, yoksa sendeleyen rakibi yere indirmeye yönelik bir hırs ve hınç mı; öyle bir hava var.
Yargıtay ve Danıştay, düşman bir ülkenin kurumları değildir. Ama iktidar operasyonu planlarken bu iki kurumu yok saymış, bilgi ve birikiminden yararlanmayı düşünmemiştir.
Yargıtay Başkanı Gerçeker Cumhurbaşkanı ile TBMM Başkanı’na ziyarette bulunarak birer dosya sundu geçen hafta.
Gül ve Şahin, iktidarın maceracı sürüklenişini durdurma gücüne sahip kurumları temsil ediyor ama ne yazık ki bu gücü kullanmalarına AKP’deki tek adam düzeni müsaade etmiyor.
Zaten Yargıtay Başkanı da bu gerçeği bildiği için iktidarı durdurma umudu taşımadığını belli etti.
Sadece “tarihe şerh düşmek” amacıyla bu ziyaretleri yaptığını açıkladı.
Bu söz demokrasiye, hukuka ve insan hakları ideallerine bağlı herkeste devletin temelinden gelen bir imdat çağrısı etkisi uyandırmalıdır.
Evet, adaletin yardımına koşmak, cesaret isteyen bir iş haline geldi Türkiye’de.
Ama zaten durumun vahameti de bundan ileri geliyor!
Seçime kalmadan
Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan iki yıldır Silivri’de adaleti bekleyen iki gazeteci...
Bu gazetecilerin Haziran’da milletvekili seçilerek kurtarılması fikri artık yavaş yavaş toplumsal bir baskı görünümü kazanıyor.
Balbay ile Özkan’ı kurtarma yöntemi başta onlara yakıştırılmıyordu ama ne zaman ki iki yüze yakın insanı hunharca öldüren Hizbullah davası tutukluları salıverildi, iki gazeteciye reva görülen haksızlık, dayanılması olanaksız bir vicdan azabı haline dönüştü.
CHP lideri Kılıçdaroğlu ile Genel Başkan Yardımcısı Batum’un sözleri CHP’de böyle bir iradenin oluştuğunu açığa vuruyor.
Tabii milletvekilleri dokunulmaz olmasın meclis suç işleyen siyasetçinin sığınağı olmasın diyen CHP’nin, doğacak çelişkiyi açıklamakta zorluğa düşeceği kesindir.
Evet ama önemli bir fark var:
AKP yolsuzluk suçundan kovuşturulan kişileri korumuştu, CHP ise Avrupa normlarına aykırı olarak tutuklulukları mahkûmiyete dönüşmüş gazetecileri kurtaracaktır
Tabii buna rağmen operasyonun bedeli yine de herkese ağır olacaktır.
Keşke bu mecburiyeti ortadan kaldıran bir mucize olsa ve iki gazetecinin özgürlüğünü seçimden önce adalet geri verse...
İmdat çağrısı
Haberin Devamı

