Ülkenin vicdan ve idrak sahibi tüm insanları mümkün olsa da geceleri bile nöbetleşe uyusalar.Ve bu nöbet görevi, yargıdaki sorunlar çözülene dek aksamadan devam edebilse...Yargı ile ilgili sorunları neden çözmekten uzak durduğunu, iktidarın özellikle son bir yılını dikkatle izleyenler bilirler.Yöntem hep aynı: Yaraya merhem sürülmeyecek ki “kangren“ tehlikesi doğsun ve iktidara “ameliyat“ bahanesi çıksın.İktidar yargıda uzlaşmalı bir çözüme razı değildir. Çünkü amaç zaptetmektir.Yargıda tüm kontrolü ele geçirmektir.CHP lideri Kılıçdaroğlu dün Adli Tıp Kurumu’ndaki operasyonun tamamlandığını şimdiki hedefin Yargıtay ve Danıştay olduğunu söylüyordu:“Adli Tıp’a kendi adamlarını atadılar. Hizbullah davasında 5 yıl dosya Adli Tıp’ta bekledi. Biri çıkıp da arkadaş niye 5 yıl bekledi diye sordu mu? Sormazlar. Ama Yargıtay’a, Danıştay’a hemen yüklendiler.”Korkunun sebebi ne?Hizbullah cellatlarının salıverilmesi olayı vicdanları isyan ettiren etkisi nedeniyle belki hayırlı oldu.Adalet Bakanı Ergin, kendilerinden özür dilemesini isteyen Danıştay Başkanı Birden’e cevap verirken “Vatandaşlarımıza topyekûn özür borcumuz var. Yüksek yargı, siyaset kurumu hep birlikte...” diyordu.Hükümetin sorumluluğun bir kısmını nihayet üstüne almaya kendini mecbur hissetmesi bile büyük aşamadır!Ama iş özürle çözülecek gibi görünmüyor.Adalet Bakanı’nın dediğine göre kamuda çalışanlar ve serbest çalışan avukatlar arasından sınavla “çok sayıda” hâkim ve savcı alınacaktır.Bakan önceki sınavların Danıştay’dan döndüğünü söylerken hâkim ve savcı eksiğinde kusurları olmadığını anlatmaya uğraşıyor. Ama yaratılan her krizde yaptıkları gibi gerçeğin bir kısmını saklıyor.Danıştay o sınavları, objektifliğe uyulmadığını gördüğü için iptal etmiştir.Karpuz seçmeyeceksiniz; alacağınız hâkim veya savcı adayının bilgi ve ahlâk bakımından mükemmel olduğuna tam inanmalısınız.Böyle bir sorumluluk teminat altına alınmalıdır.Bunun en güvenli yolu, hâkim ve savcı adaylarıyla yapılan mülâkat sınavının kamera kaydına alınmasıdır.İktidar kamera kaydına itiraz ediyor.Bu direniş niye? İz bırakmaktan çekinmek için bir sebep mi var?En güvenilir garantiNeymiş; sözlü sınavı kamera kaydına almak özel yaşama müdahale imiş...Bunu özel hayatların saygısızca ve cüretkârca gözetlenip dinlendiği bir dönemin sorumlu hükümeti söylüyor, iyi mi?Danıştay adayın yatak odasını çekin demiyor, sınav dürüst yapılmış mı; ideolojik bir kayırma bazı adaylara sağlanmış mı?..Bu soruların cevaplarını istiyor.Bunun AKP’ye yönelik güvensizlikle ilgisi yoktur. Hâkim ve savcı seçimi için sınav yapılırken dürüstlükten sapma yaşanmadığını garantiye almak, AKP’den sonra da zorunluluk olmalıdır.Hele AKP döneminde bu zorunluluktan asla taviz verilmemelidir.Önceki gün Demokrat Yargı Eşbaşkanı Orhangazi Ertekin, Adalet Bakanlığı’nın kendilerinden, HSYK seçimine bakanlık listesinden girmek üzere 3 aday istediklerini fakat bu teklifi geri çevirdiklerini açıkladı.Bakanlık bu suçlamaya tepki göstermedi.Demek ki HSYK seçiminde bakanlığın listesi varmış.Hani yoktu?İktidar, kurulacak yeni mahkemelere ahlâklı ve bilgili hâkim ve savcılar seçeceği sözüne herkesin inanmasını isteyemez.Bu garantiyi vermenin yolu sözlü sınavı kamera kaydına almaktır!
Bir kaç yıl önce işaretlere bakarak “iyiye gitmiyoruz” diyenler kuruntulu olmakla suçlanırdı.Şimdi yaşıyoruz o senaryoları.Vesveseli diye ciddiye alınmayan insanlar kâhin konumuna giriyorlar.Birkaç yıl önce içkili lokantaları kentlerin dışına çıkaracak hazırlıklarla ilgili haberler niyet okuma diye suçlanıyordu.Yakın zaman önce (bar, pavyon, meyhane değil) içki de verilen lokantalarda yemek yiyen aileler Ankara ve Aydın’da, çocukları yanlarında diye polis baskınına uğradılar.Başbakan’ın içkiden bahis açıldığında “üzüm yeyin“ nasihatının bir işaret fişeği olduğunu düşünemeyenler için Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun çıkardığı yeni yönetmelik herhalde şoke edici bir sürpriz olmuştur.Yeni yönetmelik öylesine kısıtlamalar getirmiş ki artık insanlar çok arasa da kolay içki bulamayacak, bulabilenler de içecek yer bulmakta zorluk çekeceklerdir.Alkolizm, her toplumun korunması gereken bir tehlikedir. Siyasi iktidarların toplumu koruma duyarlılığı demokrasi ve insan hakları ile çelişmez.Ama dayatma olmaması şartı ile.. Son yönetmelik kırmızı çizgiyi aşmıştır. İktidar dini referans alan bir yaşam tarzı dayatmanın yeni bir hamlesini gerçekleştiriyor.Nasıl bir kafa?Kotarılan oldu-bittilere her fırsatta yenileri ekleniyor.Öylesine inanılması güç olaylar ki Cumhuriyet’e bağlı insanların tüylerini diken diken ediyor.İşte dün Mersin’den gelen haber...Nevit Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi’nde öğrencilere tebliğ edilmiş ki “erkek ve kız öğrenciler birbirlerine 45 santimden daha yakın olmayacaklar.”YÖK’ün üniversitelerdeki türban yasağını oldu-bitti ile kaldıran tavrı korku yaratmıştı:“Yasa ve mahkeme kararı tanımayan bu cüret, acaba ilk ve orta öğretim ile kamu kuruluşlarında da hükmünü yürütür mü?”Mersin’den gelen haber, laik yasaları savunup uygulayacak yöneticilerin okullardan kurumlardan tasfiye edildiği haberlerine tipik bir örnek teşkil ediyor.Seçim yaklaştıkça din ve siyaset ilişkisinden üreyen istismarlar sanat alanında da yıkıcı ve utanç verici etkilerini arttırıyor.Sanatçı tarifine uyan kesimden “sayı hesabı” ile hiçbir iktidara nasip olmayacak desteği alan AKP iktidarı birkaç gün içinde iki büyük rezalete damgasını vurdu.Koltuk söyletir..Başbakan Yardımcısı Arınç TV için çekilen Kanuni dizisini daha ilk gösteriminde yerin dibine batırdı ve yapımcısına “kendi kendini halletmesi” için mesaj gönderdi.Birkaç gün sonra Başbakan Erdoğan Kars’taki İnsanlık Anıtı için “ucube” deyimini kullandı.Çağdaş sultanların iradesinde bu niteleme ne tür bir sonu haber veriyor tahmin etmek zor değil: Tabii ki “katli vaciptir” hükmü yürüyecektir.Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın “Başbakan öyle demek istemedi” açıklaması bu sonu değiştirmez. Zaten yaptığı yanıltıcı bir “tercümanlık” oldu.Bir eski solcu olarak Günay’ın dün yaptığı iş, hayatının en zor görevlerinden biriydi kuşkusuz.Koltuk bazı insanları ne kadar ağır fedakârlıklara mahkûm ediyor!Olayları aklı ve vicdanı hür insanlar olarak izlemek zorundayız.Hele yargının da bağımsız bir erk olma gücünü kaybetme yolunda sürekli mevzi kaybettiği şu dönemde...Demokrasinin hür ve cesur seçmenden başka güvencesi kalmadığını anlamak yetmez. Farkında olmayanlara anlatmak lâzım!
Washington’un Türkiye’ye bakışı ile ilgili çok farklı ve çelişkili görüşler var. AKP’nin siyaseti nedeniyle Türkiye Batı medyasının savunduğu gibi bir eksen kayması mı yaşıyor?Bu duruma bağlı olarak ABD’nin Ortadoğu’daki vazgeçilmez müttefiki Türkiye ile başı dertte mi?Arkadaşımız İlhan Tanır’ın ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı ve bakanlık sözcüsü Philip J. Crowley ile yaptığı mülâkat, son zamanlarda oluşmuş tereddütlere açık cevaplar veriyor.Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerinde bozulma ve nükleer kriz nedeniyle İran’a yönelik yaptırımlara BM’de muhalefet etmesi Amerikan yönetiminde ciddi rahatsızlığa sebep oldu, oluyor.Bu durum muhalif çevrelerde “Tayyip Erdoğan’ı Amerika getirmişti, Amerika götürecek“ tahminine dayalı hayaller uyandırıyordu.Crowley’in açıklamaları bu hesapların boş hayal olduğunu ortaya koyuyor.Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Türkiye’nin soğuk savaşın ardından ihtiyacı olan ama siyasi istikrarsızlıklar, terör ve ekonomik krizler nedeniyle gerçekleştiremediği yeniden yapılanmayı şimdi yaşadığını söylüyor ya; hareketin Atlantik’in karşı kıyısından nasıl izlenip değerlendirildiğine Amerikalı diplomatın şu sözleri berraklık getiriyor:“Herkesin kendine göre yükselen güçler listesi var. Türkiye de haklı olarak kendini stratejik olarak 21’inci yüzyıldaki olayları etkileyebilecek bir konuma sokmaya çalışıyor. ABD Türkiye’nin bu yeni rolüne hoşgeldin diyor.”İsrail’le ilişkilerin bozulması Türkiye’nin eşsiz kimliğini zedelemiş olsa da Washington eski günlere dönme çabalarının durumu düzelteceğine inanıyor.Türkiye Irak’ta yeni hükümetin kurulması aşamasında oynadığı etkileyici rolle bölgesel güç olduğunu kanıtlamış, önemini parlatmıştır.Türkiye’nin BM’deki oylamada İran safında yer tutması derin bir hayal kırıklığı ve öfke yaratmıştı. Ama Crowley’in yaptığı değerlendirme “İyi ki Türkiye öyle davranmış“ anlamına geliyor.Fırtınalar koparan o “ambargoya hayır” oyu İran’ı müzakere sürecinde tutan bir keramet algısına dönüşmüştür.Neyse; Washington’dan gelen haberler dışarda işlerin iyi gittiğini düşündürmesi bakımından memnuniyet vericidir.Ama muhalefete düşen hisse, AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın ABD katında gözden düştüğüne dair spekülasyonlara kanmamaktır.Sonu hayal kırıklığı olur.Muhalefet zamanını ve enerjisini, iç sorunların çözümüne yönelik projeler üretmek için değerlendirsin.Hayırlı alâmetKahramanmaraş AKP Milletvekili Avni Doğan’ın adı, hatırlarsanız ilk kez geçen yıl manşetlere çıkmıştı.“40 yıldır onlar fişliyordu, şimdi biz onları fişliyoruz” dediği için 4 ay partiden geçici ihraç cezası almıştı.Karacasu Belediyesi için gelecek ay yapılacak ara seçimin propaganda çalışmasında yine sahneye çıktı.“Bu seçim AK Parti ile derin devlet arasında bir seçim” dedi.“Balyozları balyozcuların kafasına indirdik ama herkes şunu bilsin ki bu iş bitmedi” dedi.Hizbullahçıları, seçim arifesinde AKP iktidarını zor durumda bırakmak isteyenlerin hapisten çıkarıp sokağa saldığını iddia etti.Kürsüde tam bunları söylerken arkasında duran ve üstünde “AK Parti Kahramanmaraş Teşkilâtı” yazan pano başına düştü.İlâhi bir itiraz, bir uyarı olabilir mi?Bilemeyiz ama bunun hayırlı bir alâmet olduğunu ümit edebiliriz... Ve ulu orta konuşanlara, ulu orta suçlayanlara ibret olmasını dileriz!
Toplum vicdanını rencide eden tahliyelerle ilgili tartışmalar kayıkçı kavgası kalitesine indi.Tartışma çözüm üretmeli.Bizde ise yüksek yargıyı hasım gören bir iktidar var, karşısında da kendini umutsuzca savunmaya çalışan bir yargı...Bu gidişin sonu yoktur. Gerekli olan, kurumlara daha fazla zarar vermeden ortak bir çözüme ulaşmaktır.İktidarın bu bunalımı, yüksek yargıda yapmayı tasarladığı “ameliyat”ı tamamlamak için bir “karambol fırsatı” olarak kullanacağından korkuluyorsa onun da çaresi vardır:Hükümetin ve meclisin müdahalesine fırsat bırakmadan yargının bu sorunu kendi başına çözmesi!Hizbullah operasyonunun yapıldığı 2000 yılının İçişleri Bakanı Sadettin Tantan “Türkiye tarihinde böyle bir örgüte ve böyle bir vahşete tanık olmamıştı” derken doğru söylüyor.En az 188 insanı acımasız yöntemlerle katlederek mezar evlerin beton temelleri içine gömen canavarlar şu anda serbest. Aramızda dolaşıyorlar.Ve eski İçişleri Bakanı Tantan “Bu tahliyelerle Hizbullah terör örgütü moral depolayıp yeniden yapılanacaktır” diye uyarıda bulunuyor.Bunalımı oluşturan sorunları öncelik sırasına koymak, çözümlere o sırayla ilerlemek gerekiyor.Birinci öncelik, canavarları tekrar yakalayıp cezaevine kapatmaktır.Toplum vicdanı aksi halde huzur bulmayacak, devlete ve adaletine kimse güven duymayacaktır.Hizbullah sanıklarının serbest bırakılması, gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor ki yanlış bir yorumdan kaynaklanmıştır.Bu yanlışı, siyasi bir müdahaleye fırsat tanımadan yargının kendi işleyişi ile düzeltme olanağı vardır.İstanbul Barosu eski Başkanlarından Avukat Turgut Kazan bu adımı atmıştır.Kazan, itiraz yoluna giderek sorunu Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na götürmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulunmuştur.Kazan’a göre Hizbullah sanıklarının tahliye kararları yasaya aykırıdır.Çünkü AİHM içtihatlarının da belirttiği gibi tutukluluk süresi yalnız birinci derece mahkeme aşamasında işliyor, temyiz aşamasına gelindiğinde duruyor.Ondan sonraki ihlâller “adil yargılanma hakkı” ile ilgili sayılıyor.Yani temyiz süresinin tutukluluktan sayılmayacağını söyleyen AİHM içtihatları dikkatten kaçmış olmasaydı Hizbullah katilleri bırakılmayacaktı.Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı başvuru yetkisini mutlaka kullanmalıdır.Yargı bağımsızlığını hazmedemeyen iktidara karşı bundan daha anlamlı, daha yapıcı ve halkın kalbini ve güvenini kazanacak bir adım olamaz.Anayasal bir kurumun onurunu kurtarmak için gerçekleştirdiği “meşru savunma”ya muhteşem bir örnek yaratma fırsatı vardır.Yargı bu şansı kaçırmamalıdır!***Kolay kanunlar...Yeni RTÜK yasası, Başbakan’a yayın yasağı getirme yetkisi tanıyacak. Buna göre milli güvenlik gerekçesiyle veya kamu düzenini korumak adına başbakan veya görevlendireceği bakan geçici yayın yasağı getirebilecek.Eleştiri kaldıramayan bu iktidarın, yarın öbür gün böyle bir hakkı “kanunda var” diye ne kadar acımasızca kullanacağını tahmin etmek zor değildir.Zaten sesleri kısılanları da belki en çok sansürcülerin “Biz bu yetkiyi kanundan alıyoruz” mazeretine sığınmaları kahredecektir.Yanlış adımlar kanuna dayanınca meşru ve makbul olmuyor.Unutmamak lâzım ki bütün diktatörlükler kolay çıkmış kanunlar üstünde duruyor.Bizde de her geçen gün kanunlar daha kolay çıkmaya başladı.Hayra alâmet değil!
AKP sözcüleri kurmaya çalıştıkları düzenin “ileri demokrasi” olduğunu iddia etmeye bayılıyorlar.Keşke doğru olsa, ama değildir.Tutukluluk süreleriyle ilgili yasanın yorumuna bağlı tahliyeler nedeniyle oluşan kaos bir sonuç mudur, yoksa sebep mi?İktidarın yürüttüğü beyin yıkama kampanyası, çözümden ne murat edildiği konusunda şüpheler yaratıyor.AKP Yargıtay’a karşı, sanki bu devletin hayati kurumlarından biri değilmiş gibi davranıyor.Yargı, iktidarın rakibi değildir.Yargıyla ilgili sıkıntıların yaşandığı bir dönemde sorunun sebep ve çarelerini yürütme ve yargı olarak birlikte aramak dururken olayı yüksek yargıya yönelik linç kampanyası haline dönüştürmenin ne anlamı ve yararı olabilir?AKP iktidarı, hedef aldığı yüksek yargıya karşı hep aynı taktiği uyguluyor:Sorunlar ya zamana yayılarak veya ters müdahalelerle azdırılıyor, medya yaygarası ile yargı suçlanıyor, bunaltılıyor ve ardından ameliyat yapılıyor.Sorunları uzmanların kapalı kapılar ardında tartıştığı uygar bir çözüm disiplini niçin uygulanmıyor da çürütmeci bir tasfiye sistematiği yürütülüyor?Yargıdan kaynaklanan sorunları halledecek iki yol var:Ya Yargıtay’da yeni daireler kurulacak ya da istinaf (bölge) mahkemeleri en kısa zamanda hayata geçirilecek.Yargıtay Başkanı doğru çözümün bölge mahkemeleri kurmak olduğunu söylüyor. Ama iktidarın Yargıtay’da yeni daireler oluşturmaktan yana olduğu görülüyor.Bu durum da, yargı bağımsızlığının tümüyle yok edileceği endişelerini beraberinde getiriyor.Tahminler doğru çıkarsa Yargıtay’da ona yakın yeni daire kurulacak. Bu dairelerin yargıçlarını HSYK belirleyecek.12 Eylül’deki referandumla yapısı değişen Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) iktidara yakın kişilerden oluştuğuna göre, yüksek yargıda kontrolu ele geçirmek için adeta savaşan AKP’nin bu şekilde amacına ulaşacağından korkanlar haklı çıkabilirler.Onun için bulunacak çözümler akla, hukuka, vicdana uygun olmalıdır.İktidarların başarısı, zaptetme gücü ile ölçülmez.Gösterdiği her şeyi alkışlayacak kadar robotlaşmış milletvekilleri Başbakan’ı mutlu etmemeli, aksine korkutmalıdır. Onları öteki kurumlar için rol modeli yapmaya çalışmamalıdır. Hele yargıyı hiç...Çünkü ilerde, kendisini durduracak bağımsızlığa sahip bir yargı bırakmadığına çok pişman olabilir!Ucuz kahramanlıkSiyasetçiler öğrenci eylemlerini desteklemeden önce anlamaya çalışmalı.Hele hele bu eylemlerden siyasi bir sonuç çıkarmayı hayal bile etmemeli.Önceki gün ODTÜ kampüsünden AKP Genel Merkezi’ne yürümek isteyen bir grup öğrencinin polisle çatışma durumu yaşanırken bir CHP milletvekilinin olay yerine gitmesi büyük hata olmuştur.Umarız CHP lideri Kılıçdaroğlu böyle “ucuz kahramanlık“lara hiçbir CHP’linin heveslenmemesi gerektiğini örgüte duyurmuştur.Milletvekilinin çatışma ortamında yapabileceği hizmet yoktur.Hizmet vereceklerini düşünenler, diyalog kurabilecekleri ortamları yaratırlar.CHP böyle bireysel müdahalelerin önünü kesmeli, öğrencilerle kurumsal köprüler kurmayı tercih etmelidir.Ve asla bu olaylardan menfaat umduğu şüphesine meydan vermemelidir!
Bir musibet bin nasihate bedel derler ya inşallah yargıdaki kaosu aşmaya çalışırken bu ata sözü kendini ispatlar!İyi işaretler görülüyor.Mesela siyasetçilerin bir numaralı avadanlığı olan nalıncı keserleri göz önünden çekilmeye başlamıştır. Çünkü toplumsal vicdan azap çekiyor. Böyle bir ortamda krizi parti menfaatine yontmak sevimsiz kaçabilir, siyaseten ağır fatura çıkarabilir.Tutukluluk süreleriyle ilgili uygulama ve tartışmalar şu gerçekler üstünde bir toplumsal mutabakat yaratmıştır.1. Türkiye’de tutukluluk süreleri aşırı uzundur. AİHM Türk Yargıcı Prof. Dr. Işıl Karakaş’ın VATAN’a yaptığı açıklamalar içerdeki mutabakatla örtüşüyor. “Yargıtay’ın tutukluluk yorumu AİHM içtihatlarına aykırı. 10 yıl tutukluluk AİHM’nin bütün kararlarına ters düşüyor” diye konuşuyor.2. Tutukluluk sürelerinin uzunluğu yargının etkin çalışmaması ve davaların makul sürede sonuçlanmaması ile de ilgili bir sorun.AİHM Yargıcı Prof. Karakaş şöyle diyor: “Tutukluluk makul süre olacak ve davayı o sürede bitireceksiniz. Bitiremiyorsanız kişiyi tutmayacaksınız.” Yani hâkimleri içki içiyor mu diye değil, işini düzgün yapıyor mu diye fişlemek gerekiyor!Siyasetçiye yasak bölge3. Bu teşhisler çare arayanları buluşturuyor: İlk derece mahkemeler ile Yargıtay arasında yer alan ikinci derece yüksek mahkeme olan istinaf (bölge) mahkemeleri daha fazla geç kalmadan çalışmaya başlamalı. Yargıtay’ın çok yavaş olduğu söylenemez. Çünkü ceza dairelerinde ortalama her 6 dakikada bir karar çıkıyorsa bu tablo yargının yavaş işlediği düşüncesini değil, “acele işe şeytan karışır” sözünü hatıra getirebilir. Ve buna rağmen yeni yıla 366 bin dava dosyası devredilmiştir.4. Yargıtay Başkanı her adli yıl açılış töreninde “Yangın var” diye bağırır. Dün tekrarladı ki, acil müdahale tedbiri olarak bölge mahkemelerini devreye sokmak yanında hâkim ve savcı sayısını da 30 bine çıkarmak lazım.Hükümetin aynı doğrultudaki hazırlıkları çok yakında meclise getireceğini Adalet Bakanı’ndan duymak rahatlatıcı oldu.Ama çözüm bulmakla iş bitmiyor. Adalet hassas bir konudur ve siyasetçiler için “yasak bölge” olması gerekir. Bizde öyle mi?Seçim yılı şans olabilirTürkiye açıktan açığa bir iktidar-yargı çatışmasına sahne oluyor. Geçen 12 Eylül’de yapılan referandumun, yargıyı kontrol altına alma ameliyatı olduğuna dair şüpheler yazık ki doğru çıkmıştır.Müebbet hapislik canavarların cezaevlerinden salıverilmesiyle doğan toplumsal travmayı yenmeye, sözünü ettiğimiz tedbirler yeterli olacak mı?Kolay görünmüyor. Çünkü iktidarın yargıya dönük niyeti konusunda oluşmuş şüpheler, toplumsal desteğin önünü kesiyor.İnternete yansıyan kamuoyu nabzı tehlikeli suçluları salıverme kaosunu AKP iktidarının kasten çıkardığı vehmini yansıtıyor. Çünkü güven kaybolmuştur.Halkın önemli bir kesimi, yüksek yargının bağımsızlığına son verecek darbenin bu oyunla vurulacağından korkuyor.Aynı kitle uzun süreli tutukluluğa yeşil ışık yakan yorumun, Silivri’de yatan “siyaset mağdurları” aleyhine kullanılacağı endişesini taşıyor.Her şeye rağmen adalet krizinin seçim yılına denk gelmesi şansımız olabilir.Çünkü çözüm görünüşlü tecavüz ve işgal girişimleri bu hassas ortamda kolay fark edileceği için AKP önderlerinin meseleye siyasetçi gibi değil devlet adamı gibi yaklaşmaları ihtimali doğabilir.Not: Bu bir tahmin değil duadır!
Kanun yapanlardan uygulayanlara kadar herkes adalete karşı işlenmiş ağır bir suçun vebali altındadır bugün.TV’lerde bütün gün izledik; katliam boyutunda cinayetler işlemiş olanlar da dahil ağır suç isnadıyla yargılanan yüzlerce, binlerce tutuklu cezaevlerinden salıverilecek.Serbest bırakılmaları toplumu en çok rencide eden grup herhalde kurbanlarını domuz bağı ile öldürüp “mezar evler”in bodrumlarına gömen Hizbullah örgütünün üyeleriydi.Tam 188 masumu hiçbir insana reva görülmeyecek işkencelerle katleden canavarlığın ortakları halaylar çekerek adeta adaletin katlini kutluyorlardı!Adalet duygusu ağır darbe yemiştir. Türkiye’de uzun bir süre hiç kimseyi adaletli bir ülkede yaşadığına inandıramazsınız.Tutukluluk sürelerinin üst sınırını belirleyen yasanın yürürlüğe girmesi nedeniyle yaşanan karmaşa Yargıtay tarafından önlendi.Tutukluluk süresinin ağır ceza mahkemelerinin görevine giren işlerde en çok 5 yıl, özel yetkili mahkemelerin baktığı suçlarda ise uzatmalarla 10 yıl olacağı açıklandı.On yıl yetmiyor mu?Adli sistemimiz, cezaevlerinde 50 bini aşkın tutuklu biriktirmiştir. Şimdi son yasa ile ilk etapta 5 bin tutuklunun salıverildiği, rakamın birkaç ay sonra 20 bini aşacağı söyleniyor.Hapishanenin işlevi sadece suçluya ceza vermek değildir, toplumu da suça ve suçluya karşı korumaktır. Ama müebbet hapis cezası yemiş kişiler mahkumiyet kararları Yargıtayca onanıp kesinleşmediği için bugün-yarın aramızda dolaşmaya başlayacaklardır.Verecekleri zararların sorumlusu kimler olacak?Taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5’inci maddesi, tutukluluk süresinin makul olmasını öngörüyor.On yıl tutukluluk makul değildir. On yıl tutukluluk, hukukun üstünlüğünü sözde değil özde yaşayan toplumlar için zulümdür.O nedenle Türkiye’de yaşanan rezaleti tahlil ederken başta yargıyı sorgulamak gerekir.Adam, kurbanlarını nasıl vahşice katlettiğini itiraf etmiş, bu itirafı destekleyen deliller mahkemeye getirilmiş; karar vermek için daha başka ne gerekiyor?Daha fazla kurban mı, yoksa on yıldan daha uzun zaman mı?Gerekli olan sadece halkın kaybolan adalet duygusunu yeniden ayağa kaldırmaktır.Daha çalışkan, daha cesur hakimlerdir savcılardır.Yeni kanun paklarAyıbın büyük kısmı yargıya aittir.Çünkü 2005 yılında Resmi Gazete’de yayınlanan bu yasa 1 Nisan 2008 tarihinde yürürlüğe girecekken doğuracağı aksaklıklar öngörülerek 31 Aralık 2010’a ertelenmiştir.Doğal olarak yargının, yaratılan bu zamanı davaları bitirmek için değerlendirmesi gerekmez miydi? Yargının, hiçbir telkine gerek duyurmadan ortak bir bilinç geliştirmesi harika olmaz mıydı?Haydi yargı bu olanağı değerlendiremedi; Adalet Bakanlığı doğacak hengâmeyi görüp yasanın yürürlüğünü bir kez daha ertelemek gerektiğini hükümete öneremez miydi?Tutuklulukta on yıl, Silivri’de neyle suçlandıklarını bilmeden yatan gazeteciler ve bilim adamları için pek uzun ama Hizbullah’ın cellâtları için yetersiz bir zaman sayılacaktır çoğunluğun gözünde.Ama şöyle bakmak gerek:Hiç bir dava on yıldan fazla uzamamalıdır.On yıl üst sınırdır; özel yetkili mahkemelerin eline düşen her sanık mutlaka on yıl tutuklu kalacak değildir.Aklın emri bu ama uygulamanın yarattığı adaletsizlikler, tamiri olanaksız bir arızanın varlığını işaret ediyor.İyi anlaşılır yeni bir yasa galiba en iyisi!
Türkiye’nin terör konusundaki müzminleşmiş çelişkisini her gün başka bir sebeple yaşıyoruz.Diyarbakır’da dün, dershane önünde bomba patlatılarak öldürülen fidanlar için anma töreni yapıldı.Üstünden üç yıl geçmiş.Bize “dün gibi” gelebilir ama siz onu bir de annelerine, ailelerine sorun.Yedi kurbandan biri olan Eren Şahin’in annesi Oya Eronat dün tüm korkuları aşmış bir mağduriyetin ölüme meydan okuyan sesi oluyordu:“Hayata dönemiyoruz. Güldüğümüz zaman suçluluk duygusuna kapılıyoruz. Bu şehrin geleceğini kararttılar. O kanlı ellerini bu şehirden çeksinler. 14-15 yaşında çocuklar kandırılıp dağa gönderiliyor. Terör estiriyorlar. Kimse sesini çıkaramıyor. Artık herkes cesur olsun istiyorum!”Diyarbakır’da bu trajedi yaşanırken olayın öteki boyutunda silâhla siyaset yapan eli kanlı adamın yeni numaraları sahne alıyordu:Öcalan dün, özerklik projesinin yanlış anlaşıldığını avukatları aracılığıyla topluma duyurdu. Tabii yine tehditler eşliğinde... Devlet büyüklerinin yüreğinde suikast vehimleri uyandırarak!Şunu dedi: “Devleti bölmek istemiyoruz. Devletin yanına yeni bir devlet, bayrağın yanına yeni bir bayrak doğru değildir. Bu bir tuzaktır, uzak durulmalıdır.”Takiyeci teröristTeröristbaşı toplumun hafızası ile alay ediyor. Geçen yıl yol haritası adı altında kurduğu hayaller, Demokratik Özerk Kürdistan projesinin hedeflerinden sanki daha mı kanaatkârdı? Futbolda bile ayrı lig isteyen o değil miydi?Zaten avukatlarının aracılık ettiği ifadeler çelişkilerle doludur. Bir yandan “ayrı devlet ayrı bayrak” istemediğini söylüyor, öbür yandan demokratik özerklik taslağının aceleyle erken açıklandığını anlatıyor.PKK’yı devlet himayesinde uzaktan idare eden Öcalan’ın sabahtan akşama takiye siyaseti oluşturup onu uyguladığı, kendi çelişkileri ile ortaya çıkıyor.Çok yakın bir geçmişte “silâh miadını doldurdu” diyen Diyarbakır Belediye Başkanı Baydemir’i neredeyse linç ettirecekti.Unutmayalım, bu adam silâha ve şiddete tapan bir ırkçıdır.“Devleti bölmek istemiyoruz” sözüne, içten pazarlıklılar hariç kimseyi inandıramaz.Batıdaki Kürtlerİnandırmak istiyorsa dershane önünde üç yıl önce Eren Şahin’i ve arkadaşlarını niçin öldürdüler, kendi bebeklerine bile neden hiç acımadılar?Teröristbaşı önce bunu anlatsın, Eren’in annesini ikna etsin, sonrası kolay.“Terörle pazarlık olmaz” sözü bir insanlık mirasıdır. AKP iktidarı bu gerçeği değiştirmenin asla kazanılamayacak kumarına milleti ortak etmemelidir.Toplum hep bölücü talepler seslendiren Kürtçülerin Güneydoğu’yu temsil ettiklerine inandırıldı. Bunu yapan siyasetçiler aslında demokratik bir çözüme şans tanımadılar, bölücülere ve bölünme siyasetlerine bilerek veya bilmeden yardım ettiler.Arkadaşımız Ruşen Çakır’ın yazdığına göre Diyarbakır’ı ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı Gül Belediye Başkanı Baydemir’e önemli bir hatırlatmada bulundu. Kürtlerin çoğunun ülkenin batısında refah içinde yaşadıklarını, böyle provokatif girişimlerin en çok onlara zarar verebileceğini hatırlattı.Cumhurbaşkanı’nın korkusunun gerçekleşmesini, ancak Eren Şahin’in annesinin çağrısına uyarak önleyebiliriz:“Korku estiriyorlar. Kimse sesini çıkaramıyor. Herkes cesur olsun istiyorum.”