Bir musibet bin nasihate bedel derler ya inşallah yargıdaki kaosu aşmaya çalışırken bu ata sözü kendini ispatlar!
İyi işaretler görülüyor.
Mesela siyasetçilerin bir numaralı avadanlığı olan nalıncı keserleri göz önünden çekilmeye başlamıştır.
Çünkü toplumsal vicdan azap çekiyor. Böyle bir ortamda krizi parti menfaatine yontmak sevimsiz kaçabilir, siyaseten ağır fatura çıkarabilir.
Tutukluluk süreleriyle ilgili uygulama ve tartışmalar şu gerçekler üstünde bir toplumsal mutabakat yaratmıştır.
1. Türkiye’de tutukluluk süreleri aşırı uzundur. AİHM Türk Yargıcı Prof. Dr. Işıl Karakaş’ın VATAN’a yaptığı açıklamalar içerdeki mutabakatla örtüşüyor. “Yargıtay’ın tutukluluk yorumu AİHM içtihatlarına aykırı. 10 yıl tutukluluk AİHM’nin bütün kararlarına ters düşüyor” diye konuşuyor.
2. Tutukluluk sürelerinin uzunluğu yargının etkin çalışmaması ve davaların makul sürede sonuçlanmaması ile de ilgili bir sorun.
AİHM Yargıcı Prof. Karakaş şöyle diyor: “Tutukluluk makul süre olacak ve davayı o sürede bitireceksiniz. Bitiremiyorsanız kişiyi tutmayacaksınız.” Yani hâkimleri içki içiyor mu diye değil, işini düzgün yapıyor mu diye fişlemek gerekiyor!
Siyasetçiye yasak bölge
3. Bu teşhisler çare arayanları buluşturuyor: İlk derece mahkemeler ile Yargıtay arasında yer alan ikinci derece yüksek mahkeme olan istinaf (bölge) mahkemeleri daha fazla geç kalmadan çalışmaya başlamalı. Yargıtay’ın çok yavaş olduğu söylenemez. Çünkü ceza dairelerinde ortalama her 6 dakikada bir karar çıkıyorsa bu tablo yargının yavaş işlediği düşüncesini değil, “acele işe şeytan karışır” sözünü hatıra getirebilir. Ve buna rağmen yeni yıla 366 bin dava dosyası devredilmiştir.
4. Yargıtay Başkanı her adli yıl açılış töreninde “Yangın var” diye bağırır. Dün tekrarladı ki, acil müdahale tedbiri olarak bölge mahkemelerini devreye sokmak yanında hâkim ve savcı sayısını da 30 bine çıkarmak lazım.
Hükümetin aynı doğrultudaki hazırlıkları çok yakında meclise getireceğini Adalet Bakanı’ndan duymak rahatlatıcı oldu.
Ama çözüm bulmakla iş bitmiyor. Adalet hassas bir konudur ve siyasetçiler için “yasak bölge” olması gerekir. Bizde öyle mi?
Seçim yılı şans olabilir
Türkiye açıktan açığa bir iktidar-yargı çatışmasına sahne oluyor. Geçen 12 Eylül’de yapılan referandumun, yargıyı kontrol altına alma ameliyatı olduğuna dair şüpheler yazık ki doğru çıkmıştır.
Müebbet hapislik canavarların cezaevlerinden salıverilmesiyle doğan toplumsal travmayı yenmeye, sözünü ettiğimiz tedbirler yeterli olacak mı?
Kolay görünmüyor. Çünkü iktidarın yargıya dönük niyeti konusunda oluşmuş şüpheler, toplumsal desteğin önünü kesiyor.
İnternete yansıyan kamuoyu nabzı tehlikeli suçluları salıverme kaosunu AKP iktidarının kasten çıkardığı vehmini yansıtıyor.
Çünkü güven kaybolmuştur.
Halkın önemli bir kesimi, yüksek yargının bağımsızlığına son verecek darbenin bu oyunla vurulacağından korkuyor.
Aynı kitle uzun süreli tutukluluğa yeşil ışık yakan yorumun, Silivri’de yatan “siyaset mağdurları” aleyhine kullanılacağı endişesini taşıyor.
Her şeye rağmen adalet krizinin seçim yılına denk gelmesi şansımız olabilir.
Çünkü çözüm görünüşlü tecavüz ve işgal girişimleri bu hassas ortamda kolay fark edileceği için AKP önderlerinin meseleye siyasetçi gibi değil devlet adamı gibi yaklaşmaları ihtimali doğabilir.
Not: Bu bir tahmin değil duadır!
Olur mu olur!
Haberin Devamı

