Seçim ateşkesi

20 Ocak 2011

Siyasi iktidar ile iş dünyasının en saygın ve kapsayıcı kuruluşu TÜSİAD seçim için ateşkes yaptı.TÜSİAD Genel Kurulu dün, Başbakan’ın pek sevdiği ifadeyle iki tarafı da memnun eden bir “win-win zemini” oldu.Referandum öncesinde “evet”e angaje olmayan TÜSİAD yönetimini “bitaraf olan bertaraf olur” tehdidi ile karşısına alan Başbakan Erdoğan, ilişkileri onarma fırsatını akıllıca kullandı.Seçim meydanlarına taşıyacağı tezleri iş dünyasının seçkinlerine dinletmesi kurnazca bir taktikti. Çünkü patronların bu “barış yapıcı buluşma”yı ziyan etmek istemeyeceklerini tahmin etmiş olmalıdır.Nitekim Başbakan bu fırsatı değerlendirerek ekonomiden ziyade günlük siyasetin ağırlık taşıdığı bir konuşma yapmış seçim ekonomisi uygulamayacağı gibi iş dünyasının hoşuna gidecek şeyler söylemiştir.Ama öte yanda türbandan yargı ile kavgasına, içki yasağından öğrenci olaylarına kadar düşüncelerini, itiraz sesi duymadan iş adamlarına dinletmiştir.Başbakan, TÜSİAD’a karşı “bertaraf olma” müeyyidesi ile tetiklenmiş gerginlik siyasetinin hasadını yapmış sayılır.TÜSİAD’ın sesi olarak Başkan Ümit Boyner ve Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Mustafa Koç, endişelerini eleştirel olmayan ifadelerle ortaya koymaya özen gösterdiler.Boyner, ülkenin seçmen haritasına da yansıyan hayat tarzı farklılıklarından gelen kutuplaşmaya dikkat çekerken Mustafa Koç ekonomik gelişmenin kalitesini sorgulamaya çalıştı:“Türkiye dünyanın ilk on ekonomisi arasına girdiğinde gelişmiş ülke olacak mı? Biz 16’ncı büyük ekonomiyiz ama insani gelişme endeksinde maalesef 83’üncü sıradayız. Acaba dünyanın 10’uncu büyük ekonomisi olduğumuzda yerimiz nereye yükselecek?”Bunu tahmin etmek zor değildir.İnsanlar ve kurumlar, kendi huzur ve kazançları için eleştiri hak ve görevlerinden vazgeçerlerse Türkiye yükselmez.TÜSİAD’ın düşünce üretme yetenek ve geleneğini askıya almak kimsenin harcı olmamalı.İktidar da suskun bir TÜSİAD’ı kazanç saymamalı!Utanç vericiGazeteci Hrant Dink’in ölüm yıldönümünde yükselen feryatlar, vicdan taşıyan herkesi utandırmış olmalıdır.Bu insanlar dört yıldır sadece adalet istiyorlar. Her geçen gün umutlarını ve güven duygularını biraz daha kaybederek...Türk ve müslüman olmayan hiçbir vatandaş bu ülkede ve böyle bir ortamda kendini güvende ve evinde hissedemez.Hangi soy veya inanca mensup olursa olsun aynı kaderi paylaştığımız vatandaşlarımızda böyle bir duygu uyandırmak hepimizi utandırmalıdır!Dink cinayeti, faili meçhullerden daha rezil bir durumu yansıtıyor.Çünkü bu olayın sadece tetikçisi değil azmettirenleri ve cinayetten sonra suçluları koruyup kollayanları da belli.Böyle bir ortamda adaleti sadece faşizm önleyebilir.Devleti ve rejimi böyle bir iftiraya karşı da sadece yargı koruyabilir.Mahkeme görevini yapsın!Ava giden avlanırBaşbakan “organize iş” iddiasından vazgeçmediği için savcılık suçlu avına çıktı.Oysa özürler dilenmiş, işin ardında bir organizasyon bulunmadığı inancı kamuya mal olmuştur.TT Arena’da yaşanan protestonun peşinde koşmaya devam etmek artık küçültücü bir intikam hevesi olacaktır.Kibir ve intikam geri tepen takıntılardır.Başbakan’ı memnun etmek için yakalanıp suçlanacak her kişi halkın gözünde mağdur görülecek, iktidarın güç kullanma ve ceza verme tutkusu, öteki takımların taraftarlarınca da itici bulunacaktır.Doğru tavır, stadı en kısa zamanda Galatasaray’a devredip olayı kapatmaktır!

Devamını Oku

Direnen son kale

19 Ocak 2011

Yüksek yargının kararları, hukukun üstünlüğüne dayanan demokrasilerde sorun çözer, kavgayı bitirir.Bizde tersi oluyor.Danıştay’ın dün açıklanan türban kararı iktidar sözcülerinin intikam kokan tepkileriyle karşılaştı.Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitim Giriş Sınavı (ALES) sonbahar dönemi kılavuzunda, adaylara başı açık fotoğraf çektirme ve sınava başı açık olarak girme zorunluluğu getirilmemişti.Eğitim-İş Sendikası iptal davası açtı.Danıştay 8. Dairesi türbanlı adaylara yeşil ışık yakan düzenlemenin yürütmesini durdurdu. Hem de oybirliği ile...Haber üzerine AKP sözcüleri ateş püskürdüler. Grup Başkanvekilleri Bozdağ ve Elitaş mahkemenin ideolojik davrandığını ve utanılacak bir karar aldığını iddia ederken YÖK Başkanı Özcan “Çok üzüldüm; karara itiraz edeceğiz” dedi.İdeolojik davranan taraf hiç şüphe yok ki iktidardır. Çünkü Danıştay, türban konusundaki Anayasa Mahkemesi ve AİHM içtihatlarını sahiplenmekten başka bir şey yapmamıştır.Karar gerekçesinde bu açıkça yazıyor.Ne kadar dayanacak?Bu mahkemelerin, anayasayı korumak bağlamında bundan böyle daha uyanık olmalarını gerektiren sebepler çoğalmıştır.Başta türban yalnız üniversitede okuyan kızlar için isteniyordu. O yasak bir oldu bitti ile delindikten sonra asıl niyet açığa çıktı.Bir yandan ilk ve ortaöğretim okulları zorlanırken bir yandan da Başbakan türbanın kamuya eninde sonunda gireceğini söylemeye başladı.Son Danıştay kararının akademik personel giriş sınavı için verilmiş olması manidardır.İslâmi bir rejimin altyapısını oluşturma yolunda gözünü budaktan sakınmayan iktidara karşı yüksek yargı daha ne kadar direnebilir?Bunu tahmin etmek kolay değil.Çünkü iktidar, kendi seçtiği üyelerden oluşmuş yeni Anayasa Mahkemesi’ni Yargıtay ve Danıştay’ın üstüne koyan bir düzenleme tasarlıyor.Yargı bağımsızlığının çökmek üzere olduğunu, tarafsız bilim adamları (Tarihçi Bernard Lewis gibi) Atlantik’in öbür kıyısından bile görüyorlar.Peki Türkiye’deki sessizlik neyin nesi?O, iktidarın tehdit gücünden, bir de direnme ve uyarma sorumluluğu taşıyanların yeteri kadar cesaret sahibi olmamasından ileri geliyor.Diyanet niye suspus?Yürütmenin bir görevi de yargı kararlarına itaati sağlamaktır. Ama dikkat edin ilköğretim okullarının kapılarındaki türban zorlamaları çoğalmaya başlamıştır.Organize mi bunlar?Yönetimden teşvik ve himaye mi görüyor?Şanlıurfa’daki olaya bakıp 7-8 yaşında çocukların kendi iradeleriyle eylem yaptıklarını söyleyemeyiz. En fazla onların acımasızca kullanıldıklarından şüphe edebiliriz.“İnancımız nedeniyle takıyoruz” dediklerinden belli... Birilerinin başlarını bağlayıp okula gönderirken soranlara ne diyeceklerini öğrettikleri o kadar açık ki...İnsan merak ediyor; bu çocukları yargıdan başka koruyacak bir kurum, bir güç, bir akıl, vicdan yok mu?Devlet bütçesinin aslan payını alan Diyanet İşleri Başkanlığı niçin suspus oturuyor?Diyanet’in yeni kadrosu “Rejimin laik yapısını savunmak işimiz değil” diyebilir.Ama 7 yaşında çocukların tesettüre girmesi dinimizde var mı; hiç değilse bu kadarına müdahale etmeleri gerekmez mi?Sonuçta kimse onlardan laikliği savunmasını beklemiyor; bari dini ve din bahanesiyle kullanılan çocukları korusunlar.Ayıp değilse bile günah uyarısı yapsınlar!

Devamını Oku

Dönüşü yok mu?

18 Ocak 2011

Tanınmış Amerikalı tarihçi Profesör Bernard Lewis’in son uyarısını can kulağı ile dinlemek lâzım.Yetkin bir Orta Doğu uzmanı olan tarihçi aynı zamanda samimi bir Türk dostudur. Onun dostluğu bilimsel araştırmalarından yani sağlam kaynaklardan besleniyor.Türklere reva görülen haksızlıkları cesaretle sergilediği için ölüm tehditleri almış bir bilim adamıdır.Hiç unutmam; bir konferansını şöyle bitirmişti:“Ermeni soykırımını kabul edip özür dilemeniz ve bu sayfayı kapatıp rahata kavuşmanız için sizi ikna etmeye çalışanlar olacaktır. Böyle bir oyuna gelmeyin. Çünkü atalarınız bu suçu işlemedi. Rahatınıza, bencilliğe feda etmeyin sakın onları...”Türkiye’deki gelişmeleri yakından izleyen Prof. Bernard Lewis, Cumhuriyet’e verdiği demeçte AKP iktidarının nihai amacının “İslâmi demokrasi” olduğunu savundu.Türkiye’de rejimin çağdaş demokrasinin rayında ilerlemediğini söylemek istiyor.İslâmi demokrasi diye bir model var mı?Hayır, Prof. Bernard Lewis kara mizah yapıyor olmalı.Çünkü AKP’nin rotasını tahlil ettiğinde “tek yönlü bir sokak” görüyor. Yani iktidarın gittiği yol, dönüşü olmayan bir yoldur.Muhalefetsiz olmazGözlemini şu gelişmelere dayandırıyor:“İş topluluğunu ele geçirdi, akademik topluluğu ele geçirdi, polisi ele geçirdi. Bir tek bağımsız kalan Anayasa Mahkemesi ve yargı idi. Şimdi onu da ele geçirmek için çalışıyorlar. Başarılı olurlarsa bu yolda devam edecekler.”Amerikalı tarihçi, Türk demokrasisinin “en iyi ve en etkili” savunucusu olduğunu söylediği Anayasa Mahkemesi için kaygı duygunu gizlemiyor.Çünkü böyle bir durumun ortaya çıkaracağı zaafiyet, yalnız demokrasiyi koruyan kurumların önünü kesmekle kalmayıp muhalefeti kısıtlamaya yönelik çabaları da cesaretlendirebilir.Çok partili bir düzen ve seçim sandığı demokrasinin vazgeçilmezleri olmakla beraber her şeyi değildir. Türkiye’de demokrasinin tamamlayıcı unsurları her gün birer ikişer ortadan kayboluyor.Prof. Lewis’in sözünü ettiği “dönüşü olmayan yol”un sonu tabii ki otoriter bir rejimdir. Eğer Başbakan’ın ikide bir tekrarladığı “ileri demokrasi” buysa eksik olsun!Kalite kontrolüDün “İslâmi demokrasi nasıl olur” diye düşünürken, iktidar kanadından TT Arena Stadyumu’nda yaşanan olaylara yönelen tepkilerin kalitesine baktım.Daha objektif bir kriter olamayacağını düşündüm.Başbakan’a yönelen protestolar nedeniyle Enerji Bakanı, Galatasaray taraftarlığını ailece askıya almışlar.AKP Meclis Grup Başkan Vekili Kılıç tepkisini “Yüzlerce trilyon harcandı o stadyum için. İdrakten yoksun sefillere yazıklar olsun” diye ifade etmiş.Belediyeye bağlı bir şirketin yetkilisi ile AB Genel Sekreterliği’nin bir uzmanı ise yuhalayanlara “nankör, şerefsiz” demiş.Başbakan yaşadığı can sıkıcı olayı bütün boyutları ile değerlendirmelidir. Tribünleri dolduran yığınların duygularını doğru tahlil etmeye çalışırken, kadrolaşmanın bürokrasiyi ne hale getirdiğine bakmayı da ihmal etmemelidir.Bu kalitesizlik, eline fırsat geçtiği zaman devlet gücünü kötüye kullanır.İktidarı yanlışa, hatta uçuruma götürür.İslâmi demokrasi, muhalefet yaşatmayan bir rejimdir.AKP İslâm dünyasının tek iyi örneği olan Türk demokrasisine nankörlük etmemelidir. Her şeyini ona borçlu olduğunu unutmamalıdır.

Devamını Oku

Özal’ı örnek alsa

17 Ocak 2011

Demokrasinin beslendiği hayat pınarı sabır ve hoşgörüdür. Başbakan Erdoğan’ın asabiyeti kendine de demokrasiye de zarardır!Halkın gönlünü kazanacak eylem ve söylemlerde bulunmak siyasi liderlerin sıkça başvurdukları bir taktik.Ama bu imkân bazen pazar günü Galatasaray’ın yeni stadının açılışında yaşandığı gibi geri tepebiliyor.Aslında böyle kazalardan değil, sonuçlarını yönetememekten korkmak lâzım.Çünkü demokrasinin imkân ve fırsatlarından yararlanmak isteyenlerin de demokrat olmaları gerekiyor. Aksi halde yaptığınız halkla ilişkiler yatırımı ayağınıza dolanıyor.Yakın tarihimizde bu olanağı değerlendirmeyi bilen ve seven iki lider vardır. Onların hedef oldukları protesto karşısındaki reaksiyonları, liderlerimizin demokrasi anlayışının ileri mi, geri mi gittiği hakkında fikir verebilir.1980’li yılların sonuna doğru Turgut Özal eşini yanına alıp tiyatrocu Uğur Yücel’in kendisini taklit ettiği gazinoya gitti. “Sahnedeki Özal” tuvalet kâğıdı rulosuna yazılı mal varlığını sayarken okudukça okuyor izleyiciler gülmekten kırılıyordu.Başbakan Özal da çok güldü, sonra kulise gidip Uğur Yücel’i kutladı.Ne ertesi gün maliyeciler gazinoyu bastı, ne de Uğur Yücel savcılığa çağırıldı..Herkes mecbur değilUnutulmaz pop sanatçısı Cem Karaca hakkında çıkarılan tutuklama kararı nedeniyle 12 Eylül rejiminin hüküm sürdüğü yıllarda Almanya’da yaşadı.Turgut Özal’ın Başbakan olarak harcadığı çabalar sayesinde yurda dönme imkânına kavuşan Cem Karaca ilk konserlerinden birine teşekkür borçlu olduğu Özal’ı davet etti. Başbakan Özal da gitti. Ama salona girmesiyle başlayan ıslıklı ve yuhlu protestolar uzun uzun devam etti.Özal, yanında oturan doktoru Cengiz Aslan’ın kulağına şunu dedi:“Tabii herkes beni sevmeye mecbur değil.”Hiç renk vermeden ve tuhafı çok da eğlenerek konseri izledi.Özal’ın sabır ve hoşgörüsünü Tayyip Erdoğan gösteremez miydi?Yüksek risk alırdı belki ama gösterse çok iyi olurdu.Stadı terk ederken bu protestoyu hak etmediklerini söylemesinde bir yanlışlık yok fakat eserde Galatasaray’ın “bir Allah kuruşu” katkısı olmadığını iddia edip daha devir anlaşmasını yapmadıklarını söylemesi tehdit algısı yarattığı için ağır bir kusur olmuştur.Doğru okumak lâzımBizce en büyük ayıp kulüp başkanı Adnan Polat’ın yaptığı açıklamadır.“Özrü kabahatinden büyük” sözü böyle durumlar için söylenmiş olmalı.Başbakan’ı yuhalayanları 200 kamera ile tespit etmişler, bu kişileri stada sokmayacaklarmış!Ne sıfatla, ne hakla?Demokrasi hazımsızlığı bulaşıcı hastalık gibidir. Başbakan’ın öfkesi sahanın devir işlemini tehlikeye sokacaksa kulüp başkanı da durumu kurtarmanın umutsuz çabaları arasında böyle saçmalar işte!Herkes dersini alsın ve kapansın bu iş. Keşke olmasaydı ama yaşanan bir demokratik tepkidir. Ceza kesmek demokratik bir ülkeye yakışmaz. Çünkü sadece diktatörler hükmettikleri halkın itaat etmesiyle yetinmeyip minnetlerini de göstermelerini isterler.Başbakan protestolar için “Bunu kimse son olaylara mal etmesin” dedi.Yani içki yasağı, heykel yıkımı, türban tırmanışı, TV dizisine sansür ve Hizbullah suçlularını salıverme gibi peş peşe gelen olumsuzlukların bu tepkide hiçbir payı bulunmadığını söyledi.Mesajı alamamış demek ki; yazık...

Devamını Oku

Ciddi olalım

15 Ocak 2011

Seçime altı ay bile kalmadı; nelerle uğraştığımıza bakar mısınız?TV’deki Kanuni dizisi, Kars’taki heykel krizi, anlamı ve amacı saptırılan içki meselesi... Tabii demirbaş sömürü türban eşliğinde.Neymiş; tarihi kişilerin mahremiyetine hassasiyet gösterilmiyormuş.Bu tartışma, vatandaşları en yaygın biçimde izlenip gözlenen ve adı “Telekulak Cumhuriyeti”ne çıkan bir ülkede yapılıyor. Hem acıklı hem komik.Başka mesele kalmamış gibi Başbakan Kars’taki heykelle uğraşıyor.“Ucube” sözünden doğacak ayıba karşı fedailik yaparak inkârın ateşine kendini atan Kültür Bakanı’nı anında harcıyor.Gelelim içki meselesine; gerçekten herkes aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içiyor mu?Hayır ama Başbakan öyle görüyor.Tüm bu tartışmaların derininde dini duyguların istismarı yoluyla siyasi kazanç sağlama hesabı vardır. O nedenle hiçbir çağdaş insanın iktidar tezlerine hak vermesi mümkün olamaz. Ama muhafazakâr oy depolarına bu yolla kolay ulaşılacağı için iktidar, seçime televole şovları ile gitmekte yarar görecektir.Başbakan bu cadı kazanlarının altını sürekli harlı tutmaya çalışacaktır.Yemin niye kısaldı?Gündem yaratıcıların attığı sis bombaları gerçek sorunları örtmemeli. Şu anda olan budur.Gerçek gündem ve dürüst tartışma AKP’nin seçimi kaybetmesini kolaylaşır filân demiyorum.Önemli olan seçim kampanyasından geriye işe yarar fikirlerin ve doğru projelerin kalmasıdır.Bu tartışmalar arasında AKP yanlış adımlar atmaktan kendini koruyacak taahhütler vermeye millet önünde mecbur duruma düşerse fena mı olur?Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun Tasarısı Meclis’e sunuldu. Orada mahkeme üyelerinin göreve başlarken etmek zorunda oldukları bir yemin var.Eski AYM Genel Sekreteri ve eski YÖK üyesi Bülent Serim, yeni ve eski yemin metinları arasındaki derin anlam ve yaklaşım farkı bulunduğuna dikkatleri çekmek istedi. (Oda TV’deki yazısı)Yazık ki uyarısı, eğlenceli ve heyecanlı gündemimizde yer bulamadı.Eski, daha doğrusu yürürlükteki yemin metni “Türk Milleti tarafından demokrasiye aşık Türk evlâtlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını koruyacağıma...” diye başlıyor.Yenisinde ise yemin metnine doğrudan “Türkiye Cumhuriyeti Anayasısını koruyacağıma...” diye giriliyor.Nelerden vazgeçiyoruz?Sıfır noktasında, yani ortada hiçbir uygulama yokken seç diye önüme konulsa belki yeni yemin metnini tercih ederim.Çünkü yürürlükteki yemin, milliyetçi yoğunluğu aşırı görülebilecek ifadeler taşımaktadır.Ama burada durum farklı:Eski metinde yer alan vatan ve millet kavramlarından, ülkenin ve milletin bütünlüğünü vurgulayan ifadelerden vazgeçiliyor; durup düşünmek, sebebini sormak gerekir.Çünkü bu bir tasarıdır; yani hükümet tarafından getirilmiş bir yasa önerisidir.Yeni metni bir “sadeleştirme” sayıp susamayız. Öneren irade eski metinden niçin vazgeçtiğini anlatmalıdır.Yetmez; devletin ve milletin birliğine yönelik güvenceden vazgeçilmediğine halkı ikna etmelidir.Bülent Serim yemin metninin yeni anayasanın ipuçlarını verdiğini söylüyor.Ve soruyor:“Bu düzenleme yeni anayasada ‘ikili ulus’ kavramının getirileceğini ‘Türk yurttaşı’ kavramının değişeceğini, hatta belki de ‘Türk’ sözcüğüne hiç yer verilmeyeceğini mi göstermektedir?”Bu soruların cevabını öğrenmek seçim sonrasına kalmamalıdır!

Devamını Oku

Garantisi yok!

14 Ocak 2011

Tayyip Erdoğan’ın dünkü konuşmasını dinleyen bir yabancı onun 8 yıldır Başbakan olduğuna asla inanmazdı.Üstelik bizim Başbakan, anayasa değiştirecek çoğunluğa sahip bir meclis çoğunluğuna kayıtsız şartsız hükmeden bir gücü temsil ediyor.Başbakan’ın devletin bazı kurumları ve halkın belli bir kesimi ile kavgalı olduğunu çocuklar bile anlar. Kendisine ters düşen kişi ve çevreleri cevaplarken seçtiği sözcükler ve sesinin tonu, demokratik bir toplumun normlarına uymuyor.Çünkü tehdit algısı yaratıyor.Kavgada söyleyebileceği sözlerin sınır tanımayacağı duygusunu uyandırıyor.Dün partisinin il başkanları toplantısında konuşurken gündemin bütün tartışma konuları hakkındaki görüşlerini muhataplarını adeta sözle döverek açıkladı.“Herkesin yaşam tarzı güvencemiz altındadır” dedi.Kimsenin ne kadar viski, bira tükettiğini sormadıklarını savunurken, kendisi ile anılan sözlere unutulmayacak bir yenisini ekledi:“İsteyen istediği kadar içiyor. Aksırıncaya tıksırıncaya kadar içiyor!”Sağlık ve gençliği koruma gerekçeleriyle alkol tüketimini caydırmaya yönelik tedbir alan bir hükümet başkanı, bu alandaki eleştiriler karşısında bu kadar sinirlenmez.Başbakan’ın asabiyeti, içkiye ulaşmayı zorlaştıran uygulamaların sağlıktan öte dini emirlerden ilham aldığı şüphelerini güçlendiriyor.Kusuru nerede aramalı?Türkiye global ekonomik krizin sarsıntısını yıkılmadan atlattı, ekonomik performansının gücü ile dış politikada yeni fırsatlar yakaladı bölgenin lider ülkesi haline geldi.Ama keyfini çıkaramıyoruz.Çünkü laik rejim tehlike altındaysa o başarıların fazla bir önemi kalmaz.Kötü bir hastalığa yakalanan insana piyango çıkması, her yatırımından çok para kazanması neye yarar ki?Eğer AKP iktidardaki dokuzuncu yılında hâlâ “Acaba rejimi değiştirir mi?” şüphesinin hedefi olmaya devam ediyorsa Başbakan kusuru başkalarında aramamalıdır.Mesela önceki gün Katar’da “kamuda türban” konusunu soran gazetecilere bunun hak olduğunu, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının yürürlüğe girmesi sayesinde bu sorunun çözüleceğini, yani türbanın kamuya gireceğini söylemiştir.Şimdi “İktidar bireysel başvuru hakkını demek ki türban yasağını kaldırmanın yolunu açmak için halkoyundan geçirmiş” diyenler haklı çıkmayacak mı?Bu kafa ile huzur zorBaşbakan “Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı geliyor.. Bireysel başvuru yeni bir süreç başlatacak, bu hak mücadelesinde er ya da geç bir noktaya varılacak” diye konuştu.Anayasa Mahkemesi üyelerini iktidarın seçtiği yeni dönemde, Anayasa’nın değiştirilemez maddelerini korumak dahi kolay olmayacaktır.Nereden nereye geldik?Anayasa Mahkemesi AKP hakkında açılan kapatma davasını hükme bağlarken bu partinin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğuna karar vermiş fakat kapatma yerine para cezası uygun görmüştü.Mahkeme Başkanı bunun “çok ciddi bir ihtar” olduğunu söylemişti.Dava türban sebebiyle açılmıştı. Mahkeme Başkanı’nın ihtarı, “bir daha aynı tehlikeli sulara girmeyin” tavsiyesi taşıyordu.Ama yıllar geçti ve şimdi bakıyoruz ki AKP yine aynı iddianın peşinde.Şu farkla:İktidar mahkemenin verdiği karara uymamamış, mahkemeyi amacına hizmet edecek yapıya uydurmuştur.Başbakan “Herkesin yaşam tarzı güvencemiz altındadır” diyor ama...Yargı denetimi ile sigortalanmamış bir garantiye kim inanır da huzur bulur?

Devamını Oku

Devam mı, fren mi?

13 Ocak 2011

Uluslararası medya, bilim ve araştırma kuruluşları Tayyip Erdoğan’ın yıldızının her gün daha çok parladığını söylüyor.Amerika’nın saygın siyaset dergisi Foreign Policy son sayısında Maryland Üniversitesi ile araştırma kuruluşu Zogby’nin gerçekleştirdiği anketin sonuçlarını yayınladı.Araştırmaya göre Orta Doğu’da Türkiye ve İran hâkimiyetinin başladığı bir döneme girilmiş bulunuyor.Ama anket, Arap dünyasında en popüler liderin açık ara Tayyip Erdoğan olduğunu, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın ikinci sırada yer aldığını ortaya koyuyor.Tabii bu tespitlerin dayandığı gerekçeler ayrıntılı olarak açıklanmış ve bu arada “Erdoğan niçin en popüler lider?” sorusu da cevaplanmış:“Erdoğan’ın birinci olması, Türkiye’nin Müslüman demokrat bir ülke olarak Araplara model olmasının bir göstergesi..”Yani baskı rejimleri altında yaşayan Araplar düşledikleri hak ve özgürlükler nedeniyle Türkiye’ye özeniyorlar ve bu “benzersiz örnek”i Tayyip Erdoğan’ın inşa ettiğini sandıkları için onu yüceltiyorlar.Yoksa bu popülariteyi sadece “one minute” çıkışı sağlamazdı. Mavi Marmara faciası bir yönetim gafı idi, o hiç sağlamazdı.Hızlanan aşınmaAnket Erdoğan’ın referanduma kadar topladığı takdirin ürünüdür.Çünkü 12 Eylül’deki referandumdan sonra hızlanan gelişmeler, Türkiye’nin imrenilecek niteliklerini hızla budamaya başlamıştır.Sanatçının baskı gördüğü, sanat yapıtlarına ucube denilen, TV dramalarına ceza kesilen bir ülkedir artık Türkiye.İçki yasağı sağlık bahanesi ama aslında din gerekçeli olarak sınırları zorluyor;Okullarda kız ve erkek öğrenciler arasına asgari yakınlık (45 cm) koşulu konuluyor;İslâmi giyimin oldu bitti ile üniversitelere sokulması yetmiyor, tüm okullar ve kamu kuruluşlarına da girmesi için zorlanıyor;“Hem Müslüman hem demokrat” modelin sigortası olan kaleler birer birer düşüyor. Son direniş noktası yüksek yargıdır; o da bunaltıcı kuşatma altında umutsuzca direniyor.Başbakan Erdoğan yol ayrımındadır.Arap dünyasındaki popülaritesi iyi midir, kötü mü?Bu ne şekilde değerlendireceğine bağlı.Yargı da biterseBaşbakan Erdoğan “yola devam” demeyi çok seviyor.Ama İslâm dünyasından aldığı övgüyü hak etmek istiyorsa frene basmaya mecbur olduğunu görmek zorundadır.Çünkü referandumda “ileri demokrasi” vaadiyle aldığı yetkiyi, söz verdiği gibi hukukun üstünlüğüne dayalı bir demokrasi inşa etmek için kullanmıyor.Tümüyle iktidar kontrolü altına giren Anayasa Mahkemesi’ne verilmesi düşünülen yeni rol bu mahkemeyi Yargıtay ve Danıştay’ın üstüne koyacaktır.Böyle bir operasyon, erkler ayrılığı ile bağımsız yargının son kalıntılarını da silip süpürmekle kalmayacak, Yargıtay Başkanı Gerçeker’in dediği gibi kaos ortamı yaratacaktır.Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı geliyor.Başbakan Katar’da bu yeni süreç sayesinde türbanın kamuya “er ya da geç” gireceğini söyledi.Bunu duyunca insan ister istemez soruyor: Tayyip Erdoğan’ın “ileri demokrasi” diye tarif ettiği hedef, İslâmi bir yaşam tarzının kamu kurumlarını da içine aldığı bir Türkiye midir acaba?Eğer öyleyse herkes emin olabilir ki Türkiye’nin hem Müslüman hem laik demokrasisinden kaynaklanan iyi şöhretini Erdoğan kendi elleriyle tahrip edecektir.Türkiye’nin kendisini yücelten değerlerine lâyık olmasını dilerim!

Devamını Oku

Canavar halleri

12 Ocak 2011

Hâkimlerimizin neredeyse her suçluya “iyi hâl indirimi” yapması toplumdaki adalet duygusunu zedeliyor.Haydi sözü esirgemeyelim; halkın moralini ve sinirini bozuyor.Dün ortaya çıktı ki, kaçırdıkları 188 masum insanı, canavarca işkenceler yaparak öldüren ve örgüt evlerinin bodrumlarında betona gömen Hizbullah terör örgütünün 16 yöneticisine mahkeme “iyi hâl indirimi” uygulamış.Eskiden idamlık bir suçtu bu; şimdi cezası ölene kadar hapis.Ama Yargıtay mahkemenin kararını onaylarsa bu kişiler 20 yıl yatıp çıkacaklar.Acaba hâkim bu canavarlarda ne gibi bir iyiye gidiş gördü?Pişman mı olmuşlar?Bunu yalandan bile olsa söylemiyorlar.İşte tutukluluk sürelerine sınır getiren düzenlemenin yanlış uygulanması sonucu serbest bırakılanların her gün polise gidip imza vermesi gerekiyor. Ama yoklar.Lübnan ve İran’a kaçtıklarına dair iddialar dolaşıyor ve “yalandır” denmiyor.Canavar sınıfına giren terörist canilerde “iyi hal” görülmesi gerçek olamaz.Ayrıca bizdeki olay daha da beter.Biri ikisi değil, hepsi birden iyi adam haline gelivermişler. İnsaf!..Kravat takıp mahkeme önünde başını eğen her suçluya ceza indirimi uygulamak, yargı geleneğimizin kötü huyu olarak yerleşmiş durumdadır.Eğer hâkimler ve savcılar iyi hâl indirimini kaybedecek bir şeyi kalmamış tehlikeli suçluları mahkeme salonunda olay çıkarmadan oturtmak için ödül gibi kullanıyorlarsa bu adalet değildir.Buna olsa olsa mahkemenin kendi rahatını sağlamak için adalete kıyması denir.Yargı bu kötü huyunu terk etmeli artık!CHP istiyor mu?Türkiye’de elli yıl seçime hile karıştığı şüphesi halkın vicdanını rahatsız etmedi.Ama on yıla yakın zamandır bu şüphe hiç eksik olmuyor. Halkın bir kesimi bu dönemde yapılan her seçimde sonuçların AKP yararına saptırıldığına inandı.Dün CHP’li Tayfun İçli, dört ay önce verdiği soru önergesinin İçişleri Bakanı tarafından cevapsız bırakıldığından hareket ederek konuyu gündeme getirdi.Son 2 yılda ülke nüfusu 2 milyona yakın arttığı halde seçmen sayısının üç yılda nasıl olup da 9 milyondan fazla artış gösterdiğini iktidara tekrar sordu.“Seçmen kütükleri şaibeliyse, seçimlerin şaibeli olması kaçınılmazdır” dedi.Lâflar güzel ama uyarmakla hile önlenmiyor; CHP’nin öğrenmesi gerekir.CHP güvenilir seçmen kütüklerinin kendiliğinden yazılmayacağını bilmek zorunda. Aksi halde iktidara gelmeyi daha çok bekler.Seçim kazanmanın ilk şartı, iktidar isteyen bir taban ve onun motive ettiği yönetici kadrolardır. Seçmen kütüklerini CHP’nin gönüllüleri, görevlileri kontrol edecek.Kütüklerin doğruluğundan, seçmenler adreslerinde ziyaret edilerek emin olunacak.Tıpkı AKP’nin yaptığı gibi...Hile şüphesi ortadan kalkana kadar parti yönetimi parmak boyama uygulamasına dönülmesini isteyecek, bu konuda gerekirse öteki partilerle işbirliğine gidecek.Örgüt, sandıkları korumak, sandık sonuçlarının hile karıştırılmadan seçim kurullarına teslim edilmesini sağlamak için en diri ve özverili unsurlarını seferber edecek.Bunlar yapılmadığı için CHP’den şimdiye kadar hep “neden kaybettik” hikâyeleri dinledik.“Nasıl kazandık” hikâyesi yazmak sırası geldi mi diye soracak olursanız...Yakınmaların yerini, halka umut ve heyecan veren eylem ve söylemlerin aldığını görmeden buna cevap veremeyiz!

Devamını Oku