Neredeyse bütün şartlar bölücü terör örgütünün sona yaklaştığına işaret ediyor.İçeride son yılların hayata kazandırdığı reformlar, ırkçı bahaneleri geçersiz kılıyor. Soruna ortak komşu ülkelerle kurulan ilişkiler, örgüt için “güvenli bölgeler”in sürekli daralmasına sebep oluyor.Ama bu avantajlı durum satranç tahtasına yansımıyor.Kürt kimliğini tanıyan adımlar ve onları ekonomik alanda tamamlayacak olan vaatler sanki uzlaşma yolunda atılmış önemli adımlar değil de, diyaloğu canlı tutmaya yarayan yetersiz tavizlerdir.Konuya ilgi duyan herkes AKP iktidarının açılım siyasetinde başarısız olduğunu, siyasi alanda bölücülerin psikolojik üstünlük kazandıklarını, çünkü şartları siyasallaşma yönünde iyi kullandıklarını görüyor.Bazı Güneydoğu belediyelerinde oldu-bitti biçiminde özerklik ilân edilmesi epeydir felâket senaryosu olarak kulaktan kulağa dolaşıyorken son günlerde açık açık yazılmaya başladı.Elbette bu başarısızlığın seçimde iktidar partisine dönük bedeli olacaktır.Başbakan’ın son konuşmalarında bölücü terör örgütü ile elebaşına yönelik olarak kullandığı sert ifadeler, milliyetçi kesimde doğan ve oy kaybına sebep olan şüpheleri giderme niyetine hizmet ediyor.Önceki gün “Seçimden sonra Öcalan’ı serbest bırakacaklar” iddiasını yalanlayan Başbakan “Hakkında verilen hüküm neyse sonuna kadar uygularız” dedi.Bir taahhüttür bu. Tutulursa “Öcalan AKP iktidarda oldukça ne af hayal edebilir ne de İmralı’dan başka bir yere nakledilmeyi..”Başbakan dün milliyetçi oylara bir mesaj daha gönderdi:AKP dönemin koalisyon hükümetinde olsaydı Öcalan’la ilgili idam hükmü için “ceza neyse bu cezayı uygulardım” dedi.Hükümet ortakları kabul etmezse?.. “Koalisyondan çekilirsiniz, bu kadar basit!”Bu sözler bir ayağı İmralı’da olan gizli görüşmelerin, kaldığı yerden değil daha gerçekçi bir çizgiden başlayacağını belli ediyor.Başbakan’ın milliyetçi seçmenleri geri kazanma amaçlı hamleleri işe yarayacak mı bilinmez ama şurası önemli:İktidar Kürt sorununun çözümünde kendini bağlamıştır. İyi de olmuştur.Yüksek beklentiler ve tehlikeli hayaller yaratan siyasetin bu düzeltmeye ihtiyacı vardı çünkü...BozmayalımŞuna sevinebiliriz: Din sömürüsünün en az yapıldığı, vehimlerin eskisi gibi kaşınmadığı bir seçim kampanyası geçirdik.Keşke Başbakan bu olumlu tabloya hiç zarar vermeseydi.Dün soruları cevaplarken şunu dedi:“Biz 8,5 yıldır bu ülkeyi yönetiyoruz. Kimin içkisine karıştık? Kimin yaşam biçimine karıştık? Böyle bir şey duydunuz mu, gördünüz mü? Bunların hepsi yalan yanlış şeyler...”Ama hemen sonra şunu ekledi:“Biz de diyoruz ki ‘Siz de bize karışmayın, bırakın ben de ailemle inandığım gibi yaşayayım.’ Bu ülkede bölücülük yapmayalım!”Affedersiniz, asıl bölücülük bu değil mi?Başbakan “bize karışmayın” diye kime sesleniyor ve kendini nereye koyuyor?İnandığı gibi yaşamasına kim karışmış?“Şu anda bu ülkede başörtülü olduğu için gittiği restoranda kendilerine hizmet verilmeyen yerler var” dedi.İstisna sınırını aşmış tesettür otelleri ve siteleri de var ama kimse artık dert etmiyor.Başbakan’ın başörtüsü üstüne söyledikleri, eleştiri yapmak değil nostalji yapmaktır.Yapmasın bunu. Sebep oldukları en hayırlı değişime zarar vermesin!
Başbakan güç gösterisine dayalı sürprizler yapmayı seviyor.Seçime üç gün kala seçimden sonra kuracağı hükümetin yeni bir model üstüne oturacağını açıkladı.Bakanlar Kurulu 25 üyeden oluşacak. Başbakan ve dört başbakan yardımcısı, 20 icracı bakanlık ve her icracı bakana bir bakan yardımcısı...Başbakan benzeri görülmemiş bu şovla, pazar günkü seçimi formaliteye indirgeyen bir psikolojik hamle -daha doğrusu baskın- yaptı.Anketler Başbakan’a aşırı bir güven duygusu verse bile siyasi etik, gelenekler ve ibretli tecrübeler böyle davranmaya izin vermez.Ama iktidar, ahlâki olmayacağını bile bile ve risklerine rağmen kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini bu amaçla kullanmıştır.Bu tavır yalnız seçim konusundaki aşırı güven duygusunu rakip partileri aşağılayarak gösterme amacıyla sınırlı kalmıyor, Başbakan’ın hevesli olduğu başkanlık sisteminin alt yapısını oluşturma niyetine de hizmet ediyor.Yeni yapının iki önemli özelliği dikkat çekicidir:Birincisi icracı bakanlıkların görev ve sorumluluk alanlarının, çağın gereklerine ve verimliliği artırma amacına dönük olarak düzenlenmesi.İkincisi, icracı 20 bakana birer bakan yardımcısı getirilmesi...İkisinin de yararlı yönleri vardır kuşkusuz.Ama başta belirttiğimiz gibi parlamento zemininde tartışarak gerçekleştirilecek doğru bir iş, meclis dolanılarak seçimden önce yani yanlış zamanda yapılmıştır.Başbakan Erdoğan bakan yardımcılarının “parlamento dışından” getirileceğini hükümetle gelip hükümetle gideceklerini söyledi.Evet, doğru çalıştırılırsa bakan yardımcılığı işleyişi siyaset dünyamıza, lider ve devlet adamı yetiştiren bir mecra kazandırabilir.Fakat ahlâka aykırılığı ve meclisten kaçırılarak kotarılmış olması, sakat bir başlangıç ortaya çıkarıyor.Seçimi cepte keklik görme ayıbı artık geri alınamaz.Ama meclisteki müzakere eksiği giderilebilir, mutlaka da giderilmelidir!*****KorkularFinancial Times gazetesi başyazılarından birini yine bizim seçime ayırdı.AKP’nin hoşuna gitmeyecek mesajlar dizisine sert tonda yeni bir ekleme yaptı.“Demokrasi için oyunuzu CHP’ye verin” diyen The Economist kadar kafa göz girişmedi belki ama sonuçta aynı kapıya çıkan şeyler söyledi.“Türkiye’ye daha güçlü bir cumhurbaşkanı değil güçlü bir muhalefet gerek” dedi.AKP kurmayları tepki göstermeden önce uluslararası medyadaki bu ağız birliğinin arkasındaki irade kime ait, onu arayıp bulmalıdır.Tayyip Erdoğan’ı diktatör yapacak gidişten korkarak bu çağrıları yazdıranlar kimlerdir?Türkiye’yi uzaktan yönetmek isteyen yabancı ülke siyasetçileri mi, yoksa Türkiye’deki yatırım ikliminin tehlikeye girmesinden korkan yabancı sermaye sahipleri mi?O başyazıların arkasında uluslararası çete bulunduğunu söylemek aceleden doğmuş büyük bir teşhis yanlışı olabilir.Yazılar korku yansıtıyor.Muhatabına güven verecek yerde daha çok korkutmak, endişeleri kanıtlamak olmuyor mu?
Mağduriyet sömürüsünden AKP çok kâr etti; o nedenle vazgeçemiyor.Ama Cumhurbaşkanı Gül’e ne oluyor bu arada?Tarafsız konumunu unutup iktidarın söylemleri ile sürekli günlük siyasetin içinde yaşayan bir Cumhurbaşkanı olur mu?Polonya’ya giderken uçakta gazetecilere söyledikleri Gül’ün, ettiği tarafsızlık yeminine rağmen AKP’den kopamadığını gösteriyor. Son polemiğe balıklama atlaması “seçim kampanyasına” fiilen katıldığını da açığa vuruyor.Bilindiği gibi seçimine dokuz gün kala, Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini önlemek amacıyla eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un o dönem ANAP’ın başında olan Erkan Mumcu’ya mesaj gönderdiğine dair bir iddia ortaya atıldı.İddiayı Genelkurmay ve Emekli Orgeneral Başbuğ ile beraber Erkan Mumcu da yalanladılar ama Cumhurbaşkanı Gül havada “Bunlar inkâr edilmeyecek gerçekler; herkes biliyor” diye ısrar etti.Bu kadar çok darbe konuşan bir Cumhurbaşkanı olur mu?Seçime kalmış üç gün; iktidar partisine mağduriyet rantı sağlamak amacı apaçık sırıtan bu sömürü ayıp değil mi?Cumhurbaşkanı Silivri mahkemesine yeni bir davanın açılması için sipariş mi veriyor?Tanıklık vaadinde mi bulunuyor?Gazetecilere baskı yapılan rejimler sıralamasında Türkiye Çin’i geride bırakmıştır. Dışarıda hep bunu soruyorlar. Polonya’da da soruldu ve Gül şu cevabı verdi:“Dışarıda gazeteci olarak geçiyor ama bunlar şiddet kullanan örgütlerin üyeleri. Yoksa yazdıklarından dolayı değil!”Devam eden davaları kafasında bitirip hükmünü hiç çekinmeden açığa vuran bir Cumhurbaşkanı, işgal ettiği makamın hakkını veriyor olamaz.Yoksa Cumhurbaşkanlığı makamına hak ettiği değeri vermekte kusur işlemek AKP’nin kurumsal zaafı olabilir mi?Baksanıza Başbakan Erdoğan 32. Gün’deki söyleşide niçin fırsat eline geçmişken Cumhurbaşkanı olmadığı sorusuna ne diyor:“Benim için çok cazip olsaydı ben Dışişleri Bakanıma böyle bir teklifi yapmazdım!”Bu itiraf, Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı yapan tercihin aceleye geldiğini, belki de bu yüzden pek isabetli yapılmadığını göstermiyor mu?***Kontrolsüz güç korkutuyor...New York Times, The Economist, The Observer derken kervana mali piyasaların kıblesi Financial Times da katıldı.AKP sözcüleri, küresel medyanın Türkiye’deki seçime gösterdiği ilgiyi işin başında “uluslararası çetenin müdahalesi” olarak yorumlamaktan ötürü pişmanlığa düşmüş müdür?Bunu bilmiyoruz ama acil bir manevra ile bu iftirayı geri almalarının iyi olacağını biliyoruz.Çünkü Batı medyası AKP’nin başarılarını inkâr etmiyor.Sadece aşırı güçlenmesi halinde Tayyip Erdoğan’ın ülkeye ve hatta kendine zarar vereceğinden korkarak uyarıda bulunuyor.Çünkü Tayyip Erdoğan’ın 367 milletvekili ile seçimden çıkarsa kurduğu korku imparatorluğunun padişahı olacağını görüyor!
Darbe lideri Kenan Evren dün Ankara’da kendisini sorguya çeken savcıya iki buçuk saat ifade verdi.12 Eylül darbesinin kudretli generalini otuz yılı aşkın süredir koruyan dokunulmazlık dokuz ay önce yapılan referandumda kaldırılmıştı.1982 Anayasası’nın darbecilere koruma sağlayan maddesinin yürürlükten kaldırılması, Evren ve arkadaşlarının yargılanmaları yolunu açıyor mu?Otoriteler ikiye bölünmüş durumda.Bir kesim “Anayasal hak bağlamında yargılanmaktan kurtulanların geriye dönük olarak yargılanmaları mümkün değil” derken, halk oyu ile gerçekleştirilen Anayasa değişikliğinin darbecileri yargılamak amacıyla yapıldığını savunanlar, yargılamadan kurtulmak konusunda “kazanılmış hak” olamayacağını öne sürüyorlar.Yarın darbe yapan beşlinin yaşayan ikinci üyesi Havacı Orgeneral Tahsin Şahinkaya hastanede ifade verecek.Sonra dava açılacak mı, açılmayacak mı; savcılık bu kararı oluşturacak. İş orada da bitmeyecek, tartışmayı mahkemeler sonuçlandıracaktır.Perdenin ne şekilde kapanacağını belki yaşlı darbeciler görmeyecek ama darbe soruşturması bile tek başına, dava açılırsa yapılacak yargılama ise haydi haydi demokrasi geleceğimiz açısından bir dönüm noktasına işaret edecektir.Çünkü bir ibret oluşuyor:Türkiye’de darbe yapmanın hiçbir mazeretle savunulamayacağı;Darbecilere halk oyundan geçmiş Anayasa’nın bile dokunulmazlık sağlamadığı ve sağlamayacağı, yeni açılan tarih sayfasının en başına yazılacaktır.Evren, darbe öncesi kan gövdeyi götürürken kendilerini “Daha ne bekliyorsunuz?” diye sıkıştıranları, darbe günü “kurtulduk” diye sokaklarda dans edenleri, elini bile öpenleri hatırlayarak esef edebilir, unutkanlığı bir nankörlük hastalığı olarak suçlayabilir.Bu ifade alma işini seçim haftasına denk getiren bezirgânlığı, tamahkârlığı ayıplayabilir de. Ama doğru olan hedeftir.Darbeyi bazı durumlarda meşru sayan gelenek olmasaydı Türk Silâhlı Kuvvetleri yine kanı durdurur ve ülkeyi kurtarırdı.Ama şiddet ve karmaşayı sivil hükümeti devirmek için kullanmaz, sivil hükümetin emri altında başarır ve demokrasiyi de yüceltirdi.Çifte talihsizlikGelişmiş demokrasilerde halk, kararını içine sindirmiş seçmenler olarak sandığa gidiyor.Bu şansı iki seçimdir Türk halkı kullanamıyor.Çünkü parti liderlerini yuvarlak masada buluşturarak tartışmalarını sağlayan TV yayını Başbakan’ın direnişi yüzünden yapılamıyor.Yapılabilse halk sadece partilerin vaatlerini öğrenmekle kalmaz, geniş çaplı kıyaslama imkânı da bulabilirdi.Bu “büyük sınav”ın baskısı da liderleri o randevu öncesinde daha dikkatli ve doğrucu davranmaya mecbur ederdi.Araştırmacılar seçimin son iki haftasındaki çabaların sadece kararsız seçmenleri etkilemeye dönük olduğunu söylüyorlar.Yani bunca zahmet, bunca masraf, o yüzde 10-15 dolayındaki kararsızı sandığa gitmeye razı etmek için...TV’deki buluşmayı gerçekleştirme imkânı yaratılamadığı için liderler ne yapıyor?Birbirlerinin yüzüne bakmalarına olanak tanımayacak hakaretleri karşılıklı olarak sıralıyorlar.TV’de tartışarak ikna etmeye çalışacakları kararsızları, meydanlardan avaz avaz tahrik ederek kutuplaştırıyorlar.TV tartışmasının, liderin rızasına bağlı bir lütuf olmadığını, demokrasinin yüklediği bir mecburiyet olduğunu Başbakan’ın gözden kaçırması bir talihsizliktir.Bu hakkı kendisinden esirgeyen lidere ceza verme bilinci gelişmemiş seçmen ise başka bir talihsizliktir!
Yaşadığımız coğrafyada dikta illeti var, Baas mikrobu var, dikkatli olmamız lâzım.Panzehiri demokrasidir bu hastalığın.Ama çoğunlukçu demokrasi değil çoğulcu demokrasi..Tanınmış sosyolog Prof. Nilüfer Göle Taraf’a verdiği mülâkatta AKP’ye dramatik bir teşhis koyuyor ve altın değerinde bir öğütte bulunuyor:“AKP yüzde yüz olmak istiyor. ‘Beni sevmeyen ölsün’ diyor. Herkes seni sevecek diye bir şey yok. Demokrasilerde sevilmemeyi, haksız da olsa kabul etmeyi bilmek lâzım..”Başbakan’ın CHP’ye şans tanıyan işadamı İnan Kıraç’a ve Türk halkını demokrasinin esenliği için CHP’ye oy vermeye çağıran The Economist dergisine yönelik tavrına bakınca Nilüfer Göle’nin teşhisindeki isabet ortaya çıkıyor.Siyasetçiler eleştiri karşısında öfkeye de kapılabilirler. Ama ilk hedefleri haksız buldukları suçlama ve iddiaları çürütmektir.Oysa Tayyip Erdoğan “ibret yaratacak bir şiddet” kullanmak suretiyle yalnız gündemdeki eleştiriyi değil, daha sonra gelecek eleştirileri de peşin peşin cezalandırıyor.AKP’yi eleştirmenin ağır bedel ödeten bir risk olduğu korkusunu yayıyor.Olmayacak suçlamaMesela Başbakan The Economist’te çıkan CHP sempatizanı yorumun, Mavi Marmara olayında Kılıçdaroğlu tarafından ortaya konulan İsrail yanlısı tavrın rüşveti olduğunu öne sürmüştür.Bunu ispatlayacak bir delil var mı elinde? Hayır..Çünkü bu mecburiyet sadece AKP suçlanacaksa geçerlidir, muhalefet söz konusu ise ateş serbest!..Nitekim uluslararası medyada ortaya çıkan tavır değişikliğini kendine yontarak şaşırtıcı bir iddia ortaya atmış Kılıçdaroğlu’nun uluslararası bir projenin ürünü olduğunu öne sürmüştür.The Economist dergisini uluslararası bir çetenin uzvu gibi göstermek, büyük oynadığını söyleyen bir siyasetçinin ayağına ateş etmesidir.Derginin Genel Yayın Yönetmeni John Micklethwait dün Gazeteport’a The Economist’in “tamamiyle bağımsız bir yayın” olduğunu, çok sayıda ülkenin seçimini aynı anlayışla izleyip yorumladıklarını ve hiç böyle eleştiri almadıklarını söyledi.Yabancılar da korktuGerçekten de New York Times ve The Economist’te çıkan yazıları “AKP’yi devirmek için Yahudiler ve lobiler devrede” diyerek yorumlamanın mantıkla bağlantısı olamaz.Olamaz ama yakında uluslararası medyanın Ergenekon tarafından satın alındığına dair bir gizli tanık çıkarsa kimse hayrete düşmesin.The Economist 2007 genel seçiminde Türk halkını AKP’yi ikinci kez iktidara getirecek yönde oy kullanmaya çağırmıştı.Demek ki AKP iktidarı dışardaki güçleri de korkutmuş.Türkiye’nin demokrasi ile yönetilmesinde küresel menfaat vardır. Sözü geçen medya kuruluşları, seçimde AKP’nin denetimsiz bir güç haline gelmesine sebep olacak büyüklükte bir zafer kazanması durumunda demokrasinin tehlikeye sürükleneceğini söylüyor.Bunu ilk defa onlar söylemiyor.Aklı bağımsızlığını tümden yitirmemiş herkes, mecliste aşırı çoğunluğa hükmetme gücünün ülkeye olduğu kadar AKP’ye de hayır getirmeyeceğini biliyor.Büyük bir kesim bunu korkudan söyleyemiyor, küçük bir azınlık ise söylüyor ve bedelini özgürlüğünü yitirerek ödüyor.Bu gerçekleri artık dışardakiler de görüp söylemeye başladı.Tayyip Erdoğan önümüzdeki son haftayı, demokrasiyi tehlikeye sokacak hırslar peşinde olmadığına halkı inandırmak için kullansa ne kadar iyi olur?
AKP iktidarı ve Başbakan Erdoğan, dünya basınının iki ağır topundan peş peşe darbeler yedi.İki gün önce New York Times gazetesi, seçimde AKP’nin ulaşmaya çalıştığı hedefin Türkiye’ye iyilik getirmeyeceğini iddia etti.Dün de İngiltere merkezli finans ve siyaset dergisi The Economist, sık görülmeyecek açıklıkta bir duruş sergileyerek başmakalesinde “Biz Türklere CHP’ye oy vermelerini tavsiye ediyoruz” diye yazdı.Tahmin edileceği gibi Başbakan bu çağrıya çok sinirlendi. Konya mitinginde The Economist’in pervasızlık yaptığını öne sürdü.“Dergi AK Parti’ye oy verin dese buna da karşı çıkardık” diye bağırdıktan sonra CHP’yi kendi üslubu ile yerin dibine batırma fırsatını kaçırmadı:“Biz CHP’yi sadece Türkiye’deki çetelerin projelerinin parçası biliyorduk. Uluslararası çetelerin de projesiymiş!”Hemen belirtmek zorundayız ki The Economist AKP’ye ve Erdoğan’a husumet besleyen bir yayın organı değil. Hatta şimdiye dek takdirini hep Başbakan Erdoğan’dan yana kullanmıştır.Diktatörlük uyarısıÖrneğin 2007 genel seçiminden önce, tırmanan İslâmlaşma ile ilgili kaygıları AKP icraatının haklı çıkarmadığını savunarak Türk halkını AKP’yi yeniden seçmeye çağırmıştı.O döneme ait arşivlerde dün, Başbakan’ın söylediği gibi halkı AKP’ye oy vermeye çağıran dergiye karşı AKP’den bir tepki açıklaması olmuş mu diye aradık ama bulamadık.Başbakan Erdoğan’ın uluslararası komplo şüphesine gelince...Dünya basınının iki büyük ve saygın kuruluşundan gelen sesler, hemen hemen aynı uyarıyı yapıyor.AKP seçimden, anayasayı tek başına değiştirecek çoğunluğu elde eden bir iktidar olarak çıkarsa Türkiye diktatörlük, Tayyip Erdoğan da diktatör olacaktır! Açık açık söylenen budur!Çünkü Türkiye’de demokrasiyle ilgili kaygılar dini kaygıların önüne geçmiştir. Yargı ve orduya karşı yürütülen operasyonlardan sonra Erdoğan’ı frenleyecek mekanizma kalmadı.Rejimin özgürlük performansını ortaya koyan kıyaslama bizi dünyaya rezil ediyor: “Türkiye’de Çin’dekinden daha fazla sayıda gazeteci hapiste!”Komplo mu, uyarı mı?Uluslararası medya, Erdoğan’ın gönlündeki aslanın “başkanlık” olduğunu da bilerek Türkiye’de demokrasinin tehlike yaşadığını belirtiyor.Seslendirilen çare, ilk kez duyulan bir yol değildir. Aklın yolu bir demişler.Bugüne kadar yalnız bu sütunda değil daha pek çok yerde aylardır aynı kaygılar seslendiriliyor ve Türkiye’yi otokrasiye sürükleyen rüzgâra karşı benzer çareler öneriliyor.Eğer AKP’nin aşırı güçlenmesi, sadece içerideki bir kitleyi değil, dünyanın siyasi ve mali eliti olan kitlesine hitap eden medya organlarını da endişeye sürüklemişse Başbakan uluslararası komplolar vehmederek kendini avutmaya çalışmasın.Doğru teşhis şudur: Başbakan, başarılarla örülmüş bir yenilgi yaşıyor!Önümüzdeki seçimi de kazanacağına dair işaretler korku yaratıyor.Bu coğrafyanın ruhunu bilen bir filozof olan Halil Cibran “Hırs yönetimsiz kalırsa, kendi sonunu getirinceye kadar yanacak bir aleve benzer” demişti.Kimse Tayyip Erdoğan’ın hırslarını terk etmesini beklemiyor.Ülkenin ve kendisinin esenliği için istenen, hırslarını aklın yönetimi altına almasıdır.
Referanduma giderken Başbakan iş adamlarını “bitaraf olan bertaraf olur” diye uyarmıştı.Peki tarafsız kalmak tehlikeli de taraf tutmak güvenli mi?Onun cevabını da seçime dokuz gün kala TRT Haber’de soruları cevaplarken verdi.Şunu biliyoruz artık:İş adamı güvenliğini ancak iktidardan yana taraf olduğu takdirde garantide sayabilir.Gerisi, yani “yanlış taraf”ta durmak tarafsızlıktan da beter riskler taşır!Tanınmış iş adamı İnan Kıraç’ın “CHP birinci parti olacak. Bu konuda bahse bile girerim” dediği medyada yer almıştı.Hatırlatılınca TRT’deki söyleşide Başbakan şu şaşırtıcı cevabı verdi:“Ben doğrusu İnan Kıraç’ı bu işlerin içinde görmek istemem. Bu işlere bulaştığını duymak da istemem. Bu beni ciddi anlamda rahatsız eder ve yakıştıramam da. Ama hakikaten yazılanlar doğruysa, bu tabii geleceğe yönelik herhalde kendisi de bazı riskleri üstlenmiş demektir.”Anadolu’da insanlar böyle nahoş sürprizlerle karşılaştıkları zaman “Buyurun cenaze namazına” diye tepki gösterirler.Bu da demokrasinin cenaze namazı gibi!..Farklı muameleBaşbakan’ın sözleri tevil kaldırmayacak kadar net ve sert. Düzeltilmesi, yumuşatılması mümkün değil.Demokratik bir ülkede iş adamının herhangi bir vatandaş gibi seçim tahmini yürütmesi velev ki bir partiden yana tercih açıklaması neden tehdit sebebi olur? Başbakan böyle bir hakkı nasıl kendinde bulur?Kim olursa olsun, ne iş yapıyor olursa olsun vatandaşın demokratik haklarına tahdit koymak, devlet gücünün kötüye kullanılması yoluyla ona iktidarın istediği biçimi vermeye kalkışmak demek olur.Değil “ileri demokrasi”de, demokrasinin emeklediği toplumlarda bile iktidar gücünden zalimlik üretmek ayıptır, suçtur.Başbakan’ın tepkisi dengeli de değil.Bir dönem AKP’yi destekleyen İskenderpaşa cemaati bu seçimde desteğini MHP’ye vereceğine dair açıklamada bulundu.Cemaat lideri Coşan’ın açıklaması zehir zemberek ifadelerle küfürler, suçlamalar taşıyor. İnan Kıraç’ı tehdit eden Başbakan niye Nurettin Coşan’a bir şey söylemedi?Çünkü Kıraç tek başına, ama Coşan’ın arkasında oy deposu bir cemaat var.Hoş bir sürprizAKP’nin hoşgörü eksiği ve yaydığı gerginlik seçimi yine açık ara kazanacaklarını haber veren anketlere en başta kendilerinin inanamadıklarını düşündürüyor.Seçim gezilerinde Başbakan’ı koruma görüntüleri insana korku ve fenalık veriyor. Sıradan protesto hareketleri karşısında güvenlik görevlilerinin sanki çatışma çıkmış gibi havaya ateş etmeleri sevgi görmek isteyen Başbakan’ı korkutucu hale getiriyor.Başbakan’a yardım değil kötülük bu!Gerilim siyaseti bilinçli bir tercih olunca herkes konumuna göre hissesini alıyor.İnan Kıraç risk aldı, başına ne geleceği endişesi ile yaşayacak.Mersin’de bir kamyoncu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’a “Bize mazotun fiyatından bahsedin” diye lâf dokundurdu diye “provokatör” olmakla suçlandı ve polis tarafından ağzı kapatılıp kolu bükülerek toplantıdan dışarı atıldı.Dün akşama doğru hoş bir sürpriz oldu: Başbakan Isparta mitingi için meydana ilerlerken yolu üstünde gözüne takılan CHP’ye ait seçim bürosuna girmiş. İl Başkanı ve partililerle tokalaşmış.Haftalar önce Kılıçdaroğlu da Bayrampaşa’da AKP İlçe Merkezi’ne habersiz bir ziyaret yapmıştı.İstisnalar kaide olsa çok daha güzel bir hayatımız olurdu!
Başbakan Erdoğan için Diyarbakır, hayati önemde bir sınav yeriydi.Doğu ve Güneydoğu’da AKP’nin oylarını artıracak şeyler söylerken öteki bölgelerde kayıp yaratacak şeyler söylemekten sakınması da gerekiyordu.Bu zor sınavı başarı ile vermiş sayılabilir.Hani geçenlerde “inkâr siyaseti” yapmakla suçlanmasına sebep olan bir söz söylemişti:“Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımızın sorunu vardır.”Dün Diyarbakır’da o sözünü geri aldı.Peki İmralı seferleri ile şişirilen beklentileri cevaplayacak kadar açık davrandı mı? Hayır...Leylâ Zana daha yeni “Biz hükümete ortak olmak istemiyoruz. Az gelir. Devlete ortak olmak istiyoruz” demişken Başbakan dün Diyarbakır’da CHP lideri Kılıçdaroğlu kadar bile ayrıntıya girmedi.Birleştirici güçlü bağ olarak dini referanslara bol bol yer verdiği konuşmasında Adem’le Havva’dan gelen kardeşliğimize gönderme yapacak kadar çaresiz kaldı.Sonuçta çözümün tek millet, tek vatan, tek bayrak temelinde bulunacağı işaretini vererek Batı’daki seçmenin rahat etmesini sağlamaya çalıştı.Başbakan’ın verdiği ipuçları, AKP’nin kimlik sorununu “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” temelinde çözmek kararında olduğunu gösteriyor.Uzlaşmanın anayasaya Kürt sözcüğünün sokulması yoluyla mı, yoksa Türk sözcüğünün çıkarılması ile mi aranacağına dair bir işaret de Başbakan’ın verdiği sınırlı mesajlar arasında yer almadı.Belli ki Başbakan seçimin sonucunu görmek istiyor. Bu hem halkın eğilimini belli edecek hem de iktidar partisinin çözüm arayışındaki gücü hakkında fikir verecektir.Gözlemciler dünkü mitingin beklenenden daha büyük bir kalabalık topladığı fikrinde birleştiler.Bu durum, orada terör baskısına rağmen bölünme istemeyen Kürt vatandaş kütlesinin ezber bozacak çoklukta olduğunu gösteriyor.Şimdi yakın mesele, bu vatandaşların demokratik haklarını bölücü terörün baskısına uğramadan kullanmalarını garanti etmektir!***Olmadı usta!Sükûnet içinde güvenli bir seçimi bölücü terör örgütünün tehdit edeceği düşünülüyordu.Ama görüyoruz ki bu tehlikeyi siyasetçilerimiz yaratıyor. Aralarındaki düşmanca atışma, meydanları da zehirliyor.Onlara topluca “sakin olun beyler” diye bağırmak özellikle de Başbakan’a “olmadı usta” diye seslenmek istiyorum.Özellikle Başbakan... Çünkü onun öfke dili ile rekabet etmek imkânsız.Hopa’daki olaylar nedeniyle Kılıçdaroğlu’nun “rüzgâr eken fırtına biçer” sözünü hatırlatmasına dün unutulmayacak bir karşılık verdi:“Neyin rüzgârını ektik ki fırtına biçeceğiz? Yani birileri sana aynısını yaptığında ben de sana bunu mu söyleyeceğim? Ama ben onun kadar edepsiz, alçak, ahlâksız değilim!”Hasmına hakaret ederken kendini de tahrip etmek herhalde buna denir!Hopa’da ölen emekli öğretmen için söyledikleri Başbakan’ın olaylara kendisini fazla kaptırdığını düşündürüyor.“Kimliğini bilmiyorum, üzerinde durmaya da gerek duymuyorum, kalp krizi sonucu ölmüş...”Hani yaradandan ötürü yaradılanı seviyordu?Muhaliflerin yaradanı başka mı?