Özgür vicdan mı? Siyasi vesayet mi?

27 Haziran 2011

Seçim istikrar şartlarını geliştirdi ama böyle bir tablodan bile kriz çıkarmayı başardık. Pes bize!“Temsil kabiliyeti yüksek” diye sevindiğimiz meclis bugün toplanacak.Ama kaç kişiyle toplanacak, gelenlerin hepsi yemin edecek mi; belli değil.Hatip Dicle’ye verilen milletvekili mazbatası iptal edildiği, seçilmiş 5 arkadaşlarının tutukluluk hâli kaldırılmadığı için BDP Meclis’i boykot edecek.CHP’nin şu andaki kararı Meclis’e gitmek ama Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay bırakılmadıkları için yemin etmemek.Kimse yeni dönemin bu kadar kötü başlamasına razı olmamalıdır. Aklın yolu bu olduğu için Başbakan’ın son anda bir çözüm önererek yemin törenini kurtaracağı tahminleri dolaşıyor.Yargıtay Onursal C. Başsavcısı Sabih Kanadoğlu VATAN’a verdiği mülâkatta hep aynı hastalığa vurgu yaptı:“Yargı eskiden de bağımsız değildi. Ama şimdi ondan da beter bir durum var!”“Yargı bağımsız değilse siyasallaşır.”“Bağımsız yargı yoksa hukuk devleti; hukuk devleti yoksa demokrasi yoktur.”O sandalye boş kalmalıYaygın görüş şu: Siyasi karar alınıyor, özel yetkili mahkemeler uyguluyor!Eğer ortaya çıkan krizin iktidara zarar vereceği görülürse, yargıdan kaynaklanan krizin tırmanmasına Başbakan müsaade etmeyecek, müdahale edecektir.Hatip Dicle’nin dönüşü mümkün görünmüyor. Çünkü YSK’nın Dicle ile ilgili iptal kararı, seçimden önceki “tam kanunsuzluk” halini esas alıyor.Hukukçular onun için “geri dönüş” anlamında bir kurtuluş formülü bulamıyorlar.Hatta yanlış zamanda verilen bu doğru kararın bir büyük haksızlığı beraberinde getirdiğini de söyleyenler var.Tanınmış anayasa hukuku profesörü Erdoğan Teziç “Bağımsız Dicle’nin milletvekilliği iptal edildiği zaman yeri boş kalmıştır. Oyu ve meclisteki sandalyesi başkasına verilemez” dedi.Sabih Kanadoğlu da dünkü VATAN’da “Dicle’nin yerine başka adayın seçilme olanağı yoktur” diyordu.Hatip Dicle yerine Meclis’e giren AKP adayını Başbakan’ın istifa ettireceğini kimse ummuyor ama tutukluluk kararları kalkmadığı için cezaevinde haber bekleyen 8 milletvekili için gelecek, daha iyi şeyler vaat ediyor.Başkan işaret mi verdi?HSYK Birinci Daire Başkanı İbrahim Okur, işaret fişeği de sayılabilecek bir değerlendirmede bulundu:“Ben o dosyanın (tutuklu milletvekillerinin tahliye talebi) hâkimi olsaydım tahliyeden yana oy kullanırdım.”Başkan Okur bu duruma rağmen mahkemelerin yanlış yapmadığını, çünkü hâkimlerin vicdani kanaatlerine göre karar oluşturduklarını söyledi.Düşünmek lâzım:Bütün mahkemelerin ret yönünde, yani tutukluluğa devamda birleşiyor olması, bu kadar tartışmalı bir meselede karar verme yetkisine sahip tüm hâkim ve savcıların aynı tercihte birleşmeleri garip değil mi?Bu tablo özgür vicdanları mı yoksa siyaset güdümündeki bir bağımlılığı mı akla getiriyor?Tutuklu milletvekillerinin tahliye taleplerine yönelik tutumu nedeniyle yargı önemli bir itibar ve güven kaybına uğramıştır. Bu sıkıntılar, yeni anayasa hazırlanırken hatırlanmalı ve yargıyı daha beter siyasi vesayet altına sokan yanlışlar düzeltilmelidir.Bağımsız olmayan yargı pek imrenilecek bir şey değil ama “her şerde bir hayır vardır” diye bir atasözü vardır.Bakarsınız sunduğu fırsat, krizi aşmakta Başbakan’ın işine yarayabilir!

Devamını Oku

Büyük uzlaşmaya böyle yürümek mümkün değil

25 Haziran 2011

Barut ve ateş benzetmesi aşırı olur ama onlar için artı ve eksi kutuplar diyebiliriz.Başbakan ile ana muhalefet partisi lideri seçimden sonra dün ilk kez Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin toplantısında karşı karşıya geldiler.Şimşek çaktı demesek bile kıvılcım çıktı.Yeni bir anayasa için geniş tabanlı bir uzlaşma taahhüdü verdiklerini belirten Başbakan tüm muhalefet partilerine, sivil toplum kuruluşlarına ve igili herkese seslendiğini belirterek önyargılardan arınarak ve birbirimizi tamamlamaya çalışarak, mümkün olan en geniş uzlaşmanın ürünü bir yeni Anayasa hazırlamayı önerdi.Söyle-git olmaz...Ardından muhalefetin önemini hatırlattı, Kemal Kılıçdaroğlu’na atfedilen “Stockholm Sendromu” yakıştırmasının CHP hesabına talihsizlik olduğunu söyledi, üç genel ve iki yerel seçim ile iki referandum kazandıkları halde gurur ve kibire ne kadar uzak tevazuya ise ne kadar yakın durduklarını anlattıktan sonra çıktı gitti.Toplantıyı izleyenler Başbakan’ın gurur ve kibirden sakındıkları konusundaki çabalarının yetersiz kalmış olduğunu düşünürlerken kürsüye çıkan CHP lideri cevabı çoktan verilmiş soruyu gündeme getirdi:“Demokrasiden söz eden bir kişinin ana muhalefet partisi başkanını dinlemesi gerekir mi gerekmez mi? Karşı düşünceleri dinlemeye tahammülümüzün olması gerekir. Kendi kendinize propaganda yapıp sonra gidiyorsak bu olmaz!”Dinlemek lâzım...Cumhuriyet tarihinin en önemli ve en zorunlu uzlaşma arayışının eşiğindeyiz. Eski alışkanlıklarımızı gerçekten değiştirmemiz lâzım.Ama muhataplarından istemeden önce Başbakan bunu kendi benliğinde ispatlamak zorundadır.“Kendi sesine aşık olmak, kendi gücüne tapılmasını istemek...”Başbakan’ın konuşması ve genel havası muhataplarına bu duyguyu veriyor.Dünkü toplantıda konuştuktan sonra CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun ne diyeceğini merak etmeden, konuşmasını dinlemeden kalkıp gitme yanlışına düşmesi, yeni dönem için yaratmak istediği uzlaşma iklimine zarar vermiştir.Bu yolda büyük bir fırsatı ziyan etmiştir.Sadece söyleyen, söylemek istediklerini söyledikten sonra da başka kimseyi dinlemek istemeyen bir lider haline gelmek, Başbakan Erdoğan için asla sahip olmak istemeyeceği bir kimlik olmalıdır.O Başbakan’dır ve yüzde 50 oyla gelmiş olması onu “Süper Başbakan” filan yapmayacaktır. Görev ve sorumlulukları aynıdır.Yüzde 50’yi unutmalıdır. Çünkü böyle bir duygu ayaklarını yerden kesebilir ve “Ben ne demişsem o!...” aşırılığına savurabilir.Çoğulcu demokrasinin en büyük engeli dinlemesini bilmeyen liderlerdir.Tayyip Erdoğan değişmek zorundadır.Çünkü dünkü toplantıda izlediğimiz aktörlerle hayalini kurduğumuz büyük uzlaşmaya yürüyemeyiz!

Devamını Oku

Önemli ihbar!

24 Haziran 2011

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay yaşanan krizin sebebini “Yasaya uygun ama hukuka aykırı” diye niteledi.Bakan, hukuka aykırı yasaların varlığını ihbar ediyor!Gerçek bir demokraside böyle şey olmaz.Çünkü hukuka aykırı yasayı, ancak iktidarını kötüye kullanan bir güç üretir.Böyle bir ucube, ileri demokrasi bir yana demode demokrasilere bile yakıştırılamaz.Hukuk yoksunluğu hele bir de millet iradesine kısıtlama getiriyorsa daha vahim sorunlar ortaya çıkarır.Türkiye’de milletvekillerini milletin değil parti liderlerinin seçiyor olması, onların halkın gözündeki itibarını küçültüyor.Oysa bir milletvekilinin bile hukuksuzluğa kurban gitmesi demokrasinin katlidir. İngiliz Avam Kamarası üyelerinin bu yüzden istifa etme hakları yoktur.İstifa kişiye özel bir hak olduğu halde Türkiye’de bile bir milletvekilinin istifası Meclis tarafından kabul edilmedikçe geçerlilik kazanmıyor.BDP destekli bağımsız Hatip Dicle’nin önce milletvekili ilân edilip sonra bu hakkının iptal edilmesi ve tutuklu BDP, CHP ve MHP milletvekillerinin serbest bırakılmayarak meclis çalışmalarına katılmaktan mahrum edilmeleri meclis bütünlüğünün zedelenmesidir; yargının millet iradesinin yerine geçmesidir!Havada bir hınç kokusu hissediliyor.Yüksek Seçim Kurulu, milletvekili sıfatını geri alma yetkisine sahip değilken Dicle’nin milletvekili mazbatasını iptal etti.Silivri mahkemesi, tutuklulukları üçüncü yılını süren Balbay ve Haberal’ın tahliye taleplerini geri çevirdi. Sebep?..Deliller toplanmamış!Bunca zaman yeterli delil bulunamamışsa bu durum, adil bir mahkeme için şüpheliyi tahliye etme sebebidir. Bizde ise tutukluluğu sürdürme sebebi oluyor.Hapishane koğuşu yetmiyor, şüpheli hücreye atılıyor.Dün Başbakan hukukçu kurmaylarıyla toplanarak krize çare aramış.Özel yetkili mahkemelerin “Kaldırın bizi; bizden adalet çıkmaz” diye yeri göğü tutan çığlıklarını duymuşlardır umarız!Güven zedelendiYüzde 10 seçim barajı bir kez daha ispatlandı ki bütün kötülüklerin anası!Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker de dün “Bölge barışı için yüzde 10 barajının kalkması, ana dilde eğitimden daha önemlidir” diyordu.Hatip Dicle krizinin başlıca sebebini seçim barajı oluşturuyor.Bu haksız ve benzersiz baraj engeli olmasaydı Dicle’nin milletvekilliği iptal edildiğinde onun aldığı oylar çöpe, meclis üyeliği de rakip durumundaki AKP’ye gitmeyecekti.Dicle’nin yerine BDP listesinde kendisini izleyen aday milletvekili olacaktı.LDP Genel Başkanı Toker, milyonlarca Güneydoğulu vatandaşın yüzde 10 barajını “seçme ve seçilme haklarının gaspı” olarak algıladıklarını söylüyor.Bağımsız adaylarla 36 milletvekili çıkarabilen bu taban gücü, engelle karşılaşmasaydı Meclis’e mutlaka daha fazla sayıda temsilci gönderecekti.Kabahatin kimde olduğu o kadar önemli değildir.Burada önemli olan sistemin BDP tabanına dürüst ve tarafsız davranmadığıdır.Bir yandan onlara “Anahtar demokrasi, çözüm yeri Meclis zeminidir” deniyor, öbür yandan da engelli koşuya sokuluyorlar.Bağımsız adaylık aracı ile barajı aşmayı başaranlar bu kez başka yöntemlerle eleniyor ve devre dışı bırakılıyor.Kürt sorununun çözümü için oluşturulacak uzlaşma zeminini çürütecek en ciddi tehlike karşılıklı güven duygusunun zedelenmesidir.Dicle olayı talihsizlik oldu!

Devamını Oku

Başbakan’ı beklerken

23 Haziran 2011

Katılımın ideal boyutlarda olduğu bir seçim geçirdik.Millet iradesi rekor ölçekte temsil imkânı bulduğu için sevindik, övündük.Ama geldiğimiz yere bakın: Yüksek Seçim Kurulu’ndaki yedi, Silivri mahkemesindeki iki hâkimin iradesi, sandıktan çıkan millet iradesinin önünü tıkıyor.BDP desteğiyle bağımsız seçilen Hatip Dicle’nin milletvekilliği iptal edildiği için BDP grubunu oluşturacak 35 milletvekili meclisi boykot edecekler.CHP ve MHP’den seçilmiş üç milletvekili de (Haberal, Balbay ve Alan) tutuklulukları kaldırılmadığı için çalışmalara katılamayacak...İşte size daha yolun başında 38 sandalyesi boş bir meclis!Hangi amaca hizmetElbette hukuk her çözümün vazgeçilmezidir. Ama takdirde kusur edilmemesi koşulu ile...Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen CHP’den milletvekili oldu. Dün “yargıçlar yorum yaparken hangi amaca hizmet ettiklerine dikkat etmeli” diyordu TV’lerde.Gözetilecek ilk hedefin seçme ve seçilme hakları olduğunu söylüyordu.Hatip Dicle’nin aldığı milletvekili mazbatasını YSK iptal etti. Oysa kazanılan milletvekili sıfatını geri almaya yetkili merci Millet Meclisi’dir.Yüksek Seçim Kurulu BDP’nin bir milletvekilini tasfiye etmekle kalmamış onun aldığı 78 bin oyu başka bir milletvekili beraberinde AKP’ye sunmuştur.Prof. Haberal ile gazeteci Balbay’a gelince.. Otorite boşluğu...Birçok hukukçu, cezaya dönüşmüş tutukluluk hallerinin zaten hukuksuz olduğunu savunuyorlar.Haberal ve Balbay dokunulmazlık istemiyor. Yargılanmaya devam edebilirler ama tahliye edilirlerse yasama görevlerini de yapabilirler.Seçilmeleri, milletin onlara kefil olduklarına dair bir moraldir.Serbest bırakılmak için zorunlu bir sebep olmasa da saygıya değer bir durumdur.Ama hayır Silivri mahkemesi tahliye taleplerini reddetmiştir.Mahkeme Başkanı serbest bırakılmalarına onay vermiş ama iki üye hâkimin oyları ret kararını yaratmıştır.Ret gerekçeleri arasında “delillerin tamamının toplanmamış olması” da var.Balbay 841, Haberal 690 gündür içerde. Delilleri toplamak için daha kaç yıl gerekiyor?Daha önemli bir soru:Deliller toplanamadıysa Balbay’la Haberal delil olmadan mı tutuklandı?Başbakan’ın tatil nedeniyle sahneden çekilmesi endişe veren bir otorite boşluğu yaratmıştır.Uzun sayılacak bir tatilden enerji yüklü olarak dönmesi gereken Başbakan sorun çözücü bir rolle sahne almalıdır. Herhalde bu gidişe seyirci kalmayacaktır.Dün AKP adına açıklama yapan Bekir Bozdağ’ın söyledikleri, korkutucu sinyallerini aldığımız karmaşadan ülkeyi kurtaracak ışığı yansıtmıyordu.“Yargının kararlarını AK Parti ile ilişkilendirmek haksızlık olur” sözü kimseyi inandırmayan bir savunmadır.Siyaset 2002 seçiminden sonra Tayyip Erdoğan’ı adeta bir kör kuyudan çıkarmıştı.O iyiliğin teşekkürünü ödemek için gün bugündür!

Devamını Oku

Yakışmıyor!

22 Haziran 2011

Hatip Dicle’nin milletvekili sıfatını düşüren karar demokrasiye de hukuka da uymuyor. Türkiye’ye yakışmıyor!Düşünün; seçim sistemi yüzde 10 gibi acımasız bir baraj uygulayarak millet iradesini boğuyor.Bu adaletsizliği aşmak için bir parti adaylarını bağımsız olarak seçime sokmak zorunda kalıyor.YSK’nın adaylığına geçit vermemesi gereken kişi seçime giriyor.Yargıtay, seçilme engeli yaratan bir suçla ilgili mahkeme kararını seçime üç gün kala kesinleştiriyor.YSK bu gelişmenin kendisine yüklediği sorumluluğu seçim sonrasına erteliyor... Ve korkulan oluyor. YSK Hatip Dicle’nin mazbatasını iptal ediyor.Sistem doğru işlese Dicle’nin adaylığı kabul edilmez, BDP’ye başka bir aday göstermesi hakkı verilirdi.Şimdi Dicle’nin aldığı 80 bin oy kaybedilmekle kalmamış, iktidar partisinin hanesine yazılarak ona hak etmediği bir milletvekilliği kazandırılmıştır.Başbakan’ın borcuBDP’nin meclis boykotu planladığı haberleri geliyor. Özellikle BDP’nin soğukkanlılığını kaybetmemesi gerekiyor.Meclisin müzakere kabiliyetini zayıflatmak ve terör örgütüne kan dökme bahanesi yaratmak akılla bağdaşır yollar değildir.CHP Sözcüsü Tamaylıgil doğru şeyler istedi: “Adalet, millet adına karar verir. Milli iradenin ortaya koyduğu tercihi yok saymak mümkün değildir. Yargı siyaseti dizayn etmemelidir.”Sonra 2002 seçiminde kesin hüküm giymiş olduğu için seçime giremeyen Tayyip Erdoğan’a siyasetin yolunu açmak için o günün meclisi ne yapmışsa AKP’nin şimdi aynı düzenlemeleri yapma borcu altında olduğunu hatırlattı.Ama iktidar kanadından inandırıcı olmayan sesler geliyor: Efendim sorun yargının elindeymiş, bağımsız yargının işine karışmamak lâzımmış!..12 Eylül referandumunun iktidara yargıyı kontrol etme olanağı sağladığını bilen herkeste iktidar sözcülerinin bu dedikleri acı bir tebessüm yaratıyor olmalıdır. Pek çok yargı kararının son zamanlarda “iktidarın gözüne girme” gizli gerekçesine dayandığını hissetmemek mümkün mü?O nedenle Başbakan Erdoğan’ın elini kimseye göstermeden bu meseleye uzatmasında yarar vardır.İlâhi adalet ışığıHelâlleşme olmayacak bir konu varsa, o da milletten alınmış oyların hükümsüz hale getirilmesidir.Hatip Dicle’nin milletvekilliği düşünce AKP’li Oya Eronat meclise girdi.Bu karmaşa içinde ilâhi adaletin varlığını hissettiren bir şey oldu:Hatip Dicle’nin kaybettiği milletvekilliğini kazanan Oya Eronat kimdir; duydunuz mu?Üç yıl önce Diyarbakır’da PKK’nın bir dershaneye yaptığı bombalı saldırıda hayatını kaybeden 17 yaşındaki Eren Şahin’in annesi!..Bu kadar heyecan verici bir tesadüf dahi milli iradeye karşı işlenmiş olan bu suçun tesellisi olamaz.İktidar CHP’nin çağrısını dikkate almalıdır.Dünkü gazetelerde Türkiye’nin komşularına ilham kaynağı olduğuna dair haberler vardı.Sünni âlemin en yüksek dini otoritesi El Ezher Üniversitesi başimamı, yeni yapılanan Mısır için laik temelli Türk demokrasisini örnek gösteriyor, bataktaki Yunanistan’ın Başbakanı, halkını “Türkiye başardı, biz de başarabiliriz” diye motive ediyordu.Gündemimizdeki hak ihlâli, komşularının gözünde yücelen Türkiye’ye yakışmıyor!

Devamını Oku

Yağma yok!

21 Haziran 2011

Eğer bir borsada sıklıkla “keriz” silkeleniyorsa orada iki hastalıklı durum var demektir:1. Dolandırıcı türü soygunculara karşı sermaye piyasası savunmasız bir yer haline gelmiştir;2. “Keriz” bolluğu, ahlâksız kazancın cazibesini artıracağı için dürüst oyuncular da tehlikededir. Hileye, hırsızlığa tahrik olacaklardır çünkü...İzmir’de ünlü bir dolandırıcı bir tarihte mahkeme başkanına şöyle yakınmıştı:“Hâkim bey asıl ben davacıyım bu adamdan. Beni o yoldan çıkardı. Saat Kulesi’ni satın alacak kadar saf insanlar mevcut oldukça kafası çalışan bizim gibi adamlar namuslu kalabilir mi?”Dün İstanbul Borsası’nda manipülasyon yaptıkları gerekçesiyle Mali Polis 35 kişiyi gözaltına aldı.Ayrıca 47 banka hesabına blokaj kondu.Olay, Sermaye Piyasası Kurulu’ndan sağladığı teknik destek eşliğinde savcılığın yürüttüğü izleme ve soruşturma sonunda ortaya çıkarıldı.Gözaltına alınanlar arasında tanınmış sporcular ve daha önce aynı suçlama ile 24 kez operasyona hedef olan, ağır cezada yargılanan eski bir futbolcu var.Kazanma hırsı kışkırtılmış, kandırılarak borsada tuzak kâğıtlara yatırım yapmaya ikna edilmiş tasarruf sahiplerinin bu suç örgütüne 100 milyon lira civarında haksız para kazandırdıkları tahmin ediliyor.Daha önce de aynı ekibe dâhil kişilerin 21 milyon ve 93 milyon liralık vurgunlar yaptıkları belirlenmişti.“Keriz silkeleme” adı verilen soygun türü dünyanın pek çok yerinde işlem hacmi dar olan, başka bir deyişle “derinliği olmayan” borsaların hastalığıdır.Bu suçun cezası ağır olmakla beraber kanıtlanması zor olduğundan “acemi yatırımcı”yı korumak daha çok yatırımcıları bilinçlendirerek sağlanabiliyor.Manipülasyonla zengin olacağına inanarak borsaya gidip de her şeylerini kaybederek yıkılan bahtsızlardan biri olmamak ancak aşırı beklentilere kapılmamakla mümkündür.Borsa, bilmediğiniz bir ormanın gece hâlidir.Girmek istiyorsanız bir uzmanın danışmanlığından yararlanmaya muhtaç olduğunuzu asla unutmamalısınız.“Altına hücum” telâş ve heyecanı uyandırıldığı dönemlerde borsadan uzak durmak herkesin menfaatinedir!Var mı anlayan?Kürt sorununun çözümüne yönelik irade destek mi görüyor, yoksa beklenmedik çevrelerden çelme mi yiyor?Bunu anlamak gün geçtikçe zorlaşıyor.PKK’yı BDP’den ayıran sınır neredeyse kayboldu.Şerafettin Elçi, BDP grubunu oluşturacak arkadaşlarının milletvekili yemini edeceklerini ancak bu yemine bağlı kalmayacaklarını dün de tekrarlıyordu.Aynı saatlerde PKK’lı teröristler Tunceli-Erzincan yolunda durdurdukları araçlarda kimlik kontrolü yapıyor, karakollara ekmek taşıyan 2 aracı ateşe veriyordu.Oysa terör örgütünün elebaşı daha birkaç gün önce “Savaşı değil demokratik anayasal çözümü esas alıyoruz” demiş ve muhatap olarak rolünü oynayabilmesi için Meclis’in kendisine çağrı yapması gerektiğini söylemişti.Bu çelişki bile Kürt sorununa terör şantajı altında çözüm aranamayacağı gerçeğini öğretiyor.Hapisteki milletvekilleri bırakılmalı, sorun milli iradenin temsilcilerine tevdi edilmelidir.Yargı, tutuklu milletvekillerinin zincirlerini çözmelidir.Aksi halde yargıçlardan oluşan Yüksek Seçim Kurulu’nun bu kişileri seçime niçin soktuğuna cevap vermesi gerekir!

Devamını Oku

Yalan yemin!

20 Haziran 2011

Adına “Kürt Sorunu” denilen kavgada bu ülkenin halkı çok acı çekti.BDP desteği ile bağımsız milletvekili seçilen 36 siyasetçinin kabul edilebilir bir “muhatap irade” oluşturacağı ümidi demokrasinin sunduğu büyük şans olarak heyecanla kucaklandı.Ama o da ne?Terör karşıtı bilinen, demokrasiye inancını her fırsatta belirten, geçmişte bakanlık yapmış kıdemli bir parlamenter olan Şerafettin Elçi BDP çatısı altında grup oluşturacak 36 milletvekilinin, Anayasa’da yazılı yemini edeceklerini ama yemine bağlı kalmayacaklarını ilân etti.Bu açıklama bir meydan okumadır ve sözcü olarak Şerafettin Elçi gibi barış ve demokrasiye inanmış bir siyasetçinin seçilmesi cesaret kırıcı bir göstergedir.Şerafettin Elçi “Bu yemin faşizan bir anlayışla, sadece Türk şoven anlayışıyla hazırlanmış bir yemindir. Anayasanın tamamını değiştirmek istediğimiz gibi bu yeminin de değişmesi için mücadelemizi vereceğiz” diyor.Anayasayı ve içindeki yemini değiştirmeyi istemek demokratik bir haktır. Ama bu hak Anayasa’ya bağlılık yeminine ihanetini baştan ilân eden insanlar eliyle kullanılamaz.“Yemine bağlı kalmayacağım” diyenler demokrasi bir yana hukuktan aldıkları bir hakkı da kullandıklarını söyleyemezler.Kürt sorununa çözüm halkın oyları ile oluşmuş meclis zemininde aranacaktır. 36 bağımsız milletvekili için yeni bir milletvekili yemini önermek demokratik bir hak olabilir. Peki bu isteği geri çevirmek de meclis çoğunluğunun hakkı sayılmamalı mı? Çözüm arayışlarını terör şantajının ipoteğinden kurtarmak lâzım artık.BDP 36 milletvekili ile elde ettiği tarihi fırsatı iyi kullanmalıdır.Bunun ilk şartı partinin terör örgütünün dümen suyundan kurtarılmasıdır.Bu ülkenin anayasasına ve yasalarına herkesin beğenmese ve değiştirmek istese bile saygı göstermesidir.Namus ve şeref üstüne yalan yemin eden bir gruba millet, hayati önemde bir çözüm arayışının tarafı olarak güven duyamaz!Böyle kardeş olmasınYabancı bir ülke ile dost olunabilir, müttefik de.. Ama “kardeşlik” gibi sıfatları verirken daha seçici davranmak gerekiyor.Suriye’nin ellerine kendi vatandaşlarının kanı bulaşmış diktatörünü dün TV’de izlerken bunu düşündüm.Beşar Esad’a Türkiye’nin gösterdiği aşırı yakınlık, o kokuşmuş rejim üstünde asgari insani sorumlulukların baskısını yaratmalıydı.Öyle olmadı. Belki de zalim ve kanlı diktatöre bu yakınlık, uluslararası müdahaleyi geciktiren ve katliamlarına zaman kazandıran bir sebep yarattı.Esad dün, insan haklarına saygılı bir seçilmiş lider pozunda genişletilmiş af ve acil reformlar vaat ediyor, Türkiye’ye sığınan 10 bin mülteciyi evlerine dönmeye çağırıyordu.Diktatörün ayakta kalmak için umutsuzca yalanlar söylediğini bütün dünya biliyor.Daha önce ona inanarak evlerine dönme yanlışına düşen mültecilerin kadın, çocuk ayırmadan öldürüldükleri açığa çıkmıştır.Hâlâ 64 bin muhalif bulunduğu ve onları yakalamaya uğraştığı iddiası, tasarladığı katliamın çapını ele veriyor.Suriye’deki gibi bir baskı rejiminde, bu sayıda rejim muhalifinin, amansızlığı ile bilinen Suriye gizli servisinden habersiz bu sayılara ulaştığına kimse inandırılamaz.Belli ki cinayetlerine devam ederken bu bahaneyi kullanacaktır.Bölgede kendimize lâyık gördüğümüz rolün hakkını vermeliyiz.Diktatör Türkiye’ye komşu olduğu için kendini güvende hissetmemelidir.Aksine korkmalı, hatta kaçma zamanının geldiğini düşünmelidir.

Devamını Oku

Dilsiz şeytan mı?

18 Haziran 2011

Asker ocağı kutsaldır kültürümüzde. Balyoz davasında olanları duyduğunda kim bilir kaç kişininiçi cız etmiştir!Tutuklu sanıklarından emekli albay Kemal Dinçer, sözü edilen planın yazımında, düzenlenen seminerde hiçbir görev almadığı halde zulme uğradığını anlattı uzun uzun.Sonra mahkemenin “bunca yalan ve düzmece belge içinde gerçeği bulacağından endişeli” olduğunu belirterek, yüreğinden taşan isyanı şöyle ifade etti:“Bilip de susanlara soruyorum; dilsiz şeytan olmaya değer mi makam?”Hakim şaşırdı, “Dilsiz şeytan diyerek kimi kastediyorsunuz?” diye sordu. O da sıraladı:Dönemin Genelkurmay Başkanı Özkök, Kara Kuvvetleri Komutanı Yalman ve Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Başbuğ...Silivri mahkemelerinin peşinde olduğu suçu ve suçluları ortaya çıkarmak elbette kimsenin itiraz edemeyeceği bir hedeftir. Ama gerçeği doğru yerlerde mi arıyoruz yoksa masum hayatları ve kurumları perişan mı ediyoruz?Burada yapılan yanlışın bedelini yalnız acı çeken aileler ödemiyor, TSK da değerleri aşınarak ödüyor.Silivri tecrübesini yaşayan bir orduda emir komuta ilişkisinin temeli olan disiplin ve güven duygusu kalır mı?Allah korusun şartlar sıkıyönetim gerektirse kritik görev için emir alan bir ast, düşünmeden amirine “baş üstüne” der mi?Görevin gereği olarak ortaya çıkacak bir riski bu askerler alır mı?Mahkemedeki albayın o sözü, TSK içindeki ilişkilerin ve komuta hiyerarşisi içindeki benzersiz güven duygusu ile itaat geleneğinin yerlere düştüğünü gösteriyor. Başbakan seçimden sonra galiplere yakışan bir jest yapıp, şikâyetçi olduğu siyasetçilerle gazeteciler hakkındaki davalarından vazgeçti.Yumuşama yararlı olacaktır ama burada durursa yarım kalacaktır.Başbakan’ın öfke döneminin tahribatını onarmak daha gani bir yürek daha büyük bir adım gerektiriyor.Hiç kimse yargının, hele de “özel yetkili” sıfatını taşıyan kesiminin iktidardan, dolayısıyla Başbakan’dan ve öfkesinden etkilenmiş olmadığını söyleyemez.Başbakan’ın, Silivri mahkemelerinden ceza vermelerini değil asıl adaleti sağlamalarını beklediğini söylemesi, samimi olarak istemesi çok iyi olur.Bunun zamanı geldi, geçiyor bile!YÖK artık!Olmayacak bir şey duyduğumuzda “yok artık” diye tepki gösteririz ya...Bundan sonra “YÖK artık” diyebiliriz.Çünkü en olmayacak şey, en fazla YÖK kadar olabilir!YÖK Başkanı Prof. Özcan üniversite sınavları arifesinde üniversite adayı öğrencileri ve ailelerini şoke eden bir iddia ortaya attı: Sorular çalınmıştı ve bir AKP milletvekilinin e-mail adresinden dağılacaktı.Ve iddia çok ciddi idi!Bu ülkede bozgunculuk çıkarmak isteyenlerin zahmete girmesine hiç gerek yok. Maşallah yönetici diye seçilenler ve ne gaf yaparlarsa yapsınlar makamlarından sökülemeyenler bu işi en âlâsından yapıyorlar.Her ihbar gerçek değildir. Gençlerin motivasyonunu kötü etkileyen bu “kopya alarmı” konusunda YÖK Başkanı vebal altındadır.Her ihbar dikkate alınsa hiçbir iş yürümez.YÖK Başkanı ihbarı yapan yetkilinin kimliğini açıklamak zorundadır.Yanlış alarm veren olduysa bu teşhir edilsin.Sorular gerçekten çalındıysa hırsızlar bulunsun. Yeter artık..ÖSYM devletin en sağlam yerlerinden biriydi. Son sınavlar nedeniyle görüyoruz ki devlet orasından çürümüş, yıkılıyor.Gençlerin altında kalmasını seyretmek yerine erken ve radikal davranmak gerekiyor.Bu kurumları başındakilerden acilen kurtarmak gerekiyor!

Devamını Oku