Yalan yemin!

Haberin Devamı

Adına “Kürt Sorunu” denilen kavgada bu ülkenin halkı çok acı çekti.

BDP desteği ile bağımsız milletvekili seçilen 36 siyasetçinin kabul edilebilir bir “muhatap irade” oluşturacağı ümidi demokrasinin sunduğu büyük şans olarak heyecanla kucaklandı.

Ama o da ne?

Terör karşıtı bilinen, demokrasiye inancını her fırsatta belirten, geçmişte bakanlık yapmış kıdemli bir parlamenter olan Şerafettin Elçi BDP çatısı altında grup oluşturacak 36 milletvekilinin, Anayasa’da yazılı yemini edeceklerini ama yemine bağlı kalmayacaklarını ilân etti.

Bu açıklama bir meydan okumadır ve sözcü olarak Şerafettin Elçi gibi barış ve demokrasiye inanmış bir siyasetçinin seçilmesi cesaret kırıcı bir göstergedir.

Şerafettin Elçi “Bu yemin faşizan bir anlayışla, sadece Türk şoven anlayışıyla hazırlanmış bir yemindir. Anayasanın tamamını değiştirmek istediğimiz gibi bu yeminin de değişmesi için mücadelemizi vereceğiz” diyor.

Anayasayı ve içindeki yemini değiştirmeyi istemek demokratik bir haktır. Ama bu hak Anayasa’ya bağlılık yeminine ihanetini baştan ilân eden insanlar eliyle kullanılamaz.

“Yemine bağlı kalmayacağım” diyenler demokrasi bir yana hukuktan aldıkları bir hakkı da kullandıklarını söyleyemezler.

Kürt sorununa çözüm halkın oyları ile oluşmuş meclis zemininde aranacaktır. 36 bağımsız milletvekili için yeni bir milletvekili yemini önermek demokratik bir hak olabilir.

Peki bu isteği geri çevirmek de meclis çoğunluğunun hakkı sayılmamalı mı?

Çözüm arayışlarını terör şantajının ipoteğinden kurtarmak lâzım artık.

BDP 36 milletvekili ile elde ettiği tarihi fırsatı iyi kullanmalıdır.

Bunun ilk şartı partinin terör örgütünün dümen suyundan kurtarılmasıdır.

Bu ülkenin anayasasına ve yasalarına herkesin beğenmese ve değiştirmek istese bile saygı göstermesidir.

Namus ve şeref üstüne yalan yemin eden bir gruba millet, hayati önemde bir çözüm arayışının tarafı olarak güven duyamaz!

Böyle kardeş olmasın

Yabancı bir ülke ile dost olunabilir, müttefik de.. Ama “kardeşlik” gibi sıfatları verirken daha seçici davranmak gerekiyor.

Suriye’nin ellerine kendi vatandaşlarının kanı bulaşmış diktatörünü dün TV’de izlerken bunu düşündüm.

Beşar Esad’a Türkiye’nin gösterdiği aşırı yakınlık, o kokuşmuş rejim üstünde asgari insani sorumlulukların baskısını yaratmalıydı.

Öyle olmadı. Belki de zalim ve kanlı diktatöre bu yakınlık, uluslararası müdahaleyi geciktiren ve katliamlarına zaman kazandıran bir sebep yarattı.

Esad dün, insan haklarına saygılı bir seçilmiş lider pozunda genişletilmiş af ve acil reformlar vaat ediyor, Türkiye’ye sığınan 10 bin mülteciyi evlerine dönmeye çağırıyordu.

Diktatörün ayakta kalmak için umutsuzca yalanlar söylediğini bütün dünya biliyor.

Daha önce ona inanarak evlerine dönme yanlışına düşen mültecilerin kadın, çocuk ayırmadan öldürüldükleri açığa çıkmıştır.

Hâlâ 64 bin muhalif bulunduğu ve onları yakalamaya uğraştığı iddiası, tasarladığı katliamın çapını ele veriyor.

Suriye’deki gibi bir baskı rejiminde, bu sayıda rejim muhalifinin, amansızlığı ile bilinen Suriye gizli servisinden habersiz bu sayılara ulaştığına kimse inandırılamaz.

Belli ki cinayetlerine devam ederken bu bahaneyi kullanacaktır.

Bölgede kendimize lâyık gördüğümüz rolün hakkını vermeliyiz.

Diktatör Türkiye’ye komşu olduğu için kendini güvende hissetmemelidir.

Aksine korkmalı, hatta kaçma zamanının geldiğini düşünmelidir.

DİĞER YENİ YAZILAR