Böyle durumlarda vermeye alıştığımız tepki “Başımıza bu da mı gelecekti?” diyerek kederlenmektir.Ay sonunda Avrupa Parlamentosu’nun onayına sunulacak olan Türkiye Raporu, çoğumuza böyle dedirtecek tespitler ve uyarılar taşıyor.Bu raporu, sürekli kendini tekrarlayan önceki Türkiye raporlarından ayıran fark, “Ordunun laik bütünlüğünün ve operasyonel yeteneğinin garanti altına alınması” gereğini vurgulayan ifadelerdir.İlk kez muhatap olduğumuz bu uyarı, askerler üstündeki sivil kontrolun artmasını sağlayan adımlardan duyulan memnuniyetin ifade edildiği paragrafa bir İngiliz parlamenterin (Geoffrey Van Orden) önerisi ile eklenmiş bulunuyor.Uyarının yeterli açıklık taşıdığına şüphe yoktur.Avrupa Parlamentosu, Türkiye’de askeri vesayete son verme amaçlı çabalardan hoşnuttur ama ameliyatta ölçünün kaçırılmış olduğu endişesi açıkça ifade edilmektedir.Demek ki TSK’ya karşı yürütülen operasyonun doğurduğu kaygılar uzun süre saklanmış fakat artık gizlenemez hale gelmiştir.Türkiye’nin kara kaşı, kara gözü için mi bu gayret?Hayır; korku ve endişenin kaynağı, böyle giderse Türk Ordusu’nun NATO yükümlülüklerini yerine getirmekte yetersizliğe sürüklenmesidir.Askerlere açılan davalarda benimsenen sertlik ve adil yargılanma hakkının sistematik olarak ihlâl edildiği inancı, Avrupa Parlamentosu’nca formüle edilen uyarının sebepsiz olmadığını düşündürüyor.Daha önemlisi, süren işlemlerin ve yumuşamayan tutumların, TSK’nın laik bütünlüğü konusunda endişe doğurduğunu ortaya koyuyor.Raporda “silahlı kuvvetlerin laik bütünlüğünün garantiye alınmasının gereği” vurgulandığına göre demek ki Avrupa Parlamentosu, Türkiye’deki laiklik karşıtı tırmanışın silahlı kuvvetler için bile tehlikeli olmaya başladığından korkuyor.Avrupa Bakanı Egemen Bağış “Türkiye laikliğini de, demokrasisini de koruyabilecek güçtedir; kimsenin tavsiyesine ihtiyacı yoktur” dedi.Hayır… Türkiye’nin asıl bu konudaki eleştiri ve uyarıları hafife alma lüksü yoktur!*****HSYK Başkanı’na hiç yakışmadı…Adalet anlayışı 13 Mart’ta sınavdan geçecek.Şartlar maalesef umut vaat etmiyor. Mahkemenin Sivas katliamı sanıklarını zaman aşımı gerekçesiyle kurtarabileceği korkusunu yüreğimizde taşıyarak tedirginlik içinde bekleyeceğiz.Mezhep ayrımından beslenen nefretin canavarlaştırdığı yaratıkların işledikleri katliam suçunu, zaman aşımı gerekçesiyle cezasız bırakmak akla, hakka, vicdana uymuyorsa hukuka hiç uymaması gerekir.Ama Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 1. Dairesi Başkanı İbrahim Okur, kamuoyu önünde zaman aşımını savunuyor.En azından mahkemenin kararı üstünde etkili olacağından korkarak sakınması gerekmez miydi?Okur, “insanlığa karşı suç” kavramı hukukumuza Sivas’taki katliamdan sonra girdiği için “Madımak sanıklarına işlemez” diyor.Hayır, insanlığa karşı suç işleyenlerin sığınağı olmamalıdır.HSYK Başkanı, canavar eğilimlere “Yüksek yargıda koruyucularımız var” duygusu vermekten korkmuyor mu?
AKP iktidarı büyük rakamları seviyor ve onları kullanmayı, onlarla oynamayı biliyor.“Ne zararı var?” demeyin; rakamlarla fazlaca oynamak çoğu zaman kalitesizliği gözden kaçırma çaresizliğinin sığınağı oluyor.Mesela eğitim düzenini altüst eden yasa teklifine yönelen eleştirileri iktidar sözcüleri, kızlardaki okullaşma oranını yüzde 90’ın üstüne çıkardıklarını anlatarak göğüslemeye çalışıyorlar.“Bunu başaran bir iktidar hiç muhaliflerin güvensizliğini hak edecek yanlışlar yapar mı?” diye soruyorlar.Evet ama bu yüksek okullaşma oranına rağmen eğitim kalitesinde Türkiye niçin en dibe vurmuş, bir türlü yükselmiyor?Bunun cevabını veren gerçekler de rakamlarla ifade ediliyor ama nedense üstünde durulmuyor.Durulsa, bu altyapı üstüne reform inşa edilemeyeceği herkesin kafasına dank edecek ve iş doğru bir rotaya girecektir.CHP Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün soru önergesine bakanlıkça verilen cevaplar, işin yanlış tutulduğunu gösteriyor:İmam hatip rövanşı...Mesela 8 bin 437 okulda ikili öğretim yapılıyor, 10 bin 413 ilköğretim okulunda farklı sınıfların öğrencileri aynı dersliğe doluşarak eğitim görüyor, 213 okulda sınıf mevcutları 50’nin üstünde, çocuklar balık istifi oturuyor.Ve şu anda 110 bine yakın öğretmen açığı bulunuyor...Bu zeminde iyi bir şey yükselemez...Kaliteye hizmet etmeyecekse reform girişimini kim, hangi amaçla başlattı o zaman?Göstergeler ortada: Başbakan bu düzenleme ile “28 Şubat’ın son izlerinin de silindiğini” söyledi.28 Şubat’ın muhafazakâr kesimde rövanş duygusu yaratan icraatı, imam hatiplerin orta kısımlarının kapatılmasıydı.Yeni düzenleme tartışılırken iktidar sözcüleri karartma yaptılar ama sonunda Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer itiraf etmek zorunda kaldı:“İmam hatiplerin orta kısmı niye eğitim vermesin?”Bu cümle bir soru değildir, “açılacak” bildirimidir!Bu bildirim başka bir soru doğuruyor:İmam hatiplerin orta kısımlarını açmak, daha kaliteli imam hatipler yetiştirmek amacı mı gözetiyor, yoksa laik eğitime paralel bir dini eğitim alternatifi yaratmayı mı?Kim kimi model alacak?Orta Doğu uzmanı Suriye kökenli gazeteci Hüsnü Mahalli geçen gün bir TV kanalında Arap Baharı’nı ve o bağlamda Türkiye’deki gelişmeleri değerlendirirken ezber bozan şeyler söyledi.Ona göre Arap Baharı’nın değişime uğrattığı ülkeler yeniden yapılandırılırken Türkiye’yi kendilerine model almayacaklardır.Hüsnü Mahalli, değişime uğrayan Arap ülkeleri aydınlarının eğer Türkiye bölgede güç olmak istiyorsa kendilerini model alması gerektiğine inandıklarını öne sürdü.Orada da durmadı. Bu gerçeği Başbakan Erdoğan’ın kavradığını ve gereğini yapmaya başladığını iddia etti.Suriyeli gazeteci, Başbakan Erdoğan’ın “Dindar bir nesil yetiştireceğiz” beyanını mesajı almasına, 4+4+4 teklifini de eyleme geçmesine kanıt gösterdi.Eğitim ülkeye kader biçmektir. Çocuklarımızın nasıl eğitileceğini neden Milli Eğitim Bakanlığı değil de iktidar partisinin meclis grubu planlıyor?AKP acaba eğitim bürokrasisini ikna edemeyeceğini gördüğü için mi böyle uygunsuz bir yolu tercih etti?“Nereden çıktı bu teklif?” sorusunun cevabı verilmelidir.Bunu ya samimi olarak hükümet verir veya şüpheler büyür büyür, güven duygusunu yer bitirir!
Başbakan’ın sözleri de doğruluyor; ülkeyi bugün “kininin davasını” güden bir iktidar yönetiyor.Görmemek için kör olmak lâzım.Özellikle üçüncü iktidar dönemini AKP, temsil ettiğini düşündüğü kitle ve değerler adına geçmişten intikam almak amacında kullanıyor.Ezici iktidar çoğunluğu sayesinde ele geçirilen devlet gücü, meşru kabul edilemeyecek baskılar ve tertiplerle “rövanşist” tatminler için kullanılıyor.Cumhurbaşkanı Gül Tunus’a giderken yanındaki gazetecilere “28 Şubat’la hesaplaşılırken rövanşizme kapılmamak gerektiğini” belirtti.Bu öğüdünün altını şöyle doldurdu:“Rövanşist bir düzeyde meseleleri ele alırsanız olayı bitmez tükenmez bir sıra meselesi haline getirirsiniz. Sıra size geldiğinde rövanşı alırsınız ama bir sonraki sefer diğerlerine sebep yaratmış olursunuz.”Özellikle yargıyla oynayarak siyasi kan davaları yaratmanın yanlışını vurgularken Cumhurbaşkanı Gül doğru bir uyarıda bulunmuştur.Bu uyarı, iktidarın rövanşist çizgisinin Cumhurbaşkanı tarafından doğrulanmasıdır.Peki en üst düzeyde yapılan bu tespit, iktidarı “kötü” yoldan vazgeçmeye razı edecek midir?Korkarım ki hayır...Çünkü Cumhurbaşkanı’nın yaptığı uyarı doğru ama gerekçesi güçlü ve olgun değil, eksik ve hamdır.“Sen yaparsan, sırası geldiğinde onlar da sana aynını yaparlar” demeye getiriyor.Ahlâktan ve hukuktan beslenmiyor bu “yapmayın” tembihi, geri dönecek bir kötülüğe karşı bencil hesaplı bir savunma tedbiri öneriyor.Büyük sözü işe yarasaydı Anadolu kan davalarının yurdu olarak gelmezdi bugünlere.Hırs, hınç ve intikamı, “gün gelir geri döner beni vurur” hesabı ile değil “ayıptır, günahtır, haksızlıktır” gerekçesiyle reddeden bir ahlâk anlayışı ve kültür topluma egemen olmadıkça, Gül’ün Tunus’a giderken havada söylediği söz havada kalacaktır.Cumhurbaşkanı’nın sözleri keşke iktidar çevrelerini “Biz ne yapıyoruz?” diye düşündürse!Türkiye’ye özgü durum...Öyle bir adalet düzeni ki, mahkemeye düşmüş kişi beraat da edebilir, aynı eylemi nedeniyle 15 yıl hapse de hüküm giyebilir.Yaşadığımız tecrübeler, en değerli istikrarın adalet alanında aranması gerektiğini öğretti hepimize.Adalet alanında kötü sürprizlere çok sık rastlıyoruz. Ve bu durum yargıya olan güveni sürekli aşındırıyor.Üç üniversite öğrencisi (Berna Yılmaz, Ferhat Tüzer ve Utku Aykar) Başbakan’ın konuştuğu “Roman Buluşması”nda “Parasız Eğitim İstiyoruz” yazılı bir pankart açtıkları için tutuklandılar, 18 ay hapis yattılar.Nihayet savcının umutlandıran talebi geldi:İddia makamı, gençlerin eyleminin Anayasa güvencesindeki düşünceyi açıklama özgürlüğü sınırlarının içinde bulunduğunu belirterek beraat istedi.Dünkü duruşmada gençlerin, ailelerinin ve arkadaşlarının beklentisi, mahkemeden beraat kararı çıkacağı idi.Ama Türkiye’ye özgü bir kötü sürpriz bekliyordu herkesi:Beraat isteyen savcı tayin edilmişti ve gelen yeni savcı, parasız eğitim pankartı açan gençlerin terör örgütü üyesi olduklarını iddia ederek 15 yıla kadar hapis cezasına çarptırılmalarını talep etti.Yarın sabah nasıl bir dünyaya gözümüzü açacağımızı tahmin edememek ne kadar tedirgin edici bir durum!
Hapisteki gazeteciler için CHP’nin dışarıda yürüttüğü kampanya galiba etkili oluyor.Başbakan’ın her fırsatta konuyu gündeme getirmesinden belli.Erdoğan salı günkü gruptan sonra dün il başkanları toplantısında da konuya geniş yer verdi. Anlaşılıyor ki, dışarıda oluşan hassasiyet iktidarı içerideki eleştirilerden fazla zorluyor.Ahmet ve Nedim’in Gazeteci Arkadaşları Platformu, 104 tutuklu gazeteci bulunduğunu iddia ederek bir liste yayınlamıştı.Dün Başbakan bu isimleri incelettiğini, bunlardan sadece 6’sının basın kartı taşıdığını, ötekilerden çoğunun terör örgütleri ile bağlantılı olduklarını, yani gazeteci olmadıklarını öne sürdü.Kin davasını bitirirseHemen belirtelim ki basın kartı bir nevi kimliktir, ruhsat değil. Başbakan, basın kartı taşıyanlardan daha fazla sayıda kişinin gazetecilik yaptığını, dolayısıyla tutuklu gazetecilerin 6’dan mutlaka daha fazla olduğunu bilmelidir.Kaldı ki hapisteki gazeteciler listesi Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Ahmet Şık ve Nedim Şener’den ibaret olsa bu Türkiye’nin yüzünü ak mı çıkaracak, iktidar sahiplerini rahat mı uyutacak?Şikâyetleri yurt dışındaki platformlara taşıyan CHP lideri Kılıçdaroğlu’nu gaflet ve dalâlet (aymazlık) ile suçlayan Başbakan Erdoğan empati yeteneğini kaybetmemeli.“Denize düşen yılana sarılır” derler. Ayrıca insan hakları ihlâllerini kovuşturan uluslararası kurumları yılana benzetmemek gerekir.Onların gücünden yararlanmak mağdur olanların yalnız hakkı değil görevidir.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi “türban mağduru” olarak AİHM’de Türkiye Cumhuriyeti aleyhine dava açmamış mıydı?Başbakan, insan hakları ve özgürlükler konusunda dışarıdan yardım alma arayışlarına köpürecek yerde dışarıda hak arayanları hangi mecburiyetlerin bu arayışa sürüklediğini anlamaya bakmalıdır.Hükümeti namerde muhatap hale düşürdüğü için CHP’yi suçlayan Başbakan’ın olayı gurur meselesi yapması iyidir. Ama şu şartla:Mağdurları namerde muhtaç hale kendilerinin düşürdüğünü görecek, kin davasından vazgeçecek ve intikam dönemini kapatacak!*** Madımak için uyarı Madımak Oteli’nde 37 aydın ve sanatçıyı öldürenlerin firardaki son 5 sanığı için 5 gün sonra karar verilecek.Mahkeme vereceği kararın ne kadar derin etkiler yaratacağını, hatalı bir kararının laiklik sigortasını attıracağını umarız biliyordur.2 Temmuz 1993 tarihli günü dün gibi hatırlıyorum.O değerli insanlar kurtarılabilirdi.TV’den olayı canlı izliyorduk. Perdeler henüz tutuşturulmuştu. Gönderilen askerlerin kalabalığı dağıtıp otelde sıkıştırılanları kolayca kurtaracaklarını bekliyorduk.Ama kalabalık “En büyük asker bizim asker” avazeleri ile sanki büyü yaptı ve devlet gücü üç buçuk çapulcunun elinden o değerli aydınları kurtaramadı.Halkı dinci nefrete karşı koruyamayan laik devlet o gün ağır yara almıştı.Eğer Madımak’ın “insanlık suçu” karakteri gözden kaçırılır ve 5 firari sanık için zaman aşımı talebini kabul eden bir mahkeme kararı çıkarsa...Laiklik için buyrun cenaze namazına!
Halkın nabzını iyi tutan birkaç “görmüş geçirmiş adam” dünkü grup konuşmalarını sönük bulduklarını söylediler.Ben bu tespitlerin iyi haber olduğunu düşünüyorum.Daha önceki Salı’larda Başbakan ile ana muhalefet lideri arasındaki gerilimin hiçbir yararlı üretime imkân vermediğini, konuşmaların küçük bir ümit ve gülümseme bile davet etmediğini belirterek seviyeli nükte ve hicivden nasipsiz tartışmaların sıkıcılığından şikâyette bulunmuştuk.Başbakan’ın bu eleştiri ve önermeyi dikkate almış olduğunu hissetmek -veya o hisse kapılmak- hoşuma gitti.CHP lideri Başbakan’a “yalan makinesi” demişti. Başbakan’ın çok yalan söylediğini anlatmak için yapmıştı bu benzetmeyi.Başbakan yalan makinesinin yalanları yakalayan bir makine olduğunu hatırlatarak CHP liderinin kendisine “yalancı” demek isterken kazdığı kuyuya düştüğünü anlatıp güldürdü dinleyenleri.CHP’nin lider değiştirerek yüz nakli yaptırdığına dair benzetme de zekiceydi. Başbakan Erdoğan’a göre bu operasyon, doku uyuşmazlığı nedeniyle başarısız olmuştur.28 Şubat’ın intikamı...Küfür nitelemesini hak edecek ifadelerle yapılan siyasi polemiklerin kısırlığını biliyoruz. O tür kavgaların yarattığı gerginlik, çözüm üretici ve ufuk açıcı olmuyor.Eskisi gibi olsaydı Başbakan’ın ağır suçlamalarına CHP lideri aynen karşılık verecekti. Ama Başbakan’ın gerginlikle zehirlenmeyen dünkü grup konuşması, CHP liderini de etkiledi.O da ağır suçlamalardan sakındı ve eğitim alanında büyük bir günah işlemekten iktidarı koruyacak işbirliği için elini uzatmaya yöneltti.Sorduğu sorular can alıcıydı:Eğitimde dayatılan yeni düzen seçim beyannamesinde, hükümet programında, yakın ve orta vadeli planlarda yer almıyordu; bu oldu bitti neyin nesidir?Türkiye’nin temel eğitim gibi önemli bir meselesi neden Bakanlar Kurulu’nun sahiplenmesi ile değil de kanun teklifi olarak Meclis’e getirilmiştir?Kılıçdaroğlu haklı; uzman görüşlerin süzgecinden geçmemiş bu teklif yasalaşırsa çocuklarımıza, ülkeye kötülük edilecektir.Başbakan’ın konuşmasındaki bir cümle, yasayı çıkarmak için neden uygunsuz yolları göze aldıklarını açıklıyor:“12 yıllık kesintili eğitim ile 28 Şubat’ın son izlerini siliyoruz.”Bu itiraf 28 Şubat üstüne neden 15 yıldır görülmeyen etkinlikte psikolojik fırtınalar estirildiği ve linç kışkırtmaları desteğinde korku körüklendiği sorularının cevabına ışık tutuyor!Uzmanlar: Durum vahim!Demek ki 4+4+4 teklifi, 15 yıl önce imam hatiplerin orta kısımlarını kapatan 28 Şubat’tan intikam almak için, yani imam hatiplerin orta kısımlarını tekrar açmak için verilmiştir.“Çocuklara dini öğretmek için başka yollar da vardır. Ön yargımız yok; gelin uzmanlara soralım, doğru yolu beraber bulalım” diyen Kılıçdaroğlu akıllı ve sorumlu bir çağrı yapmıştır.Çünkü bu çağrıyı yapmadan önce yasa teklifinin doğuracağı sonuçları uzmanlara kendileri sormuşlar ve onlardan “durum vahim” cevabını almışlardır.İktidar bu teklifi yasalaştırarak neyi almak istediğini biliyor.Galiba cevabını bilmediği şey, karşılığında ülkenin ve çocuklarımızın ödeyeceği bedelin ne olacağıdır.Acaba CHP’nin yaptığı işbirliği çağrısı, hükümeti bu sorunun cevabını aramaya özendirebilir mi?İktidara dönük hayal üretmenin saflık olduğunu düşünen okurlarımın çoğunlukta olduğunu biliyorum ama ne yapayım?..Ümit besleme hakkımı özellikle bu meselede kullanmak istiyorum!
Anadolu’da “jandarmayı kadına taşlatırlar” diye eski bir söz vardır.TÜSİAD’ın son yıllarda kadın başkanlarla yönetilmesi tercihinde, iktidarı eleştirmenin risk maliyetini hafifletme kaygısı etkili olmuş mudur?Bunu bilmiyoruz ama bir tarafı kadın olan tartışmaların daha az yıpratıcı olduğuna şüphe yok.Evet Başbakan köpürdü TÜSİAD’a “Sen sus, işine bak” dedi, partideki yardımcısı Hüseyin Çelik “Partinizi kurun karşımıza öyle gelin” diye meydan okudu ama yine de “kadın başkan tedbiri”nin işe yaramadığını kimse söyleyemez.Böyle durumlarda duymaya alıştığımız tehdit ve hakaretamiz suçlamalar terbiye sınırlarından pek taşmamıştır.Bir yandan eleştirilerin dikkate alındığı görüntüsü verilirken tartışmada iktidar sözcülüğüne bir de kadın (Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin) getirilmiştir.Fatma Şahin son olarak TÜSİAD’ın kadın başkanına sitem ediyordu. Bakan’a göre yapılan düzeltme kız çocukları ile ilgili sorunu çözdüğü halde Ümit Boyner bu iyileştirmeyi görüp takdirini belirtmemişti.Madem iyi, niye bozdunuz?Bakan Şahin iktidarın “korkunç bir irade” göstererek kızlardaki okullaşma oranını hayret ve hayranlık verecek hızda artırdığını, Davos’ta yabancıların bu başarı hikâyesine inanamadıklarını, tercüme hatası yapıldığını sandıklarını anlattı.Mesaj şudur:İktidar dördüncü yıldan sonra kızları eve göndermek isteseydi kesintisiz 8 yıllık eğitimi, okullaşma oranını yüzde 90’ın üstüne çıkaracak kadar ciddiye almazdı.Kuvvetli bir mesaj ama şöyle bir soruya da davetiye çıkarıyor:İktidarın derdi gerçekten okuyan kızların sayısını artırmak idiyse niçin iyi giden bir düzeni tersine çevirmeye kalktılar?Siyasette şüphe etmek kabahat değil görevdir. Hele konu çocuklarımızın eğitimi ise...Eğitimle ilgili düzen değişikliği teklifi alt komisyondan çıktı. Şimdi milletvekilleri görevlerini yapmalı.Bütün soruları sormalılar, imam hatiplerin orta kısımları tekrar açılarak laik eğitime paralel bir din eğitimi alternatifi yaratılmak isteniyor mu; merak etmeliler.Bu sorumluluk muhalefet milletvekilleri kadar iktidar milletvekillerini de bağlıyor. Çoğunluk onlarda; daha bile fazla bağlıyor.Hak edin selâm dursunlarAKP grup yöneticileri, milletvekillerinin dilek ve taleplerini araştırmışlar. Vekillerden bazıları parti yöneticilerinin kendilerine selâm vermediklerini, gülümsemediklerini söylemişler.Bu muamele eskilerin “istiskal” dedikleri bir yok sayma davranışıdır. Böyle bir muamele nedeniyle incinen parlamenterler, muhataplarına söz söylemeden önce kendilerini bir gözden geçirmelidirler.Bu iktidar, istediği her yasayı istediği hızla çıkarmasına yetecek ezici çoğunluğa sahip olduğu halde onlarca Kanun Hükmünde Kararname çıkararak devlet düzenini ve usullerini tepeden tırnağa değiştirdi.Bu operasyon Meclis’i tanımamak, görev ve yetkilerini elinden almaktı.İktidar milletvekilleri “gık” çıkarmadı bu yetki tecavüzüne. Yapılan ağır bir saygısızlıktı ve o saygısızlığı sineye çekenlere bakanların bir “merhaba”yı ve tebessümü çok görmesi hiç şaşırtıcı değildir.Dileriz iktidar milletvekilleri, büyüklerinin esirgediği selâm ve saygıyı kazanmanın fırsatını değerlendirirler.Eğitim reformu teklifi fırsattır!
Toplumların huzuru en çok dinin hayata müdahale etmesi yüzünden bozuluyor.Bu müdahalenin en tahrip edici ve etkileri hemen tüm yaşam alanlarını kapsayan türü, siyasetin din güdümüne girmesidir.Ilımlı laiklik olmayacağı gibi ılımlı İslâm da gerçekçi değildir. Çünkü laiklik dini toplum için gerekli ve yararlı bir müessese olarak kabul etmekle beraber ılımlı İslâm yaklaşımı, dinin kabul etmediği modernci kurallara, ilerdeki zaferine zarar vermemek için boyun eğmiş görünür.Eline fırsat geçtikçe, gücünün yeteceğini hissettikçe devleti, halkı değiştirir, dönüştürür. Yakın geçmiş bu değişim ve dönüşümün tarihidir!Laikliğin kolaycı tanımı, dinin devlet işlerine alet edilmemesidir. Milli Eğitim, devlet işlerinin en hassas ve önemli alanıdır.Günlerden beri eğitim reformu önermesine bağlı huzursuzluk yaşıyoruz.Çünkü yeni sistem adeta gökten düşer gibi gelmiştir ve doğuracağı sakıncalar gün gibi açıktır.Ama iktidar reformu sanki kutsal bir metinmiş gibi savunuyor. Savunmak ne kelime; şüphe gösterenleri tehdit kokan ifadelerle korkutuyor.Güvensizlik neden?Eğitimde kesintili modele dönme önerisinin, imam hatiplerin orta kısımlarını açmak için ortaya konduğunu, çocukların açık eğitim yoluyla tarikatların ve cemaatlerin çekim alanına atılacağını geniş bir kitle, cesaretini toplayıp söylüyor.Sonuçta amacın hem yönetim, hem yaşam biçiminin değiştirilmesi olduğundan korkanları kuruntu hastası sayamayız.Burada şöyle bir soru sormak da mümkündür:İktidar ne yanlış yaptı da bu kadar güvensizliği hak etti? Hemen söyleyelim:Eğitim devletin en önemli sorumluluğudur. Demokraside, halk desteği yüzde 60-70’e bile dayansa iktidarlar gömlek değiştirir gibi sistem değiştiremezler.Hele böylesi köklü değişikliklere kendi değer ölçülerine göre gidemezler.Bu reform -daha doğrusu deform- aynen öyle oldu. Kamuoyunun başına gök taşı gibi düştü.Bu metne iktidar partisi militan saldırganlığı ile sahip çıktı ama nedense Bakanlar Kurulu bu sahiplenmeye kefil olmadı. Öneriyi bakanlar imzalayarak tasarı kalitesine yükseltmedi.Kabahat gibi sessizDaha tuhaf olan şu ki, sekiz yıllık kesintisiz eğitimden intikam alma amacı buram buram kokan bu yeni düzen teklifi Milli Eğitim Şzrası’nda bile tartışılmadı.Ülkemizde üniversiteler bünyesinde bir çok eğitim fakültesi bulunuyor. Hiç birine görüşü sorulmadı.Bazı eğitim fakülteleri, belirledikleri sakıncalardan o kadar etkilendiler ki, talep edilmediği halde Milli Eğitim Bakanlığı’na tehlike ihbarı yapan raporlar gönderdiler.CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun “ses verin” çağrısından sonra konuşan Ege Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği Başkanı Prof. Ferhan Sağın şunları söyledi:“Tartışmalar ayrıntılara boğularak gerçek amaç gizlenmektedir. Eğitim, bilimsel ilkeler çerçevesinde yapılmalı. Bu normlar içinde ‘dindar, kindar gençlik yetiştirme’ yoktur. Eğitim inanç temelleri üstüne oturtulamaz.”Prof. Sağın’ın çare önerisi “Tasarı hızla geri çekilmelidir’ sözlerinde ifadesini buluyor.Aynı çağrı dün CHP lideri Kılıçdaroğlu’ndan da geldi.Kılıçdaroğlu’na göre iktidar siyasetçileri, cerrahlığa soyunarak ameliyathaneye girmiş, kesip biçmektedir.Reform şartsa iş uzmanlarına teslim edilmeli, her şey usulüne uygun olarak sil baştan yapılmalıdır!
Masum insanların kapatıldığı yerlere cezaevi veya tutukevi değil zindan demek lâzım.Türkiye’de on binlerce tutuklu, kendilerini zindanda hissediyor çünkü.Çektikleri uzun süreli maddi ve manevi eziyet, insanlığın yüzyıllar boyu verdiği haysiyet savaşının hak ettiği bir muamele değildir.Bu şartları iyileştirecek her adım desteğe ve saygıya değerdir.Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde uzun yargılama sürecinden ve tutukluluktan mağdur olduğunu düşünen 3 bin Türk vatandaşının başvuru dosyası var.Strasbourg’daki mahkeme bunalmış durumda. Türkiye de adalet konusunda adı kötüye çıkmış bir ülke olmaktan hoşnut değil.Adalet Bakanı Ergin bu şikâyetleri ortadan kaldırmak amacıyla yeni bir iç hukuk yolu oluşturulacağı haberini verdi.Mağdur vatandaş AİHM’nin işbirliği ile kurulacak özel komisyona başvurmadan Strasbourg’a gidemeyecek.Bakan, yargının yükünü hafifleten ve mağduriyetleri araştırıp hükme bağlayan özel komisyon uygulamasının Türkiye’de terör zararlarının tazmininde ve Kıbrıs’taki taşınmaz mallarla ilgili ihtilâflarda başarılı sınav verdiğini hatırlatıyor.Her araç, kullananın niyetine göre iyidir veya kötüdür.Eğer mağdurlar Strasbourg’a gitme zahmetine girmeden ve onun sebepolacağı zamanı kaybetmeden haklarını alacaklarsa ne âlâ...Ama mağdurları bezdirip hak aramaktan vazgeçmelerine sebep olacak yeni bir uzun bekleme istasyonu yaratmak niyetiyle bu tedbir düşünülüyorsa kötünün kötüsüdür.İktidar, mağdurlara başlarını vuracakları ekstra bir kapı yaratacak yerde, mağdur üreten uygulamalara son verecek çarelere yönelse daha iyi olmaz mı?AİHM Türkiye’yi Avrupa ile birleştiren en değerli köprüdür. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türk halkının “önünde sonunda adalet” umudunu temsil ediyor.Getirilecek tedbir, bu umuda zarar vermesin!Dramatik benzerlik...“TL’nin suyu mu çıktı ki illâ yeni bir logo yaratmak için çırpınıyoruz?” diyenlere katılmıyorum.Bu arayış bir kendine güven göstergesi ve milli paraya itibar kazandırma çabasıdır.Yalnız iktidar değil, dış ekonomik merkezler de Türk ekonomisinin övünmeye hakkı olduğunu kabul ediyor.Amaç doğru ama amaca ulaşmak yolunda seçilen araç yanlış olmuştur.Türkiye’deki rejime yakıştırılan “İleri Demokrasi” nitelemesine hiç mi hiç uymamıştır.Çünkü milli paraya logo yaratmak dar bir çevrenin işi olamaz. Böyle bir arayışın zemini herkese açık bir yarışma olmalı, uzman bir seçiciler kurulunun en iyi on eseri belirlemesi ardından halkın oyu ile son seçim gerçekleştirilmeliydi.Öyle yapılsa hem halka daha çok mal olmuş bir logomuz olacaktı hem de beklenmeyen kazaların önü alınacaktı.Öyle yapılmadı.Önceki gün tepeden bir logo düştü. Beğenen oldu, beğenmeyen oldu ama en şaşırtıcı tespit internetin sosyal paylaşım sitelerinden geldi.Türk Lirası logosu orijinal bir yaratı değil, Ermenistan’ın parası “Dram” için kullanılan logonun tersine çevrilmiş benzeri idi.Derdimiz yetmiyor gibi başımıza şimdi bir de bu “Dramatik benzerlik” derdi açıldı!Hiç kompleks yapmadan bu logonun “orijinal” olmadığı gerekçesiyle iptaline karar verilmeli ve seçim “ileri demokrasi” fiyakasını hak edecek şekilde yenilenmelidir.Yani seçimi halk yapmalıdır!