Başbakan’ın “Dindar nesil yetiştireceğiz” sözü, büyük taarruzu haber veren işaret fişeğiydi sanki.Sonra her şey hızlandı.Sekiz yıllık kesintisiz eğitimi 28 Şubat kalıntısı diye lekeleyen bir başlangıç, kimsenin beklemediği yeni bir düzeni birkaç haftada adeta gökten indirdi!İmam hatip ortaokullarının kanunla açılacağı, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in hayatının seçmeli ders olarak ortaokul ve liselerde okutulacağı bir düzenin kurulacağını çok kimse başta hayal dahi etmemişti.Siyaset dünyasında yaratılan kutuplaşmanın da etkisiyle hepsi birkaç gün içinde gerçekleşmiştir.AKP Grup Başkanvekili Canikli, kanun teklifine yapılan bu eklemeler ardından “Bugün tarihi bir gün; onur ve gurur günüdür” dedi.Yapılan işin Anayasa (24’üncü madde) emri olduğunu öne sürdü.Anayasa’yı akıl gözüyle okuyan herkes 24’üncü maddenin Canikli’yi doğrulamadığını görecektir.Evet, din ve ahlâk eğitim ve öğretiminde Anayasa devlete görev yüklüyor ama sonraki paragraf şunu diyor:Din istismarı yarışı“Kimse (...) siyasi veya kişisel çıkar (...) sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”Meclis müzakerelerindeki istismar yarışı tam da böyle bir cürmün işlendiğini ortaya koyuyor.Yasada seçmeli dersleri bakanlık kararına bırakan maddeye Kur’an-ı Kerim ve meali ile Peygamber’in hayatından örnekler ve ilmihal bilgileri derslerinin açıkça yazılması ve imam hatiplerin orta kısmının açılacağının belirtilmesi önerisi başta AKP’den değil MHP’den geldi.İktidar grubu öneriyi “Seçmeli dersleri belirleme yetkisi bakanlığa ait” gerekçesiyle reddetti.Ama sonra oy kaygıları devreye girdi:“MHP önerisinin reddini seçmen yanlış anlayabilir. Sahiplenmek daha yerinde olur.”Böylelikle AKP’liler reddettikleri MHP önerisinin aynısını kendileri verip oylarıyla kabul ederek, yapılan değişikliğin sağlayacağını düşündükleri rantı hiçbir partiyle paylaşmamayı başardılar!Bu gidiş “Bir gün bütün okullar imam hatip olacak” iddiasının yeni bir adımı mıdır?Ünümüze gölge düşmesinDin son yıllarda siyasal kimliğin neredeyse yegâne temeli olmaya başladı. Toplumun dikkatinin dağıldığı her dönemde siyasal İslâmcı talepler canlanıyor, atağa kalkıyor ve hiçbir fırsat da kaçırılmıyor.Cumhuriyetin laik karakteri her gün biraz daha eriyor, boşalıyor.Türkiye yıllarca “İslâmı demokrasi ile bir arada yaşayan tek örnek” olmanın ayrıcalığı ile övüldü, övündü.Bir yandan laikliğe karşı hamleler, öbür yandan hak ve özgürlükler alanında oluşan hoşgörü kıtlığı öylesine bir tedirginlik yarattı ki toplumun bir kesimi Türkiye’nin bu şöhretini daha kaç yıl sürdürebileceği konusunda şüpheler beslemeye başladı.Dün Meclis’ten geçen yasa yalnız içerdiği sakıncalar sebebiyle tedirginlik vermiyor.İki endişe nedeni daha barındırıyor:Biri, bu temel yasanın bakanlıkça yürütüleceğidir. Bakanlığın başında “Cumhuriyetin temel değerlerinin yerlerini daha Müslüman bir yapıya bırakması zamanının geldiğine” inanan bir bakan ve onun oluşturduğu takım var.İkincisi, iktidar partisi sayısal üstünlüğünü kaba kuvvet olarak kullanmayı çok sevdi.Eğitim düzenini bu yolla değiştiren AKP’nin Anayasa yaparken aynı yoldan gitmeyeceğini kim garanti edebilir?
Medyadaki haberler, iki eski komutanın Balyoz davasında tanıklık yapmaktan sakındıkları algısı doğurdu.Oysa gerçek bu değil.Usul tanıklık için mahkeme kararı olmasını şart koşuyor.Dün bu sütundaki yazıya o sebeple “Mahkeme (Hilmi Özkök ile Aytaç Yalman’ı tanıklığa) neden çağırmıyor?” başlığını koyduk.Balyoz davası sona yaklaştı. Dün savcı mütalasını verdi.Suçlanan askerler dönemin Genelkurmay Başkanı Özkök ve Kara Kuvvetleri Komutanı Yalman’ın tanıklığa çağırılması için feryat ederken ve bu ısrarlı talep kamu vicdanında karşılık bulurken mahkeme “Savcının suçlamaları karar oluşturmak için bana yeter” diyebilir mi?Hele eski komutanlar tanıklıklarının gerçeği arama çabalarına katkı sağlayacağını düşündüren sözler ediyorsa...Özellikle dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yalman’ın diyecekleri adil yargılama bağlamında kilit önem taşıyor.Çünkü Balyoz iddianamesi darbeyi Yalman’ın önlediğini yazıyor.Yalman’ı ister “tanıklığı ile adalete hizmet etmek isteyen bir vatandaş” sayın, isterseniz “silâh arkadaşlarının beklediği kurtarıcı” olarak görün, bir şey fark etmiyor.Yalman olsun Özkök olsun duruşma günü mahkeme kapısına dayanıp “Biz tanıklık yapmaya geldik” diyemezler.Zaten onlar da “Mahkeme çağırsın, gidelim” diyorlar.Özkök Milliyet’ten Aslı Aydıntaşbaş’a bunu söyledi.Dün de Aytaç Yalman VATAN muhabiri Burak Bilge’ye “Çağırmalarını bekliyoruz” demekle kalmadı, “Çağırılmak için elimizden gelen her şeyi yaptık” dedi.Gerçeğin aydınlanmasına hizmet edeceğinden emin olmayan bir asker böyle konuşmaz.Sahte delillerin çokluğunu belirleyen yerli ve yabancı bilirkişilerin raporları havada uçuşurken mahkeme iki komutanı dinlemeden herhalde son kararını vermeyecektir.Çünkü özel yetkili mahkeme bile savunma hakkını kutsal saymaya mecburdur!***Onur ve akıl yolunu bulurBir yaşam biçimi olunca özgürlük ve bağımsızlık hiçbir engel tanımıyor.Mutlaka bir çıkış buluyor.Türkiye’de rektörleri seçen sistem zaten despotikti.Üniversitede seçilen adaylar YÖK eleğinden geçiyor, Cumhurbaşkanı son seçimi yapıyor.Eskiden bir “ayıp olur” sınırı vardı. İdeolojik takıntı ile 5 oy alan aday, 100 alan adayların bulunduğu üniversitenin başına rektör yapılmazdı.Bu ayıp sınırı son yıllarda dümdüz oldu. Ama şükür ki Ankara Üniversitesi’nde çözüm bulunmuştur.Bir grup akademisyen üniversitede yapılacak rektör adayları seçiminde en yüksek oyu alan dışındaki tüm adayların “rektörlük görevi kabul etmeyeceğini” ilân etmesini, böylelikle üniversitenin iradesine dışardan müdahale kapısının kapatılması fikrini ortaya attı.Bugünkü rektör Prof. Dr. Cemal Taluğ öneriyi kabul etti.Formül işlerse Ankara Üniversitesi, siyasetçilerin insafına teslim olmadan da kötü yasaların zararından kurtulmanın mümkün olduğunu öğretecektir.
Silivri’de yargılanan askerlerin iki komutana tanıklık yapmaları için yaptıkları çağrılar feryat haline dönüşüyor.Çağrının muhatabı eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’dır.Balyoz iddianamesi yapılacak darbeyi Yalman’ın önlediğini yazıyor.Yargılama süreci, gerçeğin netleşmesinden çok kafaların karışmasına sebep oldu.Emekli Orgeneral Yalman’ın ve eski Genelkurmay Başkanı Özkök’ün ifadelerine başvurmak gerçeğe ulaşmanın şartı haline gelmiş bulunuyor.Mahkeme düne kadar bu çağrıları dikkate almadığı gibi niçin böyle davrandığını da açıklamadı.Dava bir kavşağa gelmiştir.Salt hukukun mu, yoksa siyasetin mi belirlediği bir sona varılacak; yakında göreceğiz.Ama adalet bekleyenler yargıya güvenmiyorlar.Mahkemenin kendilerini aklayacak delil ve ifadelere itibar etmediğini, peşin verilmiş hükmün bozulmaması için direndiğini düşünüyorlar.Emekli Koramiral Atilla Kıyat katıldığı bir TV söyleşisinde Özkök ve Yalman’ın tanıklık yapmaları çağrısını doğrudan kendilerine yöneltti.Sanıkların tüm ısrarına rağmen mahkemenin çağırmadığı iki eski komutanın kendi istekleriyle tanıklık yapmaya hazır olduklarını mahkemeye bildirmelerini talep etti.Elbette bunu yaparlarsa adalete hizmet ederler.Ama bu ihtiyacı asıl mahkeme heyetinin duyması ve karar oluşturması gerekiyor.Savunma hakkının kutsallığına saygısını mahkeme göstermelidir.Verilecek olan hükmün “eksik soruşturma” veya “delillerin toplanmaması” sebebiyle Yargıtay’dan geri dönmesi rezalet olur.Kilit soru şu:“Balyoz” darbe planı mıydı yoksa plan tatbikatı mıydı?Gerçek, iki eski komutandadır; mahkeme istesin, alsın!***O ışık sönmezSuriye politikasını yeniden düzenlemek gerekebilir.İşler Ankara’nın tahmin ettiği rotada gitmiyor. Diktatör kontrolü tekrar ele geçirme yönünde mesafe alıyor.ABD Başkanı Obama seçim yılında savaş macerası istemiyor. ABD’nin olmadığı yerde NATO da olmaz.Başbakan Erdoğan’ın Tahran’a ulaştığı saatlerde İran televizyonuna konuşan Amerikalı yazar ve tarihçi Griffin Tarpley, bir Amerikan komplosundan söz etti.Amerikalı yazara göre Suriye’deki son durum ABD için yenilgi anlamına geliyor. Obama yenilgiyi dengelemek için Türkiye ile Suriye’yi karşı karşıya getirmektedir.Tarpley’in, Suriye’deki ölü sayısını şişirerek Türkiye’nin müdahaleye kışkırtılacağını belirttikten sonra yaptığı şu yorum ibret vericidir:“Müdahale Türkiye için ulusal bir intihar olur. Atatürk bunu biliyordu. Kürt ve Türk liderler Atatürk’ü küçümsüyor. Eğer onun bilgeliğini takip etselerdi bu durumda olmayacaklardı. Geri adım atmaları gerekiyor.”Ders olsun Atatürk’ün ışığını söndürmek isteyenlere.Bakın, ortalık biraz kararınca dışardan bile yetişiyor!
Adalet gerçekten devletin temeli ise Silivri’deki davalar yüzünden her gün zangır zangır sarsılıyor demektir!Darbe ortamı oluşturmak için psikolojik harekât faaliyetlerini yönetmekle suçlanarak tutuklanan eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ üç aydır biriktirdiği isyan duygularını mahkemeye şu sözlerle ifade etti:“Bu iddianameye hiçbir itibarım yoktur. Genelkurmay Başkanı’nı böyle bir iddianame ile suçlamak yetersizliğin bir komedisidir!”Yani Başbuğ, kendisini hedef alan “iftira”larla örülen oyunun bir acıklı komedi olduğunu düşünüyor.Hükümet aleyhine kara propaganda yapan internet siteleri için suçlanamayacağını öne sürerek soruyor:Sert savunma...“Beni suçlayanlar komutanlık dönemimde tek bir internet sitesi bile açılmadığını mevcut olanların da kapatılmış olduğunu bilmiyorlar mı?”Görev başında iken Ergenekon soruşturmasıyla bağlantılı suçlamalar nedeniyle söyledikleri, daha sonra İlker Başbuğ’un aleyhine delil olarak kullanılmıştır.“Beni suçlayanlar o konuşmaları görevim ve sorumluluğum gereği yaptığımı bilmiyorlar mı?TSK personelinin haksız ithamlarla yıpratılmasına ve itibarsızlaştırılmasına sessiz mi kalmalıydım?”Eski Genelkurmay Başkanı en etkileyici itirazını duruşmaya ara verildiği sırada gazetecilere yaptı:“Kaç korgeneral var burada? Dört korgeneral burada. Genelkurmay Başkanı, Genelkurmay İkinci Başkanı da burada tutukluysa, bu karargâha terörist diyorsunuz demektir. Bu tarihe kara bir lekedir. Kimse Silâhlı Kuvvetler’e terörist diyemez. Diyemez.. Diyemez.”Mahkemeyi retYargılanması gerekiyorsa bunun yerinin Anayasamıza göre Yüce Divan olduğunu belirten Başbuğ, bu şarta uyulmamasını makama ve TSK’ya karşı çok ağır haksızlık gördüğü için savunma yapmayacağını ve bundan böyle hiçbir soruya cevap vermeyeceğini açıkladı.Başbuğ’un duygusal ağırlığı fazla ama mantığa da ters düşmeyen itirazları en azından şu aşamada işe yaramadı.Çünkü Başbuğ’un tutukluluk hâli devam ediyor.Silivri mahkemelerinden yansıyan sesler ve görüntüler toplum vicdanında yaralar açıyor, toplumda kutuplaşmalar yaratıyor.Elbette iddia edilen suçların işlendiğine dair kanıt varsa davalar açılsın, sorumlular yargılansın.Toplumda adalet duygusunun zedelenmesine bu davaların açılması, şüphelilerin yargılanması sebep olmuyor.Çünkü geniş bir toplum kesimi, yargının alet olarak kullanıldığı bir intikam dönemi yaşandığını, suçlananlardan büyük çoğunluğu sonuçta aklanacağını düşünüyor.Tutukluluk rejimi, peşin bir ceza olarak değil hukuka uygun bir tedbir olarak kullanılmaya başlasa, toplum bir anda adaletsizliğin boğucu havasından kurtulacaktır.Merak ediyorum;Başbuğ’u bırakmayan mahkeme onun delilleri karartacağından veya firar edip izini kaybettireceğinden mi korktu?
Bizim kültürümüzde komşusu aç yatan insanlar makbul kabul edilmezler.Peki komşusunun boğazlandığını haber veren çığlıklarını duymazlıktan gelenler?..Elbette onlar daha günahkârdır.Türkiye’nin Suriye’deki faciaya acilen müdahale edilmesi isteğini biraz da komşu olma sorumluluğu artırıyor.Suriye meselesi Seul’de buluşan Erdoğan ile Obama’nın öncelikli gündemi oldu. Başbakan Erdoğan Amerika’nın bugünkü durumda silâhlı müdahaleye sıcak bakmadığını ama bizim durumumuzun farklı olduğunu söyledi.Bu açıklamadan Türkiye’nin silâhlı müdahalede ısrarlı olduğu çıkarılmamalıdır.Evet Ankara başta müdahale fikrini ve muhalif güçlerin silâhlandırılması tezini hararetle destekledi ama Şam’daki diktatör sanıldığından daha kurnaz ve dayanıklı çıktı.Dikkat edilecek olursa son günlerde Esad’ı düşürmek sözü pek edilmiyor.BM eski Genel Sekreteri Annan bile Esad ile muhalifleri pazarlık masasına oturtmanın çabalarını sürdürüyor.Türkiye şimdi, komşudaki yangını söndürmek için önemli bir role soyunmuş bulunuyor.Suriye’deki muhalefet çok parçalı ve dağınık durumda. Muhalif güçler yarın bir imkân yaratılsa Esad’ın karşısına oturacak bir bütüncül kimlikten, üstünde uzlaşma sağlanmış hedeflerden yoksundur.Türkiye bir hafta içinde işte bu toparlama görevini yerine getirecek.- Nisan’da “Suriye’nin Dostları” denilen ülkeler İstanbul’da bir araya gelecekler ve Suriye’de kanı durduracak şartları konuşacaklar.Eğer İstanbul’da yapılmakta olan hazırlık başarı ile sonuçlanırsa muhalif güçlerin “Suriye Ulusal Konseyi” şemsiyesi altında birleşmesi hedefi gerçekleşecektir.Direniş güçlerini çetecilikten kurtarıp ulusal iradeye dayanma iddiası taşıyan bir yapının emrine sokmak, çözümü iki yönden de hızlandıracak adım olur.Hem Esad’ı uzlaşmaya zorlar, hem de direnirse muhalefeti hızla güçlendirir.“Esad’ın isyanı bastıracağı varsayımına dayalı bir alternatif plana Ankara sahip mi?”Güvenilir bir resmi kaynak dün bana “Buna ihtiyaç yok. Eninde sonunda gidecek” dedi.Türkiye’nin gerekli ve önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Ama tedbir eksiği görülüyor; giderilmelidir.Bir B Planı’mız mutlaka olmalıdır. Rusya faktörü daha fazla hesaba katılmalıdır.“Suriye düşerse İran da düşer, kuşatılırım” korkusu yaşayan Rusya gerçeği, Libya senaryosunun Suriye’de aynen tekrarlanması ihtimalini sıfırlıyor!Polis kalabalık sevmiyor!CHP bugünkü “grup toplantısı”nı Ankara’nın Tandoğan Meydanı’nda yapacak.İktidar bu toplantının sıradan bir miting olduğunu söylüyor ama eğitim düzenini değiştiren yasa teklifinin Meclis’teki seyir defteri bu çaresizlik eylemini mazur gösteriyor.Muhalefet yasa konusunda gördüğü sakıncaları Meclis’te özgürce seslendiremedi. Protestosunu halkın tanıklığında yapmaya çalışacak.Keşke iktidar eğitim gibi ulusal bir soruna çözüm ararken muhalefeti dışlama yanlışına düşmeseydi de protesto hiç gerekmeseydi.İktidar empati yapmalı, Meclis kürsüsünü özgür bırakmalıdır.Bugün Tandoğan’da miting yapacak olanların ifade özgürlüğü ve güvenlikleri güvence altında olmalıdır.Kalabalıkları korumak yerine basınçlı su ve gaz sıkarak dağıtmaya alıştırılan polisleri İçişleri Bakanı önceden uyarmalıdır.Avrupa’dan şampiyon dönen Fenerbahçeli kadın sporcuları karşılayan grubun hava meydanında uğradığı muamele utanç ve dehşet vericidir!
Dünkü gazeteler Başbakan’ın Harp Akademileri’nde “tarihî bir konuşma” yaptığını yazdılar.Tarihî olan nedir?Konuşmanın içerdiği söylemler mi, yoksa Başbakan Erdoğan’ın Harp Akademileri’nde bugünün ve yarının komutanlarına ilk kez hitap ediyor oluşu mu?Bunu bilemiyoruz ama sağlıklı bir tahmin yürütebilmek mümkündür.Medyaya ve kamuoyuna kapalı bir toplantı, tarihî bir konuşma için zemin olabilir.Ama Harp Akademileri’nde Başbakan, büyük çoğunluğu asker de olsa 800 kişilik bir kitleye hitap etmiştir. Kamuoyundan gizlenen bir konuşma devlet sırrı demektir.Ama hiçbir sır da 800 kişilik bir kitleye emanet edilemez.Dolayısıyla konuşmanın önemini “ilk” olma niteliği yaratmakta, fakat askerle doğrudan temas arzusu ve bu arzuyu doğuran niyet dikkat çekmektedir.Sızan haberler de zaten Başbakan’ın, kamuoyundan gizlenme gereği olmayan görüşler ifade ettiğini ortaya koymaktadır.Bu durumda Başbakan Erdoğan’ın, iktidarla TSK arasındaki ilişkileri rayına koymak amacıyla bu konuşmayı fırsat olarak kullandığı düşünülebilir.Eğer darbe iddialarına dayalı davalar ve kitlesel tutuklamalarla zedelenen güven duygusunu tamir edecek bir imkân aranmışsa, Harp Akademileri’ndeki kürsü doğru bir seçim olmuştur.Burada yapılan ciddi hata, kamuoyunun karanlıkta bırakılması, MGK bildirilerinin içerdiği keçiboynuzu şekeri oranında bir bilginin dahi halktan esirgenmesidir.Olayla ilgili medyaya verilen malzeme, karşılamanın, kürsüye çıkışın sessiz görüntüleri ve konuşma sonundaki alkış sesleridir.Bu alkışlar önemsenmeyi hak ediyor.Kurmay subayların alkışları, ev sahibi konumunun yüklediği bir nezaket borcu mudur, yoksa iktidar-asker ilişkilerini onaracak yeni bir sürecin işaretini almaktan doğan memnuniyetin yansıması mı?O alkışların nedenini anlamaya hepimizin hakkı var.Daha fenası, ihtiyacımız var.BDP’ye şans tanımalıSiyasi havayı gergin tutmak, Meclis’teki çoğunluğunu buldozer gibi kullanmak amacında AKP’ye bahaneler sunuyor.Anayasa referandumunda bunu kullandı. Belli ki eğitimle ilgili yasayı da aynı yöntemle geçirecek.Ama Kürt sorununun çözümünde PKK dışlanıp BDP muhatap alınacaksa, Başbakan’ın bu partiye bakışını değiştirmesi gerekecektir.Başbakan son olarak “Ana ilkemiz, terör örgütü ile sonuna kadar mücadele, siyasi uzantısıyla da müzakere” dedi.Yine öfkeyle söylenmiş sözlerdir bunlar.Sakin ve sağduyulu bir yaklaşım, BDP Başbakan’ın dediği gibi bile olsa onu terör örgütü ile bir göstermekten vazgeçmektir.Mecliste PKK’nın siyasi uzantılarına değil, demokratik alternatiflerine ihtiyaç vardır.BDP, ırkçı şiddete karşı, yani PKK’ya karşı muhalefet yürüttüğü, Kürt vatandaşları demokratik mücadele safında toplanmaya razı ettiği ölçüde övülmeli, ödüllendirilmelidir.Bundan böyle BDP milletvekillerinin sorumluluğu ağırlaşacak. Yardım etmek lazım onlara..
Bölücü teröre karşı “Bir musibet bin nasihate bedeldir” sözünden ilham alan yeni bir strateji oluşuyor.İktidarın romantizmi ülkeye çok zaman kaybettirmiş, bölücü teröre sürekli mevzi kazandırmıştır.Açılım siyaseti, Habur süreci, Oslo pazarlığı işe yaramadığı gibi devleti çaresizlik içinde göstermiş, bu durum bölücülerin cesaretini artırmıştır.Devletin bu süreçte terör örgütünü muhatap alması, demokratik kuruluşları sahneden adeta silmiştir.Açılım siyasetinin sunduğu fırsatları Kürt siyasetçiler keşke değerlendirmeyi becerebilseydi. Ama hayır; tedbirsiz tavizler, bağımsız devlet talepleriyle karşılık bulmuştur.PKK’nın kırsalda ve kentlerde, muhatap kabul edilmeyi hak etmeyen acımasızlığı nihayet iktidarın aklını başına getirmiş olabilir.Başbakan son grup konuşması sırasında “Şu anda Cudi dağlarında terör örgütü ile güvenlik güçlerimiz çatışıyor. Durmak yok. Sonuna kadar bu devam edecek” diyerek yeni stratejinin en önemli ayağını açığa vurmuştur.Demek ki terör var oldukça terörle mücadele de durmayacak bundan böyle.İki doğru karar...Öcalan ve PKK önderleri hiçbir şekilde muhatap alınmayacak. (Örgütün silâhları teslim etmeyi kabul etmesi halinde yapılacak görüşmeler hariç.)Kürt sorununun çözüm arayışında artık zemin parlamento, muhatap da BDP olacak.Ayrıntıya girmeyeyim; görülüyor ki uğradığı başarısızlıklardan gerekli dersleri çıkaran iktidar doğru bir yol haritası oluşturmuştur.Halkın kaderini serbest seçimlerle tayin edebildiği bir ülkede terörün varlığını haklı görmeye imkân yoktur.Bu yeni yaklaşımın en doğru tercihi BDP’nin meşru muhatap kabul edilmesi ise ikinci doğru da siyasal alandaki çözüm arayışlarından bağımsız olarak terörle silâhlı mücadeleden sonuna kadar vazgeçilmemesi olacaktır.Eğer terör örgütünün halkı tehdit gücü sürüyorsa devlet görevini yerine getirmiyor demektir.BDP’ye oyun içinde sorumluluk verilmesi, bölgede halka ekstra bir koruyucu güç sağlayacaktır.Bu sayede terör örgütü, çocukları eskisi kadar kolay dağa götüremeyecektir.Tecrübe hazinesiTerörü yenmenin şartı, PKK’nın savaşı devam ettirme iradesini zayıflatmaktır. 2000 yılına girerken bu başarıyı yaşamıştık.Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın bir tespiti var: Terörün başladığı 1984 yılında teğmen olarak TSK’ya katılan subaylar bugüne kadar en az üç defa (toplam 10 yıl) bölgede görev yapmışlardır.Komando ve özel harekât birliklerinde görev yapanların süresi 15-20 yıla varıyor.Siyasetçinin işi, bu benzersiz tecrübe birikiminin hayat bulmasını sağlamaktır.İktidar bu alanda düştüğü yanlışları cesaretle aramalı, komplekse kapılmadan düzeltmelidir.İktidarın hakaretine uğradığını düşünen bir ordudan tam verim alınamaz!*****Parasıyla değil mi?!Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ın başı dertte.Ankara’da iki tarihi evi ucuza kapatıp menfaat sağladığı gerekçesiyle CHP’nin hedefi oldu.Bakan’ın 25 bin 500 liraya sahip olduğu mülkün değeri 12 katına çıkmış. Hakkında gensoru verilen Kılıç “Ödediğim paranın kaynağını izah edebiliyorsam bir problem olduğu kanaatinde değilim” demiş.Kendine göre haklı olabilir.Ceplerinden 5 kuruş bile ödemeden dünyaları götürenleri gördüyse, ödediği 25 bin liraya bile acımıştır!
Evren ve Şahinkaya, darbe suçundan kendilerini yargılayacak mahkemeye yazılı savunma verdiler.Saygın bir hukukçu olan Avukat Bülent Hayri Acar’ın kaleme aldığı 160 sayfalık savunma, iki generali yargılama yetkisinin kimseye ait olmadığı iddiasına dayanıyor.“Son referandumda darbecileri koruyan anayasa hükmünün iptali halk tarafından onaylandı” denilecekse ona da şu cevap veriliyor:“15’inci madde kaldırıldı ama MGK Başkanı’na (Evren) yönelik cezai düzenleme yapılmadı. Sanık için lehte hüküm yine geçici 15’inci maddedir.”İlgilenenler haber sütunlarında ayrıntıları okumuşlardır. Belli ki geniş bir toplum kesiminin akıl erdiremeyeceği akademik tartışmalar, siyasi gündemin uğultusunu artıracaktır.Yaşı 94’e gelmiş Kenan Evren’in bu ortamda mağdur gibi algılanması ihtimali, kaş yaparken göz çıkarmanın yanlışını doğurabilir.Çünkü savunmada da belirtildiği gibi Evren ve Şahinkaya’ya atfen şu söyleniyor:“Biz kurucu iradeyiz, yargılayamazsınız!”Ayarı kaçırmanın bedeliSavunma avukatı, böyle bir yanlış göze alındığı takdirde hükümsüz hâle düşecek yasama, yürütme ve yargı uygulamalarının 1960 darbesi öncesine bile gideceğini belirtiyor.Darbelerin tuhaf karakteri şu ki; başaran kurucu irade oluyor, başvezir oluyor, başaramayan suçlu oluyor, rezil oluyor.Türk halkı, amacına ulaşmış darbeyi yargılamak istiyor. Bunu son Anayasa referandumundaki tutumu ile ortaya koymuştur. Hukuku zorlamadan bu hedefe ulaşmak mümkünse ne âlâ, değilse kitlede oluşacak acıma duygusu ile silâhın geri tepeceğini hesap etmek gerekiyor.Şu anda darbe anayasasının getirdiği siyasi ve hukuki yapıda yaşıyoruz. Darbelerle yüzleşmek istiyoruz. Ama dün konuştuğum bazı anayasa hocaları, Evren ve Şahinkaya için verilen savunmadaki hukuki zeminin bu amaca bizi ulaştırmayacağını, 12 Eylül darbesine karşı yargı yoluyla bir zafer kazanılamayacağını düşünüyorlar.Olayın popülist bir gösteri, bir oyun olduğuna inananlar hiç de az değil.Çünkü oyun kurucunun, rövanşist niyet ve eylemlerini siyasi muhalefete göre “sivil darbe” yapmaya nişanlamış bir iktidar olması kafaları karıştırıyor.Darbe mutlaka kirletirDarbenin hesabını siyasi anlamda sormanın 30 yıllık bir gecikme ile gerçekleşmesi inandırıcı gelmiyor.Darbecileri koruyan anayasa maddesini iptal eden kararın referandumda halktan onay alması, millet iradesinin askeri darbelere bakışını anlamak bakımından yeterli sayılabilir ve hesap sorma işi “insanlığa karşı suç” sayılacak karar ve uygulamalara odaklanabilirdi.Olmadı. Halbuki bundan yalnızca darbeleri, darbecileri affetmeyen bir toplumsal kararlılık çıkmazdı. Beraberinde darbelerin darbecileri suç işlemeye bir yerde mahkûm ettiği dersi de çıkardı.Kirlenmeyen, eli kana bulaşmayan darbeci var mıdır dünyada; hiç sanmam.Yaşadığımız tecrübe bize şunu öğretti:12 Eylül’e evet deyip 13 Eylül’ü istememe, ona “hayır” deme lüksünüz yoktur. Marifet 12 Eylül yoluna girmemeyi başarmaktır.“Generallerin temmuzda yapmayı tasarladıkları darbeyi, şartlar biraz daha olgunlaşsın diye eylüle erteledikleri” iddiası yıllardan beri zihnimi rahatsız eder.O dönem 20-25 kişinin teröre kurban verildiği günler yaşadık. Darbeyi kurtuluş haline getirme tertibinde kaç masumu kurban verdik; ona bakmak lâzım...Asıl ders oradan çıkar!Amaç 90’ını aşmış darbecileri cezalandırmak değil yeni kuşakları koruyacak ibreti yaratmak olmalı.