Suriye’de barışın ümidi bile uzun yaşamıyor. İşte Annan planı çöktü.Türkiye kendini sorun çözen itibarlı bir hakem pozisyonundan Suriye’de rejime yönelik silâhlı direnişin hamisi durumuna düşürmenin sıkıntılarını çekiyor.Ankara geçmişte barış umutlarını temsil ediyorken bugün tahriklerinin sorumlusu olarak suçlanıyor.Şam yönetimi sözde bugün kentlere yönelik tehdide son verecekti. İki gün sonra da muhalifler silâhlarını bırakacaktı.Esad “Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar muhaliflere silâh ve para yardımını kesmeden çekilmeyiz” deyince plan beklendiği şekilde iflâs etti.Şimdi Ankara, BM’nin daha zorlayıcı tedbirler almasını bekliyor.Dün yapılan açıklamada 25 bin olan mülteci sayısının 50 bine çıkması halinde “yeni kırmızı çizgi” oluşacağını ilân etti.Bu kırmızı çizgiyle bağlantılı yaptırım herhalde askeri müdahale olamaz.Çünkü toplumsal muhalefeti katliamla bastıran Esad rejimine karşı meşru bir müdahalenin mutlaka BM kararına dayanması gerekiyor.Böyle bir karar çıkmaz.Rusya ve Çin geçit vermez buna.İyi hesap edilmemiş acelecilik ülkemizi Suriye muhalefetinin merkezi, Özgür Suriye Ordusu’nun karargâhı yaptı.Sığınmacılar artınca bunları Suriye sınırları içinde oluşturulacak tampon bölgelerde barındırmak, riskleri büyütecek ama barışa hizmet etmeyecektir.Diplomasinin zamanı durdurmak, hatta geri sarmak gibi mucizevi yeteneği vardır.Ankara Esad’ı indirme hedefine tedbirsiz bir şekilde çok erken angaje oldu.Esad’ın özellikle orta ve zengin sınıflar ile Hıristiyanlar arasında gücünü koruduğu çünkü bu kitlenin Esad’tan sonra ülkenin kanlı bir mezhep savaşına sürükleneceğinden korktukları unutuldu.Esad bir cehennem yarattı ama sonrası daha beter bir cehennem olabilir.Suriye ile aramızda adı konmamış bir savaş hâli yaşanıyor. Bu konumumuz değişmediği sürece Suriye’de çözüm adına yapabileceğimiz bir şey yoktur.Suriye’deki rolümüzü canlarını kurtarmak için sığınanları korumakla sınırlamakta yarar vardır.Türkiye şu sırada Suriye için iyi bir şey yapmak istiyorsa hiçbir şey yapmamalıdır!Merhamet iptal...Ergenekon’dan tutuklu CHP milletvekili Prof. Dr. Mehmet Haberal, yakın ara ile ikinci büyük kayba uğradı.Babasını ölüm döşeğinde son bir kez görmek istemişti, izin verilmedi.Bari cenazesine katılmak?..Hayır ona da imkân tanınmadı.Önceki gün annesini kaybetti. Onu son bir kez dünya gözü ile görmek arzusu yine merhametli bir muhatap bulamadı.Şimdi hasta kalbinin bu teessürden etkilenmesi riski sevenlerini endişeye sevkediyor.Mahkeme annesinin cenazesinde bulunabilmesi için Haberal’a iki gün izin verdi. Ama dünyaca ünlü tıp adamı Zonguldak’taki cenazeye “en az binbaşı rütbesindeki bir subay ve emrindeki askerlerin refakatinde” gönderilecek.Haberal’ın kaçabileceği algısını yansıtan bu tedbir, sadece o kararı oluşturan yargısal iradeye değil, arkasında duran siyasal iradeye de çok kötü bir şöhret inşa ediyor.“Kininin davacısı olmak” zıvanadan çıkmak mı olmalı?
Halkını kan ve ateşle boğan bir despot için yalan söylemek işten değildir.Nitekim tanklarını geri çektiğini söylemesine rağmen Esad’ın bildiğini okumaya devam ettiği anlaşılıyor.Şam’daki ABD Büyükelçisi dün internet aracılığıyla Esad’ın yalancı bir cani olduğunu uydu fotoğrafları eşliğinde kanıtladı.Türkiye’ye yönelik mülteci akınında görülen patlama da zaten hava fotoğraflarının anlattıklarını tamamlıyor.Esad bu gücü, cüreti kimden, nereden alıyor?Gaza gelmeyelimTabii öncelikle Rusya, Çin ve İran’dan alıyor.Obama’nın seçime giderken savaş istememesi ve bu siyasetin NATO’yu da işlevsiz bırakması, diktatörün dayanma gücünü arttırıyor.Sonra... Binlerce insanın kanına bulaşmış o elleri hiçbir barış yıkayamaz. Kaddafi’nin akibetine mahkûm olmaktan kurtuluş yok Esad için.Nusayri komutanları ve askerleri için de öyle.İşte bu mecburiyetler olduğundan daha güçlü bir canavar yaratıyor.Evet; Türkiye bu vahşetin seyircisi olarak kalamaz. Doğru ama uluslararası hukukun ve ulusal çıkarlarının belirleyeceği sorumluluğun sınırlarını da aşamaz, aşmamalıdır.Ortadoğu’da Türkiye’yi askeri müdahaleye teşvik eden güçlerin ön safında Müslüman Kardeşler geliyor.Diplomatik gücümüz barış için her zaman devrede olmalı ama askeri operasyon söz konusu olduğunda yerimiz sadece BM veya NATO dayanışması olmalıdır.Aksi halde Suriye’nin er geç sürükleneceğinden korkulan mezhep savaşının en büyük suçlusu durumuna düşeriz ki böyle bir töhmet Başbakan Erdoğan’ın hayal ettiği bölgesel liderlikten Türkiye’yi sonsuza dek mahrum eder.Ne zaman savaşırız?“Müslümanlar ölürken ve evlerini, yurtlarını terk ederken seyirci mi kalalım?”Irak’ta daha çok insan öldü, daha fazlası Türkiye’ye sığındı. Onlar Müslüman değil miydi?Geçen gün Başbakan Erdoğan, 1940’ların dünyasına Cumhuriyet gazetesi arşivi yardımı ile geri dönerek Cumhurbaşkanı İnönü’yü, onun şahsında CHP’yi kötüledi.Sebep de insanlığı 2. Dünya Harbi felâketine sürükleyen faşist diktatörle arasında yaşanan mesaj trafiği..Bu iletişim, İnönü’nün ve onun şahsında tek parti iktidarının suçlu olduğunu mu ispatlar? Hayır..En dürüst tanık tarihtir ve tarih de İnönü’nün 2. Dünya Savaşı’na sürüklenmekten ülkesini koruduğunu yazıyor.Çünkü en yakın silâh arkadaşı ile aynı şeyleri düşünüyordu savaş hakkında.Atatürk’ün şu sözleri Türkiye’nin kaderine hükmetme sorumluluğuna erişmiş tüm siyasetçi ve devlet adamlarına da yol gösterici olmalıdır:“Şu veya bu sebeple milleti harbe sürüklemek taraftarı değilim. Harp zaruri ve hayati olmalıdır. Hakiki kanaatim şudur:Milleti darbe götürünce vicdanımda azap duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı, ölmeyeceğiz diye harbe girebiliriz.”
MİT ile yargı arasında yaşanan kriz Gülen cemaatinin AKP iktidarı ile çatışması şeklinde karşılık buldu.Dayandığı tabanın oy desteğini AKP’ye veren cemaat, iktidardaki gücünü test etmek için hamle yapmış, yargı ve emniyeti MİT’le karşı karşıya getiren bunalım bu nedenle patlak vermiş, cemaatin durdurulması ihtiyacının AKP içinde oluşması iktidarla cemaat ilişkilerinde belirsizlik yaratmıştı.Çatışmayı ileri götürmenin maliyetini iki taraf kısa zamanda fark etmiş, AKP-cemaat koalisyonunda doğması muhtemel arızaların önlenmesi yolunda ilk ciddi adımı Başbakan Erdoğan atmıştı.Bir hafta önce yapılan TUSKON Genel Kurulu’nun kürsüsünü, çatışma algısına son vermek amacıyla kullanan Başbakan şöyle demişti:“Bugüne kadar birlikte yürüdüğümüz arkadaşlarımızla, kardeşlerimizle ayrılığa düşmeden el ele, omuz omuza beraber yürümeye devam edeceğiz. Fitneye, nifaka asla prim vermeyeceğiz.”Cemaatin önceki gün Gülen’in onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı üstünden yaptığı kapsamlı açıklama Başbakan’ın yaklaşımına geniş anlamda destek içeriyor.AKP-cemaat sürtüşmesinin, vesayet savunucularının en çok işine gelecek durum olacağı öne sürülüyor.O söz unutulur mu?Cemaatin hiçbir resmi programın veya siyasetin parçası olmadığını, sivil bir hareket olduğunu öne süren açıklama demokratikleşme adımları atmasından ötürü AKP’nin desteklendiğini söylüyor.Demokratikleşme adımlarında geri duruma düşülmesi hâlinde bu desteğin kaybedileceği iddia ediliyor.Açıklamada iktidara desteğin, Silivri davalarına sahip çıkılması şartına bağlı olduğu çok anlaşılır biçimde ifadesini buluyor.Cemaat bu açıklamayı, hakkında şüphe ve güvensizlik yaratan tüm güncel olgu ve algıları silmek amacıyla değerlendirmeye çalışmıştır.Mesela “MİT-yargı krizi cemaatin gündemi ve ilgi alanı dışındadır... Vazifelerini yapmak durumunda olan emniyet ve yargı mensuplarının cemaat ile irtibatlandırılmaları, kasıt taşımaktadır” deniliyor.Bu bir savunma olabilir fakat gören ve düşünen hiç kimseye inandırılamaz. Amerika’ya gittiği günlere rastlayan o ünlü kasetinde Fethullah Gülen yandaşlarına “Adliyede ve mülkiyede örgütlenin” demiyor muydu?Bu isteğinin yerine getirilmediğini, hayata geçirilemediğini söyleyebilir mi?Din, iktidar, laiklikCemaati özellikle dışarıda zor duruma sokan ifade ve basın özgürlüğü sorunları da açıklamada yer bulabilmiştir.Anlaşılıyor ki Gülen cemaatinin bu alandaki şüphe ve suçlamalar sebebiyle rahatsızlığı gitgide artmaktadır.Açıklamada “Cemaatin devlete sızmış bazı insanlar üzerinden intikamcı duygularla gazetecileri hedef aldığını” iddia edenler haklarını mahkemede aramaya çağrılıyor.Gülen cemaatinin yapmak zorunda olduğu bu açıklama, iktidarla ilişkilerin ortaya çıkardığı durumların zaman zaman kamuoyunu aydınlatma gereği doğurduğunu ve bundan sonra daha çok ihtiyaç doğurabileceğini düşündürüyor.Bu, doğası kapalı devre yaşamak olan bir topluluğun şeffaflaşma yoluna girmesi sonucunu doğurursa “hiç yoktan iyidir” deyip bundan memnuniyet duymak gerekir.Ama işin aslı, dini cemaatlerin iktidara ortak olma hakkını kendilerinde buldukları bir iklime imkân vermemektir.Dini cemaatleri sivil toplum örgütü diye yutturan bir sahtecilik düzeninde laiklik de sahteleşir.Dini siyasetten uzak tutmaya mecburuz!
Türkiye’de adeta her yer mahkeme.. Türkiye adeta her gün mahkeme..Dün gündem biraz ekonomiye döndü. Başbakan’ın teşvikleri açıklayan gösterişli basın toplantısı havayı değiştirdi.Kabuk bağlamış yaraları kaşıyıp geçmişten hınç üretmek, intikam duygularını kışkırtmak, bu yolla toplumu kutuplaştırmak kolay oy devşirme yöntemi olabilir ama sürdürülebilir değildir.İktidar önderleri, hayatın ilgi bekleyen ekonomi, yatırım, üretim, istihdam gibi gerçek sorunlarına daha fazla zaman ayırmalılar.Mesela Başbakan’ın dün açıkladığı teşvik normları “iktidarın değişmezleri” gibi algılanmamalı, iş dünyası, siyaset ve bilim çevrelerinde tartışılmalı, ihtiyaçlar yönünde sürekli yenilenmelidir.İktidar ekonomik performansıyla övünmeyi hak ediyor ama bunu The Economist dergisinin belirttiği gibi kibir çizgisine taşıyarak abartmak gerekmiyor.Çünkü enflasyon yükselme eğilimi gösteriyor, cari açık akılcı müdahale bekliyor. Tasarruf arttırılamadığı için de ekonomi yabancı sermaye girişine muhtaç durumda.Ceremesi ağır olduDün açıklanan teşvikler, teorik olarak aranan kanın bulunduğu duygusunu veriyor. Tabii uygulamayı beklemek, gerçekleşmeleri gözlemek gerekecek.Yalnız konuştuğum uzmanlar teşvikte Türkiye’nin çok zaman kaybettiğini düşünüyor.AKP iktidarı Kemal Derviş’in politikalarına sadık kalarak istikrarlı bir büyüme temposu yakaladı.Bunda bütçe disiplini sağlayan mali reforma ve bankacılığı güçlendiren mali sektör reformuna bağlı kalınmasının önemli payı vardır.Ama Kemal Derviş’in planı iki değil üç ayak üstüne kurulu idi ve üçüncü ayak, ekonomik büyümenin asıl döviz kazandırıcı alanlarda gerçekleşmesini hedef tutuyordu.AKP iktidarı işte bu üçüncü ayağı ihmal etti.Hatta ters yola girdi. Ekonomik büyümeyi ithalâtla sağladı. Bunun ceremesi, cari açığın sürdürülemez rakamlara, özel sektörün dış borcunun 50 milyar dolardan 220 milyar dolara yükselmesi oldu.Üretmeyi hatırlamak...Yürürlüğe giren teşvik sistemi, Derviş planının ihmal edilen üçüncü ayağını çalışır hale getirecek mi? Vazgeçmemek lâzım. Çünkü kolay olmayacak.Teşviklerin yabancı yatırımcılar için cezbedici olması rekabetle ilgili sorunlarımızı hafifletir belki ama asıl zorluk şu:Türk girişimcisini, alıştığı kolay kazançlardan vazgeçirip üretmenin meşakkatli yollarına yeniden çıkmaya nasıl ikna edeceğiz?Çünkü sanayi geleneğinden gelmiş pek çoğu bugün çok mutlu; ithalâtçı oldular, gayrimenkul yapıp satıyorlar, para sayıyorlar.Gecikmiş bile olsa bu teşvik hamlesi doğru bir adımdır.Herhalde içinde girişimcilik ateşi yanan yeni sanayicilere şevk ve cesaret verecektir.Prof. Kuzu’dan itiraz varTBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu aradı.Önceki gün Evren ve Şahinkaya’nın geçici 15’inci maddenin sağladığı dokunulmazlıktan yararlanmaya hakları olduğunu savunan avukatların Prof. Kuzu’nun kitabını kaynak gösterdiklerini yazmıştım.Çünkü Kuzu kitabında geçici 15’in her türlü sorumluluğu ortadan kaldıran “kalıcı bir geçici hüküm” olduğunu söylüyordu.Kuzu telefonda “Bu koruma, geçici 15’inci madde yürürlükteyken geçerliydi. Halk oyu ile kalktı ve yargı yolu açıldı” dedi.Peki, yürürlükten kalkan bir hükmün, sanık aleyhine geriye işletilmeyeceği ilkesi ne olacak?
Askeri darbenin mahkûm edilmesi birkaç darbecinin hüküm giymesinden daha önemlidir.Bu hedef şimdiden gerçekleşmiştir.1982 Anayasası’nın geçici 15’nci maddesi yürürlükten kaldırılsa bile, getirdiği kesin dokunulmazlıktan Evren ve Şahinkaya’nın yararlanmaya devam edip etmeyeceği tartışması “teferruat”tır artık.Çünkü asıl amaç yargılama daha başlamadan gerçekleşmiş, 12 Eylül askeri darbesi toplum katında mahkûm edilmiştir.Müdâhil kabul edilmeleri için mahkemeye başvuranların yansıttığı çeşitlilik, toplumda benzersiz büyüklükte bir koalisyonun gerçekleştiğini ortaya koyuyor.“Başarılmış darbeden hesap sorulmaz” mantığı Türkiye’yi darbeler ülkesi haline getirdi.O nedenle bizim için öncelikli ihtiyaç başarılı olmuş darbecilerin dahi bundan böyle hesap vermekten kurtulamayacakları dersinin etkili bir ibret olarak tarihe geçirilmesidir!İntikam duygularını tatmin etmekten daha değerlidir bu ibretin yaratılması.Cevabını arayalım12 Eylül’ün öncesi var, sonrası var.Ülkenin 12 Eylül’e kadar içinde yaşadığı cehennem 13 Eylül’de, yani bir gün içinde sona eriverdi. İnsanların kafası karıştı:“Akan kan darbe ile bir günde duruyorsa darbe yapılmadan da bir günde durdurulabilmesi gerekirdi. Fitne, fesat mı var bu işin içinde?”Gazeteci Abdi İpekçi, Savcı Doğan Öz ve akademisyen Orhan Tütengil’in öldürülmeleri 12 Eylül’ü çağıran dramatik olaylardı.İpekçi, Öz ve Tütengil ailelerinin müdâhil olmak talebiyle mahkemeye verdikleri dilekçede, bu cinayetlerin “basın, üniversite ve yargı mensupları arasında derin güvensizlik” yaratmak ve toplumda “ordunun tek kurtarıcı” olduğu fikrini yerleştirmek kastıyla planlanıp işlendiği görüşü savunuldu.Bu savları, darbeci generallerin askeri müdahaleyi daha erken bir tarihe planlamalarına rağmen “şartların biraz daha olgunlaşmasını beklemek” amacıyla geciktirdiklerine dair bilgilerin ışığında tekrar değerlendirmekte yarar vardır.Darbe, kaybolan kamu düzeninin kurulması amacına mı hizmet etti, yoksa ülke yönetimine el koymak ve Evren’i cumhurbaşkanı yapmak için araç olarak mı kullanıldı?Bu soruların cevabını aramak ve bulmak iki yaşlı generale ceza vermekten daha yararlı bir çaba olur.Darbeci zalim olurDava, hiçbir darbenin “insani” olamayacağını öğreten bir ibret etkisi daha barındırıyor.12 Eylül darbe döneminde 1.5 milyon vatandaş fişlenmiş, 650 bin kişi gözaltına alınmış, 200 bini mahkemelere verilmiş, 50 kişi idam edilmiş, “sakıncalı” diye damgalanan 30 bin kişi işini kaybetmiş, 171 kişi işkence altında ölmüş, yaygın bir dernek ve sendika katliamı yaşanmıştır.Dönemin Diyarbakır Cezaevi, darbe yönetimlerinin karakterini yansıtan bir simgedir. Mardin Milletvekili Ahmet Türk bir TV kanalında, yaşadığı tecrübeyi aktarırken şöyle dedi:“24 saat işkence vardı. Gardiyanların ellerindeki sopalarda ‘Allah yok. Peygamber tatile çıktı’ yazardı!..”Halkın rızasına dayanmayan iktidarlar mutlaka yozlaşırlar ve zalimleşirler.Ankara’daki mahkeme en azından bu gerçeğin yargı kararıyla doğrulanmasını sağlayacaktır.Darbeler tarihinde “SON”a geldiğimize inanmalı ve güvenmeliyiz.O nedenle yargılamayı abartmaktan ve siyasi sömürü aracı olarak kullanmaktan sakınmalıyız artık!
Üstünden otuz iki yıl geçmiş bir suçun hesabını soran irade hınçlı olamaz.Zaten “anayasal düzeni zorla değiştirmek” suçundan haklarında ağırlaştırılmış müebbet hapis istenen Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya için “hapse atılsınlar da orada ölsünler” diye yanıp tutuşan bir çoğunluk yoktur.Eski komutanların tarih sahnesindeki rolü bundan sonraki darbe heveslerini caydıracak bir ibret yaratmak için modellik olacaktır.Bu tarih sahnesini kuranların yaşları, 12 Eylül 1980 sabahını hatırlamaya müsaittir.Ve onların büyük çoğunluğu o sabah, her gün ortalama 20-25 kişinin öldüğü bir terör cehenneminden canlarını sağ salim kurtaran darbe için TSK’ya şükran duyduklarını inkâr etmeyeceklerdir.12 Eylül darbesinin getirdiği Anayasa’yı kabul ederken bir yandan da Evren’i Cumhurbaşkanı seçen sandıktan yüzde 92 Evet oyu çıktığını unutarak hesap sormaya başlamak vicdanları rencide eder.O yanlışı yapanlara şunu sormak gerekir:Adına hareket ettiğiniz parti veya kurum varlığını 1982 Anayasası’na borçlu değil mi?Hesap sormak gerekiyor idiyse bunca yıl neden beklediniz?Geleceği korumakİktidarın anayasacısı Burhan Kuzu “Ben kurucu iktidarım; beni yargılayamazsın” diyen darbecilere “savunmanızın mantığı yok” karşılığını veriyor.Darbecilerin avukatı da Burhan Kuzu’yu onun kendi yazdığı kitaptan yaptığı şu alıntı ile cevaplıyor:“.. (12 Eylül 1980 ile 6 Aralık 1983 arası) işlemlerin hukuki durumu ve yetkililerin sorumlulukları meselesi anayasada çözüme bağlanmıştır... Geçici 15. madde (...) her türlü sorumluluğu ortadan kaldıran ve yargı denetimini engelleyici mahiyette, tabiri caizse kalıcı bir geçici hüküm niteliğinde düzenlenmiştir.”Bu davanın siyasi linç yaratma yanlışından korunması ve doğru bir istikamette gelişerek uzun vadeli geleceğe güvence üretmesi sağlanmalıdır.Darbe mağduru sıfatıyla davaya müdâhil olmak isteyen dört yüze yakın parti, kurum ve kişinin mahkemeye başvurduğu biliniyor.Bunların başında TBMM ve T. C. Hükümeti, CHP ve MHP dâhil on parti bulunuyor.En mağdur askerİşkence insanlık suçudur. Bu suçtan mağdur olanların şikâyet ve talepleri elbette özel olarak takip edilmelidir.Ama öteki müdâhilliklerin asıl hedefi askeri darbelere karşı Türkiye’de oluşmuş karşıtlığın kitleselliğini göstermek ve askeri darbe alışkanlığını tarihin çöplüğüne atma iradesini dünyaya ilân etmektir.Üstünden kaç yıl geçerse geçsin bu suçun hesabının mutlaka sorulacağını anlatmaktır.Şikâyetçi ve mağdur safında davaya taraf olanların bu rolü ne kadar hak ettiklerini irdeleyen bir yaklaşım, bu davada müdâhil sıfatını en çok Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin hak ettiğini bulacaktır.Gerçekten de TSK dört yıldan beri darbe teşebbüsü iddialarına hedef olan personeli yüzünden ağır maddi ve manevi kayıplara uğramaktadır.Şüphe yok ki 12 Eylül darbesinin zihinlerde yer etmiş izleri olmasa bir plan seminerini darbe senaryosu olarak görmek ve ordunun komuta düzenini sarsacak bir davaya konu yapmak kimsenin aklına bile gelmezdi.Darbe korkusu TSK’yı olağan şüpheli yapmış ve büyük itibar kaybı yaratmışsa 12 Eylül darbesinin başta gelen mağduru TSK olmuştur.Müdâhil olmak için Genelkurmay da mahkemeye başvurmalı!
Bir Anayasa Mahkemesi Başkanı, ancak bu kadar gerçekçi ve içerikli konuşur.Ama başka bir örnekte doğal sayılacak tespit ve yorumlar bizim Anayasa Mahkememizin Başkanı Haşim Kılıç söz konusu olunca şaşırtıcı oluyor.Çünkü bu değerli tespit ve uyarılar onun ağzından çıkınca inandırıcılık sorunu ile sakatlanmış duruma düşüyor.Haşim Kılıç’ın dün Uluslararası Yargı Reformu Sempozyumu’nu açarken söyledikleri yine de “İyi ki devletin hafızasına yazıldı” dedirtecek sözlerdir.Türkiye bir çok alanda aşama denilecek önemli değişiklik geçirirken bazı alanlarda geçen yüzyılın “kanun devleti” eskimişliği içinde acı çekiyor.Kötü tecrübeden en büyük payı da maalesef yargı alıyor.Yasamanın yürütmeye bağımlı hale geldiği bir yerde demokrasi kalitesini kaybeder ama kör topal yaşamaya devam eder.Fakat yargı erki yürütmeye tutsak hale gelmişse orada yolun sonu görünmüş demektir.Haşim Kılıç’ın şu sözü dikkat çekici:“Dün yargının siyaseti kuşatma gayretlerine karşı çıktığımız gibi bugün de siyasetin yargıyı kuşatmasına izin vermeyeceğiz..”Bu sözler, bir baskının varlığını duyuruyor.Hakimin endişe, korku, ideolojik baskı, dostluk ve düşmanlık duygularından arındırılması gerektiğini, aksi halde tarafsız bir yargı oluşumu sağlanamayacağını söylüyor.Ve şu çok önemli mesaj:“Yapılacak reformların, geçmişten intikam alma aracı olarak kullanılması gibi bir yanlışlığa düşülmemelidir!”Tabii şimdi Kılıç’ın keskinliğinden etkilenenler ister istemez HSYK’nın yargıçlar ve savcılar üstünde estirdiği baskı havasını neden görmediğini soracaklardır.Yargı alanında topyekün bir çağ atlama olayı hayal edemeyiz. Doğru adımları küçük de olsa kazanç saymak durumundayız.Haşim Kılıç dünkü konuşmayı, Cemaat ile AKP’yi karşı karşıya getiren MİT krizinden önce yapsa söyledikleri elbette daha yerinde ve daha değerli olurdu.Ama gecikmeli de olsa, içinde siyasi yatırım da barındırsa, doğruların söylenmesi, hukuk devleti idealine hizmettir.Bu uyarı ve öneriler umarız yeni Anayasa yapalırken de unutulmaz...Ne zammı bu?“Pahalı geliyorsa kullanma kardeşim” diye kestirip atılacak şeyler değil bunlar.Zengin-fakir herkes doğalgaz ve elektrik kullanmaya mecbur.O nedenle hükümetin zam yaparken halka hesap vermesi, talep ettiği zammın bir mecburiyet olduğuna tüketiciyi ikna etmesi borçtur.Dün hiçbir demokrasi ülkesinde görülmeyecek bir manzara yaşandı Türkiye’de:TV’lere çıkan ekonomistler bu zammın nedenini açıklayamıyorlardı.Çünkü doğalgazın fiyatı dışarda düşerken bizde yüzde yirmiye yakın zam görüyordu.İki zam, enerji politikamızın başarı ile yürütülmediğini anlamamızı sağlıyor.Niye dünyada fiyatı düşerken biz doğalgaza daha çok para ödüyoruz?Niçin Türk vatandaşı dünyanın en pahalı akaryakıtını kullanmaya mahkûm oluyor?Başbakan dün bir toplantıda Türkiye’nin geçen yıl dünyada en hızlı büyüyen ikinci ülke olduğunu söyleyerek övünüyordu.Ama emin olsun ki geçim sıkıntısı çeken halkın kaygısını bu müjde unutturmayacaktır.Hükümet artık görmeli:Türkiye’nin enerjideki bağımlılığı teslimiyet derecesine vardı. Üretimimiz yok derecesinde, depolama imkânımız çok yetersiz.Bu durum bizi spot piyasanın yağlı müşterisi durumuna sokuyor.İstenen fiyatı ödemek zorunda kalıyoruz.Öyle olunca da... Büyüdüğümüzü sanıyoruz ama sadece cari açığımız büyüyor!
Başbakan kürsüde muzaffer bir kumandan gibi gururla, mutlulukla zaferi kutluyordu.Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu’nun (TUSKON) kongresinde zorunlu eğitimi kademeli olarak 12 yıla çıkaran yasayla ilgili olarak TBMM’nin 28 Şubat sürecinin en önemli izini ortadan kaldırarak tarih yazdığını, egemenliğin millete ait olduğunu gösterdiğini heyecanla ifade ediyor karşısındaki kalabalık aynı heyecanla dalgalanıyordu.İmam hatiplerin orta kısımlarını açan ortaokul ve liselerde Kuran-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in hayatı gibi derslerin seçmeli olarak okutulmasına olanak tanıyan yasa siyasal İslâm’ın Meclis zemininde elde ettiği en önemli kazanımdır.Başbakan’ın devlet gücünü muhalifleri üstünde tereddütsüz kullanma kararlılığı, bazı eğitimcilerin “karşı devrim” diye niteledikleri altüst oluşu, hak ettiği tepkilerden korudu.Toplumun geleceğini değiştirmek bu kadar kolay olmamalıydı.Başbakan, din konularındaki polemiklerde sahip olduğu üstünlük sayesinde ve bu yasaya karşı çıkmakla Kuran’a karşı çıkmak arasında paralellik kurarak çok yanlış bir şey yaptı belki ama amacına ulaştı.Seçmesi zorunlu!CHP lideri Kılıçdaroğlu yeni düzende “bütün okulların imam hatip olacağı” yolundaki iddianın gerçekleşeceğini söyleyemiyor.“Eğitim yatırımlarını Kamu İhale Kurumu denetiminden çıkardılar; bu paraları yağmalayacaklar” diyerek muhalefet yapıyor.Bugünün meselesi hırsızlık mı?Değil, çocuklarımızın çağdaş bir eğitimden uzaklaştırılmasıdır mesele, eğitim birliği devriminin sonunun gelmesidir.Eleştiriler “Bu dersler zorunlu değil, seçmeli” diye karşılanacak.Ama kimse kimseyi kandırmaya kalkmasın; böyle iki ders konulduğu zaman “almak istemiyorum” diyecek aile de, çocuk da kolay kolay çıkamaz.Aileler de, çocuklar da doğacak fiziki ve manevi baskıya göğüs geremezler.Görüş açıklayan ilâhiyat profesörleri getirilen düzenin din eğitimini, yanlış şeylerin öğretildiği merdiven altlarından çıkarıp bakanlığın kontrolüne sokacağı için yararlı olacağını belirtiyorlar ama şu var:Bu derslerin öğretici kadroları, dinci misyonlarını eğitimci kimliklerinin önüne geçirirlerse, hangi otorite onları durduracaktır?Bu tehlikeye karşı güçlü bir iradenin Milli Eğitim Bakanlığı’nda yaşama olanağı bulacağına güvenebilir misiniz?Anayasa provasıYeni dönemde karşımıza çıkacak sorunları daha doğmadan önlemek mümkündü.Ama iktidar buna fırsat vermedi.Meclis’te bile öylesine baskıcı bir hava estirildi ki siyasi muhalefet sokağa çıkmaktan medet umdu.İktidar bilinçli olarak kullandığı öfke seli ile her alanda tek yanlı oldubittiler yaratıyor.VATAN’a mülâkat veren eski Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk “Hepimiz hafız olsak ülke bundan ne kazanır?” diye sormuş.Eğitimle ilgili yasayı iktidarın Meclis’ten geçirme yönteminden ötürü de yeni anayasa konusunda kaygıya kapılmış:“Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinden kurtulma çabası mı var?” diye soruyor.Eğitimle ilgili yasanın çıkmasında MHP ve BDP’nin kolay ikna edilebilir tutumları şunu gösteriyor:Bu ihtimal yabana atılamaz.Böyle bir tehlike vardır!