Rahmetli Özal “Anayasa’yı bir kez delmekle bir şey olmaz” demişti. Kötü bir kılavuzluk oldu bu söz.Çünkü Anayasa’yı kalbinden vurursanız çok kötü şeyler olabilir!Anayasamız, yargı kararlarına tüm birey ve kurumların uymak zorunda olduğunu söylüyor.Ama Meclis’te önceki gece iktidar grubunun attığı karambol golü, hükümete dünyanın hiçbir yerinde tanınmayan bir yetki sağladı:Bir özelleştirme “kamu yararına uygun değildir” gerekçesiyle yargı tarafından durdurulmuş veya iptal mi edilmiştir, hükümet isterse bu kararları dikkate almayacak beğenmediği yargı kararlarını uygulanmayacaktır.İktidar çoğunluğu bu operasyonu yine alâkasız bir tasarı görüşülürken yaptı. Muhalefet gafil avlandı ve BDDK, TMSF gibi kurumların yönetimlerindeki görev süresini düzenleyen metnin içine bu “ucube yasa” eklendi.Sabahın ilk ışıkları ile beraber de “sebeb-i hikmeti” aydınlandı:Mayıs 2003’te 1800 dönüm arazisi, 185 lojmanı olan Balıkesir SEKA Kâğıt Fabrikası özelleştirme kapsamında satılmıştı. 51 milyon dolar değer biçilen bu varlığa 1,1 milyon dolara iktidar yandaşı medya grubu Albayraklar sahip oldu.İdare mahkemesi bir ay içinde “özelleştirme amacına uygun değil” diye yürütmeyi durdurma kararı verdi, hemen ardından da satışı iptal etti.Tesisi alan grubun itirazları reddedildiği gibi satışın iptali yolunda 5 yargı kararı daha çıktı. Fakat hiçbiri işe yaramadı.Balıkesir SEKA dokuz yıldır Albayraklar’dan geri alınamıyor.Gece yapılan yasa “bükemediğin bileği öp” atasözünün tersten uygulanışıdır!Bükülmeyen bilek her zaman hukuk olmalıdır.Balıkesir SEKA hakkındaki yargı kararları umarız buharlaşmayacaktır.Yasaların anayasaya uygunluğunu denetleyen bir Anayasa Mahkemesi var değil mi Türkiye’de?Eğer varsa mutlaka “böyle rezalet olmaz” diyecektir!*** Aşırılık kirletirKaba bir karşılaştırma, 28 Şubat ile 27 Nisan’ı birer başarı hikâyesi olmakta birleştiriyor.İki tarih de demokratik rejimin kriz dönemleridir.Ve iki kriz de demokrasi içinde ve hukuka bağlı kalınarak kazasız aşılmış darbeye fırsat verilmemiştir.Her iki tecrübe de demokrasimizin kazanımıdır.Rejimin direnci artmış demokrasimiz güçlenmiştir.Bu dönemlerde yaşanan insan hakları ihlâllerinin, devlet gücünü kötüye kullanma suçlarının hesabını sormak hak olduğu kadar ödevdir de.Ama siyasi aktörleri hedef göstermeye akılcı bir açıklama bulmak kolay değildir.Hele dönemin Genelkurmay Başkanı ve e-muhtıranın yazarı Büyükanıt kasıtlı bir unutkanlığın korumasına alınırken hesap sorma tahriklerinin hedefine Ahmet Necdet Sezer’in oturtulmaya başlaması süreci kirletecektir.Arayışın adalete değil intikam tatminine hizmet ettiğini düşündürecektir.Büyükanıt’ın kayırıldığı bir 27 Nisan hesabında adalet olamaz.Dolmabahçe mutabakatı gün ışığına çıkmalıdır.Mezara gidecek sır olmaz bu çağda!
Adalet gerçekten mülkün, yani devletin temeli ise yandık demektir.Çünkü Kamuoyu araştırmaları sürekli alârm veriyor.Yargıya güven konusundaki son araştırmayı bu ay GENAR şirketi yapmış.Ve halkın yüzde 67,6’sı yargının adil olmadığını ve güvenilir bulmadığını söylemiş.Balyoz Davası sanıklarının avukatları tarafından verilen şikâyet dilekçesinin HSYK tarafından kabul edilerek hâkimler hakkında inceleme başlatılması ile ilgili haber tam zamanına denk geldi.HSYK acaba halkın nabzını yansıtan endişe verici göstergeleri “harekete geçme vaktinin geldiği” uyarısı olarak mı algıladı?Avukatların dilekçede İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi yargıçlarının sanıklara hakaret ettiğini, üstlerinde manevi baskı oluşturduğunu, savunmanın hazır ettiği bilirkişiyi dinlemeyi reddettiğini tanıklar göstererek tek tek sıraladıkları görülüyor.Bu tür itiraz ve şikâyetler düne kadar HSYK’da pek yankı bulmuyordu.İstanbul Özel Yetkili 10. Ağır Ceza Mahkemesi başkan ve üyeleri hakkında çıkan inceleme kararı, Silivri’den yükselen adalet çağrılarına olumlu bir cevap getirecek midir?HSYK’nın kararı tek başına böyle bir ümidi beslemeye yetmez.İstenen şey mahkeme heyetinden intikam almak değildir. 250 tutuklu askerin istediği “adil yargılanma hakkı”na saygıdır.Ümit beslemek için sahte delilleri ispatlayacak bilirkişileri dinlemeyi reddeden ve “darbeyi önledi” denilen dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ı tanık olarak çağırmaya direnen mahkeme heyetinin inattan vazgeçtiğini görmek lâzım.Aksi halde HSYK’nın adımı “göstermelik bir hareket” olur. Ayıp olur, suç olur.Adil yargılanma hakkı ölmüş durumda, bari ümidi yaşasın!Davutoğlu ve SuriyeDün TV’de Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu izleyenler endişeye kapılmış olmalıdırlar.Emperyalist bir devlete yakışacak iddialar seslendiriyordu çünkü bakan:“Orta Doğu’da değişim dalgasını yöneteceğiz” diyordu.Parlak bir hariciyeci diye kısa zamanda ün yapmıştı ama kullandığı dil hiç de diplomat dili değildi.Arap çölünün kumuna kılıçla “barış” yazıyor gibiydi. Meclisin bundan tedirgin olması da doğaldı.Ama tepkilerin oluşturduğu uğultuya cevabı da gürültücü sınıfı susturmaya çalışan asit dilli öğretmen tavrında oldu.İktidarın dış politikasına muhalefet edenleri Esad’ı savunan darbe yanlıları ilân etti.Bu hırçınlığın sebebi ne olabilir?Cevabını AKP’nin ilk dışişleri bakanı Yaşar Yakış Neşe Düzel’e söylemiş:“Başlangıçta Türkiye’ye hadi diyen ABD’nin Esad’ın gitmesi konusunda istekliliği kalmadı. Türkiye Suriye politikasında yalnız kalabilir. Batı’da kimse Esad’sız Suriye’yi bizim kadar güçlü söylemiyor.”Başarısızlık korkutucudur...Ama unutmamak lâzım:Dış politikada felâket boyutlu başarısızlıklara şartların talep ettiği hızda ayak uyduramayan yönetimler mahkûm oluyor.Duygusallığa, hele mezhep bloklaşmasına asla kapılmayalım!
Ermeni soykırımı iddiasını sahiplenen ülkeleri ve parlamentoları tarih yazmakla suçluyoruz.Bu yanlışa düşenleri “Tarihi tarihçilere bırakın” diye zaman geliyor paylıyoruz.Peki son haftalarda dozu artan bir kötüleme kampanyası eşliğinde 70-80 yıl öncesinin olaylarını eğip bükerek cami ve din sömürüsü yapmak, vahim bir çelişki olmuyor mu?Tarihi gerçekler ve resmi belgeler harp yıllarında devletin imkânları kısıtlı olduğundan bazı camilerin askeri ihtiyaçlara tahsis edildiğini motorlu araç stoku yetersiz olduğu için yerine kullanılan atların da bu camilerin avlularına bağlandığını ortaya koyuyor.Bu tablodan “Tek parti döneminde camiler ahır yapıldı” yorumunu çıkarmak haksız bir zorlama değil midir?Nitekim dün Yılmaz Özdil’in yazdığı İzmir Seferihisar örneğinde olduğu gibi gerçeğin gösterilenle taban tabana zıt olduğu durumlar mevcuttur.Halkın ilgisi yüksekEvet, o tarihi cami gerçekten ahır olmuştur ama bunu CHP yapmamıştır.O harabeyi müze müdürünün uyarısı üzerine ibadethane niteliğine CHP dönüştürmüştür.Cami istismarı din istismarıdır. Bu silâhla vurulan parti konuya uzak kalamıyor. Nitekim CHP lideri Kılıçdaroğlu dün “Kuzey Ankara Kentsel Dönüşüm Projesi” çerçevesinde gecekondularla beraber birçok caminin de yıkıldığını, Malatya’da bir Hollanda firmasına satılan arazi içindeki caminin de yıkılmasına AKP’li belediyenin izin verdiğini savundu.İnternet ortamında dün en çok izlenen haberler cami tartışmalarıydı.Konuyla ilgili de binlerce yorum yapıldı.Başbakan, söylevlerini hazırlayan takımı bu yankıları iyi izlemesi için uyarmalıdır.CHP Grup Başkanvekili Hamzaçebi dün “Sayın Başbakan’ın grup toplantıları artık din ve kutsal değerler ekseninde toplumu kutuplaştırmaya yönelik politikaların açıklandığı toplantılar hâline dönüşmüştür” dedi.Gündeme ilgi duyan vatandaşların da pek çoğunda bu kanaatin oluşmaya başladığı gözleniyor, dikkat!..Gerçek gündemimiz ne?İnsanlar yaşanan gerçeklere bakıyor:Etraf ateş çemberi gibi.Bir komşu nükleer güç olmak için gözünü karartmış. Güney’deki komşular kan revan içinde. Bölgeyi ateşe verecek bir mezhep çatışmasının ayak sesleri duyuluyor.Enerjideki bağımlılık dış politikamızı rehin alabilir. Ekonomik istikrar asla bozulmamalı. Cari açık ve işsizlik sorunu hassas çünkü.Hiçbir alanda hata yapma lüksüne sahip değiliz. Dikkatimizi dağıtacak olursak arabayı duvara toslama tehlikesi vardır.Bu gerçeklerin farkında olan vatandaşlar yaşanan tuhaflıklara anlam vermekte artık eskisi kadar zorluk çekmiyor.Bu propaganda taktiğinin “Gereksiz gündemler oluşturmak suretiyle kamuoyunun enerjisini başka alanlara kanalize ederek ülke sorunlarını perdelemeye hizmet” ettiğini düşünüyor.Ustalık dönemini yaşadığını söyleyen bir Başbakan olarak Tayyip Erdoğan’a yakışan gündemi bulandırmak değil toplumu çözümlere ortak etmektir.Halkı din ekseninde kutuplaştırmak seçmenin yüzde ellisinin güvenini kazanmış bir iktidara yakışmıyor!
Balyoz davası sanıklarından yükselen adalet çağrıları mutlaka bir gün karşılığını bulacaktır.Ama ne zaman?Adil yargılanma hakları için çırpınan bu insanlar (250’si tutuklu) intikam uğruna kurban edildiklerine inanıyorlar.23 Nisan törenlerindeki farklı görüntüler bende “Acaba toplumsal barışın ümit ışıkları mı bunlar?” sorusu uyandırdı.Bayram resepsiyonuna Başbakan ilk kez eşi ile geliyor, TSK’nın komuta kademesi de uzun bir aradan sonra davete katılıyordu.Başbakan salona girerken Genelkurmay Başkanı ve komutanlar için “Buradalar değil mi, güzel” diyerek memnuniyetini belli etti.Hınç alınmış...Başbakan’ın memnuniyetinin kaynağı geçen gün şu sözlerinde ifadesini bulmuştu:“28 Şubat’ın o en ağır karanlık günlerinde defalarca yumruklarımızı sıkardık, dudaklarımızı ısırırdık. Hep ya sabır derdik. İşte bugün sabrın selâmete erdiği gündür...”Bayramın mutluluğunu paylaşmakta sergilenen manzara, pek âlâ Silivri’de adalet bekleyen mağdurların da kaderini etkileyecek bir tatmin duygusunun müjdesi olabilirdi.Yargı iktidardan etkileniyorsa iktidarın şüphe ve kuruntularını aşması halinde ortaya çıkacak yumuşama, adaletin de önünü açacaktır.Çünkü Balyoz sanıkları özel bir korumanın peşinde değildir. Çoğu adil yargılanma haklarına saygılı bir tutumun özgürlüklerini iade edeceğine inanıyor.Mesela yurt içi ve yurt dışından birçok saygın bilişim kurumu ve üniversitenin sahte delilleri saptayan bilirkişi raporları yeni bir incelemenin haklı sebebi olabilir.Ama olmuyor; mahkeme kabul etmiyor.Suni gündem...İddianame, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın darbeyi önlediğini yazıyor. Ama Yalman’ın mahkemeye celp edilerek ifadesinin alınmasını isteyen sanıklar dikkate alınmıyor.Bu haklı taleplerin yerine gelmesini önleyen duygusal sebep ortadan kalktığına yani 28 Şubat’ın ahı aheste aheste çıkmış olduğuna göre adalet için ümitlenenleri hayalci diye eleştirmemek gerekir.Ama yazık ki iyimserlik ömürlü olamıyor siyaset gündeminde.Dün siyasetin salı arenası idi. İktidar ve ana muhalefet liderlerinin acımasız ve tahripkâr söylemleri, 23 Nisan’ın uyandırdığı umutları kezzap gibi yaktı, yok etti.Başbakan, “sabrın selâmete erdiği günler”in niçin keyfini sürecek yerde tek parti devirlerinin karanlığında kavga sebepleri arıyor?İktidar için, cami tartışmaları ve din istismarı ile örtülmeye muhtaç başarısızlıklar mı var?Hayır ama Başbakan “öfke sanatı”nın kendisine kazandırdığına inanmış bir kere; vazgeçemiyor.CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun da tahrik tuzağına çabuk düşmesi siyaseti gerçek gündemden koparıyor.Türkiye’nin gündemi tek parti döneminin icraatları mı? Hangi lider kimin dizinin dibinde oturuyor; onu belirlemek mi?Halkın umuda, havanın yumuşamaya ihtiyacı var.Gerilim toplumsal sağlığımızı bozuyor!
Ruhunu kavrayabilme koşulu ile 23 Nisan yalnız çocuklar için değil yetişkinler için de büyük bayramdır.Anlayana...Dün parlamentoda bayram özel gündemi bağlamında konuşan liderlere genel kurulun davranış biçimi bana tuhaf geldi, üzüldüm.Milletvekilleri bile bu övünç, onur ve gurur gününün tadını çıkaramadılar, Bayramı hak ettiği şekilde kutlayamadılar.Parti grupları sadece kendi liderlerini alkışladılar.Oysa 23 Nisan nedeniyle söylenen güzel şeyler, rakip partiden de geliyor olsa alkışa değer sayılmalı; yanlış mı?Çünkü 23 Nisan Meclisi, ulusal kurtuluş savaşını zafere götüren ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran meclistir. Hamuru “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi ile yoğurulmuş bir kahramanlığın mabedidir.Bayramlar bile ortak heyecanların ilhamını vermiyorsa tehlike karşısında nasıl tek vücut olacağız?Düşman gibi...Evet Türkiye yoğun iç ve dış sorunlarla karşı karşıyadır bugün ama sistem arızalarına rağmen ümitsiz durumda değiliz.Bundan tam 92 yıl önce çıkılan doğru yol her sorunun üstesinden gelme güç ve yeteneğini bize veriyor.Güçlerimizi birleştirmemiz için mutlaka devletin çökmesi, ordularının dağıtılması, milletin fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmesi mi gerekiyor? Hayır!..Mesela dünkü konuşmasında Başbakan Erdoğan “milli iradeye ve demokratik rejime kastedenlerin er veya geç Meclis’ten, milletten ve yargıdan gereken cevabı aldıklarını ve alacaklarını” söyledi.Bu hesabın hukuk içinde sorulmadığı yolundaki itirazlar saklı kalmak şartıyla Başbakan’ın bu sözü muhalefet grupları tarafından da alkışlanamaz mıydı?Aynı şekilde CHP lideri Kılıçdaroğlu, bu Meclis’in Kurtuluş Savaşı’nı bile hukuk içinde yürüttüğünü hatırlattıktan sonra tutuklu milletvekillerinin demokrasi ayıbı oluşturduğunu, bayramı gölgelediğini savundu.Keza bu da alkışla desteklenecek bir uyarı sayılamaz mıydı?İlham alsalar...Zamanın siyasetçileri Atatürk’ün dehasını çözemiyor, attığı her adımın büyük hedefe ilerleyen yolu inşa ettiğini anlamıyor.Atatürk ulusu ölüm-kalım savaşına razı ettiğinde ortada iki devlet, iki anayasa vardı.Bir yandan savaşırken bir yandan da siyasi ve hukuki meşruiyet zemini yaratmanın zorluklarını yenmeye çalışıyordu.Sultan-halifeyi kurtarma hedefine dönük açıklamaları, iddia edildiği gibi bir kandırmaca değil devleti koruma çabalarının ifadesiydi.23 Nisan Meclisi ile bir yandan işgalci düşmanı kovarken bir yandan da ulusal egemenlikten aldığı güçle iki devleti tekleştirdi.Milleti birbirlerine kırdırmadan ulus devleti kurdu ve onu sağlam bir geleceğin yoluna koydu.Böyle bir mucizenin iç savaşsız gerçekleştiği başka bir örnek yoktur.Atatürk’ü inkâr eden zavallıların tahriklerine kapılmak, onların aklına uymak hastalıktır. Bu hastalık Meclis’in kapısından girmemelidir.Atatürk’ün birleştirici gücünü ziyan etmek ülkenin geleceğine, çocuklarımıza kötülüktür!
Refah-Yol’dan şikâyetçi olanlara yönelik toptancı şüpheler haksızlıktır.Askeri cunta tarafından yönetilen bir ülkede yaşamayı kim ister?Ayrıca o dönem ülke, kaybından üzüntü duymaya değer bir demokrasi mi yaşıyordu sanki?Hayır. Dolayısıyla, Refah-Yol muhaliflerinin tümü darbeci olmakla suçlanamaz.Darbe tartışmalarının yarattığı fırsatı intikam tatminleri için değerlendirmek pusuculuktur.Açık veya örtülü ihbarlarla rakip veya hasım bellenen kişileri hedef göstermek ahlâk yoksunluğudur.Bu soruşturma süreci mağdurlar mazlumlar yaratmamalı.Aksi halde, yaratacağı maddi ve manevi çöküntü, darbe hevesine kapılacak olanlar için yaratmaya çalıştığımız ibretin yararını alır götürür.28 Şubat soruşturmasının gündemini yargı belirlemelidir.Oysa iktidar odaklı bir merkezin bu işi planladığı şüphesi doğuyor.AKP Milletvekili Zeyid Aslan geçen gün şunları dedi:“28 Şubat operasyonlarının sadece Batı Çalışma Grubu ile kalacağını sanmıyorum. Çünkü iş sadece askeri ayakla yürümedi.Basın ayağı var, iş dünyası ayağı var siyaset ayağı, sivil toplum ayağı var.”Bir iktidar milletvekili yargısal bir soruşturmanın nereye gideceğini nereden bilir, nasıl söyler?Acaba Başbakan’dan aldığı ilham mı ona bunları söyletti?Çünkü Başbakan’ın “28 Şubat döneminde yumruklarımızı sıktık, dudaklarımızı yedik” sözü unutulmayacak bir talihsizliktir.Bu sözün intikam çağrısı yerine geçen etkilerini gidermek, yine Başbakan’ın borcudur.PKK silâh bırakmaya razı olur mu?Başbakan Erdoğan’ın Mesud Barzani ile görüşmesinden yeni ve iyi bir durum çıktı.Eskiden “ateşkes” konuşulurdu bu defa iki lider “silâh bırakmak”tan söz ettiler.Barzani aksi takdirde PKK’nın Kuzey Irak’ta “eskisi gibi hüküm süremeyeceğini“ söylerken Başbakan Erdoğan böyle bir gerçekleşme durumunda devletin terör örgütüne yönelik operasyonları “tamamıyla durduracağını” taahhüt etti.Bölücü terörün son bulacağı hayalini kurmak elbette güzel bir şey. Ama inandırıcı sebeplerle desteklenmesi lâzım sevinmek için.Silâhlı güçlerinden vazgeçtiği zaman PKK’nın bir hiç olacağını herkes tahmin edebilir. Bölücü terör örgütüne BDP’yi, Kürt muhalif gruplarını kontrol etme gücünü kazandıran şey şiddet üretme kabiliyetidir.Silâhlarını bıraktığı zaman PKK uyuşturucu ve insan kaçakçılığından ayrıca yaygın haraç toplama faaliyetinden, yani büyük bir paradan vazgeçecektir.PKK bir gün ya yok edilecek veya kendini tasfiye edecektir.Bugünün sorusu şudur:Ne oldu da PKK’nın silâh bırakmasından söz ediyoruz?Kuzey Irak Kürt Yönetimi ile Türkiye Cumhuriyeti yeni bir dönem mi açıyorlar?PKK’yı silâh bırakmaya razı edecek şartlar oluşmuş ve tavizler belirlenmiş midir? Nedir bunlar?En önemlisi; Barzani’ye ve hele PKK’ya güvenebilir miyiz?
Ülkenin geleceğini okumak isteyenler yükseköğretime geçiş sınavlarının sonuçlarına baksınlar.Dün bu aynada karşımıza öyle bir görüntü çıktı ki, evlere şenlik!İki milyona yakın aday dört testten geçti.Cevapladığı soru sayısı 4 ve altında kaldığı için “sıfır” çekenler, görülmemiş çoklukta oldu.“Sıfırcılar” Türkçe testinde 31 bini, Sosyal Bilimler’de 253 bini, Temel Matematik testinde 870 bini aşarken, Fen Bilimleri’nde tam bir iflâs yaşandı.Çünkü buradaki başarısızlık, neredeyse bütün adayları kapsadı.Sonra bildiğimiz mazeretler...Yok “Sorular zor geldi” yok “uzun sorular çocukların kafasını karıştırdı...”Kendimizi kandırmanın yararı yok. Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) gerçeği, Türkiye’yi dünyada sondan ikinci sıraya koyarak gözümüze sokmuştu.Mutsuz ve başarısızDün açıklanan sonuçlara bazı eğitimciler inanamadılar. Ama mızrak çuvala sığmıyor. Eğitimci Sadık Gültekin durumun görünenden de kötü olduğunu söylüyor.“Sıfır olsa sevineceğim, çoğu ekside” diyor.Bilgi Üniversitesi Matematik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ali Nesin, radikal bir çözüm öneriyor:1. Çocukları mutsuz ve başarısız yapan eğitim politikasının sorumluları istifa etmeliler;2. Eğitimden sorumlu organizasyon hükümetlerden bağımsız hâle getirilmeli!Prof. Ali Nesin eğitimin seviyesinin sefaletini gördüğü için Matematik Köyü’nü kurduklarını söylemiş gazetecilere..Geçmiş olsun; köy kurarak çözme boyunu çoktan aştı bu sorun.Bu kadar cahillik metropollere ancak sığar!İktidar sözcüleri 4+4+4’le sorunu çözeceklerini söylemesin. Çünkü kalite yıkımına uğrayan bu nesil, dokuz yılını dolduran AKP iktidarının eseridir.“Dindar nesil yetiştireceğiz” diyen Başbakan, programını tekrar gözden geçirmelidir.Kurtuluşun sırrıEğitim eğitimciden uzaklaştıkça çocuklar daha mutsuz ve daha başarısız oluyorlar.Onuncu yılını süren iktidarın Eğitim Bakanları şu tekmili verebilirler:“Dindar bir nesil yetiştirmek için gerekli şartları oluşturmuş bulunuyoruz Sayın Başbakanım!”Boş dua ama siyasetçiler ellerini eğitimden öğretmenden ve çocukların üstünden çeksinler.Öğretmenlik ideal meslek haline getirilmeden, her hâliyle öğretmenlere çocuklar için rol modeli nitelikleri kazandırılmadan eğitimi kurtaramayız.Sınav birincileri hep doktor olmayı hedefliyor.Çünkü öğretmenlik itibar görmüyor.Öğretmenler geçim sıkıntısı çekiyor. Bu yüzden mutsuz ve çaresiz. Bu yüzden kendi öğrenmiyor, öğretemiyor.Merak eden, öğrenmeyi seven, yaşama sevinci taşıyan, yarışmaktan hoşlanan çocuklar yetiştiremiyor.Teknolojik yeniliğe elbette sırtımızı dönmeyelim. Ama teknoloji her şey değildir.Ancak “Büyüyünce öğretmen olacağım” diyen çocuklar öğretmen oldukları zaman adam olabiliriz. Daha önce değil...
Öcalan PKK’yı Irak’a çekeceğini söyledi ama asker 500 kadar militanın Türkiye sınırları içinde kalmasını istedi.Bu şaşırtıcı iddia ikinci KCK iddianamesinde yer alıyor.İddianın sahibi Öcalan’ın eski avukatlarından biridir.Sözde askerler “Türkiye sınırları PKK’dan tamamen arındırılırsa bölgenin öteki terör örgütleri tarafından ele geçirilmesinden” korkmuşlar!Böyle bir olayın yaşanmış olabileceğine ihtimal vermediğim için güvendiğin uzmanlara sormak ihtiyacı duydum.Onlar da Öcalan’la devlet heyeti arasında yapılan görüşmelerde böyle bir diyaloğun geçtiğini duymadıklarını, inanılmaması gerektiğini savundular.Yani iddia halkın TSK’ya güvenini sarsmaya ve askerin moral motivasyonuna zarar vermeye dönük kuyruklu bir yalandır!Propaganda terörün temelidir.Yalan ise en çok kullanılan yapı harcıdır.Bu iktidar her terör örgütü gibi PKK’nın da kan ve ateş olmadan yaşayamayacağı gerçeğini unutarak bölücü terör örgütünün yalanlarına kanmış, silâhlara veda hayalinin yanılgısını birkaç kere yaşamış ve nihayet Silvan saldırısı sayesinde uyanmıştır.Geçen yılki seçimler öncesinde PKK taleplerinden pek çoğunun Ankara’dan olumlu karşılık bulduğu, vatandaşlık tanımının değişmesi ve Öcalan’ın cezasının ev hapsine dönüşmesi doğrultusunda ilerlemeler sağlandığı haberleri yoğunlaşmaya başlamıştı ki PKK ateşkes sürecini kanlı ve kalleş bir pusu ile noktaladı.Barzani’nin ziyareti bana bir Kürt aydınının şu sözünü hatırlattı:“PKK Kürt liderlerini hem aldatmaya ve hem de kullanmaya çalışıyor!”Irak Devlet Başkanı Talabani “Kürt’ün kedisini bile Türkiye’ye vermem” demişti.Kuzey Irak Kürt Yönetimi Başkanı Barzani acaba hangi duygularla geldi ülkemize?Bizden önce Washington’da muhatap olduğu yüksek dereceli itibar, ABD tarafından desteklenen politikalar benimsediğine işarettir.Mesut Barzani yakın zamanda Ulusal Kürt Konferansı’nı toplamayı planlıyor. Barzani’nin burada PKK’ya “silâh bırakın ve mücadelenizi demokrasi zemininde yürütün” çağrısı yapacağı bekleniyor.Bu çağrının yine işe yaramayacağını tahmin etmek zor değildir.Tahmin edilmesi zor gelişme, Barzani yönetiminin böyle bir durumda ne tepki vereceğidir.Irak Kürtlerinin bağımsızlık hayalleri önündeki en ciddi engel PKK’dır.Umarız bu gerçek Barzani’ye hiç eğip bükmeden dümdüz anlatılıyordur!Başbakan hatırlarsaCezaevindeki milletvekillerini kurtarmaya dönük çabalara AKP pek Fransız kalmış görünüyor!Meclis Başkanı Çiçek’in önayak olduğu temasların uyandırdığı umut ve memnuniyet çabuk söndü.İktidar partisi “Muhalefet öneri oluştursun, bize getirsin” havasında.Bu tutum, kendisini gördüğüne sevindiğini söyleyen yaşlı vatandaşa İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in “Bir takla at da sevindiğini anlayayım” demesini hatırlatıyor.Başbakan’ın meseleye yapıcı yaklaştığını kimse söyleyemez.“Tutuklu milletvekilleri Ak Parti’nin sorunu değil” demesi hayra alâmet değildir.Tek ihtimal 2002 seçimi sonrasını hatırlaması:“O zamanın CHP’si bugün benim yaptığımı yapsa ve yolumu açmasaydı hâlim nice olurdu?” diye kendine sormasıdır. Hadi inşallah!