Tutuklu milletvekilleri sorunu, ağır bir demokrasi kusurunun utancını bize daha ne kadar yaşatacak?Meclis Başkanı Çiçek’in önayak olduğu arayışta muhalefet partilerinin üzerinde uzlaştıkları bir çözüm bulunmuştu.Fakat iktidar ipe un sermekten vazgeçmedi.Çünkü AKP sözcülerinin dediği gibi bu mesele onların derdi değil.Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu VATAN’a şunu dedi:“Doğru olan, bu milletvekillerinin tutuksuz yargılanmasına mahkemelerin karar vermesi olurdu. Ancak mahkemeler bağımsızdır; bunu söylerseniz baskı yapmış olursunuz..”Türkiye’yi bilmeyen biri burada bağımsız yargının şahikası yaşıyor zanneder. İktidarın yargıda tıkanmış sorunlarını “buldozer gibi” çözdüğüne asla ihtimal vermez.AKP, kararlarını beğenmediği hâkimleri savcıları yerlerinden alıp sürgüne savuran gerektiğinde yüksek mahkemelerin yapısını değiştiren, daha olmadı özel yasalar çıkararak her kapıyı açan bir iktidar değil mi?Evet “doğrusu tutuklu milletvekillerini mahkemenin bırakması”dır.Bırakın öyleyse; ne mani?Bize göre Anayasa’nın 83’üncü maddesi mahkemeye bu hakkı veriyor:“TBMM üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır...”Bağımsız hukukçuların görüşü olarak daha önce de yazdığımız gibi bu maddeyi yapıcı mantıkla okuyan bir hâkim “Anayasa bu hakkı sadece hüküm giymiş milletvekillerine veriyor; tutuklu olanlara vermiyor” demez.Çünkü hüküm giyen birine verilen bir hak suçu iddia aşamasındaki bir tutuklu için haydi haydi geçerli olmalıdır.Durmadan yargı reformları yapıyoruz.Hürriyeti bağlayıcı ara kararlar için de Yargıtay’a gitme yolunu açmak çok işe yarar bir reform olurdu.Hukuki meseleleri, siyasetçilerin egoist heveslerine rehin bırakmak yerine yargı içinde çözüm aramak her şartta daha iyidir.İktidar, tutuklu milletvekilleri ile daha fazla oynamamalıdır!Bu acele neden?İktidar “Başkanlık Sistemi” tartışmasını gündeme geri çağırmaya karar verdi galiba.Başbakan Erdoğan Slovenya’da, Başbakan Yardımcısı Bozdağ Ankara’da “başkanlık konuşalım” çağrısı yaptılar.İfadeler çok benzer: “Yeni Anayasa yazımı başladı. Başkanlık sistemini bu süreç içinde müzakere etmek lâzım.”Başbakan ve Yardımcısı neden Anayasa yazımına salimen başlanmasını beklemedi?Bir gün önce TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Burhan Kuzu, kendisi çok taraftar olduğu halde Başkanlık Sistemi ile hemen Hitler çıkıp gelecekmiş gibi bir korku bulunduğunu, önerilerinin bu bakımdan şansı olmadığını söylemiş, şartların geçit vermediğini belirtmişti.Çünkü uzlaşma komisyonu dayatma hâlinde başlamadan bitebilir!Başbakan ve Yardımcısı bunu bile bile neden Kuzu’ya ters görüşü savundular?Uzlaşma komisyonunun işini bitirerek 12 Eylül referandumda uyguladıkları oldu-bitti yöntemine yeniden başvurmanın yolunu mu döşemeye çalışıyorlar?
Deniz Feneri e.V davası, Türkiye’nin otokratik bir rejime yönelen maceralı yolculuğunu gözümüze sokuyor.Hukuk devleti yönünde ilerliyor olsaydık davanın üç savcısı, Almanya’da asrın merhamet dolandırıcılığını yapmakla suçlanan kişilerden önce mahkemeye çıkarılmazlardı.Bu savcılar (Nadi Türkaslan, Abdülvahap Yaren ve Mehmet Tamöz) görevlerini namuslarıyla yapıyorlardı.Sadece iktidar yakını sanıkların, Deniz Feneri derneğinin eylem zemininde işledikleri suçları saptamakla kalsalar başları belki bu kadar derde girmezdi.Nitekim savcılardan biri (Türkaslan) ”Soruşturma sırasında gözaltı ve tutuklama olmasa hakkımızda bu dava açılmazdı“ dedi.Bu sözlerle iktidar sahiplerinin gerçeği istemediklerini, ağır ceza talepleri ile mahkemeye çıkarılmaları bağlamında tüm yargıya gözdağı verildiğini anlatmaya çalıştı.Geri tepen baskıYargıtay 11. Ceza Dairesi’nde yapılan yargılamayı CHP ve MHP milletvekilleri izlerken AKP meclis grubundan hiçbir temsilcinin konuya ilgi göstermemesi not edilmesi gereken bir tespittir.Aslında bu savcıların temize çıkmak için çırpınmalarına gerek yok. Sicilleri temiz.Nadi Türkaslan “Soruşturma boyunca zor ve kritik yerlerden geçtim. Dava bunlarla ilgili. Kamuoyu bunları bilmek istiyor ama bunları anlatmanın şimdi ne yeri ne zamanı” dedi.Meslek geçmişleri tertemiz savcıların bağımsız ve tarafsız yargının gereklerini yerine getirmekten başka bir kusurları yokken bu muameleye hedef olmaları toplum vicdanını rahatsız edecektir.Nitekim okurlardan gelen elektronik posta mesajları, oluşan tepkilerin davaya olan ilgiyi arttırmaktan başka işe yaramadığını ortaya koyuyor.Mantık bu davada en hassas davacının AKP iktidarı olmasını beklerdi. Neden?..Kaçarı, göçeri yokAlman mahkemesinin kararıyla suçları tarif edilmiş sanıklar, iktidarın en sağlam seçmen tabanı olan mütedeyyin insanlara zarar vermiş, onları suiistimal etmiş, onların hayır paralarını buharlaştırmışlardır.Alman mahkemesinin kararı belli, dosyalar, itiraflar, kanıtlar ortada.Nitekim gözdağı vermek amacıyla görevlerinden alınıp mahkemeye sevk edilen üç savcının yerine getirilen yenilerin hazırladıkları iddianame de, göze alınan rezaletin pek bir işe yaramadığını ispatlıyor.RTÜK eski Başkanı Akman ile Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Karaman’ın da aralarında bulunduğu 20 şüphelinin suçlandığı iddianamede, hayırsever insanların derneğe 41,4 milyon euro bağış yaptıkları, Türkiye’den gönderilen sahte belgelerle fakir fukaraya paraların dağıtılmış gösterildiği, halbuki yardımların sanıklar tarafından şirketler kurmak, gayrimenkul ve gemi almak için kullanıldığı belirtiliyor.İktidar Deniz Feneri davasına “yanlış taraf” olmaktan vazgeçmelidir.Çünkü bu davayı ve sanıklarını yüzde 50 çoğunluk gücüne sahip bir iktidar bile kurtaramaz artık.Türkiye’nin hukuk devleti olmadığını kanıtlayan bu maceradan vazgeçilmelidir.
CHP’de neden her kongrenin yeni bir deprem ve tahribat yaratacağından korkulur?Neden rekabet demokratik bir yarışın kuralları içinde geçemez? Neden yenilenlerin kopacakları, ayrı parti kuracakları kaygıları kuşkuları uyanır?Çünkü geçmişte bu tecrübeler hep yaşanmıştır da ondan!İstanbul İl Kongresi’nin yapılacağı 13 Mayıs yaklaştıkça hareket ve gerginlik artıyor.Sorunun merkezinde Gürsel Tekin var.Tekin, Kemal Kılıçdaroğlu ile yola çıkan ekibin lokomotifi idi.İkinci adam konumundan dördüncü adam durumuna düştüğünden beri sıkıntılı.Anlatıldığına göre partinin parasını yöneten Erdoğan Toprak ile örgütten sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Nihat Matkap’ın kendisini kuşattığını düşünmek onu tedirgin ediyor ama çabaları gelişmeleri önleyemiyordu.İstanbul, Büyük Kurultay’ın en kalabalık delegasyonunu çıkarıyor. Ve Tekin gidişi tersine çevirmek yolunda İstanbul kongresinin belki de son şans olduğunu düşünüyor.İşte bu yüzden yarışın bugünkü il başkanı Oğuz Kaan Salıcı ile Tekin’in destekleyeceği söylenen Ali Özcan arasında geçmesi bekleniyor.Peki Gürsel niçin İl Başkanı Salıcı’yı desteklemiyor?“Salıcı’yı Toprak’la Matkap destekliyor da ondan!”Su yüzüne çıkan bu kıran kırana rekabet Gürsel Tekin’in Genel Başkan Yardımcılığı görevinden istifasına dayanmadan önlenebilirdi.Neden önlenemedi?Sağlam bir kaynak şunu dedi:“Gürsel Tekin istifa resti çektiği takdirde Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun iki tarafı uzlaştırmak için devreye gireceğini umuyordu. Genel Başkan istifasını kabul edince yanıldığını anladı ama çok geç.. Kaybetti ve çok geriye düştü!”Gürsel Tekin sorunu CHP’nin önüne geçmiştir siyasi gündemde.Bunu halka anlatmak ve parti adına bir yarar üretmek olanaksızdır.CHP ana muhalefet partisi olarak halka güven ve ümit veren söylemler ve eylemler içinde olmak zorundadır.Kurultay’a doğru yeniden iç kavgalara dönüldüğü görüntüsü hiç hoş değil.Bir okurum dün CHP yöneticileri ile şöyle dalgasını geçiyordu:“Yiyin birbirinizi arkadaşlar. Nasıl olsa memleket emin ellerde!”Siyaset tiyatrosuTiyatroları özelleştirme düşüncesine yönelen eleştiriler Başbakan’ı çileden çıkarmış görünüyor.Tanımayan biri dünkü konuşmasını dinlese onun amansız bir tiyatro düşmanı olduğunu zannederdi.Oysa gençliğinde sahne tecrübesi yaşamış biri olarak öyle olamaması gerekir.Bu tamamiyle kendini millet yerine koyan bir iktidar sahibinin hasım olarak karşısına aldığı kitleye diz çöktürme zorlamasıdır.Başta sadece Şehir Tiyatroları hedefti.Başbakan artık hedefi genişletmiş Devlet Tiyatroları’nı da kapsama dâhil etmiştir.Şimdi peşin peşin verdiği mahkûmiyet hükmüne gerekçe oluşturuyor.Dün halka “Bunlar size bidon kafalı diyorlar; göbeğini kaşıyan adam diye hakaret ediyorlar” diyordu.Bu sözler tiyatro sanatçılarına ait değil ki.Öyle bile olsa, birinin ayıbı, camiayı cezalandırmanın bahanesi yapılır mı?Müzevircilik yoluyla suçlular üretip mağdur duygusuna sokulan kalabalıkları seçmen olarak devşirmek belki marifet sayılabilir.Ama bu kazanç, sokaktaki adamı aydınlara haksız yere düşman etmek karşılığında elde ediliyorsa ayıp olmaz mı, yazık olmaz mı?..
Epey zamandır Silâhlı Kuvvetler’den “hizaya gel” ihtarı çeken açıklamalar duymuyorduk.Dün TSK’nın internet sitesinde böyle bir açıklama okuduk.Açıklamada, yapıcı eleştiri sınırlarını aşan iddia ve yorumların sıklaştığı anlatılıyor.Basın ve ifade özgürlüğünü istismar eden kişilerin tahrik amacı güttükleri ancak bunların işe yaramayacağı anlatılıyor.“TSK mensuplarının hiçbir tahrike kapılmadan parlamenter demokratik sisteme sıkı sıkıya bağlı” kalacağı belirtiliyor.TSK’nın parlamenter demokratik sisteme bağlılığının “çelikleşmiş bir birlik ve bütünlük içinde” olacağı da özellikle vurgulanıyor.Tarifler, Cumhuriyet yazarı Bekir Coşkun ile İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal’ın muhatap alındığını düşündürüyor.Bekir Coşkun’un Paşa adı verilmiş bir köpek üstüne kurduğu eleştiri beni de rahatsız etmiş, kurguyu yeteneklerini takdir ettiğim eski dostuma yakıştırmamıştım.Meramını rahat ve açık anlatma gücüne sahip bir kalemin, TSK komuta kademesini hangi tavrı nedeniyle eleştirdiğini ve onlardan ne beklediğini, ne istediğini kolayca öğrenmek okurlarının hakkıdır.Askerin alınganlığı haksız değildir.Baro Başkanı Kocasakal’a gelince.. Bir konuşmasında şöyle seslenmiş:“Biz zannettik ki ordumuz var; o güçlü ordu bizi korur. Artık TSK vesaire yerine Türk silâhsız kuvvetleri var. Siz Türk silâhsız kuvvetlerisiniz. Bu yüzden durmadan çalışacağız...”Askerlerin hassasiyeti “Biz zannettik ki ordumuz var” sözlerine yönelik olmalıdır.Çünkü son olaylar ve eşlik ettiği değişim TSK’nın iç siyasi gelişmeler karşısındaki tavrını tarifini değiştirmiştir. Askeri vesayet anlamı doğuracak müdahaleler dönemi kapanmıştır.İyi ki de kapanmıştır.O nedenle Baro Başkanı Kocasakal’ın “silâhsız kuvvetler”le ilgili ifadelerinin yanlış olmadığını düşünüyorum.Burada demokratik rejimi savunmakta silâhsız kuvvetlere nöbeti devralması çağrısı yapmıştır ve dediği doğrudur.Askeri müdahaleler sivil toplumu, aydınları tembel, gamsız, kaygısız ve sorumsuz yaptı.Sınırları asker koruyacak, demokrasiyi siviller koruyacak.Bu değişimi desteklemek lâzım.Yeter ki rövanşist günahlar değişimin bahanesi olarak kullanılmasın, hak, hukuk, adalet katledilmesin!Başbakan aldı sopayı...Kredi derecelendirme kuruluşu S&P Başbakan Erdoğan’ı kızdırdı.Kuruluşun Türkiye’nin görünümünü pozitiften durağana çekmesini haksızlık, saçmalık ve ideolojik yaklaşım olarak niteledi.Türkiye kriz dönemini, olumsuz dış etkilere rağmen büyüyerek geçirmenin ayrıcalığını yaşadı.Bu iyi ama bir yandan da bazı sıkıntılar örneğin cari açık ve inatlaşan enflasyon yakamızı bırakmadı.Başbakan’ın kılıcı çekip bir derecelendirme kurumunu ideolojik davranmakla suçlaması “seni tanımıyorum” demesi, geri tepen bir silâhın zararını doğurabilir.S&P’nin muhatabı Başbakan Erdoğan olmamalıydı. Yanlış yaptı.Bu kuruluş Türkiye’nin notunu yükseltirken iyiydi de şimdi indirdi diye “komünist” mi oldu?
Çocuklarımızı çok sevmemiz, sakınmamız onlara daha çok zaman ve emek vermemiz gerekiyor.Ekonomik yetersizliğin yarattığı eksiklikleri başka türlü aşamayız.Dünya Sağlık Örgütü WHO’nun 38 ülkede 11-15 yaşlarındaki çocukları kapsayan araştırması, zayıf noktalarımızı gösteriyor.Kızlarımızın yüzde 70’i, erkeklerin ise yüzde 74’ü mutsuz. Üstlerinde baskı hisseden çocuklar hiçbir ülkede bizdeki kadar çok değil.Aynı şekilde en çok hastalanan öğrenciler sıralamasında da Türkiye birinci.Yetişme çağında beslenme çok önemli.Süt de bir hazine...Okul çocuklarına her gün süt içirme projesi övgüyü hak eden bir adımdı ve dün ilk gündü.Fakat ne yazık ki daha törenlerin sonu gelmeden çeşitli kentlerden, rahatsızlanan çocukların hastanelere taşındığına dair haberler gelmeye başladı.Yedi milyonu aşkın öğrenciye her gün süt içirileceği haberinin memnuniyeti bir anda tedirginliğe dönüştü.Hükümet sözcüleri olayın zehirlenme olmadığını iddia ettiler ama uzmanlar emin olmak için beklemek gerektiğini belirtiyorlar.Hastalanan çocuk sayısının çokluğu ve olayın coğrafi bakımdan dağınık olması, bu işi üstlenen firmaların aynı kalite ve hizmet standardını tutturamamış olabileceklerini düşündürüyor.Eğer sorun buysa süt dağıtımı, Kamu İhale Kanunu’nun koyduğu esaslara bağlı kalınarak yeniden düzenlenmeli, yükleniciler yeniden belirlenmelidir.Keşke iş baştan kuralına uygun yapılsaydı.İktidarın niçin Kamu İhale Kanunu’nu dolanarak bu işleri yaptığını tahmin etmek kolaydır ama hak vermek imkânsızdır.Yandaşa iş yaratmak için çocukların sağlığı ile asla kumar oynanmamalı.Geçmiş olsun ve unutulmasın:Bir daha bu kadar şanslı olmayabiliriz!Bu öldürür işte!Tiyatroları özelleştirme tehdidine dayanan iktidar baskısı dün yeni bir aşamaya girdi.Başbakan Yardımcısı Arınç, Başbakan Erdoğan’ın özelleştirme projesinin Bakanlar Kurulu’nda “tam bir kabul” gördüğünü söyledi.Sanki başka türlüsü olurmuş gibi..Şimdiye kadar Başbakan’ın iddiayla ortaya attığı bir fikre karşı çıkan olmuş gibi...Bülent Arınç da bir tartışma ustası.Öyle şeyler söyledi ki, sanatçıları tiyatroların özelleştirme yoluyla kapatılmasından çok gösterilen gerekçe kahredecektir.Bakar mısınız?“Biz gerekli kalitenin artmadığını, izleyici sayısının yeteri kadar yükselmediğini ve özgürlük anlayışının yeterince yer bulamadığını görüyoruz. Dolayısiyle sanat gibi bir alanda özgürlüğün daha geniş anlamda sağlanması lâzım.”Şehir Tiyatroları’nda niye isyan çıktı?Sanatın ve sanatçının önü kapanıyor özgürlüğü kısıtlanıyor diye.Merak ediyorum; dün Arınç’ın Şehir Tiyatroları’nı özgürlüğe yeterince sahip çıkmıyor diye eleştiren sözleri, acaba kaç sanatçıya saç baş yoldurmuştur?Neyse ki özelleştirme üzerine bir Türkiye modeli yaratma hedefi konulması, bu işin uzamasını sağlayacaktır.Zaman umarız sanatın, sanatçının ve sanatseverin yararına çalışır...
Herkes korku içinde birbirine soruyor: Şehir Tiyatroları ihtilâfı nereye varacak?Anayasa kuralını koymuş. (Madde 64)“Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur. Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için gereken tedbirleri alır.”Ama bir anıtı “ucube” diye yıktıran, başka birine “Böyle sanatın içine tükürürüm” diyen zihniyet anayasa, babayasa dinler mi?Nitekim Başbakan özelleştirmeden söz etti. “Devlet tiyatro ile uğraşmaz” demeye getirdi.En doğru teşhisi dün bir VATAN okuru koyuyordu:“Devlet 16 kanal ile en yaygın televizyonculuğu yapar ama tiyatro yapamaz; Devlet inşaatçılık (TOKİ) yapar, tiyatro yapamaz; Devlet ders kitapçılığı, dijital tahtacılık, tabletçilik, kömürcülük yapar, tiyatro yapamaz öyle mi? Şehir Tiyatroları AKP yandaşı olmadığı için dayak yiyor!”“Kimsin sen” bozar...Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay akıllı bir siyaset yürütüyor.Başbakan’ın sözleri hakkında bir yorum yapmayacağını açıkladı geç kalmadan.Eminim ki biraz yatışmasını bekledikten sonra çözüm sürecini başlatacak, Başbakan’a tiyatrocuları ve tiyatroseverleri yeniden kazanmalarını sağlayacak taktiği verecektir.Her şey eskisi gibi olmasa bile “hiç yoktan iyi” dedirtecek bir uzlaşma gerçekleşecektir.Bunu diliyoruz. Çünkü “Kimsin sen” tavırlı çıkışların getireceği tatminler tiryakilik yaratır.Yönetenleri yoldan çıkarır. İşte örnek:Bizim AKP’yi model alan Fas’taki lâmba amblemli Adalet Ve Kalkınma Partisi iktidarda 100 günü tamamladı.Ülkenin büyük gazeteleri bu kısa dönemde yasaklarla değişen hayatı ele alıp “İslâm devleti olmaya mı gidiyoruz?” sorusunu ortaya atan manşetler yayınladılar.Neydi bu yasaklar?AKP’nin kötü örneğiMedyaya baskı ve sansür arttı;Milli gelirin büyük kısmının turizmden geldiğini unutan Turizm Bakanı’nın “Turistler günah peşinde. İnsanları Allah’tan uzaklaştırıyor” sözleri tedirginlik yarattı;Göreve döndürülen radikal imamlar 9 yaşındaki kızların evlenmesinin caiz olduğuna dair fetva vermeye başladılar;TV dizilerine sansür uygulaması başladı;TV’de şans oyunları yasaklandı, devlet televizyonunda beş vakit ezan okunması uygulaması başlatıldı;Sanata müdahaleler arttı. İslâmi olmadığına karar verilen sanat dallarına yasak uygulanırken 15 yıldır süren geleneksel müzik festivalleri “gençleri günaha sevkediyor” gerekçesiyle sonlandırıldı;Kadına şiddet tırmanışta. Aile Bakanı tecavüze uğrayan kadının tecavüzcüsü ile evlenmesini teşvik eden yasayı mecliste savundu;Alkollü içkilerin vergisi iki kat arttı.Fas’taki AKP’nin bizdeki AKP’ye benzediği söylense bile, oradakinin kötü bir örneği olduğunu kabul etmek zorundayız.Ama bazı bozulmaların da benzerlik taşıdığını AKP önderleri kabul etsin.Hayatı din kurallarını referans alarak değiştirmeye çalışmanın Allah katında da kul katında da makbul olmadığını herkes bilsin!
Başbakan’ın öfkesi nükleer bomba tahribatı yaratıyor. İstanbul Şehir Tiyatroları yok olabilir!Belediyeye bağlı tiyatroların yönetimini bürokrasi ağırlıklı bir kurula devreden karara tiyatrocuların tepki göstermesi beklenmedik bir öfke patlamasının sebebi oldu.Büyük bir çoğunluk, sanatçılarla belediye arasına bir aşamada Başbakan’ın girerek ihtilâfı halledeceğini bekliyordu.Başbakan çatışmaya gecikmeden müdâhil oldu ama hakem gibi değil, adeta fedai gibi daldı meselenin içine.Uzlaştırıcı bir marifet gösterecek yerde ihtilafın sanatçı tarafına adeta meydan dayağı attı.“Tiyatroları özelleştiriyorum. İşte buyurun özgürlük! Hem maaş al hem verip veriştir. Yok öyle!..”Başbakan’ın öfke ve tehdit yoğunluğu tavan yapan konuşması, son dönemde ortaya atılan “muhafazakâr sanat” projesinin tiyatroda nasıl işleyeceğine dair ipuçları da verdi:“Tiyatroları özelleştireceğiz. Gerektiği zaman bizler hükümet olarak istediğimiz oyunlara sponsor olur, desteğimizi veririz!”Böylelikle iktidar sanat faaliyetlerinin desteklenmesine ayrılan paraları adaletli bir dağıtıma tabi tutarak değil oyunu, sanatçıyı, tiyatroyu seçerek siyasi amaçlarla yönlendirme imkânı bulacaktır.Başbakan’ın terör gibi insan hayatını ilgilendiren konularda hızlı tepki vermesini anlamak mümkündür. Ama sanatı ilgilendiren bir ihtilâfı sabırsız bir tutumla kestirip atması sağlıklı bir yaklaşım değildir.Bu tutum biraz da muhalif partilere verilen oyları “milli irade” saymayan bakış açısının yanlışlığından ileri geliyor. Böyle bir bakış açısı Başbakan’ı, “demokrasiyi koruyorum” zannıyla demokrasiye ters düşürüyor.Ve tabii, eleştiren gazeteciyi işinden kovdurmayı, iktidar beklentisine ters karar veren savcıyı, hâkimi sürgüne göndermeyi, boyun eğmeyen tiyatrocuları sokağa atmayı kendinde hak görüyor.Bu devlet silâh bırakmaya razı etmek için terör örgütü ile bile masaya oturup konuşuyor, değil mi?Peki sanatçılar, bu kadarını bile hak etmiyor mu?Ortak heyecan ölmesin19 Mayıs kutlamalarını okulların içine kapatan bakanlık kararının yürütmesini Danıştay durdurdu.Ama işaretler yargı kararına uyulmayacağını gösteriyor. AKP Gençlik Kolları kongresinde Başbakan’ın sarfettiği şu sözler işarettir:“Kimse mürebbiye gibi parmağını sallayarak bizi tehdit etmeye, bizi tedip etmeye kalkmasın kalkışmasın!”MHP lideri Bahçeli dün iktidara sert bir eleştiri ve suçlama yöneltti. Milli bayramların üstünde oynanmasının “rejim değişikliğini hayata geçirmek” amacı güttüğünü iddia etti.Doğrudur, yanlıştır, ayrı mesele. Ama iktidarın milli bayramlara dönük bakışı kitlede tedirginlik yaratacak boyuta varmıştır.Allah Türk halkını tek yumruk gibi birlik halinde olmaya mecbur bırakacak bir tehlike ile karşı karşıya bırakmasın.Çünkü böyle bir durumda, milli bayramları tahrip etmenin pişmanlığı işe yaramaz.Kutlamanın türünü değiştirmeyi anlamak mümkün. Ama bayramı, heyecanını söndürmenin anlamı, amacı nedir?
Başbakan Erdoğan MÜSİAD toplantısında, öfkesini yenememiş bir mağdur gibi konuştu.“İntikam” ve “cadı avı” gibi söylemlere kulak vermeden darbeleri sorgulayacaklarını ve o karanlık dönemleri aydınlığa çıkaracaklarını söyledi.MÜSİAD büyük çoğunluğu muhafazakâr olan ve AKP iktidarı döneminde yıldızı parlayan işadamlarının örgütüdür.Başbakan’ın burada bir “iman tazeleme konuşması” yaptığını söylemek yanlış olmaz.MÜSİAD üyelerine aynı takımın oyuncuları olarak hitap eden Erdoğan, eziyetli bir geçmişi paylaştıklarını belirtip aynı hedeflere birlikte yürüyeceklerini söylemiştir.“Yeşil sermaye” ve “irticacı şirketler” diye itilip kakıldıkları dönemi hatırlatarak önümüzde gerginliklerin eksik olmayacağı günler bulunduğunun işaretini vermiştir:“28 Şubat’ta neler yaşadığımızı bir biz biliyoruz, bir de Allah biliyor. Eğer bunu yapanlar deşifre olmazsa, bunlardan hesap sorulmazsa aynı felâketi biliniz ki çocuklarımız da yaşayacaktır, torunlarımız da!”Vesayet ve iktidara övgüDarbeler bir yandan yargıda yoğun olarak soruşturuluyor, bir yandan da Meclis’te özel bir komisyonca inceleniyor.O zaman Başbakan bu konuyu, yargıyı etkileme ve yönlendirme yanlışına düştüğünü bile bile niye konuşmalarının bir numaralı konusu yapıyor?Hedef kitlesini bir arada tutan ortak heyecanı acaba bu şekilde üreteceğini mi düşünüyor?Askeri vesayete karşı sürdürülen kavgada elde edilen sonuçlar iktidarın övünmeye en değer başarısı kabul edildiği için de yurtta ve dışarda bu gündemin kesintiye uğramamasını gözetiyor olabilir.Eğer öyleyse, siyaseti sürekli gergin tutmanın tehlikelerini unutmamak lâzım.Başbakan dün kendisi söyledi:27 Nisan e-muhtırasından bir gün önce borsa rekor kırıyor, bir gecede yüzde 9 kaybediyor. Başbakan “Bir bildirinin Türkiye’ye sadece faiz maliyeti 2 milyar lira” dedi.Sonu gelmeyen tutuklamaların, o kasvetli havanın istikrar için risk oluşturmadığını kim söyleyebilir?Abdülaziz uçakla gitti!Sürekli kin ve intikam söylemleri kullanan bir siyasetçinin kendi ayağına ateş etme hatasına düşmesi ihtimali az değildir.Başbakan’ın “hesap sormak” bağlamında ortaya koyduğu hedefler pek çok çevrede yargıya talimat olarak algılanacaktır.Etkilenen bir yargının, aceleye getirilen soruşturmaların ne kadar büyük haksızlıklara sebep olduğunu görüyoruz.Son örneği dünkü VATAN’da yer aldı:Balyoz davasına delil olarak sunulan CD ve hard diski inceleyen Amerikan Arsenal Consulting’in Başkanı Mark Spencer, delillerin sahte olduğunu söylemiş.Mark Spencer 2003’te kaydedildiği söylenen belgelerde 2007’de çıkan Mircosoft programına ait yazı karakterinin tespit edildiğini belirtiyor.Sultan Abdülaziz’in Fransa ve İngiltere’ye uçakla gittiğini iddia etmeye benziyor.Edemezsiniz.Çünkü 1867’de uçak yok.2003’te de o yazı karakteri yok.Hukuku ve adaleti siyaset uğruna bu kadar zorlamamak lâzım!