Uludere’de terörist zannıyla üstlerine bomba yağdırılan 34 vatandaşı kim öldürdü; beş aydır onu arıyoruz.Terörist olduklarına kim, nasıl karar verdi?Cehennemi yaratan F-16’ları kim gönderdi?Aralık ayından beri aradığımız cevap dün Wall Street Journal gazetesinden geldi.Gazete Uludere olayını değerlendiren bir Pentagon raporuna dayandırdığı haberinde katliama uğrayan kaçakçı konvoyunu Irak toprakları içinde ilk, rutin devriye görevi yaptığı sırada ABD hava kuvvetlerine ait “predator” insansız uçağının belirlediğini yazıyor.ABD-Türkiye ortak istihbarat biriminin uyarılması üzerine konvoyun hareketi bir süre izleniyor.Olay yeri, PKK’nın geçiş noktası olarak çok kullandığı bir bölge. Ama konvoydakilerin terörist olup olmadıkları görüntülerinden net belli olmuyor.Bunun üzerine Amerikalı subaylar predator’ün alçalarak daha yakın çekim yapmasını öneriyorlar.İşte kader çizgisinde ulusal felâket yaratan kırılma burada yaşanıyor.Çuvallayan işbirliğiBizimkiler “alçalalım” önerisini dikkate almadıkları gibi insansız hava aracını bölgeden çekmelerini Amerikalılardan istiyor.Sonra predator’ün işini TSK’nın heron’ları devralıyor, onu da 34 sivil vatandaşı öldüren F-16’ların bombardımanı izliyor.Tabii buradaki dramatik an, Amerikan işbirliğini devre dışı bırakan karar anıdır.O kararın zeminindeki psikolojik şartlar doğru değerlendirilmelidir.Muhtemeldir ki Türk yetkili, kalabalık konvoyun saldırı için Türkiye’ye ilerleyen bir terörist grubu olduğuna inanmış ve zaman kaybetmenin doğuracağı riskleri düşünerek kararını vermiştir.Acele karar, yanlış karar olmuştur.Sonra bir de “Amerika’nın aklı ile hareket etme”nin getireceği risklerin ve hakaretamiz suçlamaların ağırlığı...Nitekim olaydan sonra siyaset sahnesi, Türk askerine Uludere’de katliam yaptıran istihbaratın CIA ve MOSSAD tarafından verildiği iddialarından hiç kurtulmamıştır.Olay önlenebilirdiKeşke böyle bir kompleksimiz olmasa..Nitekim Amerikalı subayların tavsiyesine uyularak Predatör alçak uçuşa geçirilse konvoydaki insanların niteliğini, yani terörist olmadıklarını anlamak muhtemelen mümkün olacak ve bu facia başımıza gelmeyecekti.Wall Street Journal, Pentagon’daki yetkilinin “Uludere saldırısı bir Amerikan kararı değildi. Vurma kararını Türkler verdi” diyor.İstihbarat işbirliği keşke vurma kararına dayanak oluşturan aşamaya gelene kadar kopmasaydı.Hükümet de, Genelkurmay da bombardıman kararına gerekçe olan istihbaratın “milli kaynaklardan” sağlandığını söylemeye devam ediyor.Mesele o değil ki... Uludere’deki suçluyu yanlış yerde arıyoruz.Uludere “tekrarına asla izin verilmeyecek bir istisna” olarak tarihteki yerini alsın istiyorsak takıntılardan arınmamız gerekir.Karanlıkta kalmak kötüdür ama kalitesiz ve eksik istihbarat daha kötüdür.Uludere’de doğruyu bulmak mümkünken saplantılı bir tercih bunu önlemiştir.Amerika’ya hiçbir şey olmamış ama olan bize olmuştur!
Milli irade kutsal bir kavram olarak yüceltilmeye ama tutuklu milletvekilleri de hapiste çürümeye devam edecek!Uzun bir süre bu çelişkiyi yaşayacağız gibi görünüyor...İktidar sözcüleri başta meseleyi “Bizim sorunumuz değil” diye koyunca haklı olarak ayıplandılar.Çünkü bu bir demokrasi ve milli irade sorunu idi.Çünkü bundan daha özlü bir milli irade sorunu olamazdı.AKP, muhalefet partilerinin üstünde uzlaşacakları bir ortak çözüme katılabileceğini söylemek zorunda kaldı.Muhalefet CMK’nın 100’üncü madde değişikliği üstünde uzlaşarak sürpriz yaptı. Muhalefete göre “İktidar gerçekleşmeyecek bir hedef koyduğunu sanmıştı. CHP, MHP ve BDP’nin uzlaşacaklarına asla inanmıyordu. Şaşıp kaldılar ve maske düştü.”Yargı bağımsız olsa...MYK tutuklu milletvekilleri için özel yasal düzenleme formüllerine kapıyı kapattığını belli ettikten sonra dün Başbakan da “Bu işin formülü olmaz. Anayasa’nın 14’üncü maddesi çok açık net ortada” dedi.Anayasa’nın bu maddesi “temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması”na karşı önlem getiriyor.İktidara göre muhalefetin önerdiği çareye başvurulması halinde PKK elebaşı Karayılan’ın bile milletvekili seçilebilmesi mümkün olacaktır.MYK açıklamasında şu ifade yer alıyor:“Mahkemelerin bu konuda kararını vermesini beklemenin çok daha doğru olacağı şeklinde bir sonuca varılmıştır.”Aslında hâkimin vicdanına güvenmek bu meselede en sağlam çözüm yoludur.Çünkü tutuklu milletvekilleri uzun zamandır hükümlü gibi hapis yatıyorlar.AİHM içtihatlarına göre çoktan bırakılabilecekken bırakılmıyorlar.“Mahkemelerin kararını vermesini beklemek” adalet için en güvenli seçenektir ama bu çözüm, yargının bağımsız olduğu bir düzen söz konusu ise geçerlidir.Bugünün Türkiyesi’nde değil!İktidarın “Tutuklu milletvekilleri bizim sorunumuz değil” savunmasına katılmak mümkün değildir.Tek başına anayasaÇaresizlik görüntüsü yaratmak inandırıcı olmuyor, ayıp oluyor.Çünkü milli iradeye saygı adına en aşılmaz sanılan engel bundan dokuz yıl önce Tayyip Erdoğan için aşılmıştı.Erdoğan 2002 genel seçimine yasaklı olduğu için girememişti.Ama birkaç ay sonra sadece onun için anayasa ve yasalar değişti, özel seçim yapıldı ve “muhtar bile olamaz” denilen Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı oldu.Milli iradeye samimi bağlılığın aşmayacağı engel yoktur.Meclis’teki ezici çoğunluğunu MİT Başkanı’nı yargı sürecinden çekip kurtarmak amacıyla sonuna kadar kullanan AKP iktidarının hapisteki sekiz milletvekili için kılını kıpırdatmaması samimiyet konusunda büyük bir boşluğun varlığını duyuruyor.Bu tutum, iktidarın yeni anayasa sürecini korumak konusundaki samimiyeti için de kötü bir işaret..Bir yandan tutuklu milletvekillerinin çözümsüzlüğe mahkûm edilmeleri, öte yandan başkanlık sistemi dayatmaları uzlaşma ortamında anayasa yapma umutlarını da zayıflatacaktır.Kutuplaştırmacı tartışmalardan beslenen AKP acaba anayasayı tek başına yazma hevesine mi kapılmaya başladı?
Şiddete tapan serserilerin futbol taraftarı olan koluna “holigan” diyorlar.Türkiye’de bu sınıf maalesef zehirli bir sarmaşık gibi futbol dünyamızı sarıyor.Fakat yine de kabul etmek zorundayız ki Cumartesi gecesi yaşadığımız cehennemin müsebbibi sadece holiganlar değil.Önce tedbir almakta, sonra da müdahale aşamasında büyük yanlışlar yapan güvenlik kuvvetlerinin payını inkâr edemeyiz.Centilmenlik bakımından örnek bir final izledik. Kazasız belâsız bitti derken küçük bir grubun taşkınlığına polis öylesine sabırsız ve sert bir karşılıkta bulundu ki, bu kaba ve hınçlı müdahale kitlede önce panik, kaçma yollarında karşılaştığı biber gazı saldırısı ise köşeye sıkışan kedinin reaksiyonunu yarattı.Dün biber gazı yiyen iyi insanların tecrübelerini dinledim.Stadyum içinde biber gazı sıkmak, polisin yaptığı en büyük hata idi. Merak eden Google’dan baksın; biber gazı bilinç bulanıklığı panik, aşırı öfke ve kızgınlık yaratıyor.İdareciler “ya cop ya biber gazı kullanacaktık” diyorlar ya, üçüncü bir seçenek yoksa cop kullansalardı keşke.Çünkü copu vuracağınız kişiyi seçersiniz.Birçokları, rakip taraftar gelmeyeceği için maça eşlerini, çocuklarını götürmüşlerdi.Hepsi biber gazından etkilendiler.Gazın tahrik etkisi ve aileleriyle ilgili en ağır risk üst üste geldi.Kendini can havliyle dışarı atanlar selâmete çıkmadılar. Çünkü stadın dışındaki kalabalığa da polis biber gazı sıkıyordu.Bu insanlık suçudur.Hedef gözetmeyen bir toplu kıyımdır.Masum insanları suça kışkırtmaktır. Ayıptır!Biber gazı, acımasızlığı ve adaletsizliği nedeniyle olayları önlemiyor, tersine çığırından çıkarıyor. Bu ders unutulmasın.Ayrıca bu kâbus son olsun. Polis bir daha stadyumlara ve spor salonlarına asla gaz götürmesin. Haydutların can pazarı kurmalarına izin verilmesin.Sporda şiddete karşı yasa çıkarıldı.Bu yasa ibret yaratacak etkinlikte işletilsin.Polis, kalabalıkların içindeki iyi insanların mutlaka suçlulardan daha fazla olduğunu hesaba katarak hareket etsin!Başkanlığa takoz!Prof. Ersin Kalaycıoğlu gibi birikimli ve sözünü sakınmayan yüz bilim adamımız olsa bugün daha iyi bir yerde olurduk.VATAN’a verdiği mülâkatı mutlaka okuyun.Dünkünü kaçırdıysanız gazetenin internet sitesinden bulabilirsiniz.Tanınmış siyaset bilimci, menfaat ve cehaletin kol kola girmiş halde Başkanlık Sistemi reklâmı yaptığını ortaya koyuyor.Mesela... Uzlaşma Komisyonu’nda yığınla anayasa önerisi birikti. “Bunların arasında başkanlık sistemi öneren hemen hemen yok gibi” diyor.Peki bu gürültü neden?“Çünkü” diyor “İsteyen kişi Tayyip Erdoğan!”Başbakan’ın propagandistleri başkanlık sistemini parlatmak için “parlamenter sistemin çalışmadığını” iddia ediyorlar.Tabii cevabını hemen alıyorlar:Parlamenter sistem çalışmıyor olsaydı 1990’lardaki siyasetçi kadroları tasfiye edilebilir ve AKP iktidara gelebilir miydi?Prof. Kalaycıoğlu da çok oluyor canım!
Pollmark’ın son araştırmasında Başbakan Erdoğan yine “en beğenilen siyasetçi” çıktı.Fakat AKP’nin performansı yüzde 52.4 iken Tayyip Erdoğan niçin birinciliğine rağmen partinin on puandan fazla gerisine düşmüş?Başkanlık sistemine geçiş dayatmalarına karşı dikkate değer bir uyarı olabilir mi?Beklemek lâzım.Yine de on yıllık iktidar koşusuna rağmen ikinci sıradaki Kılıçdaroğlu’na 7.6’ya karşı 41.7 puanla büyük fark atan Erdoğan’ın benzersiz başarısındaki sırrı acaba nerede aramak gerekiyor?Kemal Derviş’e CHP bir koltuk bulamadı ama AKP Derviş politikalarını inançla sürdürerek ekonomiye güçlü bir mali bünye kazandırdı ve küresel krizden bu sayede kazasız belâsız geçmeyi başardı.Ekonomisi büyüyen bir ülkede iktidarların seçim kaybetmeyecekleri kuralı tabii ki AKP’nin başarısındaki belirleyici etkenlerden biridir. Ama hepsi bu değil.Ezeli mağdur Türk...Hatta daha fazlası Türk halkının tutku ve zaaflarını Başbakan’ın zamanında sömürüp zamanında yüceltmesi, öfkesiyle, azarlayan stili ile, duygusallığı ve din konularına hakimiyeti ile bir kesimin gözünde liderden daha güçlü ve etkili bir çerçeveyi doldurmasıdır.İnternette psikiyatrist Prof. Erol Özmen’in bu konuyla ilgili bir değerlendirmesine rastladım. “Neden hep o kazanıyor?” sorusuna cevap veriyordu:“Türk halkının iyi analiz edilerek elde edilen bilgilerin en iyi biçimde kullanılması...”Başbakan’ın ve AKP’nin sırrı bu.Prof. Özmen şu tespitleri yapmış:“Kendini ezeli mağdur olarak algılayan Türk insanı, kendini Erdoğan’la birlikte umutlu bir yolculuğa çıkmış gibi hissetmektedir.Onunla birlikte hak ettiğini alacağı duygusuna kapılmaktadır.Erdoğan’ın en büyük üstünlüğü, her koşulda mağdur ya da mağdurdan yana görünmeyi başarmasıdır.Bunun sağladığı özdeşleşme, Erdoğan ailesinin zenginleşmesinden kişilerin rahatsız olmalarını engelleyen bir işlev görüyor. Bu sayede sanki kendisi zenginleşiyormuş gibi hissederken bir gün kendisinin de zenginleşeceğini düşünüyor.”Tarz değiştirme zamanıAKP gemisini bugünkü noktaya getiren dinamiklerin daha realist ve kaliteli hale gelmesi lâzım artık.Çünkü yükseldikçe ilerlemek zorlaşır.Avrupa Parlamentosu’nun “Küresel Trendler 2030” raporunda Türkiye’nin daha etkili roller oynaması muhtemel üç “orta boy güç”ten biri olacağı belirtiliyor.Ama o tarihe kadar çözmemiz gereken sorunlar hiç kolay değil:Azınlık sorunları, enerji bağımlılığı, çevre açısından sürdürülemez kalkınma modeli, doğal kaynakların kötü yönetimi, insani gelişim noksanlıkları ve yıkıcı depremlere hazırlıksızlık...Büyük parçasını taraftar yapmak amacıyla kitleleri kutuplaştırarak bu kilit zayıflıklar düzeltilemez.Zihniyet değişikliği gereği kapımıza dayanmıştır.En azından tartışırken lise münazarasından üniversiteli seminerine yükselme zamanının geldiğini görelim!
Başkanlık sistemi ciddi bir seçenek olacaksa, bunun elbet ve mutlaka işin başında tartışılması gerekir.Çünkü devletin altyapısı ona göre kurulacaktır. Aksi halde yerleşik bir Anadolu deyimi ile “Dam üstünde saksağan” olur.Hastane binasında otelcilik yapamazsınız.O nedenle güncelleşen başkanlık sistemi tartışmalarına “yeni anayasa sürecine sabotaj mı?” diye bakmamak lâzım.Yeter ki ilk aşamada söz düşmeyecek kişiler konuşmasınlar, ortamı bulandırmasınlar.Dün dikkate değer bir okur mesajı aldım:“Size aydınlık günler dileyerek başlamak isterken yüzde yüz tarafsız olması şart olan Danıştay Başkanı’nın beyanatını okuyunca Türk halkının daha yıllarca aydınlık günlerin hasretini çekeceğini anladım.”Gerçekten de Danıştay Başkanı Hüseyin Karakullukçu’nun önceki gün başkanlık sistemini siyasetçi harareti içinde savunması rahatsız edici ve güven sarsıcı olmuştur.Başkan akşamki davette şaşırtmaya devam etmiş. “Yasama, yürütme ve yargının yeknesak bir halde olmasından sevinç” duyduğunu bildirerek adeta “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin mezarını kazmış!Danıştay, yürütmenin hukuka uygunluğunu denetleyen bir yüksek yargı organıdır.Tarafsız olması, bağımsız olması gerekir.Bundan sonra yürütmeyi durdurma kararları verilmeyeceğini söyleyen Danıştay Başkanı “Yok.. Durdurma yok artık” diyerek yargıçlık yaptığını söyleyemez.Çünkü buna siyaset yapmak denir!Yüksek yargıyı dizayn etmeden önce karşıt fikirleri benzer vesileler bularak seslendiren yüksek yargı mensuplarını Başbakan Erdoğan “Cübbelerinizi çıkarın, bir partinin şemsiyesi altına girin, siyaseti orada yapın” diye paylardı.Bakalım o günleri hatırlayacak mı?Ama fazla umutlanmamak lâzım.“Kullukçu” rahatlığı ilkeleri unutturacaktır!Tahmin ve fren...Başbakan birkaç gün önce toplumun dalgalardan boğulmak üzere olduğunu söyleyip bir anlamda “imdat çağrısı” yaptı.Başbakan’a göre dalga dalga tutuklamalar toplumun huzurunu kaçırıyor, iktidar olarak kendileri de “ciddi manada rahatsız” oluyorlar.O nedenle “bu iş uzatılmamalı”...28 Şubat soruşturmasının dördüncü dalgası olarak gözaltına alınanlarda ve yakınlarında Başbakan’ın sözleri umut yarattı.Mahkemenin tutuklama kriterlerinde daha Avrupalı davranacağı beklentisi uyandı.Ama 15 şüpheliden 6’sı muvazzaf, 5’i emekli 11 general hakkında tutuklama kararı çıkması şaşkınlık uyandırdı.Tutuklamaların gözaltılara oranı Başbakan’ın sözlerinin mahkeme üstünde hiçbir olumlu etki yapmadığını düşündürüyor.Durum yabancı basının bile dikkatini çekmiş.Alman Die Tageszeitung gazetesi bir tespit bir tahmin yapmış. Tespit şu:“Erdoğan hükümetinin eski Kemalist yapılarla hesaplaşmak üzere oluşturduğu özel yargı organları (özel yetkili mahkemeler) kontrolden çıkmak üzere...”Tahmin de şu:“Gözaltına almaların sonunun bir türlü gelmemesi nedeniyle Erdoğan artık imdat frenini çekmeye hazırlanıyor.”Tahmin de fren de tutar inşallah!
Başkanlık sistemi konusunda Başbakan “olursa ne âlâ, olmazsa canımız sağolsun” tonunda mesajlar veriyordu.Gerçek pek öyle değil galiba.Başkanlık sistemine geçilmediği takdirde Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmak istemediği yolundaki yorumlara paralel olarak yüksek yargının tartışmaya katılarak başkanlık sisteminden yana ağırlık koymaya başlaması şunu gösteriyor:İktidar ve destekçileri işi oluruna bırakmayacak!Danıştay’ın kuruluş yıldönümü töreninde Danıştay Başkanı Karakullukçu, siyasi taraf durumuna düşüreceği riskine aldırmadan kendisini tartışmanın ortasına attı.Başkanlık sisteminin demokratik bir yönetim modeli olduğundan başlayıp siyasi istikrar, olumlu ekonomi iklimi ve başarılı kuvvetler ayrımı sağladığına kadar inci dizer gibi övgüler dizdi.“Başkanlık Sistemi Methiyesi” Başkan Karakullukçu’nun basına ve davetlilere dağıtılan konuşma metninde yer almıyordu.O halde ne olmuştu?.Dediği gibi konu güncelleşince konuşma metnine kendi mi ekleme yapmıştı, yoksa iktidardan gelen isteği mi karşılamıştı?Tek iyi örnek ABD“Hiçbir yüksek hâkim böyle bir isteğin muhatabı olmayı kabul etmez” denmesin.Hüseyin Karakullukçu, iktidarın yüksek yargıya yönelik operasyonu ardından gelmiş bir Danıştay Başkanı’dır.Onun seçildiği gün Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç memnuniyetini “Kurban olduğum Allah; verdikçe veriyor” sözleriyle ifade etmişti.Bu nedenle Karakullukçu’nun başkanlık sistemini Başbakan’ın istediği seçenek olduğu için desteklediğini düşünmek çok yanlış olmaz.Peki başkanlık sistemi konusunda Danıştay Başkanı’nın saydığı yararlar ve üstünlükler gerçeği yansıtmıyor mu?Yansıtıyor ama sadece sistemin tek iyi örneği ABD’deki durumu yansıtıyor.Öteki örnekler, başkan seçen her ülkede ABD’deki başarının tekrarlanamayacağını kanıtladı çünkü.Amerikan başarısının sırrı, federal yapılı bir devlet zemininde işlemesidir.Güçler ilişkisi, denetimin etkinliği, idarenin şeffaflığı, hak ve özgürlükleri garanti altına alan hukuk düzeni, üç yüz yıllık bir anayasalı geçmişe dayanıyor.ABD’ye benzemeyizUzmanlar Türkiye’de başkanlık altyapısını kurmak için binlerce yasanın değişmesi gerektiğini söylüyorlar.AKP iktidara geldiğinden bu yana yaşadığımız köklü kadro ve yasal düzen değişiklikleri Türkiye’yi ABD’deki iyi örneğin talep ettiği altyapıdan fersah fersah uzaklaştırmıştır.Bütün gücü elinde toplamak için on yıldır uğraşan iktidarın, Amerika’daki başkanlığa uyum sağlamak uğruna bu kazanımlardan vazgeçeceğini kimse beklememelidir.Bu ümidi veren bir işaret yoktur ama tersi vardır. Danıştay Başkanı dün başkanlık sistemine destek verirken özerk olarak kurulan üst kurulları kötüledi.Bunların “demokrasinin gereklerini zayıflattığı”nı öne sürdü.Gerçek tam aksi yöndedir halbuki.Bağımsız üst kurullar merkezi otoritenin yetkilerini paylaştırarak demokrasinin gelişmesini sağlar.Bu kafa ile düzenlenecek bir altyapı ile başkanlık sistemi kurulamaz.Dünyada “başkanlık” adıyla anılan diktatörlüklere bir yenisini ekler. O kadar!
Başbakan’ın İtalya dönüşü yaptığı yakınma içeren açıklama toplum vicdanında geniş yer bulmuş olmalıdır.Ben kulaklarıma inanamadım.İktidar partisi 28 Şubat soruşturmasını “kininin davacısı” bir kararlılık içinde yürütüyordu.Başbakan’ın bir hafta önceki MÜSİAD toplantısında gösterdiği yeni hedefler, rövanşist ihtirasın orman yangını gibi yayılacağı işaretini vermişti.“28 Şubat sürecinde ne çektiğimizi bir biz bir de Allah biliyor” demişti Erdoğan.O dönem ekonominin büyük darbe aldığını belirterek “Acaba kimler burada vurgun yaptı? İşte o vurgunu yapanların hesaba çekilmesi lâzım. Suç duyurusunda bulunuyorum buradan” diye bağırmıştı.Dalgalar halinde gözaltılar ve tutuklamalar yaşandı.Düne kadar 74 kişi gözaltına alındı, 35’i tutuklandı, 18 kişi tutuklanacak mı, bırakılacak mı; mahkeme kararı bekliyor.Reaksiyon başladıSoruşturmanın nereye kadar uzanacağını soran gazetecilere Başbakan kimsenin beklemediği bir cevap verdi:“.. Bir dalga, iki dalga, üç dalga, dört dalga filân.. Bunlar toplumun huzurunu da doğrusu kaçırıyor. Bundan bizler de ciddi manada rahatsızız. Yani atılması gereken adımlar atılır, biter, geçer. Ama bu dalgalar böyle arka arkaya geldikçe o dalgalarda kusura bakmasınlar ülke boğulur. Bu kadar bu iş bence uzatılmamalıdır.”Çok doğru...Son gözaltılar sırasında bazı şüphelilerin komşu ve tanıdıkları bayraklar asarak ve alkış tutarak olayı protesto ettiler.Başbakan’ın operasyona dönük şikâyeti ve adaletsizliğe son verilmesini talep eden konuşması tam yerini bulmuştur.Sürekli gerginliğin toplumun huzurunu kaçırdığını, baskının da boğucu etki yaptığını doğru teşhis etmiştir.Ama merak edilen bir şey var:MÜSİAD toplantısında doyumsuz bir intikam hırsı ile suç duyurusunda bulunan Başbakan’a bir hafta sonra hangi neden “yeter” çağrısı yaptırdı?Kamuoyunda Başbakan’ın Genelkurmay Başkanı ile yaptığı üç saatlik baş başa görüşmeden “hayırlı sonuç” çıktığına dair bir tahmin var ama bu o kadar önemli değil bizce.Samimiyet testiÖnemli olan Başbakan’ın doğru bir hissiyatı, doğru zamanda sahiplenmesidir.Onun bu tavrını “Bakın ben bile süreci etkileyemiyorum. Çünkü yargı bağımsız” savunması yapma çabasına bağlayanlar da olacaktır.Ama tabii buna inanan kimse çıkmayacaktır.Başbakan’ın “bu işi uzatmamak” konusundaki sözlerinin samimiyet testinden başarıyla geçmesini dilerim.Çünkü bu kötü tecrübe, bu boğucu hava, ülkeyi yöneten siyasetçilere zorluk olarak dönecektir.Asker ve sivil bürokrasi yukarıdan gelen emirlerin kanunlara uygun olup olmadığını araştırmak ihtiyacı hissedecek, ast üst ilişkileri altüst olacaktır.İnsanlık suçları sonsuza kadar takip edilmeli ama siyasi intikam arayışlarını Başbakan’ın dediği gibi artık uzatmamak lâzım!
Başbakan ile parti kurmayları dün “nereden çıktı şimdi bu tartışma” havası yansıtıyorlardı.Başkanlık sistemine geçiş tartışmasını kendilerinin başlattığını öylesine ustaca gizlediler ki, fazla dikkatli olmayan vatandaşların gözünde olay “faili meçhul” karakterine büründü.İktidar acaba dört partinin eşit oyla temsil edildiği komisyonda uzlaşma aramaktan sıkıldı veya ümidini kesti mi?Çünkü başta varılan ilke kararı, ortak kabulleri maddeleştirerek yeni anayasanın yazımında hızla mesafe almak, oy birliği sağlanması güç görülen konuların tartışılmasını sonraya bırakmaktı.Başkanlık sistemi dayatmak, çalışmayı ve yeni anayasayı dinamitlemektir!Acaba AKP tam da bunu mu istiyor?Tabii ki böyle bir şüpheyi uyandıran sebep iktidarın yarattığı güvensizliktir.Bir de son anayasa değişikliklerini referanduma götüren hazırlığı uzlaşma aramadan sonuçlandırması ve her meseleyi Meclis’teki sayı üstünlüğüne dayanarak çözme anlayışına her fırsatta bağlı kalmasıdır.Padişah mı lâzım?Başarılı bir beyin yıkama takımına sahip olmasına rağmen iktidarın bu meselede oldu bitti yöntemine başvurmaktan sakınması tercih değil mecburiyettir.Nitekim AKP’nin “başkanlık sistemini sevdirme görevlileri” dayatmacı bir üsluptan uzak durmaya özen gösterdiler dün.Başbakan Yardımcısı Arınç “tartışabilmeliyiz” derken Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Kuzu, yürürlükteki parlamenter sistemi “Hiçbir ülkeye hayır getirmemiştir” diye kötüledi.Evet bizde yürütmeyi yasama ve yargı gerektiği gibi denetleyemiyor. Nitekim Türkiye’de şu anda yasama meclisi ve yargı yürütme erkinin vesayeti altındadır.Ama Başkanlık sistemi düzeltecek mi?Hayır; zaten şu anda “tek adam” konumunda olan Başbakan’ı Başkan koltuğunda padişah yapacaktır!Başkanlık sistemine geçiş şartlarını zorlamak yerine neden parlamenter sistemin işleyişini etkinleştiren reformları yapmıyoruz?Neden seçim barajını indirip “lider kulu milletvekilleri” ayıbını ortadan kaldıracak bir seçim düzenine geçemiyoruz?Yarı diktatörlük..Bülent Arınç dün başkanlık sistemine itirazların Tayyip Erdoğan kıskançlığından ileri geldiğini öne sürüyordu.Hayır... Başbakan iken sergilediği yönetim anlayışının Başkan olarak seçildiğinde nasıl bir evrim geçireceğine dönük tahminler ve endişelerdir asıl sebep.AİHM eski yargıcı CHP Milletvekili Rıza Türmen haklı bir soru sordu:“Zaten yarı diktatörlükte yaşıyoruz. Üstüne bir de Anayasal diktatörlük peşinde mi koşacağız?”Asla böyle bir şey yapmamalıyız.Bir Amerikan şirketinin (IRI) anketine göre Türk halkı da Başkanlık istemiyor.Başkanlık sistemine geçişe “evet” diyenlerin oranı sadece yüzde 17 çıktı.Aday olması halinde Erdoğan’a oy verecek olanların oranı yüzde 44, karşı olanlar 40 çıktı.Sonsuz iktidar ihtirası, düzgün bir Anayasa yapma fırsatını tehlikeye sokmamalı.Başkanlık ısrarı tehlikedir!