Demokratik Hukuk Devleti diye övdüğümüz ve övündüğümüz güzel ülkemizin hızla “Parti Devleti”ne dönüştüğünü fark ediyor musunuz?İktidar kürtaj tartışmalarında çıkmaza saplanmış ama ne gam?..Diyanet İşleri Başkanlığı Hızır gibi yetişiyor.Prof. Mehmet Görmez de kürtajın cinayet hükmünde günah olduğunu savunan bir açıklamada bulunuyor.“Her kürtaj bir Uludere” midir; bir tek onu tasdik etmiyor.Acaba kim Diyanet’ten görüş istedi?Tartışmanın iktidar tarafında yer alanlar zaten soruna din açısından yaklaşıyorlar. Diyanet’in kavgaya katılması, adaletsiz olan dengeyi daha da bozmuştur.Başkan Görmez “İslâm dininin Katolik anlayışın aksine anne ile cenin arasında kaldığı durumlarda anneyi tercih ettiğini” belirtirken riske girmiştir.Kürtaj yaptırmayı düşünen kadınlara cenini değil kendilerini öldürmelerini (!) öneren Ankara Belediye Başkanı Gökçek bu söze takabilir çünkü ve dindar sabrı bile onun dırdırcı husumetine dayanamaz.Bakan’ın türban sinyaliMilli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in eğitimcilere yönelik açıklamaları, yeni öğrenim yılının büyük bir sürprizle açılacağı işaretini verdi.Bakan eğitim yöneticilerine şöyle seslendi:“Yeni iklim yaratmaya, çocuklarımıza saygı göstermeye ihtiyacımız var. Onlar da biraz kendilerini gerçekleştirsinler. Bırakın saçlarını uzatsınlar, bazen farklı bir şey giysinler!”Bu sevgi ve hoşgörü sözcüklerinin ne şekilde tercüme edileceğini hiç merak etmeyin.Şüpheniz olmasın ki birçok tarikat ve cemaat bu sözleri, kılık kıyafet yönetmeliğinin askıya alındığına, İslâmi giyim kuşama yönelik yasağın bittiğine işaret sayacaktır.Türban yasağı üniversitede kaldırılırken öne sürülen endişelerin vehim olmadığı bu yıl kanıtlanacaktır.Türban ilk ve ortaöğretim okullarına kadar inecektir.Anayasa fırsat ama...AKP ilk iki dönemini niçin yüksek yargıyla çatışarak geçirdi, cevabı netleşiyor.Türkiye’de yürütme ve yasama birbirine karşı hiç bağımsız olmamıştı. Güçler ayrılığı sadece yargının bağımsız tutumunda kendini duyurmuştur.Şimdi bakıyoruz Danıştay Başkanı telefonlarının dinlenmesinden şikâyetçi olmadığını söylüyor.“Çünkü herkesinki dinleniyor”muş!..Anayasa Mahkemesi Başkanı ise başında olduğu yüksek mahkemenin “milletin iradesini temsil edenlere çelme takma yeri olarak kullanılamıyacağını” söylüyor.Neresini düzeltirsiniz bu lâfların? Bu kurumlara artık nasıl güvenebilirsiniz?Laik değerlerden uzaklaşma hızı ile hukuk devletinden ve adaletten uzaklaşma hızlarının dürüstçe ölçülmesi gereken günlere geldik.Siyaset bu ihtiyacı tespit etse yeni Anayasa yapma süreci iyi bir fırsattır.Ama gelin görün ki iktidar çözümü değil bozulmayı tahrik edecek hedefler peşindedir.Başkanlık ve yarı başkanlık arayışları hastalığı azdırır!
Fazıl Say’ın bir twitter mesajı yüzünden mahkûm olabileceğini dünyada duymayan kalmadı.İnsanların çoğu Türkiye’nin uluslararası üne sahip piyanist ve bestecisi Say kadar, hatta belki ondan da fazla Türkiye için üzülüyor olmalıdır.Sanatla ve sanatçılarıyla sorunu var ülkenin.Suç, kusur, günah bilinen bir eylem sanatçıdan gelmişse öfke ve kesilmek istenen ceza katmerleniyor.Mesela Fazıl Say, “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçlamasına hedef olduğu zaman savcıya, söz konusu tweet’i paylaşan 165 kişiden biri olduğunu, kinayeyi komik bulduğu için yeniden tweet olarak attığını söyledi.Ama işe yaramadı.Belki Fazıl Say’ın sahip olduğu şöhret nedeniyle sakıncalı mesajın etkileme gücünü arttırdığı hesap edildi.Ayıplı yaman çelişkiSuça konu olan Hayyam şiiri bin yaşında:“Irmaklarından şaraplar akacak diyorsunCennet-i alâ meyhane midir?” diye başlayıp gidiyor.Ve şairin şansına bakın ki bin yıl sonra Türkiye’de başı derde giriyor.Yine de kaderine şükretmeli ki savunmasını Fazıl Say gibi bir aydın yapacak.O dizelerde Hayyam cenneti meyhane gibi göstermiyor. Öyle olmadığı vurgusunu içeren bir soru formunda anlatıyor meramını.Önceki gün Avrupa televizyonları akşam haberlerinde Fazıl Say’ın hapis istemiyle dava edildiğini duyuran alt yazılar geçtiler.Dava sürerken yaşadığımız çelişkiler saçılıp dökülecektir.Fazıl Say-Tayyip Erdoğan benzerliği mutlaka kendini duyuracaktır.“Bir şiir söyledi, hayatı kaydı” diye mağdur ilân edilen, halkta uyanan merhamet duygusunu siyasi enerjiye dönüştürerek ülkeyi on yıl “tek adam” olarak yönetme imtiyazına erişen Tayyip Erdoğan’ın döneminde yeni bir “şiir kazası” yaşanması, ayıplı, ibretli, yaman bir çelişki sayılacaktır.Boş ver onları Hayyam12 Mart’ta araştırmacı yazar Aytunç Altındal da Yunus’tan aktardığı “yoldaş“ kelimesi yüzünden askeri mahkemede 7 yıl hapse hüküm giymiş, yeniden yargılandığı sivil mahkeme cezayı 14 yıla çıkarmıştı.Bugün askeri mahkemeleri mumla aratan sivil mahkemelerin kapısında adalet bekliyoruz.Kendi yorumlarını din diye dayatan, kamu kadrolarını yandaş dolduran, devletin birbirinden bağımsız olması gereken üç gücünü tek adam iradesi altında birleştiren zihniyet, ileri demokrasi gösterip polis devleti getirmiştir.Seksen senelik şiiri mahkûm edenlerden intikam alan yeni rejim, başlangıçtaki cesur reformları terk etmiş ve bin yıl önce yaşamış şairi yargılayacak kadar şaşırmıştır.Fazıl Say’ın şahsında Hayyam’ın kendini nasıl savunacağı belli:“Hiç, bildikleri hiçtir, bilmek istedikleri hiçBak da gör şu cahilleri, kurulmuşlar tepesine dünyanınOnlardan değilsen şayet kâfir derler adamaBoş ver onları Hayyam, sen bak kendi yoluna.”Bu savunma Ömer Hayyam’ı toplum vicdanında aklar.Ama Fazıl Say’a faydası olur mu; şüpheli.Zaman kötü çünkü!
Eskiler yaşadığımız türden zıtlıklara ifrat ve tefrit derlerdi.Bir aşırılıktan öbürüne savrulmak yani...Koalisyonlar bizde hep kötülenmiştir. Koalisyonun hakkı yenmiştir. Çünkü uzlaşma kültüründen yoksunluğumuzun etkisi gözardı edilmiştir.On yıldır ezici bir meclis çoğunluğu tarafından yönetiliyoruz. Şimdi de ihtiraslı ve intikamcı bir çoğunluğun oldu-bittilerine boyun eğmek zorunda kalıyor, itiraz edince de orantısız şiddetle eziliyor ve susturuluyoruz.Şu anda THY çalışanları topun ağzındadır.Havacılık iş kolunda grev yasağı getiren kanun teklifinin Meclis’te görüşülmesini personelin iş bırakma eylemi izledi. İşveren de bir anda “ceza veren” oluverdi:305 çalışana işten kovuldukları tebliğ edildi!12 Eylül anayasa değişikliği referandumunda “Yetmez ama EVET” diyenler, sıraları geldikçe pişman ediliyorlar.THY çalışanları grev yapamayacak.Grevsiz sendikacılık olur mu?Tek parti iktidarı “kadir-i mutlak”ı oynuyor. O ne derse o oluyor!Evet, sivil havacılıktaki grev öteki grevlere benzemez; yolcuya şirkete ve ülke turizmine ağır zarar verir, bitirir.THY son olarak 1990 yılında bu yıkımı yaşadı.Ama o tarihten bu yana ciddi bir kriz olmadı. Çünkü 1990’ın tecrübesi iki tarafı da terbiye etmiştir.Bu tecrübeyi sendika da, işveren de ziyan etmemelidir.Çözüm tek partinin yumruğu değil, diyalogtur.Cumhurbaşkanı Gül, grevi yasaklayan öfke ürünü ve ceza verme kasıtlı yasayı onaylamamalı dünya örneklerine bakarak yeniden düzenlesinler diye Meclis’e geri göndermelidir.Çünkü küçük bir zahmet, “ileri demokrasi”lerin böyle durumlarda çaresiz olmadığını ortaya çıkaracaktır.Grev hakkını gasbetmek yerine hükümete havacılık işkolundaki grevleri, turizmi korumak için ölü mevsime erteleme yetkisi verilebilir ve greve süre kısıtlaması getirilebilir.İktidar ve onun damgasını taşıyan kurumlar, biber gazı ile ülke yönetmekten vazgeçip diyalog ve uzlaşma arayışına yönelsin biraz.Demokratikleşmeden uzaklaşma hızı tehlike sınırına dayandı çünkü! *****CHP’nin Kürt önerisi ve Başbakan... CHP Kürt sorununun çözümüne yönelik bir öneri hazırladı.“Usule dönük bir yol haritası” diyor Kılıçdaroğlu öneri için...Model, iki ayaklı bir komisyon çalışmasıyla yürüyecek.Bir komisyon milletvekillerinden ikincisi parlamento dışındaki kanaat önderlerinden oluşacak.Parlamento dışındaki komisyon için CHP lideri “Her yere gidebilmeli ve herkesle konuşabilmeli, parlamentodaki komisyonla eşgüdüm içinde çalışmalı” diyor.Parlamento dışı “Âkil Adamlar Komisyonu” herhalde terör örgütü ile müzakere ihtiyacını MİT’i muhatap etmeden karşılama tedbiri olarak öngörülüyor. Yerinde bir tedbirdir.Başbakan gündem yaratan muhalefetten hiç hoşlanmaz ama bu konu başka.. Kılıçdaroğlu’nun randevu talebine olumlu cevap vermekte gecikmemelidir.
Siyasetçiler konuşurken “maksadını aşmak” denilen o yaman kazaya sık sık uğrayabilirler.Kürtaj tartışması böyle çıkmış olmalı.Çünkü olayın başına, sonuna baktığımızda mantık bağı kuramıyoruz.Başbakan Uludere faciasını karartarak gündemi değiştirmek istedi.Her kürtajın bir Uludere olduğunu iddia etmesi mantıklı bir eşleştirme değildi.Ama Türk siyasetini ve kamuoyu gündemini “ne söylenmiş” sorusu değil “kim söylemiş” sorusu biçimlendiriyor.Nitekim mantıksız bir ilişkilendirme Uludere’yi gündemden indirip kürtajı getirmiş bir numaraya koymuştur. Günlerdir konuşuyoruz ve böyle giderse kürtaj yasaklanacak!Dün Sağlık Bakanı Akdağ bir ışık yaktı “Başbakan ve ben yaşam hakkından yanayız. Ama kadının seçim hakkını savunanlar da var. Bu tartışma devam edecek” dedi.Dileriz öyle olur. Çünkü tartışma uzadıkça, Meclis sıralarını dolduran adamların kadınlar adına karar veremeyeceği gerçeği kendini kabul ettirebilir.İstemediği gebelikten kurtulma hakkı sadece tecavüze uğramış kadınların meselesi değildir.Hiçbir kadın, istemediği bebeği dünyaya getirmeye mecbur tutulamaz. Tabii hukukun ve bilimin izin verdiği süre içinde...Muhafazakâr siyasetçiler, kadınlara yasaklar koyarak onların sırtından dine hizmet ettiklerini mi düşünüyorlar?Siyasetçi ülkeyi idare etsin diye seçiliyor, insanlara yaşam tarzı dayatsın diye değil!Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün dün şaşırtıcı şeyler söyledi:“Ablamın çocuğu Down sendromlu. Teyzemin torunu otistik. Onlara nasıl iyi bakıyorlar... Ablam çocuğunun Down sendromlu olduğunu bilerek doğurdu. Allah’ın bize lütfuydu dedi. Böyle düşündü!”Bu özveri saygıdeğerdir.Tanrı’dan gelen her şeyi şükürle kabullenme kimine göre ibadettir.Ama toplumun yaşam biçimini niçin onlar belirlesin?Neden dinin cevaz verdiği çağdaş seçimlere zihinlerini kapatmış insanlar kadınların seçimine yön verecek, yaşamlarına hükmedecek?Kadınlar demokrasinin son kalıntılarını kullanmalı, haklarını gündem saptırma atraksiyonuna kurban etmeyeceklerini göstermelidirler.Aksi halde bu yenilginin sonu gelmez! Gerçeği arıyorsa eğer...Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ yargılandığı mahkemeden son derece mantıklı bir istekte bulundu.İddianamede onun “devlet yöneticilerini baskı altına alma” suçu işlediği öne sürülüyor. Yani askeri vesayet kurma suçlaması...Başbuğ’un avukatı, Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan’ın da bulunduğu yüksek düzeyde görev yapmış 11 sivil ve asker yöneticinin tanık olarak çağırılmalarını istiyor.Eski Genelkurmay Başkanı’nın “baskı altına aldığı” söylenen devlet yöneticilerinin hepsi maşallah turp gibi.Baskı görüp görmediklerini mahkeme neden alâkasız insanlardan öğrenmeye çalışsın? İstediğine sorar. Gerçeğe ulaşmak için Cumhurbaşkanı bile gider cevabını verir.Ne de olsa yargı önünde herkes eşittir ve mahkemeler de adalet için vardır.Yoksa öyle değil mi?
Savaşlar, akıl gözünün gördüğü gidişe gözlerini yuman inat ve ihtirasın kanlı zehirli yan ürünüdür.Cehennem ateşinin çok yakında bütün Suriye’yi saracağını tahmin etmek zor değil.Başbakan Erdoğan’ın aylar önce Esad yönetimine cephe aldığında bunun aceleyle verilmiş yanlış bir karar olduğunu söyleyenler herhalde Hule kasabasında girişilen katliamın dehşeti karşısında yanıldıklarını kabul etmişlerdir.Katledilen 108 Suriye vatandaşının 49’u çocuklardır.Kovalanarak yakalanıp kafalarına kurşun sıkılan veya boğazları kesilen çocuklar, ne tür bir amaca kurban edilmişlerdir? Bu canavarlık ne mesajı taşımaktadır?Din fanatizmi bile bu çağda böyle bir cinneti izah edemez.Hule’deki katliamı, Esad rejimine bağlı milislerin gerçekleştirdiğine dair iddiaların MİT kaynaklarınca da doğrulandığı bildiriliyor.ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa’nın aralarında bulunduğu Batılı devletlerin baskıyı artırmak amacıyla ülkelerindeki Suriyeli diplomatları sınırdışı etme uygulamasına dün Ankara da katıldı.Türk Dışişleri tebligatı yaparken, sivil halka yönelik şiddet durmazsa daha ileri tedbirlere başvurulacağı uyarısında da bulundu.Hule katliamının insanlığa karşı suç olduğu konusundaki görüş birliği Rusya yüzünden eylemli bir caydırıcılığa dönüşemiyor.İnsanlık isyan ve öfke hâlini çaresizliğin utancı ile bir arada yaşamaktadır.Ve Rusya bu duruma rağmen Suriyeli diplomatların sınır dışı edilmelerinin zararlı olacağını söyleyebilmektedir.Suriye göz göre göre iç savaşa sürükleniyor. Rusya BM Güvenlik Konseyi’ni bloke ederek eski dostuna destek olduğunu sanmaktadır.Putin başkan koltuğuna geri döndü. Yeni Çar, barışın önünü açan bir değişimi Rusya’ya kazandırır mı; beklemeyin!Belli ki insanlık diktatörün gazabını uzun bir süre seyretmek zorunda kalacak.Hule, muhtemel bir iç savaşın, küçük çapta provasıdır.Türkiye komşuluğunu, darda kalan mültecilere ev sahipliği yaparak göstermeli zalimi cezalandırma yönündeki tahrik ve teşviklere sıcak bakmamalı, gaza gelmemenin uyanıklığını sürdürmelidir.Türk askeri, BM veya NATO dışı bir eylemin içinde asla olmamalıdır.Türbanın yeri dolmazTayyip Erdoğan öfke üstünde sörf yaparak partisini yükseltti.Öfkeyi bir “hitabet sanatı” olarak gördüğünü zaten yolun başında söylemişti.O nedenle sakin sakin müzakere edilecek kürtaj ve sezaryen gibi uzmanlık konularını kavgaya çevirdiğine bakarak şaşmamak gerekir.“İslâmda kadın” meselesini haklar bağlamında sahiplenmek AKP’ye büyük kadın desteği getirdi. Ama türban kavgası bitti.Türbanın boşluğunu şimdi kürtaj karşıtlığı doldurabilir mi?Hayır olmaz. Kavga avaz avaz yapılsa bile dolmaz o boşluk.Çünkü türban, almak için kavga verilen bir haktı, alındı.Ama kürtaj ve sezaryen yasayla kazanılmış haklarken yasayla geri alınacak.Türbanda kadını sistem mağdur ediyordu. Şimdi AKP mağdur edecek!
Siyasetin gündemi terör. Ama siyasetçilerin durumu, teröre çare bulmaya pek elverişli değil.İki taraf da haklı gibi görünüyor. Fakat çare üremiyor.Liderler dün Uludere’yi ve terörü konuştu.Başbakan, CHP liderini suçladı:“Pınarbaşı’ndaki terör saldırısını yapan aracın neden yolda imha edilmediğini soruyor. O araç vurulsa yargısız infaz yapıldı diyecekti!”Böyle bir ihtimal var mı, var. Ama Kılıçdaroğlu da haksız değil.Bakın o ne diyor:“Uludere’de sivilleri terörist diye öldürüyor ama K. Maraş’ta 90 km takip ettiğin arabayı içinde sivil olabilir diye durdurmuyorsun.”Nasrettin Hoca fıkrası gibi...Hoca bir uyuşmazlığın taraflarını dinlerken ikisini de “haklısın“ diye onaylıyormuş.. Meraklının biri araya girmiş:- Ne biçim hakemlik bu Hocam, ikisi birden nasıl haklı olabilir?Hoca “Sen de haklısın“ demiş!Dünkü Meclis grupları, çözüme katkı sağlamamıştır. Sözde, Başbakan öyle açıklamalar yapacaktı ki, Uludere tamamen kapanacaktı. Öyle olmadı. Başbakan “olur böyle vakalar” görüşünü geçmişten günümüze verdiği örneklerle savundu, yanlış yapma korkusunun bu tür hatalara ortam hazırladığını öne sürdü.Medya meselesi Türkiye içinde neredeyse halledilmiş, otosansür her şeyi ve herkesi hizaya getirmiştir.Başbakan dün hedefi büyüttü.Uludere işine karışan Wall Street Journal gazetesini “Sana ne yahu” diye uyardı.Bakalım iktidarın medyayı terbiye konusundaki becerisi, sınır ötesi bir hedef üstünde sonuç verecek mi? Dileriz denenmez.Uludere polemiğinin tek kazanımı belki Başbakan’ın şu sözlerinde gizli:“Valilerimiz, emniyet müdürlerimiz, komutanlarımız altlarındaki ekiplerine ‘Yüzde yüz emin olmadan müdahale etmeyin’ diye kesin talimat verdiler.”Bu tedbir masumları korur belki ama terörü bitirmez. Onun için otuz yıldır yapamadığımız bir şeyi başarmamız, teröre karşı partiler üstü güçbirliğini sağlamamız gerekiyor.CHP’nin “Âkil adamlar” önerisi denemeye değer bir başlangıçtır.Doğaçlama başkanlıkMeclis Başkanı Çiçek, tutuklu milletvekilleri yüzünden aldığı eleştirilere isyan etmiş:“Mahkeme tahliye etmiyor, siyaset uzlaşmıyor; ben ne yapayım?”Haklı... Şöyle bir çıkış yolu göstermiş:“Kılıçdaroğlu samimi bir çözüm arıyorsa doğrudan Başbakan’la görüşmeli!”Her işin anahtarı Başbakan’da.. İktidar anlaşamazlar zannıyla muhalefetten ortak çözüm önerisi istedi. O öneri sürpriz bir şekilde sunulunca AKP çark etti.Cemil Çiçek’in çözüm için gösterdiği adres tıkanmanın da adresini veriyor.Tutuklu milletvekillerinin kaderini tek başına elinde tutan Erdoğan’ın başkanlık yetkileriyle Çankaya’ya çıkması halinde nefes alma hakkını bile terbiye aracı olarak kontrol etmek istemeyeceğini kim garanti edebilir?Şu an zaten “doğaçlama başkanlık” ile yönetiliyoruz.Erdoğan’ın sınırlı yetkilerle cumhurbaşkanı olmaya razı edilmesi belki parlamenter sistemi kurtarmamız için bir fırsat yaratır!
Siyasi ihtirasın bir doyum noktası olmalı. Mesela iki seçmenden birinin desteğini alacak kadar büyümek...Mesela 50 bin kişilik stadyuma zorlanmadan 70-80 bin kişiyi dolduracak etkinlikte bir örgüte ve organizasyon yeteneğine sahip olmak..Emin olun fazlası zarardır, bozar.O nedenle Başbakan Erdoğan amacını değiştirmeli ve taraftar sayısını daha da büyütme hayalinden vazgeçip demokrasinin kalitelerini yükseltmeye yönelmelidir.Lider kime denir sorusuna ben kısaca şu cevabı veririm:“Lider, kendisini izleyen insanlara doğru şeyler yaptıran adamdır!”Türkiye’de çözüm üreten bir siyaset kültürü oluşamadı. Ülke adeta “çözümsüz sorunların antreposu” gibidir.Çünkü tartışmalar çözümleri değil, kutuplaşmaları, düşmanlıkları, çözümsüzlükleri keskinleştiriyor.Gerçek eleştiri ve öneri ile kimse ilgilenmediği için iz bırakan, toplumda yankı yaratan şey hakaretler ve küfürler oluyor.İşte Uludere faciası, “Suludere Komedisi” adıyla anılacak bir küfürleşmeye dönüştü.BDP Milletvekili Hasip Kaplan Uludere konusunda “Vur emrini hangi hayvan verdi?” diye sorarken Kaplan adına sahip olmanın avantajından yararlanarak nükte üretmek peşinde değildi.Maksadı açıkça “hayvan” diye hakaret etmekti siyasi otoriteye.Başbakan bu hakarete hemen cevap verdi. Ama özlediğimiz lider tipine yakışacak cevap değildi.“İnsaniyetten sukut etmiş nekrofiller, yani ölü seviciler” sözü kısa kısas, yani küfüre küfürdür.Başbakan bugünkü Meclis Grubu’nda Uludere’yi anlatacakmış.Lütfen siyasi rakiplerini kötüleme üstüne kurmasın yine konuşmasını.Halkın beş aydan beri merak ettiği gerçekleri açıklasın. Bu bilgileri değerlendirerek kim kimdir; ona millet karar versin.Ustalık döneminin farkını göstersin de görelim artık! Melih Gökçek’e zihniyet kürtajı!.. Gerçekten ciddi olarak düşünmeye değer...Suç ve günah olan acaba kürtaj mıdır, yoksa yasaklar koyarak kadınların hayatlarını riske atacak tehlikelere zorlamak mıdır?Türk Tabipleri Birliği dün kürtaj ve sezaryen üstünden yürüttüğü sömürü nedeniyle iktidarın iki yanlışı da işlediğini ortaya koydu.Tabii Uludere ile kürtaj arasında benzerlik kurmanın hedef saptırmak dışında yakınlarını yitirenlerin üzüntülerine aldırmamak olduğunu da saptayarak...Türk Tabipleri Birliği, kadınların kaç çocuk doğuracaklarını ve nasıl doğuracaklarını belirleyen dayatmacı cüretin, kadın mücadelesinin tüm kazanımlarına uzanacağından korkuyor.Böyle bir korkunun temelsiz olmadığını Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek ispatlamıştır. Twitter’da kürtajı savunan bir kıza Gökçek’in verdiği şu karşılığa bakın:“Sen çok mu kürtaj yaptırdın?”Kadını aşağılayan geriliği ve saygı gösterilerinin sahteliğini bu sözden daha açık ne sergileyebilir?Keşke zihniyet temizliğine yardım eden bir kürtaj yöntemi de bulunsa!
Başbakan sezaryen ve kürtaj karşıtı söylemlerini dün biraz daha keskinleştirdi.Bir gün önce “Sezaryenle doğumlara karşı olan bir başbakanım. Kürtajı cinayet olarak görüyorum” demişken dün AKP Kadın Kolları Kongresi’nde “Her kürtaj bir Uludere’dir” hükmünü koydu!Başbakan’ın, gündemden düşmemekte direnen Uludere faciasını sulandırmaya mı uğraştığını, yoksa partisinin muhafazakâr kimliğine türbandan sonra yeni hedefler mi eklemek peşinde olduğunu anlamak için biraz beklemek gerekecektir.Başbakan’ın sezaryen ve kürtaj karşıtı söylemlerinin yankı uyandırdığını, özellikle internet ortamında zekice ve eğlenceli yorum ve tepkiler aldığını görmek mümkündür.Şahin için kürtaj...Mesela Twitter üstünden biri şunu yazmış:“Üç çocuk.. Kürtaj cinayet.. Sezaryen mekruh.. Ailemizin jinekoloğunu selâmlıyorum!”Başbakan’ın işine gelmeyen bir gündemi hemen ilgisiz suni bir gündemle değiştirdiğini düşünenler az değil.Mesela biri “Kürtajla Uludere arasındaki bağlantıyı kuramadım ama peki, öyle olsun” diye yazmış.Uludere konusunda büyük bir çam devirerek partiyi karıştıran İçişleri Bakanı da nasibini aldı dünkü curcunada.İşte o hınzır:“Acaba İdris Naim Şahin için halâ kürtaj şansı var mı?”Başbakan kürtajı dikkatleri dağıtmak için ortaya atmış da olabilir, çok önemli değil.Çünkü Uludere gibi öteki konu da üstünde ciddi olarak düşünmeyi hak ediyor.Nereye kadar gider?Kürtaj elbette cinayettir.Annenin hayatını korumak için bir tıbbi mecburiyet yoksa.Hemen tüm dinler, hamile olmamak için korunmaya ve ön tedbir almaya cevaz vermekle beraber, anne karnına düştüğü andan itibaren her bebeğin yaşama hakkını kutsal sayıyor.Anne baba da olsa kimseye onu öldürme hakkını vermiyor.Bu tartışmada asıl mesele Başbakan’ın “en az üç çocuk” önermesidir.Düzeltilmesi gereken odur.Çocuk sayısını ülkenin ve ailenin imkânları belirlemeli. Siyasetçilerin milliyetçi ve dinci ideolojilerden beslenen hayalleri ve yönlendirme çabaları değil..Aile planlaması programı Türkiye’nin en doğru adımlarından biri oldu.Bu program sayesinde toplumun önemli bir kesimi cinsel cehaletten kurtuldu.Sevişmeden çoğalma mutsuzluğunu yaşayan kitlelere çoğalmadan sevişmenin öğretilmesi, ailelere bakabilecekleri kadar çocuk sahibi olmanın imkânını kazandırmıştır.İstenerek geldiği zaman çocuk sevgiye doğar.Sevilecek, iyi bakılacak mutlu edilecek, sağlam bir gelecek verilebilecekse beş çocuk da olur. Ama yoksa 2 çocuk bile fazladır!Neyse, umarız Başbakan’ın son çıkışı “dindar nesil yetiştireceğiz” amacının bir alt başlığı değildir.Çünkü o olursa “kürtaj ve sezaryen yaptırmayın” diyen Başbakan’ın yakında kadınlara “fazla makyaj da yapmayın” diyeceği günün iyice yaklaştığından korkmamız gerekebilir!