PKK’nın neyin peşinde olduğunu anlamaya çalışanlar otuz yıldır aradıkları cevabı bulamıyor.Başbakan iki gün önce “MİT görevlilerini İmralı’ya ben gönderdim. Gerekirse yine gönderirim” dedi.Müzakerenin bir şekilde yeniden başlayacağını mı haber veriyor bu sözler?Eğer öyleyse ve PKK da “terör için terör” yapmıyorsa müzakere ortamını tahrikten ve tahripten korumak durumundadır.Geçmişte öyle olmadı; Oslo buluşmasının deşifre olmasından sonra terör tırmandırıldı.Şu anda yeni anayasa yazılıyor.PKK’ya silâh bıraktıracak çözümler bu süreçte bulunacak ümidi ancak şiddetin hızını kesmesi halinde yaşatılabilir.Ama olmuyor.PKK dereyi geçen kurbağanın sırtındaki akrep gibi davranmaktan vazgeçemiyor.Önceki gün İçişleri Bakanı Şahin, yaz aylarının yükselen terör eylemlerine sahne olacağını söyledi.Dün Kayseri’den kötü haber geldi:Pınarbaşı ilçesi Emniyet Müdürlüğü canlı bomba saldırısına hedef olmuştu.Daha büyük can kaybı olmasını önleyen sebep, intihar saldırısı için yola çıkan teröristlerin, güvenlik kuvvetleri tarafından fark edilip kovalanması idi.İntihar eylemcilerinin gerçek hedefi neresiydi; bilinmiyor.Fakat yaz aylarının sıkıntılı geçeceğini tahmin ederek istihbarat yeteneğinin en üst düzeye çıkarılması gerektiğini hatırlatmaya gerek bulunmuyor.Bu ihtiyacın nedenini PKK ile gerçekleşen Oslo müzakeresi sırasında MİT Başkan Yardımcısı, “Kentleri (patlayıcı) doldurdunuz” diyerek terör örgütü liderlerinden birinin yüzüne vurmuştu.İktidar, tercihi yapmalıdır; müzakere mi, silâhlı mücadele mi?Başbakan’ın önceki günkü “MİT’i İmralı’ya ben gönderdim. Gerekirse yine gönderirim” dediğini duyan dikkatli vatandaşlar ister istemez Başbakan Yardımcısı Arınç’ın “Terör örgütü ile pazarlık yapacak şerefsiz değiliz” sözlerini hatırladılar.Terörle savaşırken unutulmaması gereken önemli bir gerçek var:Terörle savaşta en kötü karar kararsızlıktır!Balyozu’un derdi çok!Balyoz davasının 250’si tutuklu olan 364 sanığı var.Son zamanlarda bu sanıkların şikâyetleri medyaya çok sık yansımaya başladı.Davanın Hava Orgeneral Bilgin Balanlı’nın da aralarında bulunduğu 52 sanığı, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu Başkanlığı’na başvurarak “Balyoz darbe iddiası”nın da 28 Şubat ve 12 Eylül soruşturmalarında olduğu gibi incelenmesini istediler.Balyoz darbe iddiasının yargıya intikal etmiş olmasının komisyon incelemesine engel sayılmamasını dilediler.Davanın avukatları da savunma hakkının mahkeme heyetince ihlâl edildiğinden şikâyetçidir ve bu durum İstanbul Barosu ile mahkemeyi karşı karşıya getirmiştir.Yargı süreci bütün bu ihtilâfları zamanı gelince çözecek. Doğru ama masum insanların özgürlüklerinden yoksun geçirdikleri günleri kim geri verecek?Yüzlerce sanık ve avukatları adil bir mahkeme arıyor. Bu çaresizlik görüntüsü yargı adına güven ve itibar kırıcı değil mi?Siyaset devreye girerek telâfi edilemez haksızlıkların önünü almalıdır.Kimse “Olmaz öyle şey” diye itiraz etmesin.Tutuklu milletvekillerinin serbest bırakılmaması gerektiğine anket yapıp halka sorarak karar veren iktidar, bir zahmet de askerler için yapmaz mı?Bakarsınız bu defa anketten adalet çıkar!
Anayasa Mahkemesi 4+4+4 yasasının iptalini talep eden CHP başvurusunu reddetti.Hem de oybirliği ile...Ana muhalefet partisinin talebi, zorunlu eğitimi kesintili hale getiren yasanın şekil aykırılığı sebebiyle iptal edilmesi idi. Fakat yüksek mahkeme, şekil denetimini dar anlamda yorumlamış ve kararını sadece “Meclis’teki son oylamanın öngörülen çoğunluğu sağlayıp sağlamadığına” bakarak vermiştir.Hatırlanacağı gibi, eğitim düzenini kökten değiştiren yasa gerek Meclis komisyonlarında gerek genel kurulda kaba kuvvet gösterilerine konu olmuş, muhalefet milletvekilleri çeşitli engellemelerle konuşturulmamış, yasama süreci parlamenter gelenekler için kabul edilemez darbeler yemişti.Buna rağmen Anayasa Mahkemesi, yasa son oylamada Meclis’ten gerekli oy desteğini aldı mı; sadece buna bakmıştır.Böylesine basit bir kontrol işi için koca bir mahkeme kurmaya gerek var mı; bu hiç düşünülmemiştir.Asıl çelişki şurada ki, futbol sahalarındaki şiddeti önlemek için kanun yapan Meclis kendi içinde şiddeti hak saymış, Anayasa Mahkemesi de buna karşı çıkmamıştır.Oysa toplumdaki şiddeti önleme tedbirlerini inandırıcı kılmak için önce Meclis’teki şiddeti önlemek gerekmez mi?CHP birinci raundu kaybetti ama Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla “esastan” iptal başvurusunda bulunma hakkı sürüyor.Yüksek mahkemenin yapısında gerçekleşen son köklü değişiklik nedeniyle fazla ümidi kalmış olmasa da ana muhalefetin bu hakkı kullanması beklenmelidir.Yeni anayasa taslağını yapan komisyon da bu tecrübeyi değerlendirmeli, demokrasi dışı müdahalelere açık duran kapıyı kapamalıdır.Kaba kuvvetle sağlanan oldubittileri şekil noksanı saymayan bir Anayasa yargılaması kabul edilemez.Şiddeti reddedip cezalandırmayan bu karar şiddeti teşvik edecektir!Uludere yangını...Beş aydır iktidar iki soruya muhatap;1. İstihbarat nereden geldi?2. Saldırı emrini kim verdi?Doğru cevaplar hemen verilse mesele çoktan kapanırdı.Lâf çevirme alışkanlığı devreye girince, hele İdris Naim Şahin incilerini dizince Uludere ulu bir yangın yerine döndü.İçişleri Bakanı Şahin’in “Emri Hava Kuvvetleri’ndeki komutanlar verdi” sözü ve öldürülen 34 kişinin terörist olmasa da kaçakçı olduklarını belirterek katliamı meşru ve mazur göstermeye çalışması, muhalefete bulunmaz bir saldırı fırsatı yarattı.AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik dün “acil kurtarma” hamlesi yaptı ama acele ona da yanlış yaptırdı.Önce “Mesele şu anda yargıya intikal etmiştir“ dedi. Yani gerçekleri öğrenmek için beklemek mecburiyetini hatırlattı. Hemen ardından şunu ekledi:“Hükümetin bu insanlara tazminat ödemesi, bu insanların terörist olmadığını göstermektedir.”Mesele şu an yargıda olduğuna göre bu kararı kim verdi?Uludere tartışması, saklanan gerçeğin her zaman açık gerçekten daha yıpratıcı olduğunu umarız herkese öğretmiştir.
Hesap verme ve özür dileme geleneği siyaset kültürümüze maalesef yerleşmedi.O nedenle, hesap soran bağırışların uğultusunda geçiyor günler.Neredeyse beş ay dolacak kamuoyu 34 kişinin öldüğü Uludere bombardımanına kimin karar verdiğini, operasyon kararına temel olan istihbaratın nereden geldiğini soruyor.Hükümet de TSK da istihbaratın “milli kaynaklardan” geldiğini belirttiler ama aynı soruların her gün tekrar sorulması, korkunç bir güven zafiyetinin varlığını haber veriyor.Aynı sorulara muhatap olma sırası dün İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’e gelmişti.Ama ilerleme olmadı.Çünkü o da bilinen şeyleri kendine özgü şifrelerle tekrarlamaktan öteye gidemedi. Mesela şunu dedi:“Vur emrini kim vermiştir? Hava Kuvvetleri’nde görüntüleri izleyen, olayı analiz eden komutanlar vermiştir!”Bu ifade ile büyük balık peşindeki avcılara “avucunuzu yalayın” demek istiyor.Sonra... “Olay güvenlik güçlerimizin tecrübe hanesine işlenmiştir” diyor.Tercümesi şu olmalı:Hata yapıldıysa da 34 insan boşuna ölmedi; bir yanlıştır oldu ama bu kaza kulağımıza küpe olacaktır.Bakan Şahin’in şu sözleri de mesaj taşıyor:“Sağ ele geçirilmiş olsalar kaçakçılıktan yargılanacaklardı. Özür dilemeye gerek yok!”Galiba bakan “Kaçakçı lekesiyle yaşayacak yerde şerefleriyle öldüler” demek istiyor. Bereket “Bu nedenle teşekkür borçları var” demiyor.Bir korkunç söz de şu:“Terör örgütü çılgınlaştığı için alışılmadık eylemler yapabileceğini bekliyoruz!”Bu sözler, terörün halkta korku yaratma amacına hizmet eden bir gaftır.Korkuyu büyüterek Uludere’deki zayiatın önemini küçültmek kurnazlık bile değildir düpedüz ayıptır.İktidar, ciddi bir devlete yakışanı yapmalıdır.Gerçeğe ulaşmak bu kadar zor olmamalı!***Top var barut yokTürkiye “yarı özgür bir melez demokrasi” diye anılıyor ya;Kamu personeline bu sofradan toplu sözleşme değil ancak ve sadece toplu müzakere hakkı düşüyor.Sarı sendikacılığın referandumda “Evet” dedirtip de şimdi sokağa döktüğü memurlar boşuna cop ve biber gazı yemesinler.Memur eylemleri işe yararsa polisler de kazanacak.Ama komediye bakın ki polisler, onların da haklarını savunan insanları copluyor, gazlıyor, itip kakıyor.Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç acı gerçeğin yarısını ortaya koydu:“Kanuna göre memurun grev hakkı yok!”Yani... Topuna güvenme barutun yok.. Bu tabloda büyümeden pay almak bir yana enflasyonu karşılayacak artışı almak bile mucizedir.Çünkü son kapı olan Hakem Heyeti’nin yapısı da içindeki hükümet güdümlü çoğunluk nedeniyle ümit vaat etmiyor.Sarı sendikalar yüzünden kamu çalışanları referandumun o pek ünlü sloganını tekrarlamaya mecbur kalacaktır:“Yetmez ama EVET!”
Devletle PKK arasındaki müzakereler bayağı mesafe katetmişken Oslo zabıtları bu süreci tuz buz etti.Öcalan’ın bu durumdan hoşnut olmadığı biliniyor. Anlaşılıyor ki iktidar da memnun olmamış...Başbakan Erdoğan’ın Pakistan’da yaptığı açıklama müzakere sürecini yeniden ayağa kaldırma çabasıdır.Fark, devletin bu defa PKK’yı değil BDP’yi muhatap almak istediğini belli etmesidir.Başbakan “Terör örgütü silâh bırakmadıkça müzakere olmaz” diyor ama bu şart çok da gerçekçi görünmüyor.BDP Milletvekili Sakık dün açıkça söyledi:“Silâh bırakmak iki şartla olur. Birincisi yenilirler; ki PKK yenilmiş değildir. İkincisi ise silâhlı mücadelenin hedeflerinde gerçekleşme sağlanır; ki onun da uzağındayız.”Müzakere iklimini geri getirmek iki tarafın da isteği olduğuna göre PKK silâh bırakmaya razı olmasa bile eylemsizliğe, yani bir tür ateşkese razı edilebilir.Çözümün yolunu bu da tam açmıyor.Bu noktada CHP lideri Kılıçdaroğlu’na kulak vermek yerinde olabilir. Çünkü terör sorununun çözümü AKP ile BDP arasındaki diyalogdan daha geniş bir diyalog ve uzlaşmaya ihtiyaç gösteriyor.CHP bu “bir numaralı milli mesele” için tüm partilerin katılacağı bir işbirliği zemini kurup işletmek çağrısında bulundu.CHP’nin önerdiği şey, değişik kesimlerden “âkil adamlar”ın da katıldıkları bir karma parlamento komisyonudur.Kılıçdaroğlu toplumsal uzlaşmayı temsil etmeyen hiçbir inisiyatifin başarılı olmayacağını söylerken haklı görünüyor.Terörle mücadelede yeni bir dönemin açılacağı belli.. Yeni Anayasa yapma süreci terör sorununa çözüm arayışlarının hem sebebi hem sonucu olacaktır.Başbakan BDP’yi muhatap alacaklarını açıklayarak doğru bir tercih yapmıştır. Ama bu doğru adım, CHP ile MHP’nin arayışlara samimi olarak ortak edilmesi ile tamamına erdirilmelidir.Terör konusu küçük siyasi hesaplardan ayak oyunlarından ne kadar uzak tutulursa bu milli meseleyi çözme şansımız o kadar artar.Otuz yıllık tecrübe umarız herkese bu gerçeği öğretmiştir!Sınır aşırı şöhretProf. Dr. Haberal sürprizi ile karşılaşacağını tahmin etse Başbakan Erdoğan acaba Pakistan’a gider miydi?Başbakan orada, tanınmış doktorların gazetelerde kendisine çağrı yapan sayfa sayfa açık mektupları ile karşılandı.Çağrıda “yüz binlerce hastayı Haberal’ın hizmetlerinden mahrum bırakmak insan haklarına aykırıdır” deniyordu.Başbakan Erdoğan hemen cevabını verdi. Ama sözleri buz gibi soğuk ve sert bir resmi tepkiydi:“İçeriden dışarıdan bazı aktivistlerin temennileri bizi pek ilgilendirmiyor. Yargı ne karar verirse herkes uymak zorundadır!”Oysa Pakistanlı doktorlar “Haberal’ı artık özgürlüğüne kavuşturun” diye yazmak suretiyle, yargı bağımsızlığı bahanesinin kapısını baştan kapatmışlardı.İktidarın yargıyı kontrol ettiğini, Başbakan’ın istediği kişiyi içeri attırıp istediğini kurtarabildiğini Pakistan’daki doktorlar bile biliyor!
Başkanlık tartışmasının gereksizliğine Prof. Özbudun’dan daha inandırıcı tanık az bulunur.Prof. Dr. Ergun Özbudun VATAN’a verdiği mülâkatta kendince kesin hüküm niteliğinde bir görüş koyuyor:“Türkiye’nin parlamenter sistemi terk edip bu kadar köklü bir değişikliğe geçmesini gerektiren hiçbir sebep yok. Siyasi istikrar olabileceği kadar mevcut. Ekonomik istikrar da var. Mevcut sistem bunları bize sağlıyor.”Bu teşhisin sahibi olan bilim adamı, iktidara ters görüşler savunan bir muhalif değildir.Tersine, AKP’nin anayasa taslağını hazırlayan kurulun bir üyesidir.Ve o taslakta başkanlık öngörülmediğini belirtmekten başka bir önemli hatırlatma daha yapıyor:“AK Parti’nin 2007 seçim beyannamesinde ilişkilerin parlamenter sistem esaslarına göre düzenleneceği ve cumhurbaşkanlığı yetkilerinin de bu şekilde gözden geçirileceği taahhüdü var. Zaten o grubu oluşturan 6 arkadaş, hepimiz parlamenter sistemin bize daha uygun olduğuna inanıyoruz. Bugün de öyle...”Sadece Başbakan istiyorKolayca fark edileceği gibi bağımsız bilim çevreleri ve devlet adamı niteliği siyasetçiliğinin önünde giden kişiler Türkiye’yi parlamenter sistemden uzaklaştırmayı öneren rüzgârlara direniyorlar.Halkı ve karar vericileri uyarmaya, uyandırmaya çalışıyorlar.Netleşen gerçek şu:Evet sistem değiştirmek için mecburiyet doğuran gerçek bir sebep bulunmuyor.Başkanlık kazanının altındaki ateşi körükleyen neden, Başbakan’ın iktidarı hiç kimse ile paylaşmak istememesi inadıdır.Tayyip Erdoğan Çankaya’ya çıktığı zaman ayak bağı istemiyor.Ve bunu da şansa bırakmak niyetinde değil. Çünkü “Erdoğan’ın karizması, o tür engellerin üremesine izin vermez” diye rahat etmek yanıltıcı olabilir.Buna ait bir ders, Özal’ın Çankaya tecrübesinde mevcuttur.İktidarın sihri, uysal ve itaatkâr diye koltuğa oturttuğu Yıldırım Akbulut’u bile kartal gibi yapmış, Özal’ı pişman etmişti.Kabahat sistemde değilProf. Özbudun’un en dikkate değer uyarısı bence şu:“Başkanlık tartışması son derece tali ve yapay bir tartışma. Türkiye’nin çok acil çözülmesi gereken demokrasi sorunları var. Fikir özgürlüğü ve Kürt sorunu gibi...”Bu parantezin içinde yer alan çok sayıda zorlu sorunlar Türkiye’yi dünyada “yarı özgür melez demokrasi” sınıfında utanmaya, ayıplanmaya mahkûm ediyor.Türkiye’nin sistem tercihine dalmadan önce kazanması gereken demokrasi ve insan hakları kaliteleri var.Bizim sıkıntımız parlamenter sistemden gelmiyor. Parlamenter sistemi bozan eksikler Başkanlık sistemi tercih edilse, onu da rezil edecektir.Yargıyı iktidarın güdümünden çıkarmamış hiçbir sistem klasik demokrasi bile getiremez; değil ki ileri demokrasi!..Bırakın her şeyi, ilişkilere bakın.. Başbakan’da alışkanlık oldu: Toplantıların ilk konuşmacısı oluyor. Konuşuyor, konuşuyor, kimseyi dinlemeden çıkıp gidiyor.Hangi sistemi getirirseniz getirin bu alışkanlıktan, bu kabulden yalnız diktatör çıkar!
Arkasında halk olmasa “Anadolu İhtilâli” belki başlardı ama hedefine ulaşamazdı.Yani 19 Mayıs yolda kalırdı; 30 Ağustos’a 29 Ekim’e varamazdı.Sivil direnişin en fedakâr ve kahraman örneğini şanına yakışır bir şekilde kutlamak için CHP’ye inat Cumhuriyet değerlerine soğuk bakan bir iktidar mı gelmesi gerekiyormuş?Kutlamaları izlerken devletin uzak durduğu bayramı halkın sahiplendiğini görerek “her şerde bir hayır var” deyişi aklıma geldi.Çünkü kutlamalardaki doğal şenlik havası 19 Mayıs’ın halkın bayramı halini aldığını anlatıyordu.Bu tablonun iktidar için “kötü sürpriz” olmadığını umarım.Bayramları siyasi ayrışma sebebi yapan anlayış, ülke geleceği için kötülüktür çünkü.Kutlama modelini değiştiren iradenin AKP olması 19 Mayıs’ı ister istemez “CHP’nin bayramı” havasına sokmuştur. İktidar partisi buna izin vermemeli, bayrama ortak olmalıdır.Dünkü görüntülerden yansıyan en önemli kazanım, bayramın bir sivil şenlik doğallığı kazanmış olmasıdır.Bu değişiklik tarihin de zamanın da ruhuna uygundur.Çünkü kurtuluştan kuruluşa tüm bayramların kaynağında asker kadar sivilin de emeği, özverisi, kanı ve canı vardır. Artık kahramanlık övgüsü ve özendirmesinin öne çıkması gerekmiyor.Cumhuriyetimiz 100 yaşına yaklaşıyor.Artık özgür, bağımsız ve müreffeh bir yaşam garantisine beslenen güven duygusu kutlanmaya değer hale getirilmelidir.Umut ve güven duygusu geçmişe değil geleceğe dönük olmalıdır.Dün bu değişimin izini gördük. Eksiklik iktidar katılımının zayıflığı ve isteksizliği idi.Anıtkabir ziyaretinin devlet ve hükümet başkanları tarafından ihmal edilmesi, saygılı ve hakşinas bir duruş olmamıştır.Atatürk’e görünmemek için bahane yaratmak Atatürk’e bir şey kaybettirmez. Ama saygıda kusur işleyenlere halkı kaybettirir.Facianın sebebiWall Street Journal gazetesinde çıkan Uludere haberi sadece gürültü üretiyor.Oysa böyle haberler ve tartışmalar ya suçlunun ortaya çıkmasına veya aynı hatanın tekrarlanmamasına hizmet etmeli.Gazetenin yayınını izleyen açıklamalar ve tartışmalar şunu ortaya çıkardı ki, Irak sınırındaki kaçakçı konvoyunu Amerikalıların insansız uçağı Predatör değil TSK’nın Heron’u tespit etmiştir.Yani müdahale kararının oluşumunda Amerikalıların herhangi bir rolü bulunmamaktadır.Heron’dan alınan görüntüler bir yana konmuş, PKK’lı katillerin daha önce kanlı baskınlar düzenledikleri üç karakola aynı yöntemle, yani konvoy arasına karışarak Irak’tan Türkiye’ye sızdıkları dikkate alınmış ve düğmeye basılmıştır.Sonuçta bir facia doğmuştur.Çünkü bu şüphenin haklı olup olmadığını kanıtlayacak istihbarat desteği yerden, yani olay bölgesinden -hatta keşke olsa- konvoy içinden verilememiştir.Konvoyu ihbar eden Amerikalılar bile olsa bu son değişmeyecekti.Enerjimizi, istihbarat zaafımızı gidermeye yöneltelim!
Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşunu borçlu olduğu mucizevi şahlanışın yıldönümüdür.İktidar tarafından üçe bölünmüş, gözden düşürülme kastına hedef yapılmış da olsa 19 Mayıs’ı milletçe sahiplenmeli, bayramı ulusal kurtuluşa bizi ulaştıran milli mücadele ruhu ile kutlamalıyız.Milli Eğitim Bakanlığı 19 Mayıs’ın başkent dışındaki kentlerin stadyum ve meydanlarında kutlanmasına yasak getirmişti.Danıştay’ın bu genelgeyi iptal etmesi, 19 Mayıs kutlamalarını kurtaramadı.Dün CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztrak “Üç gündür partililerim Atatürk anıtlarına çelenk sunabilmek için valiliklerden izin peşinde koşuyorlar” diye yakınıyordu.Korktuğu için adının gizli tutulmasını isteyen bir öğretmen “İktidar dini bayramlarla oynamayı aklından bile geçiremez; milli bayramlarla ne hakla oynuyorlar?” diye soruyordu.Onun umut kaynağıMilli bayramlar, bireyleri ortak ülküler ve heyecanlar zemininde bütünleştiren günlerdir.Bizim tarihimiz bayram olarak kutlanmaya değer gerçekten büyük olaylarla doludur.19 Mayıs, dünyanın “Türk Mucizesi” dediği ihtilâlin başlangıç günü, Samsun da başlangıç noktasıdır.Gazi Mustafa Kemal, tarihimizin en karanlık ve ümitsiz günlerinde Samsun’dan güneş gibi doğmuş, 23 Nisan 1920’de Meclis’i açarak Cumhuriyet’in temelini atmış, 30 Ağustos 1922’de Başkumandan Meydan Muharebesi’nde giydiği zafer tacı ile 29 Ekim’e yürümüştür.Atatürk kadar gençliğine güvenen ve gençliği ile bütünleşen bir lider yoktur.Birinci Dünya Savaşı’nın felâketli sonuçları üstüne kurulan Milli Mücadele askeri stratejistlere göre umutsuz bir macera idi.Bu karanlıkta Atatürk’ün umut kaynağı Türk Gençliği idi.Atatürk’ün gençliğe olan güven ve inancını ortaya koyan en eski belge 1918’de el yazısı ile yazdığı şu satırlardır:İnkâr ahlâksızlıktır“Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru yürümekteyiz.Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir.”Gençlik Atatürk’ü yanıltmamıştır. Büyük Zafer ardından şu söyledikleri, gençliğe beslediği güvenin kanıtıdır:“Milletin bağrından temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım ve gözüm arkamda olmayacak.”19 Mayıs’ı Gençlik Bayramı yapan şey işte bu güven ve inançtır.Atatürk’e yönelen nankörlük ve saygısızlıkları ifade özgürlüğü saymak akla ve ahlâka sığmaz.Gençlik Atatürk’ten uzaklaştırılmamalı, soğutulmamalıdır.Başarısını milletin birlik ve bütünlüğünde gören iktidarlar Atatürk’ün bu yolda en büyük yardımcı güç ve ruh olduğunu bilmelidir.Ülkenin teminatı Atatürk gençliğidir.Bu geleneksel zenginliğe alternatif yaratmaya kalkışmak ülke geleceğine kötülüktür.Bayramınız kutlu olsun..
Bölücü terör örgütü PKK uğursuz bir eylemle kendini bize yeniden hatırlattı.Hatay’da dün sabah göreve giden jandarma özel harekât timine Amanos Dağları eteğinde roketatarla saldırı düzenleyen caniler üç subayımızı şehit etti.Binbaşı Erhan Dikmen, Üsteğmen Aytaç Kaya ve Teğmen Ahmet Tarım’a Tanrı’dan rahmet, ailelerine, silâh arkadaşlarına ve milletimize başsağlığı diliyoruz.Terör uzmanları son zamanlarda olay bölgesindeki hareketliliğe dikkat çekerek saldırıya karşı uyarılar yapıyorlardı.Mesela isabetli öngörüleri ile tanınan Taraf yazarı Emre Uslu da PKK’nın önümüzdeki süreçte izleyeceği stratejinin yaz aylarını eylemler bakımından yoğun geçirme kararı üstünde şekillendiğini yazmıştı.Dünkü saldırıyı tahlil ederken terör örgütünün “devletle müzakereler” yürüttüğü dönemi yeniden canlandırma arzusunun bu eylemi tahrik eden sebeplerin başında geldiğini söylemek yanlış olmaz.Çünkü Öcalan özgürleşmeden, KCK tutukluları bırakılmadan, demokratik özerklik ve anadilde eğitim için AKP’den güvence alınmadan olumlu bir adımın gelmeyeceği mesajı, MİT krizinden önce yaygın bir tartışma ortamı bulmuşken şimdi unutulmaya terk edilmiş gibidir.Yani PKK’nın dünkü saldırı ile müzakere dönemini geri getirmeye çalıştığını söylemek yanlış olmayacaktır.Ama bu taktik geri tepebilir. PKK’nın hükümeti bezginliğe sürükleme hesabı büyük ihtimalle tutmayacaktır.Çünkü iktidar, terör örgütü ile masaya oturmanın zararını görmüştür. PKK’nın şiddeti tırmandırdığı ölçüde müzakereye isteği artan bir muhatap görmesi sadece çözümsüzlüğü beslemiştir.İktidar aynı yanlışı tekrarlamayacaktır.Bundan sonra izlenecek yol “teröre anladığı şekilde cevap vermek” olmalı, şiddetin işe yaradığı düşüncesi PKK önderlerine asla verilmemelidir.Bugün eylem yapan teröristi ertesi gün eline bulaşmış kanla müzakere masasında muhatap kabul etmek fahiş hata idi.Bu yanlışa bir daha asla dönülmeyeceği inancını vermek bile terör mücadelesinde gidişi değiştirebilir!Adaletin kangreniTutuklu milletvekillerine özgürlüklerini kazandırmak hayal oluyor.Başbakan Yardımcısı Bozdağ dün bunun işaretini verdi.Bozdağ, hapisteki milletvekillerini kurtarmanın, aynı durumdaki birçok yüksek rütbeli komutana haksızlık olacağını savundu.Evet, milletvekillerini Meclis’e götürecek özel bir düzenlemenin eşitsizlik yaratacağını söylemek mümkün olabilir.Ama eşitliği neden çağdaş hukukta ve insan haklarında sağlamaya çalışmıyor da yanlışta ve haksızlıkta arıyoruz?Milletvekillerini kurtarmaya yönelik yoğunlaşma, adalet sistemimizin kangreni haline gelen uzun tutukluluk sorununun neredeyse unutulmasına, gündemden düşmesine sebep oldu.AİHM’nin bizi de kanun hükmünde bağlayan içtihatları uygulanıyor olsa tutuklu milletvekilleri için özel bir arayışa gerek kalmazdı. Unutmayalım:Herkese adalet, milletvekillerini de kurtarır!