Sekiz milletvekili cezaevinde yattığı sürece “milli irade” nutukları atmanın teneke çalmaktan farkı yoktur!Seçimin üstünden on ay geçti.Cezaevindeki milletvekilleri için öne sürülen tepkiler, eleştiriler boş gürültülerdir, üzüntü beyanları da timsah gözyaşıdır.TBMM Başkanı Cemil Çiçek bugün grup yöneticileri ile buluşarak önerilerini öğrenecek.İktidar partisi samimi olduğuna kimseyi ikna edemez. Aynı güvensizlik yazık ki Meclis Başkanı Çiçek için de geçerlidir.Çiçek’in konumu, birikimi ve hukukçu kişiliği ona “milli irade” savunmasını bağıra çağıra yapma sorumluluğunu yüklüyordu.Yapamadı bunu.Anayasa’nın 83. maddesi orada dururken çaresiz kaldı, üzüntü beyan etmekle yetindi.83. maddenin üçüncü fıkrası şunu diyor:“TBMM üyesi hakkında seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyeliğin sona ermesine bırakılır..”Bu hükmün tutukluluk hâlini kapsamadığı söylenebilir, 14’üncü maddedeki istisnalar hatırlatılarak itiraz edilebilir.Ama bağımsız hukukçular doğru çözümün Anayasa’da olduğunu, bütün tutuklu vekillerin 83/3. maddeye dayanılarak tahliye edilmelerinin gerektiğini savunuyorlar.“Madde hüküm giymiş olanları kapsıyor, tutukluları kapsamıyor” itirazını yerinde bulmuyorlar. Mahkûm olanlar için kabul edilmiş bir hakkın tutuklu olanlara haydi haydi tanınması gerektiğini belirtiyorlar.BDP Milletvekili Sebahat Tuncel’i tahliye eden vicdan ve hukuk mantığı “milli irade”nin rehindeki sekiz temsilcisini de kurtarabilir.Yeter ki samimiyet ve cesaret olsun!CHP de dine sardı!Kılıçdaroğlu, Başbakan Erdoğan’la dini konularda tartışmaktan hoşlanmaya başladı.Son grup konuşmasını izledim;Mevlid-i Şerif üstüne yazılan bazı kitaplardaki yanlışları sergiliyor, yeni bir uzmanlık alanı yarattığını sanmanın keyfini gizli gizli çıkardığı belli oluyordu.Mevlidlere eklenen ifadelerden aktardığı bölümler uyarıcı olduğu kadar eğlenceliydi.“Ali baba bunu da beğenmedi; al götürKarpuz dedikleri şey olmalı kütür kütür.”“Bu iş doğrusu Mustafa’ya oldu merakAcaba otuz lira neden eksik bu tabak?”Acaba din konularına girdikçe AKP’nin muhafazakâr tabanından seçmen devşirebileceği aklını verenler mi oldu Kemal Kılıçdaroğlu’na?Eğer olduysa kesinlikle itibar etmemelidir bu tür yönlendirmelere.CHP liderini din konuşmaya mecbur etmek, partiye de liderine de tuzaktır.Türkiye’nin AKP karşısında muhtaç olduğu siyasi muhalefet, iktidarın din konusundaki yanlışlarını bulmak, teşhir etmek olamaz.Kılıçdaroğlu Erdoğan’ı bu ringte yenebileceğini de hayal etmemelidir.Dayak yiyeceği din münazarasında sarfedeceği zamanı, kendini ve AKP’yi daha iyi anlatarak değerlendirmelidir.CHP’nin hâlâ özel sektöre ve AB’ye karşı olduğu algısı var. Uydurulmuş mevlitlerden önce bunu düzeltmesi lâzım.Başbakan CHP’yi sürekli tek parti, tek şef dönemini hatırlatarak vuruyor. Halbuki o baskıcı modelin günümüzdeki uzantısı AKP icraatında yaşanıyor.Eleştiriye tahümmülsüzlük hapse tıkma, işten atma, sokakta basınçlı su eşliğinde biber gazı sıkma şeklinde kendini gösteriyor.Muhalefet edilecek sorun mu kalmadı?
Türkiye Avrupa’nın gündeminde yükselen bir güç muamelesi görüyor. Bu iyi bir şey.Ama Avrupa Birliği Türkiye’nin gündeminden düştü, düşecek. Bu fena!..Financial Times gazetesi yazarı David Gardner dün iyi bir dostluk yaptı. Geçmişe dönük intikam tatminlerinin hırpalayıcı karanlığında bir ışık yaktı sanki.Türkiye’nin demokratik gelişimi için AB’ye ihtiyacı olduğu konusunda bizi ve dönüştürücü güç olmaktan vazgeçtiği için de Avrupa’yı uyardı.Gerçekten de AB üyeliği hayali, AKP’nin ilk dönemindeki reformlarının lokomotifiydi.Gardner, Başbakan Erdoğan’ın o reform rüzgârında orduyu etkisizleştirdiğini ama sonra demokratik yenilenmenin geri gitmeye başladığını isabetle tespit ediyor.“Türkiye hapishanelerinde 50’den fazla general, 100’den fazla gazeteci var. Spordan bilime her alanda AKP kontrolü ele alıyor” diyor ve ülkenin bir dikta rejimine gitmesini bir ölçüde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin önlediğini belirtiyor.AKP iktidarının AB idealinden uzaklaşmasına Sarkozy ve Merkel muhalefeti bahane olamaz, olmamalı.Erdoğan orduyu siyasetten uzaklaştıran reformları “daha çok demokrasi” adına gerçekleştirdi.Bu hedefe varıldığı ve Türkiye’de darbeler döneminin temelli kapandığı yolunda yaygın bir mutabakat bulunuyor.Bu fırsat ülkeyi daha liberal ve daha Avrupalı yapmak için mi kullanılacak yoksa dini ölçü ve değerlerin yaşam alanını daha kolay, dirençle karşılaşmadan kapsamasını temin için mi kullanılacak?Başbakan’ın dünkü grup konuşmasındaki şu bölüm çok umut verici değil:“28 Şubat döneminde yumruklarımızı sıktık, dudaklarımızı yedik.. Büyük bir metanetle sabrettik. Baş örtülü kızlar sabretti. Anadolu’nun sanayicileri sabrettiler. Aydınlar da sabrettiler. İnançlarımıza hakaret eden, emirle manşet atan, her gün milletin üzerine pislik atan o yayınlara metanetle sabrettik. Brifinglerde ayakta on dakika alkışlayanlar karşısında sabrettik.. Bugün mazlumun ahının aheste aheste çıktığı gündür!”Rövanşist kazanımların kutlamaları daha epey bir zaman sürecek galiba.Kinci ve intikamcı tutumların “keskin sirke” gibi sahibine de zarar vereceğini umarız çabuk görürler..İyi bir AKP’li...Siyasetin yargıya etkisi, adalete hizmet amacına değil adaleti ele geçirme hedefine dönük oldu hep.Bu özellikle Anayasa Mahkemesi temelinde böyle...Anayasa Mahkemesi üyeliğine son olarak Polis Akademisi Başkanı Zühtü Aslan seçildi.Aslan’ın birikimine kimsenin söz söylediği yok ama onun “iyi bir AKP’li” olduğu konusunda harhangi bir şüphe de bulunmuyor.17 üyeli Anayasa Mahkemesi’ne Gül’ün seçimiyle katılanların sayısı 8’e ulaştığı için iktidar partisinin yüksek mahkeme konusunda şüphesi veya tedirginliği olmayacak artık.Siyasal hatta ideolojik kaygıların yargıç seçerken bile belirleyici olduğu bir gelenek keşke hiç oluşmasaydı.Maalesef bu sakıncalı durumdan rahatsız olanların AKP’yi suçlamaya pek hakkı bulunmuyor. Çünkü daha önce güç onların elindeyken aynı sapkınlık onları yönetmişti.Dün Genar’ın bir anketi yayınlandı.Soru şu:“Cezaevine konulsanız, adil bir şekilde yargılanacağınızı düşünür müsünüz?”Halkın üçte ikisinden fazlası (yüzde 67,6) bu soruya HAYIR demiş.Bu güvensizlik siyasetin ortak eseridir.Ne kadar utansalar yeridir!
Emekli Orgeneral Çevik Bir’in tutuklandığı dava sürecinde yeni bir “cadı avı” başlayacağı korkusu esiyor.Bu korkuyu yoğun olarak yaşayanlar arasında daha önce Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları bahanesiyle linç tahrikçiliği yapanlar özel bir yer tutuyor.Şimdi cadı avı yanlışının tekrarlanmasını önlemeye çalışıyorlar.Bu telâşları “merdi kıpti” örneğindeki gibi eski günahlarının itirafını ele vermektedir.Hesaba çekilmesi gerekenler, 28 Şubat kararlarını oluşturan MGK’nın aktörleri değil o kararları uygularken hukuktan sapanlar, mağdurlar yaratanlardır.Yargı soruşturma yaparken bu sınırları aşmamaya özen göstermeli, telkinlere tahriklere kapılmamalıdır.Türk Ordusu’nun darbe geleneğinden koparılması kesin ihtiyaç haline gelmişti.Bu ihtiyacı giderecek yargı operasyonları pek çok hukuk ve insan hakları ihlâlleri eşliğinde gerçekleştirildi.Bedelini suçlananlar ve aileleri ile birlikte Türkiye de devlet olarak ödüyor.Darbecilere ibretMesela Ankara’nın, Ergenekon ve İrticayla Mücadele Planı davalarının firari sanıkları olan Bedrettin Dalan, Çağdaş Eğitim Vakfı eski Başkanı Gülseven Yaşar ve Emekli Tümgeneral Mustafa Bakıcı’nın yakalanmaları için Interpol’e yaptığı “kırmızı bülten” çağrısı geri çevrilmiştir.Interpol Genel Sekreterliği, söz konusu kişilere yöneltilen suçlarla ilgili gerekçelerin ikna edici olmadığını öne sürerek Türkiye’nin talebini reddetmiştir.Bizim için yüz kızartıcı bir karardır.Interpol adeta mahkemeyi yargılayıp mahkûm etmiştir. Kendince suçlamayı hukuksuz bulduğunu göstermiştir.Velev ki darbecilere etkili ibret yaratmak gayretiyle olsun, cadı avının asıl davaya ve büyük mesaja zarar verdiği anlaşılmıştır.Bu kazançtır.Çünkü o karambolde iftiraya uğrayanların acıları zor da olsa zamanla unutulacaktır ama darbelere karşı toplumda oluşan ret duygusunun etkileri rejim için uzun vadeli güvence oluşturacaktır.Başbakan önceki gün “Artık erken kalkan darbe yapamayacak” diyordu.Bu sözü doğrudur.O nedenle “darbecilere göz dağı vereceğiz” diye hukukun sınırlarını aşmak için kabul edilebilir bir mazeret kalmamıştır.Bundan sonraki zorlamaların artık suçla cezayla, adaletle, ibret yaratma niyetiyle ilgisi olamaz. Sadece siyasi çıkar hesaplarıyla açıklanabilir.Demirel’in durumuMesela 28 Şubat döneminin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i hedef gösterenlerin intikam ve siyasi menfaat dışında bir hesabı olabilir mi?Sorumsuzluk ilkesi Cumhurbaşkanı’nı koruyor. Tanınmış Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Erdoğan Teziç, Demirel’in bu korumaya bile ihtiyacı olmadığı fikrindedir.Sebebini merak edenlere de MGK’nın Anayasa’daki yerini göstererek şu hatırlatmayı yapıyor:“MGK Anayasa’da yürütmenin içinde. Sivillerle askerlerin buluştuğu bu kurul tavsiye niteliğinde görüşler bildirir. MGK’dan hemen sonra ‘olağanüstü hal’ ve ‘sıkıyönetim’ bölümleri geliyor.”Prof. Teziç bu sıralamanın mesajını şu ifadelerle açıklıyor:“Sistem yöneticilere ‘sorunu çözün ve olağanüstü hâl tedbirine mecbur düşmeyin’ demek istiyor. Demirel Anayasal görevini yerine getirmiştir. Pasif kalsaydı görevini ihmal durumuna düşecekti.”Yargıyı intikam kılıcı olarak kullanmak isteyenlere özel yetkili savcıların ve medyanın cesaret vermemesi gerekiyor.
Toplumdaki değişimin derinliğini anlamak isteyenler için 28 Şubat tartışmaları çok öğreticidir.28 Şubat 1997 MGK karar ve uygulamalarına geçit verdiği için dönemin Cumhurbaşkanı Demirel bugün eleştiri oklarına hedef oluyor.En son AKP’li Hüseyin Çelik suçladı: “Demirel’in masum olmadığını düşünüyorum. Psikolojik harekâtın orkestra şefiydi” dedi.Semra ve Bilâl Çetin bu soruyu Demirel’e üç yıl önce sormuştu:Demirel’in cevabı:- Türkiye darbenin ne olduğunu biliyor. Darbeciler geliyor, Meclis’i kapatıyor, hükümeti Anayasa’yı ortadan kaldırıyorlar, kendilerine göre bir düzen kuruyorlar. 29 Şubat günü Türkiye’de hükümet var mı? Parlamento var mı? Var. Anayasa?.. Var. Herkes yerli yerinde duruyor mu? Duruyor. Bunun nesi darbe?Bizimkiler üsteliyor:- Hükümet ertesi gün var ama bir süre sonra hükümet de yok, parti de yok!Demirel anlatıyor:- Dört ay geçmiş, 18 Haziran’a geliyorsunuz, günün başbakanı (Erbakan) “Ben istifa ediyorum” diyor. Ona “istifa et” diyen var mı? Yok. Ben soruyorum “Niye istifa ediyorsun?” O “Gerginlik var” diyor. Sonra geliyor, “Ben istifa ediyorum ama başbakanlığı filancaya ver” diyor. Bu Cumhurbaşkanı’nın bileceği iş. Ondan sonra Meclis’in içinden hükümet kuruluyor, Meclis’in güvenoyuna mazhar oluyor, Türkiye yoluna devam ediyor. Bunun nesi darbe?15 yılda çok değiştiDarbe veya darbe girişimi tanımını oluşturan şartların 15 yılda ne büyük değişime uğradığını bu açıklamalar ortaya koyuyor.Demirel o dönemde irticai tırmanışın yaygın bir huzursuzluk yarattığını belirterek “Yanlış olan şey yalnız seçilmişlerin meselesi olamaz” diyor.Ve yaptıklarının meşruiyetini savunuyor:- Laik devlet üzerine yemin etmişsiniz, devrim üzerine yemin etmişsiniz. Modern cumhuriyeti korumak size tevdi edilmiş. Siz buna açıkça ters düştüğü için rahatsızlık meydana getiren hadiselere “varsın böyle olsun” derseniz o zaman o safa girersiniz. Ve oturduğunuz yerde oturma hakkını kaybedersiniz.Halbuki bugün özel yetkili mahkemelere egemen olan irade, Demirel’in tezini kökten reddediyor.Siyasi iktidarın herhangi bir eylem ve işlemine askerlerden gelebilecek müdahalenin hiçbir mazereti olmayacağına dair hüküm oluşturuyor.Silâhsız kuvvetlerBu davaların simgesel önemi intikamcı dürtülerle kirletilmesin; neden?Çünkü iktidarları gelecekteki askeri müdahalelere karşı koruyacak ibreti yaratmak her şeyden daha önce geliyor.Hedefe ulaşılmıştır büyük ölçüde. Askerler darbe suçunun hiçbir şekilde cezasız kalmayacağını, ağır bedeller ödeyerek öğrenmişlerdir. Bu arada pek çoğu haksız yere acı çekerek, hakarete uğrayarak, gelecekleri ellerinden alınarak ödemişlerdir bu bedeli.Önümüzde sivil toplumun sorumluluğunun artacağı bir dönem var.“Asker gelsin, korusun, kurtarsın” dönemi kapanmıştır.Şimdi doğasına uygun yaşayan bir demokrasi kuracaksak “silâhsız kuvvetler”i ayağa kaldırmak zorundayız.İfade ve basın özgürlüğünün kısıtlı olduğu, muhalefetin ve aydınların korkutulup sindirildiği bir toplumda bu yapılamaz.İktidar askerden boşaltılan alanı özgürlükle doldurmazsa tüm kazanımlar ziyan olur!
Batı Çalışma Grubu, 28 Şubat’ın ameliyatını yapan savcıların seçtikleri başlangıç noktasıdır.Buradan nereye kadar gidileceğini tahmin etmek kolay değil.Ama “halk istedi” bahanesini zorlamanın inandırıcılığı yoktur.Böyle bir mazeret, yanlış yaptığını görerek savunma mevzii kazan bir iktidarın kurnazlığı ile açıklanabilir.Hele Deniz Feneri sanıklarına melek kanadı takan iddianameyi gördükten sonra yargının “Türk Milleti adına” karar verdiğine kimse inanamaz.Uzun bir zamandan beri her konuda “lider ne derse o” oluyor!Yine de temmuz güneşi gibi parlayan bir gerçek çıktı ortaya:Türkiye artık askeri darbe istemiyor.Halk anlaşılır biçimde bunu ortaya koydu.Bu ülkede hiçbir askeri kalkışmanın, heves aşamasında kalsa dahi sorgusuz, takipsiz bırakılmayacağı artık kesindir.Siviller için de askerler için de gereken ibret oluşmuştur.O nedenle ister “ibret yaratmak” için olsun ister “intikam” için olsun meseleyi zorlamanın yararı yoktur.Bundan fazlası eziyettir!İyiye küçük bir adımSon arama ve gözaltına alma kararlarının hayata geçirilmesi sırasında polisin evleri sabah karanlığında basmak yerine saat 8’e kadar beklediğine bakarak “acaba eleştiriler etkili mi oldu?” diye ümide kapılanlar görülüyor.Evet, iyileşmedir ama AİHM’nin koyduğu kriterlere hâlâ cehennem uzaklığı var.Yetmiş yaşını aşmış askerlere, kollarından sürüklenerek, yakalandıkları andan itibaren cezalandırıldıkları duygusunu mutlaka vermek mi gerekiyor?İnsanları incitmek, itibarsızlaştırmak bir infaz yöntemi midir?Türkiye artık, darbeler dönemini geçmişte bırakmış, demokrasisini garantiye almanın özgüveni ile davranan bir devlet olmalıdır.Mesela şüpheliler iki gün polis gözetiminde tutulacak yerde, savcı ne zaman istiyorsa Adliye’de o zaman bulunmalarını sağlayacak birer davetiye alma hakkına acaba neden lâyık görülmüyorlar hâlâ ve ısrarla?O zaman umutlanmak için daha iyi bir sebep bulabilirdik.Hatta buradan yola çıkarak tutuklama tedbirinin de artık AİHM kriterlerine uygun işlemeye başlayacağını düşünür, hukukun üstünlüğü konusunda yeni bir başlangıç yaşayacağımızın hayalini daha güçlü olarak kurabilirdik.Tutanaklar açıklansın28 Şubat bir yakın tarih mahkemesinin konusudur. Milletin darbelere karşı tavrının simgesel değeri bu davada oluşacaktır.İntikam duyguları, varılacak hükmü değersizleştirir.Kanada’da üniversite hocalığı yapan bir Vatan okurunun dediği gibi MGK’nın 28 Şubat 1997 tarihli toplantısının tutanakları, gizliliği kaldırılarak halka açıklanmalıdır.Madem ki “olağanüstü bir dönem” deniyor görüşmeler bu tespite hak kazandırıyor mu; sivil siyasetçilere baskı yapılmış mı, yoksa ikna ve rızaya dayalı kararlar mı oluşmuştur?Mahkeme yetkilerin kötüye kullanıp kullanılmadığını araştıracaktır.Araştırsın elbette. Ama 28 Şubat bir askeri darbe değildir. Döneme “olağanüstü” niteliğini kazandıran krize Anayasal bir zeminde çözüm aranması, çarelerin bulunduğunun zannedilmesi, sonuç olarak rejim krizinin değişime uğraması olayıdır.Gerçekten zorlamaya gerek var mıydı?Sivil siyaset daha demokratik bir çıkış bulamaz mıydı?Cevaplar 28 Şubat MGK toplantısının tutanaklarında yazıyor.Asıl hüküm kamu vicdanında oluşacaktır.Açıklansın, görelim...
Sirklerde bazen çok sayıda cambaz, hokkabaz, hayvan terbiyecisi aynı anda sahneyi paylaşarak marifetlerini gösterirler.İnsan hangi birine bakacağını şaşırır.Türk halkı bu günlerde sirkteki çocukların şaşkınlığını yaşıyor.Suriye ile savaş rüzgârları, bölücü terör saldırıları, 12 Eylül yargılamaları, Deniz Feneri iddianamesinin yarattığı şok...Derken dün 28 Şubat soruşturmasına bağlı arama yakalama ve gözaltı operasyonları gündeme eklendi.TV ekranlarındaki hareketlilik, sanki bir darbe teşebbüsü önlenmişti de suçüstü yakalanan sanıklar kameraların önünden kaçırılıyordu.Hesap sormakOysa olay 15 yıl öncesi “post modern darbe” diye anılan 28 Şubat kararlarına bağlı uygulamaların soruşturmasıdır.O dönemde Refah Partisi’nin ortağı olduğu hükümeti devirmeye teşebbüs suçu mu atfedilecek gözaltına alınanlara?Yaptıkları uygulamaların MGK’da alınmış kararlara dayandığı gerçeği nereye konulacak?28 Şubat’ta RP, hakkını hukukunu koruyamayan bir parti olarak seçmeninin gözünden düşmese AKP dünyaya gelebilir, gelse bile bu kadar hızlı büyüyebilir miydi?28 Şubat devletin özsavunma refleksidir.Büyüdüğü düşünülen tehlikelere karşı darbeye bahane yaratmayacak tedbirler uygulanmıştır.Askeri darbelerden çok çekmiş bir millet olarak müdahaleleri araştırmak ve hukuku çiğneyen kişi ve kurumları hesaba çekmek elbette haktır.İntikam tutkusu28 Şubat aynı zamanda bir günahlar, yanlışlar galerisidir.Geçmişteki günahların gelecekte tekrarını önleyecek ibreti başka türlü üretemeyiz. Ama bunun yolu hukuktur ve bu yolda en büyük tehlike intikam duygusunun pençesine düşmektir.Silivri mahkemelerinin doldurduğu hapishanelerin yeni mağdurlara ihtiyacı yok.Partiler TBMM’de oluşturdukları ortak bir kararla darbeler için araştırma komisyonu kurdular.Bu komisyona varlık nedenini destekleyecek bir destek verilemez miydi?28 Şubat on beş yıldır bekliyor; 3-5 ay daha bekleyemez miydi?TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na gücünü milli iradeden alan bir denetim misyonu olarak saygıdeğer bir kimlik kazandırmak iyi olmaz mıydı?Olurdu ama hastalığımız ağırlaşarak sürüyor. Anlık ihtiyaçlar, anlık tatminler tövbeleri unutturuyor bize.Dünkü operasyonlar yaygın olarak şu endişeyi yarattı:Bu olayı da intikamcı güdüler mi yönetiyor?Bir grup askerin daha tutuklanıp hapse atılmasını sessizce seyretmek...Tutukluluğu ceza gibi çektirmenin haksızlığını içimize atmak... Ne uğruna?Son günlerin en gerçekçi ve uyarıcı konuşmasını geçen gün Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez yaptı:“Zaman zaman hâli ve geleceği bırakıyoruz, tarihte yaşanmış acı hikâyelerden kan davaları üretiyoruz. Tarihte yaşanmış acı hikâyeleri karıştırarak oradan birbirimize bir takım öfke ve intikam devşiriyoruz.”Kin ve öfke geleceğimizi rehin almasın!
Ortadoğu’nun zaptiyesi değiliz. Haydut rejimleri hizaya getirmek gibi bir işimiz, taahhüdümüz yok.Ama savaş bulutları nedense hep Türkiye’nin üstünde geziniyor.Kurgulanan senaryolarda Türk askerinin Suriye’ye girmesi ve zalim Esad rejimine son vermesi hayali yer alıyor.Mesela İngiltere’nin büyük gazeteleri BM’nin sivilleri koruma sorumluluğu ilkesine dünyanın ilgisiz kaldığından şikâyet edip Amerika’yı eleştirirken Türkiye’nin tampon bölgeler oluşturmak konusundaki hazırlığını destekleyen yorumlar yapıyor.Bu tırmanışın hangi cehenneme çıkacağını herkes görebiliyor.Eğer Annan planının öngördüğü ateşkes bugün gerçekleşmezse, hızlanacak olan şiddet Suriye’yi S. Arabistan ve Sünni komşularıyla Şii İran arasında nerede duracağı bilinmeyen bir kavganın arenası yapacaktır.Türkiye tehlikeyi önlemeye uğraşıyor ama çabalar başarılı olamazsa bir mezhep savaşının tarafı durumuna düşeceğimiz ve Kürt komplosu için pusuya yatmış uluslararası güçlere imkân yaratacağımız hesap ediliyor mu?Baştan beri tekrarlıyoruz; böyle bir savaş Türkiye’nin savaşı olamaz.Başbakan Erdoğan’ın konuşmaları, Türkiye artık kendini tutamaz duruma gelmiş izlenimi uyandırıyor.Buna inanmıyoruz. Başbakan’ın bu üslubu Şam’daki despot üstünde caydırıcı etki uyandırmak amacıyla benimsediğini düşünmek daha yerinde olur.Türkiye, diktatörün iki dudağı arasından çıkan bir sözle ateşe sürülen nevzuhur devlet değildir. Savaşın yalnız bugünü değil, uzun geleceği de tehdit eden ağır maliyeti vardır.Hiçbir tahrik Türkiye’yi tek başına Suriye’ye karşı harekete geçirmemelidir.Mahallenin efesi rolüne soyunmak ve geleceği riske sokmak maceradır.Türkiye’nin göze alacağı böyle bir fedakârlığı bölgede hak eden ülke var mı?Diplomasinin alternatifi diplomasidir.Müdahale kaçınılmaz noktaya ulaştığı anda bile Türk askeri, ancak BM veya NATO şemsiyesi altında oluşacak gücün arasında Suriye’ye girmelidir.Başka türlü asla!Haşim bey, imdaaat!Deniz Feneri, gurbetçilerin 45 milyon Euro parasını dolandırmaktan Almanya’da hüküm giymiş bir dernektir.Ve “asıl sorumluları” Türkiye’de bulunuyor.Zahid Akman ve iktidar yakını arkadaşları Türk yargısına imzasız ihbar mektubu ile veya gizli tanık ifadesi ile hedef gösterilmedi.Frankfurt mahkemesi uzun bir yargılama sonunda ulaştı bu sonuca. Sonra ne oldu?Soruşturma Türkiye’de başladı.Yıllar tüketti, kör topal ilerledi.Almanya’da kanıt toplayan, tanık dinleyen üç savcının ciddi tutumu bazı çevreleri korkuttu.Önce bir bahane ile bu savcılar görevlerinden alındı, hemen sonra tutuklattıkları şüpheliler serbest bırakıldı.Azledilen savcılar hakkında dava açılırken yeni savcıların hazırladıkları iddianame ile şüpheliler hakkındaki suçlamaların niteliği değiştirilerek ceza talepleri hafifletildi.Haber, insanın aklına hemen Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın geçen gün sarf ettiği “Siyasetin yargıyı kuşatmasına izin vermeyeceğiz“ sözünü akla getirdi.Çünkü siyasetin yargıyı kuşatmasına Deniz Feneri’nden daha inandırıcı, uyandırıcı ve utandırıcı örnek bulunamaz.Olayda güya çete ve dolandırıcılık yokmuş. Siyasal İslâm’ın güzide temsilcilerine eğer o 45 milyon Euro gökten indiyse...Cennetlik adamları yargılıyor olmanın günahına batıyoruz demektir!
Yakın günlerin sabahlarından birine askeri marşlar, kahramanlık türküleri arasında uyanmak...Böyle bir endişenin büyümesi için sebepler çoğalıyor.Başbakan’ın dün Çin’den yankılanan sesi çizmelerini giymiş bir komutan çağrışımı yapıyordu:“Bir sınır ihlâli olması halinde Türkiye ne yapmalıdır? Başka ülkeler ne yaptıysalar tabii ki Türkiye de sonunda onu yapacaktır. Bu bize uluslararası hukukun tanıdığı bir haktır. Çok açık, net bir sınır ihlâli oluşmuştur; bu da ortadadır!”Türkiye ABD’nin politikalarına paralel bir tutum izliyor. Suriye’nin başındaki despotun her fırsatı zaman kazanmak için kötüye kullandığını, yalancı olduğunu, özgürlük isteklerini sonuna kadar ezip boğmadan durmayacağını düşünüyor.Farkımız şu: Obama seçim şansını tehlikeye sokmamak için savaş riski almayı düşünmüyor.Ama Türkiye, meşruiyeti tartışılmayacak ilk fırsatta sanki tek başına bile olsa Suriye’ye girecek!Türkiye’ye tuzaklarUluslararası hukuk ve anlaşmalar böyle bir imkânı veriyor mu?Batı başkentleri ve medyası, şüphe uyandıracak biçimde Türkiye’yi cesaretlendiriyor.Mesela Wall Street Journal geçen hafta Türkiye’nin Suriye’ye girme planının hazır olduğunu yazmıştı. Gazeteye göre Türkiye 2005 yılında BM’nin kabul ettiği “Koruma Sorumluluğu Doktrini”ni kullanarak harekete geçecektir.Söz konusu ilke, soykırım, insanlık ve savaş suçları ile etnik temizlik durumlarında ülkelere, BM Genel Kurulu’nun onaylaması şartıyla müdahale yetkisi veriyor.Aynı gazeteye dün konuşan bir Amerikalı yetkili, sınır ihlâlleri devam ederse Türkiye’nin “NATO üyesi olmayan bir ülkeden topraklarıma saldırı var” diyerek NATO’nun ortak savunma protokollerini devreye sokabileceğini savundu.ABD 2001’de ikiz kulelere yönelik saldırı üzerine bu hakkını kullanarak Afganistan’a NATO operasyonu gerçekleştirmişti.Batı ülkeleri TV’lerinde diplomatlara ve uzmanlara “Türkiye’nin Suriye’ye askeri harekât yapması gerekmiyor mu?” sorusunun her gün artan bir sıklıkla sorulduğunu izliyoruz.Pusudaki tehlikelerTürkiye böyle bir beklentiyi ne düşünerek oluşturdu?Gerçekten savaş dışındaki tüm çözümlerin tükendiğine mi karar verdik yoksa bu görüntünün korkutuculuğunu kullanarak Esad yönetimini barışa razı edeceğimizi mi sanıyoruz?Anlamak kolay değil.Ama iktidarın, savaş sorumluluğunu takdir edeceğini, Suriye’yi kan girdabına çevirecek bir iç savaşın müsebbibi olmaktan Türkiye’yi koruyacağını, yabancı bir ülkeye müdahalenin bize mutluluk, zenginlik ve güvenlik olarak geri dönmeyeceğini hesap edeceğini umuyoruz.Devlet adamlarını zaman zaman tarihe fatih olarak geçmenin ihtirası yoldan çıkarabiliyor.Böyle bir gafletin bedelini asla ödeyemeyeceğimiz bir geçitte olduğumuzu kafamıza dank edecek yığınla sebep var şu anda.Ama BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın Neşe Düzel’e yaptığı şu açıklama bile, kumar hevesine kapılacak olanları durdurmaya yeter:“Irak bölünürse bağımsız Kürdistan devleti oluşacak. Suriye’de de özerk Kürdistan oluşabilir. İran’da zaten Kürdistan eyaleti var. Bu durumda Iğdır’dan Hatay’a Türkiye’nin tüm güney sınırları resmen Kürdistan olacak!”