BUNU YAZMAK GEREKTürkiye’nin en büyük reklamcısıydı. Piyasanın yüzde 55’ini kontrol edebiliyordu. 2500 kişiye iş sağlamış, 28 ayrı şirketinin cirosu 800 milyon dolara ulaşmıştı. Kurulduğu 1970 yılından 2000 yılına kadar geçen sürede devlete ödediği vergi 2.5 milyar doları aşmıştı.2000 yılında, el konulan Egebank davası nedeniyle bir gün gözaltına alındı, tutuklanıp Ankara’ya götürüldü. Hakkında “yolsuzluk” davası açıldı. Bir yılı aşkın süre tutuklu kaldı.Serbest yargılanmasına karar verildi. Şirketlerinin üzerine olan mallar satıldığı gibi daha sonra çıkarılan bankacılık yasaları nedeniyle, kendi şahsi malları olduğu gibi ailesinin bazı malları da satıldı.Sözünü ettiğim kişi Nail Keçili. Cenajans’ın kurucusu ve sahibi.Aradan tam 10 yıl geçti. Önceki gün öğrendim ki Nail Keçili Egebank davasından beraat etmiş.Zaman aşımına uğramamış dava, ya da cezası tecil de edilmemiş.Düpedüz beraat etmiş. Yani Egebank olayında bir suçu olmadığı kararına varılmış.Aradım Nail Keçili’yi, kimbilir kaç yıllık dostum, hem “hayırlı olsun” hem de “geçmiş olsun” demek için.Mutluydu tabii alınan karardan dolayı. Ama sesi buruk geliyordu, sanıyorum yüzü de gülmüyordu.“Tabii ki mahkeme kararı üzerimden çok büyük bir yükü kaldırdı, yıllardır, çok sevdiğim, saydıgım dostlarımın bile bazıları selamı sabahı kesmişti, yolsuzluk yapan, banka soyan adam gibi bakıyorlardı karşılaştığımızda sırtlarını dönmeye özen göstererek, sokağa çıkarken korkuyordum, biri işaret edip de beni gösterecek diye” diye başladı sonra da derin bir nefes çekip sordu;“Yok olup giden şirketlerim, haraç mezat satılan şirket varlıkları, 2500’ü aşkın çalışanın işsiz kalması, devletin 2000 yılından beri vergi alamaması ve tabii ki en önemlisi benim kırılan gururum, örselenen onurum ne olacak? Kim koyacak bütün bu gidenleri yerine.?”Açıkçası hiçbir şey söylemedim. Hani üç günlük bir ceza alsa, “ee yapmasaydın” diyeceğim demesine de, 10 yıl sonra “Kusura bakma, senin bir şeyin yokmuş, beraat ettin, haydi yoluna bakalım” denmesinin hesabı kimden sorulacak?Yitirdiklerini geri alabilecek mi? Haydi bırakın onları, yeniden dirilmek için gücü, takatı kaldı mı acaba?Gerçi Nail Keçili her şeye rağmen “Yaşadığım acılar beni de filozof gibi yaptı” diyor ve ekliyor “Bütün olanlara rağmen beni asla terk etmeyen dostlarım oldu, beni ayakta tuttular. Şimdi herşeye yeniden başlıyorum.”Keçili “Gururumu çok kıran bir nokta daha var” dedi; “Gözaltına alınmamdan sonra beni hemen TÜSİAD üyeliğinden çıkardılar. Şimdi beraat ettim, adalet geç tecelli etti, ama o günkü acele kararı verenlerin vicdanı sızlıyor mudur?”*****MERAK ETTİKLERİMResepsiyona gitmekCHP tuhaf bir parti. Durup dururken ortaya attıkları türban konusu yüzünden ortalık karıştı. İktidarın ekmeğine yağ sürüldü. Durumdan vazife çıkaran YÖK Başkanı fiili durum yaratarak üniversitelerde türbanı serbest bırakıverdi. Şimdi çözüm lafları sadece milleti oyalamak için söyleniyor. Atı alan Üsküdar’ı geçti. Geçtiği gibi işi bir de ilkokul düzeyine indirme çabaları başladı.Elbette ilkokula türban giremeyecek şimdilik, buna karşı “üniversite okuttuğumuz kızlarımızı nasıl olur da işe almayız” diyerek yeni bir tartışma alanı yaratıldı ki, kısa bir süre sonra devlet dairelerinde de türbanın serbest bırakılmasının hazırlıklarıdır bunlar.CHP bununla yetinmedi bir de başımıza “29 Ekim resepsiyonuna katılıp katılmama” sorunu çıkardı. Bir genel başkan yardımcısının “bilinçli boşboğazlığı” sayesinde kamuoyunu bir de resepsiyon derdi germeye başladı. Şimdi diyor ki CHP “İsteyen gider, istemeyen gitmez.” İyi de CHP’nin gözleri Kılıçdaroğlu’nun üzerinde. Hakkı Süha Okay “Bakalım, göreceğiz, biz de izliyoruz” diyor bıyık altından gülerek.Sorarsan 10 ay sonraki seçime hazırlanıyor CHP. Tabii yerseniz.CHP resepsiyona katılır mı katılmaz mı, açıkçası çok da ilgimi çekmiyor. Siyasi partidir, kararını verir, siyasi sonucunu da hesaplar.Ama bir de bunu yapamayacak kurumlar var. Örneğin Genelkurmay kendi başına karar alıp “ben gitmiyorum” deme lüksüne sahip değil. Demek ki bugüne kadar “hülle yoluyla” türbanlı first lady önünde selam durmayan asker 29 Ekim’de medyanın çok sevdiği deyimle “bir ilki” gerçekleştirecek.Askerin durumu CHP’nin tavrından daha çok ilgimi çekiyor benim.*****DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER‘Taş atan çocuk’ dediler, uyardık, dinlemedilerHrant Dink’i alçakça katleden Ogün Samast’ın, iki yıl sonra “Çocuk Mahkemesine sevkedilmesi” ve normalden çok az bir cezayla “kurtulacak” olması, hiçbir ahlâka ve vicdana sığmaz.Sığmaz sığmasına ama ne yapalım ki “yasa böyle.” Peki bu yasayı kim çıkardı? Bugünkü iktidar, hem de çok kısa bir süre önce.Ve bu yasa çıkarken uyarılar da yapıldı. Hrant Dink’in katilinin de bundan yararlanacağı söylendi.Ama o sırada Güneydoğu’da askere, polise taş atan çocukları güya “hümanist” yaklaşımla savunmak için ne hak ne hukuk dinlemeyen sözde liberaller, güzel artistleri önlerine katıp Meclis’te kulis bile yapmışlardı.Oysa, örneğin “taş atma olayında, öncelikle aile sorumluluğu ön plana alınsın, ana babalar sorumlu tutulursa taş atma biter” diye defalarca yazmıştım. Kimse tınmadı bile.Terörle mücadele yasasının bir maddesi değiştirildi. Güneydoğu’da taş atan çocuklar “sözde” kurtarıldı. Ancak hukuk herkes için geçerli olacağına göre, Hırant Dink’i öldüren Ogün Samast da aynı maddeden yararlandı elbette.Hrant Dink’in katledilmesini iktidardan tamamen arındırıp, “derin devlete” veya “Ergenekon’a” yıkmak isteyenler şimdi ne diyeceklerini bilemiyor.O meclise gönderdiğiniz artistler falan da Ergenekon’un ajanı olmasın? Bunlar yarın bunu da söylerler, haber vereyim.*****KAFAMI BOZAN ŞEYLERYetti mi?Referandum öncesi, iktidar ayakta kalabilsin diye çırpınarak “evet” kampanyası yapan “maskeli” kesimin çok etkili bir sloganı vardı. “Yetmez ama evet.”Dendi ki “Yargı iktidara bağımlı hale gelecek.”Koro halinde “Hayır, demokrasi geliyor” dediler.Dendi ki “Yüksek Yargı bitiriliyor.”Yine karşı çıktılar.Dendi ki “Bertaraf devreye girecek.” Hepsi birden “Yooo, bu iktidar kadar adaletlisi yok” diye bağırdı.Oysa daha dün bir bugün iki, yargının tamamen iktidar kontrolüne girdiği kesinleşti. Öyle ki listelerine “demokrat!” yargıdan bir kişi bile sokmadılar. Anayasa Mahkemesi yapısı “Cumhurbaşkanının da tarafsızlığı” ve “Meclis’in demokratik! seçimi” ile tamamen değişti.Eh Ogün Samast da yakında çıkar dışarı.Şimdi sormak yazım: “Yetti mi?”
Mustafa Mutlu ile 12 Eylül referandumundan önce “yıllık izin” kullanmaya karar vermiştik. Önce o gitti izne, iki gün sonra da ben. Ama sizlerden tahminimizin üzerinde bir tepki geldi. “Tam bu sırada izin olur muydu?” Tepkilerin temel noktası buydu.Tabii çaresiz geri döndük. Yazılara devam ettik.Ama 12 Eylül geçti, Meclis açıldı, siyaset şimdi başka anlamda yeniden ısınıyor.Ama hepimiz biliyoruz ki bunun bir sonu bir sınırı yok.Her zaman için “Tam bu sırada olur mu?” tepkileri hep gelecektir.Tamam da, bizi de kısa süreliğine mazur görmelisiniz. Unutmayın ki, birçoğunuz sıcak kumlar üzerinde güneşten yararlanırken, bizler yine buradaydık.Lafı uzatmayayım, Mustafa Mutlu bu hafta döndü, Güngör Mengi zaten başladı, izninizle ben biraz dinlenmek istiyorum.Gerçi bizimki o kadar da dinlenmek olmuyor. Yine olayların içindeyiz, yine kafamız yazmasak bile yazılarımızla meşgul. Belki kurtulduğumuz tek şey günün yazı yetiştirme stresi, o bile kâr bilesiniz.Bu arada dünden beri Antalya’dayım. Bu yıl ilk kez Antalya Altın Portakal Film Festivali‘ni başından sonuna izleyeceğim.Gerçi kendi köşem kapalı olacak ama bu süre içinde sizlere Antalya’dan haberler ve notlar yazacağım.Demek ki bu durumda benim resmi tatilim ancak 15 Ekim’den itibaren başlamış olacak.Ay sonuna doğru tekrar sizlerle buluşmak üzere diyorum.Hepiniz sevgiyle kalın.*****PAZARIN FIKRALARIKüçük hataOğlan sevgilisine “Bak aşkım” demiş, “Evlenmeden önce seninle bir müddet ‘beraber yaşarız’ bu süre zarfında eğer küçük bir hata yaparsak kolayca ayrılırız. Tamam mı?” Güzel sevgilisi “Tamam da” diye cevap vermiş, “O ‘Küçük Hata’ya daha sonra kim bakacak?..”Evlilik sırrıDostlarım uzun evliliğimizin sırrını öğrenmek için arada sorarlar..Haftada iki gün mutlaka dışarıda yeriz.. Mum ışığı, güzel bir yemek, hafif bir müzik ve sabaha kadar dans, dans..O salıları, ben cumaları giderim!..Şanslı- Benim karım bir melek..- Ne şanslısın be.. Benimki hâlâ yaşıyor!..Beklenen telefonUzun süredir telefonla konuşup tavlamaya çalıştığım kızla ilk defa buluşmaya giderken arkadaşıma “Beni tam 1 saat sonra ara” dedim, “Kızı beğenmezsem o vesile ile bir haber almış gibi bir şeyler uydurup kaçarım.” Kızla pastanede buluştuk, bir saat sonra beklediğim telefon geldi, konuşmak için izin istedim, masaya döndüğümde hayli üzgün bir yüz ifadesi ile “Çok üzgünüm, dedem ölmüş, acele gitmem gerek” dedim bakışlarımı masanın altına indirerek. “Oh! çok şükür” diye cevap verdi kız sevinçle çantasını alıp ayağa kalkerken, “Seninki ölmeseydi inan tam da ben benimkini öldürmek üzereydim!”***AbartmayınArabamla şehirlerarası yolda dağları aşarken müthiş karnım acıktı salaş bir yol kenarı lokantasında bez bir afişte “Özel incelikte ezilmiş et tava” ilanını okuyunca hemen daldım içeri. Yemekten kalktıktan sonra kapının önünde duran aşçıya “Elinize sağlık” dedim, “Hayatımda bu kadar ince ezilmiş bir et yemedim.” Aşçı “Abartmayın, çok önemli değil..” dedi gülümseyerek, “18 tekerlekli bir TIR’ın altına giren her hayvan bu şekli alır.”Şart- Karıma elmas bir gerdanlık aldım, 3 hafta benimle hiç konuşmadı?..- Aa?.. Sahte falan mıydı?..- Yok.. Yok.. O şartla almıştım..!Okyanus- Babaa.. “Okyanus Ötesi” uzak bir yer mi?..-Sesini kes de yüzmeğe devam et..AnlaşmakAdam 6 kadınla birden evlenmek suçundan mahkemeye çıkartılmış, “Aman Tanrım!” demiş dosyasını okuyan hakim, “6 kadın birden ha?.. Nasıl böyle bir şey yaptın?” Adam “Abartılacak bir şey yok efendim” demiş “Gerçekten anlaşabileceğim birini aradığım net bir şekilde belli..!”***Geçmişi karanlıkHayli tanınmış bir politikacı gönlünü bir film yıldızına kaptırmış, 3-4 ay flört devresinden sonra ona evlilik teklif etmeden önce “Bilmediğim bir geçmişi nedeni ile acaba politik geleceğimi tehlikeye sokar mı?’ sorusuna cevap alabilmek için bir dedektifle anlaşmış, dedektifin raporu birkaç hafta sonra masasına gelmiş. “Beyefendi;Söz konusu hanımefendinin en ufak bir lekesine rastlanmamıştır. Geçmişi, ailesi, karakteri çok temizdir. Onu tanıyan herkes çok olumlu şeyler söylediler.. Ama maalesef son birkaç aydır geçmişi son derece karanlık ve şaibeli bir politikacı ile çok sık görüştüğü onu tanıyanlarca ifade edilmektedir.!”BulamıyormuşAlihan okula başladığı ilk gün sınıfta çişi gelmiş, korkarak elini kaldırmış ve öğretmeni ona tuvalete gitmesi için izin vermiş. Beş dakika sonra “Bulamadım öğretmenim” diye kıvranıp zıplayarak geri dönmüş, öğretmeni onunla koridora çıkarak ona tuvaletin yerini tarif etmiş ama birkaç dakika sonra Alihan bu sefer ağlayarak dönüp “Yine bulamıyorummm öğretmenimmm..” deyince bu sefer sınıfta yaşça biraz daha büyük Barış’ı ona hemen yardımcı olması için görevlendirmiş, biraz sonra iki çocuk mutlu bir şekilde sınıfa dönmüşler. “Buldunuz değil mi?” diye sormuş öğretmen. “Evet tabii ki bulduk öğretmenim” diye cevap vermiş Barış, “Ters dönmüş slip külotunun tam kenarına yapışmış orada öyle duruyormuş..!”*****Halit Refiğ’i anıyoruzTürk sinemasının en önemli yönetmenlerinden Halit Refiğ’i yitirmemizin üzerinden tam bir yıl geçti. Sinemaseverler, dostları, yakınları ve aydınlar Halit Refiğ’i anmak üzere yarın Zincirlikuyu’daki mezarı başında toplanacaklar. Saat 11.00’deki törende Halit Refiğ’e özlem ve sevgi dile getirilecek.Hayatını sinemaya adayan Halit Refiğ, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de anılıyor. Bu ödülü kazanan ilk yönetmen olan Refiğ için hazırlanan kısa bir belgesel sinemaseverlere gösterilecek.
KAFAMI BOZAN ŞEYLERNe zaman Savarona‘nın adı geçse hemen “Atatürk’ün” adı da mutlaka anılır. Bu doğal. Ancak özellikle bir iş adamı tarafından alınıp turizm amaçlı kullanılmaya başlamasından sonra hâlâ Atatürk adını kullanmak bir sömürüden başka bir şey değildir.Hele son yapılan fuhuş operasyonundan sonra kimilerinin Atatürk’ü dillerine çok dolamalarını manidar bulmamak mümkün değil.Garip bir iştahla Atatürk’ün adıyla fuhuş kelimesini yan yana getirmekten özel keyif alanlar olduğunu görüyoruz. Ne yazık ki gerçekten samimi biçimde yüreği Atatürk sevgisiyle dolu olanlar da bundan etkilenerek hem üzülüyor hem rahatsız oluyor.Oysa bilmeliyiz ki, Atatürk bu yatta sadece 54 gün geçirdi.Bunun büyük bölümünde de ne yazık ki hep hastaydı ve yatıyordu. Hatta tekneye sandalyeye oturmuş vaziyette taşınarak çıkarılmıştı çoğu kez. Yani Savarona’nın her tarafında Atatürk’ün olduğu söylemi gerçeği yansıtmıyor.Evet Atatürk, Savarona’yı çok seviyordu, çünkü denizi seviyordu. Savarona, Atatürk için ömrünün son günlerinde oynadığı bir oyuncak gibiydi.Eğer Savarona gerçek bir müze yapılıp da Atatürk’ün yaşadığı günlerdeki gibi korunabilseydi bir anlamı olurdu. Ama Savarona önce okul gemisi yapıldı. Atatürk’ten kalan bazı eşyalar Deniz Müzesi’nde sergilendi. Yatta kalan bazı eşyaların da yağmalandığı söylendi.Ardında da tamamen yenilendi. Belki Atatürk’ün odası ve o odadaki eşyaları aynen korundu. Hepsi bu.Buna karşın, Savarona yenilendikten sonra bildiğimiz bilmediğimiz pek çok yabancı tarafından kullanıldı. Gemi denize açıldıktan sonra Atatürk’ün odasına girilip girilmediğinin bile bir garantisi yok.Sonuç olarak, diyorum ki, Savarona üzerinden Atatürk sömürüsü yapmak veya Atatürk’e dil uzatmak bitmeli. Artık Savarona bir kenara bırakılmalı ve “Atatürk’ün yatı” olarak anılmamalı. Çünkü bu Atatürk’ün anısına da yapılan saygısızlıktır.*****YENİ ÖĞRENDİMSavarona’nın tarihiSon günlerde herkes Savarona hakkında konuşuyor ama bakıyorum da sorduğumda yatın tarihini pek bilene rastlamıyorum. Bu nedenle bazı ciddi kaynaklardan yola çıkarak sizlere Savarona’nın kısa bir tarihini sunmak istiyorum.YAPIMI: İsmini Hint Okyanusu’ndaki bir deniz kuşundan alan Savarona, Golden Gate ve Brooklyn köprülerini yapan mühendis John Roebling’in torunu, Richard M. Cadwallader tarafından 4 milyon dolara yaptırıldı. Yat Almanya’nın Hamburg şehrinde, Blohm und Woss tersanesinde yapılarak 28 Mart 1931’de denize indirildi. AMERİKA YASAĞI: Yat, döneminin en büyük özel yatıdır. Antika meraklısı sahibi geminin dekorasyonunu dünyanın dört bir yanından getirilmiş özel ve tarihi eşyalarla süsledi. Savarona Atlantik’te, Akdeniz’de ve Kuzey Afrika sularında dolaştı. Ancak yat Amerikan hükümetince ülke dışında imal edilmiş teknelerden istenen tescil ile teknenin bedeli kadar tutan gümrük vergilerinin yüksekliği nedeniyle Amerika karasularına girememiştir. Savarona aynı nedenle hâlâ Amerika’ya gidemiyor. Bir kere Miami’ye gitmiş ancak adeta göz yumularak hemen karasuları dışına çıkışı istenmiştir.ATATÜRK’E ALINMASI: Atatürk, denize olan büyük sevgisi nedeniyle Acar Motoru ve Ertuğrul Yatı’nı kullanırdı. Ertuğrul’un hurdaya gönderilmesinden sonra Atatürk’e yeni bir yat alınmasına karar verildi. Araştırmalar sonucu İngiltere’nin Southampton Limanı’nda satışa çıkarılan eşsiz Savarona yatı Atatürk için uygun görüldü. Bayan Cadwallader, hayranı olduğu Atatürk’ün kullanabilmesi için gemiyi imalat değerinin çok altında ucuz bir fiyatla Türk hükümetine sattı ve yata 24 Mart 1938 tarihinde Türk Bayrağı çekildi.ATATÜRK SAVARONA’DA: Atatürk ölümcül hasta olduğu sırada 1 Haziran 1938 Çarşamba günü saat 15.30’da yanında Hasan Rıza Soyak, Salih Bozok, Kılıç Ali ve Yaver Celal olduğu halde, Acar motoru ile Savarona Yatı’na ilk kez çıktı. Ancak Atatürk giderek artan rahatsızlığı nedeniyle pek sevdiği bu yatta çoğu zamanını yatakta geçirdi. Bir gün şöyle dedi: “Bir çocuk oyuncağını bekler gibi bu yatı beklemiştim. Mezarım mı olacak bu tekne benim?” Ne yazık ki Atatürk Savarona’da sadece 54 gün geçirebildi.OKUL GEMİSİ: Atatürk’ten sonra yat Cumhurbaşkanlığı makamına tahsis edildi. Ancak İnönü yatı hiç kullanmadı. 1951 yılında Savarona, Donanmaya devredildi ve okul gemisi yapıldı. Gemi 70 gün süren ilk inceleme ve tatbikat gezisini, 65 öğrenciyle 1 Ekim-8 Aralık 1951 arasında, Hindistan’ın Bombay şehrine yaptı. DEDİKODULAR: Daha sonraki yıllarda Savarona hep Heybeliada önünde durdu. Gemideki Atatürk’e ait olan eşyaların ve geminin bazı değerli parçalarının çalındığı söylentileri yayıldı. Ve 3 Ekim 1979 sabahı Savarona’da yangın çıktı. Geminin neredeyse tamamı yandı. Yangını çıkarmakla bir sol grup suçlandı. Uzun süren dava sonunda bu solcu gençlerin tamamı beraat etti.HURDAYA ÇIKIYOR: Gölcük’te onarıldıktan sonra bir süre müze olarak kullanılan Savarona için 1989 yılında hurdaya çıkarma kararı alındı; ancak Kahraman Sadıkoğlu son dakika kararıyla yatı 49 yıllığına kiraladı ve Savarona’yı önceki görkeminden daha iyi bir hale kavuşturmak için yaklaşık 25 milyon dolar harcadı. Sadıkoğlu Savarona’yı turistik amaçla kullandı.*****BUNU YAZMAK GEREKTürkçe âşığı Nedret Selçuker’e anma günüNasıl da geçiyor yıllar. Nedret Selçuker’i kaybetmemizden bu yana iki yıl geçmiş bile. Oysa sesi, şiirleri, kötü Türkçe kullandığımda yaptığı eleştirileri hâlâ kulağımda.Kartal Belediyesi “Bize hizmet edenleri unutmuyoruz” başlığı altında yeri doldurulamayacak sanatçı-gazeteci büyüğümüz için bir anma günü düzenledi. Yarın saat 15.00’te Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi’nde düzenlenecek törende Orhan Erinç, Hâlit Kıvanç, Ediz Hun, İkbâl Gürpınar, Ahmet Selçuk İlkan, Ahmet Özdemir, Gürşen Kafkas, Metin Şefika Keskin, Reşat Karabağ Nedret Selçuker’i bir daha anlatarak “onun ışığını” devam ettirecekler. Çağlar Özdolap Öztem ise sazı ve sesi ile Fatoş Çal da türküleriyle Nedret Seçluker’i anacak. Nedret Selçuker’in eşi Selma Selçuker’le konuştum. “Onu unutmam, acısını yüreğimden atmam mümkün değil, ama dostlarının ve Türkçe sevdalılarının onun güzel konuşma, etkili şiir okumak, hitâbet ve Türkçemizi kullanırken nelere dikkat etmek gerekirdi gibi bilgilerini paylaşmaya devam etmeleri en büyük tesellim oluyor” dedi.*****DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLERÖzgüven burada ama...Cumhurbaşkanı ile Başbakan yeni bir özel üniversitenin açılışına katıldılar. Törende yeni öğrencilerden biri konuşma yaptı. “Bilseydim Cumhurbaşkanı’yla Başbakan’ın burada olacağını, kravatımı takar, ceketimi giyerdim” dedi. Sonra ekledi: “Bir konuşma hazırlamak için YouTube’a bakardım, ama orası kapalı.”Cumhurbaşkanı ile Başbakan bu konuşmayı pek sevdiler. İkisi de “Aman bu ne özgüven böyle, 4 yıl sonra bu çocuk kimbilir ne biçim olur” dediler.Oysa yine Cumhurbaşkanı’nın katıldığı Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki törende iki öğrenci “parasız eğitim isteriz” pankartını açınca dövülerek, saçlarından tutulup yerlerde sürüklenerek ve tabii ki “ağızları kapatılarak” çıkartılıp gözaltına alındı. Aynı nedenle tutuklanan iki öğrenci ise aylardır hapiste.YouTube istemek “özgüven” ise onca koruma ordusuna rağmen fikirlerini açıklamak isteyen öğrencilerinki ne oluyor?*****Devlet büyüklerimizi protesto edip “parasız eğitim” isteyen öğrencilere uygulanan şiddet ortada. Anlaşılan öğrenciler “parasız eğitim” istedikçe “pataklı eğitim” alacak! (Gani Yıldız)
ANALİZBir kere daha ortaya çıktı ki, iktidarın asıl amacı “türban sorununu çözmek” değil, tam tersine, fiili durum yaratılsa bile sorunun devamını sağlamak.Türban konusunu “diri tutmak” iktidarın adeta “gıdası” gibi. Bu nedenle herhangi bir adım atılmasını asla istemiyor.Oysa, referandumdan önce CHP Genel Başkanı “türban sorununu çözeceklerini” açıklamıştı. Üstelik bunu, CHP’nin tabanında çıkabilecek rahatsızlıkları bile göze alarak yapmıştı Kılıçdaroğlu. Nitekim şimdi türban sorununun devam etmesi için ellerinden geleni yapanlar, CHP örgütünü ve kitle tabanını da sürekli tahrik ediyor.AKP iktidarı ise önce bu söylemi “samimiyetsiz” buldu, ardından da kelimenin tam anlamıyla yan çizdi. Yerine ise YÖK Başkanı’nı devreye sokarak “türbanda fiili durum” yaratılmasını sağladı.Aslına bakarsanız, daha önce de yazmıştım, şu anda üniversitelerin pek çoğunda artık “türban yasağı” diye bir şey yok. Özel üniversiteler bu konuda çoktan tavır değiştirmişti, devlet üniversiteleri de göz yumma biçiminde soruna sırtlarını çevirmişti.YÖK Başkanı’nın İstanbul Üniversitesi’ne yazdığı mektup ise fiili durumun kesinlik kazanmasını sağlamış oldu. Ama bu sorunu çözmüyor, çözmeyecek. Sadece yine ve yine ve sonra yine tartışılmasına yol açacak o kadar.Tartışmaların ise AKP iktidarına hiç bitmeyen bir enerji ile güç kazandırdığı gerçeğini de göz ardı edemeyiz. AKP bu kaynaktan beslendikçe sorunu sürdürecektir.CHP’nin tavrına gelince. Kılıçdaroğlu’nun “örtünme tarifi” yapmasını eleştirebilirsiniz. Ancak Kılıçdaroğlu’nun nahif kimliğine bakınca, bunun bir siyasi manevradan ziyade, AKP’yi de ürkütmeden konuya çekmek için yapılmış bir nezaket çıkışı olduğunu söyleyebilirim.Kılıçdaroğlu, türban sorununun çözümü için uzun uzadıya anayasa değişikliklerine gerek olmadığını, kısa sürede sağlanacak bir mutabakat ve belki de bir yönetmelik değişikliği ile sorunu çözebileceklerini anlatmak istedi. Bunun için de “sorun inançlar gereği örtünme talebinden kaynaklanıyorsa” düşüncesiyle, bazı İslam ülkelerinden -ki bunlar şeriat devleti- örnekler verdi.Oysa AKP’nin sorunu çözmeye niyeti olmadığı için, hem konuyu iyice sulandırmasına hem de yandaş yazarların alaylı saldırılarına tanık olduk. Hazin bir durum.Sonuç şudur: AKP ve yandaşları, siyasi gıdalarını alabilmek için, demokrasi, özgürlükler ve insan hakları ile hiç ilgisi olmayan, üniformal bir giysi üzerinden inanç sömürüsü yapmaya devam etmektedir.*****ÇOK GÜLDÜMBurada anlatılan Türkiye olamaz ki!Geçenlerde bir dost topluluğunda herkes “anlamlı” fıkralar anlatıyordu, bir tane de benim aklıma gelince anlattım. Gerçi anlattığım fıkra gibi olmasına rağmen, aslında tarihte yaşanmış bir “ibretlik” olaydı.Dinleyenler “aa” dediler, “Aynen şimdiki Türkiye.” Şaşırdım tabii, ben bunu tarihi bir anekdot diye anlattım. Türkiye’nin durumu ile ne ilgisi olabilir?İsterseniz siz de okuyun, söyleyin bakalım bu anlatılandan Türkiye çıkarılabilir mi? Yok daha neler yani!Dişi deveHz. Ali’nin şehri olan Kûfe’den bir Arap, devesiyle Şam’a gitmiş. Adam Şam’da dolaşırken, biri yanaşıp deveyi sahiplenmiş: “Ver o dişi deveyi bana!” Kûfeli Arap, “Bu deve benimdir, üstelik erkektir” diye kendini savunmaya çalışsa da anlaşamamışlar, iş Şam’ı yöneten Muaviye’ye kadar yansımış.Muaviye, tarafları dinlemiş, sonra da kararını açıklamış: “Bu dişi deve Şamlınındır!” Sonra halka dönmüş: “Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?” Hep birlikte bağırmışlar: “Şamlınındır!”Muaviye Kûfeli Arap’a dönüp demiş ki: “Kûfeli, dinle! Biliyorum, bu deve senindir ve erkektir. Ama şehrine dönünce Ali’ye de ki: Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayıramayan, o ne derse ‘evet’ diyen 10 bin adamı var! Ayağını denk alsın!”*****HOŞUMA GİDENLERRakı-salakElazığ’a MEY grubunun yöneticisi Galip Yorgancıoğlu ile yaptığımız “bağ bozumu” gezisinde edindiğim çevre ile ilgili izlenimlerimi önümüzdeki günlerde yazacağım tabii. Ama dün laf içkiden açılmışken, bugün sizlerle rakı ile ilgili Nazım Hikmet’in dizelerini paylaşmak istedim. Haksız mı Nazım?RAKI: Bu meret öyle bir merettir ki, acıyla içilir, tatlıyla içilir, neşeyle içilir, ağlayarak içilir, kavunla içilir, peynirle içilir, ikisi beraber çok güzel içilir, yemekle içilir, mezeyle içilir, suyla içilir, susuz içilir, sodayla içilir, şalgamla içilir. Ama işte;Bir tek salakla içilmez.*****ŞAŞIRDIMO sululuksa bu ne?Başbakan CHP’nin anayasa değişikliği konusundaki söylemini “sululuk” olarak niteledi. Başbakan’a göre kendi iç tüzüğünü seçime kadar yetiştiremeyeceğini söyleyen CHP’nin bir haftada bir ayda anayasa değiştirmesi mümkün değil. Bu nedenle “sululuk” diyor. Anlamadığım şu: İç tüzük CHP’nin kendi sorunu. AKP’yi ilgilendirmiyor. İç tüzükle anayasa değişikliğini kıyaslamak da yanlış.Ama asıl önemlisi şu: Türkiye’nin yapısını alt üst ederek, iktidara yargıyı tamamen kontrol olanağı sağlayan anayasa değişiklikleri ne kadar zamanda yapıldı ki? Öyle aylar süren hazırlıklar mı oldu, uzlaşma mı arandı, mecliste insanların konuşmasına mı izin verildi? Hayır, karar alındı ve AKP oylarıyla uygulamaya sokuldu, sonra da hiçbir şeyden haberi olmayan halka onaylatıldı.CHP’nin bir ayda anayasa değişikliği yapılabileceğini söylemesi “sululuk” oluyor da, bir haftada dayatma ile hazırlanan anayasa ne oluyor o zaman?*****BUNU YAZMAK GEREKYÖK Başkanı yan çiziyor, yandaş medya aldırmıyorYÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan‘ın İstanbul Üniversitesi’ne gönderdiği yazı doğal olarak “türban serbestisi” olarak algılandı. İki gün medyada tartışıldı. Derken bir baktık ki Özcan biraz “yan çizerek” yazının “türbana özgürlük” olarak kabul edilemeyeceğini söyledi. Tartışma ve tepkilerden endişelenmiş olacak ki bununla da yetinmeyip bir açıklama daha yaparak “Bu zaten siyasetin işidir” dedi.Tabii bütün bunlar “halkı aptal yerine koymanın” değişik versiyonları. Halkın eğitimsiz, kültürsüz ve çok düşük gelirli kesiminin iktidara destek verdiğini söylerseniz sizi hemen “halk düşmanı” ilan eden kesimler, halkın göstere göstere aptal yerine konmasına ses çıkarmıyor.Nitekim, Özcan’ın “bu türbana geçiş değildir” mealinde açıklamalarına rağmen, yandaş medya asıl amacı açıkça söylemekten hiç çekinmiyor. Dünkü yandaş medyada ve biat etmiş kalemlerde “YÖK’ün mektubu ile türbanın nasıl özgürleştiğini” anlatan haber ve yazılar yine ağırlıktaydı.Bir oyun oynanıyor ki, seyreyleyin gitsin.*****Başbakan, CHP’nin Anayasa hazırlama takvimi için, “Böyle sululuk olur mu?” demiş. AKP’nin Anayasa değişikliklerini “kuru kuruya” yaptığını düşünen CHP işi sulandırmak istemiş olamaz mı? (Gani Yıldız)
İstanbul trafiği ile ilgili dünkü yazımda, trafik polisi sayısının yetersiz olduğunu, bunun sonucunda en sıkışık saatlerde ortada hiç polis görünmediğini dile getirmiştim.Tabii emniyet müdürlüğü bu tür yazılardan alınıyor. Oysa bu bir durum saptamasıdır. Rakamlar ortada, 14 milyonluk koca kent 500’e yakın trafik polisiyle denetlenmek isteniyor. Bu da olmuyor. Bence buna önem verilmeli.* SÜRÜCÜLER: Bugün, asıl soruna, yani sürücülerin durumuna değinmek istiyorum. Çünkü İstanbul trafiğinin arapsaçına dönmesinin açık ara birinci sorumlusu, aslında sürücüler. Geçenlerde trafik sınavına hazırlanan birinin kitabını alıp baktım biraz. Benim sınava girdiğim dönemdekinin neredeyse iki katı kalınlıkta bir kitap. Trafikle ilgili tüm kurallar yazılı.* EZBERLERDİK: Bizim zamanımızda buna benzer bir kitabı adeta ezberlerdik, sınavda bunların büyük çoğunluğu sorulurdu, kitapta yazanın dışında bir kelime bile yazsanız o cevap yanlış sayılırdı. Herkes kuralları ezerlediği için, ehliyeti aldığı an bunların hepsi zihninden çıkıp giderdi. Oysa şimdi, önce kursa gidiliyor, o kurallar aylar süren eğitimde öğretiliyor, uygulaması gösteriliyor. Ayrıca ezber de gerekmediği için öğrenilenlerin akılda kalması gerek mantıken.* SANKİ SINAV İÇİN: Öyle olmuyor işte. Yine ehliyeti alan, sanki o kurallar sırf sınav sorusu olsun diye öğretilmiş gibi, dağdan inip de arabayı ilk defa görenlerin şaşkınlığı ile direksiyon başına geçiyor. Kural mural hak getire olunca da trafik arapsaçına dönüveriyor.Bütün sürücüler bozmadan kurallara uysalar, kent içi trafiği yarı yarıya azalacaktır, isteyen herkesle iddiaya girerim. İşte o zaman yol ve trafik hataları ile polislerin yetersizliği de daha anlaşılır ve görünür olacaktır.* TRAFİK-DEMOKRASİ: Kimi zaman trafik kuralları ile demokrasiye uymak arasında müthiş bir bağ kurarım zihnimde. Trafik kurallarına uymayanların, trafikte “kurnazlık” yaparak öne geçtiğini sananların aslında demokrasi, insan hakları ve hukuk konusunda da çok yetersiz olduğunu düşünürüm. Kurallara bakın sonra siz de zihninizden bu fikri bir geçirin, bakalım haksız mıyım?* ÖNEMLİ HATALAR: Hemen aklıma gelen ve trafiği mahveden birkaç önemli hatayı sizlerle de paylaşmak istiyorum. Örneğin, önünüzdeki kavşakta “yeşil ışık” yanıyor. Ama ışıktan sonrası durmuş. Siz bunu göre göre kavşağa giriyorsunuz, ama ortasında kalıyorsunuz. Tam o sırada diğer yöne yeşil ışık yanıyor ve siz yolu kapattığınız için orası da duruyor. Tabii bu durumda tam diğer taraftan gelen yol için kırmızı yanıyor, ama bu kez hırsla geçmeye çalışan bir başka araç sizin arkanızdan gelen trafiğin önünü kesiyor.* AKIL-MANTIK: Oysa biraz akıl ve mantıkla baksak; yeşil yansa da önümüzdeki trafik yürümüyorsa hiç olmazsa diğer tarafa yol versek birazdan biz de kurtulacağız belki ama, ne desem nafile. İşte polisi bu durumlarda arıyor insanın gözü.Trafiği en sıkıştıran “kötü” ve “kurnaz” uygulamalardan biri, daralan trafiğe en sağdan ya da en soldan gelip “kaynak” yapmaya çalışılması. Oysa yollarımızdaki yer çizgileri gerçekten mükemmel. Üçgen biçiminde içi enine çizgili bölgeler aslında yol değildir, o çizgiler buranın üzerine çıkılmamasını emreder. Normalde belki buraların kaldırım gibi yüksek yapılması daha doğru. Ama trafik kurallarını koyanlar, insanlara değer verdiklerinden buraları yükseltmek yerine çizgiyle göstermişler.* GEÇİŞ YERİ Mİ?: Bizim sürücüler ne yapıyor, o çizgili yerleri, birkaç arabanın önüne geçebilecek bir geçiş yeri olarak kullanıyor. O çizgilere uyulsa trafik daralsa bile sıkışmayacak sadece yavaş akacak. Aynı şekilde emniyet şeridini ya da sağa veya sola ayrılan şeridi düz gitmek için kullananların yarattığı kargaşa da trafiği içinden çıkılmaz hale getiriyor.* BOŞLUK BENİMDİR: En sık yapılan hatalardan biri de “gördüğü her boşluğa girme” hastalığı. Bizim sürücüler nedense kendi şeritlerine asla uymaz. Öndeki araç yavaşladığı an kendini hemen sağa ya da sola atar. Bu bir iki saniyelik duraksatmaların 10 dakika içinde bütün bir bulvarın trafiğinin sıkışmasına neden olduğu ise kimsenin aklına bile gelmez.* EĞİTİM BOŞ LAF: Trafik polisinin yapması gereken işte bu noktalarda bulunmak, hiç acımadan ağır cezalar kesmektir. Herkesin ağzında “bir eğitim” lafıdır gidiyor. Açık söyleyeyim bunu eğitimle ilgisi yok. Ehliyet alınırken her şey öğretiliyor. O çok bayıldığımız batı ülkelerindeki halk çok akıllı olduğu için değil en küçük bir kural hatasında çok ağır cezalar ödediği için trafik kurallarını öğrenmiştir, bunu unutmayın.*****On üç yaşındaki bir kıza tecavüz edenlere, hem cezaların alt sınırları uygulanmış, hem de “iyi halleri” nedeniyle cezalarda indirim yapılmış. Hukuk sistemimizin hali, sanıklarınki kadar “iyi” gözükmüyor! (Gani Yıldız)*****Dünyanın ilk şarabının üretildiği yere seyahatYeni Rakı, Kayra Şarapları (MEY) grubunun yöneticisi Galip Yorgancıoğlu “Elazığ’a bağ bozumuna gidiyoruz, gelir misiniz?” deyince hiç tereddüt etmedim. Bir kere yolum nedense hiç Elazığ’a düşmemişti, sonra Türkiye’deki şarapçılığı çok merak ediyordum. Üç gazeteci, Ertuğrul Özkök, Mehmet Tezkan ve ben pazartesi sabahı kalkıp Elazığ’a uçtuk. Bir de Serdar Turgut gelecekmiş ama o son anda herhalde daha cazip geldiği için Floransa’ya gitmiş. Gazetesinin Genel Yayın Müdürü de orada olunca, ağzımızı açmadık tabii, adam haklı, ne yapsın.Uçaktan iner inmez soluğu Şükrü Baran Bağı’nda aldık. Harika bir kahvaltı eşliğinde, şarapçılıkla ilgili ilk bilgileri almaya başlamıştık bile.Önce Şükrü Baran‘dan söz edeyim. Elazığlı bir işadamı. 2001 yılına kadar İstanbul’da işini yaptıktan sonra, karar veriyor ve doğduğu kente, köyüne geri dönüyor, kazandığı paranın bir bölümünü buraya yatırmaya karar veriyor.Bu bölge dünyanın en eski bağcılık ve dolayısıyla şarapçılık bölgesi.Baran köyünün hemen bitişiğindeki araziya bağ kuruyor, o ünlü “öküzgözü” üzümünü yetiştirmeye başlıyor. Ama klasik bağcılık yapmıyor, en modern ve yeni teknoloji ve anlayışla kuruyor yeni düzenini. Bu idealist Elazığlının çabası sonucunu çabuk veriyor, dünya çapında şarapçılığa soyunan Kayra ile ortaklığa gidiyor.2006’da Amerika’dan Winemaker yani şarap yapıcısı Daniel O’Donnel‘le anlaşıyorlar. Dünyanın sayılı şarap yapıcılarından O’Donnel bir yandan bağcılık konusunda yoğun çalışmalar yaparken diğer yandan da, Kayra’nın Fransa lokantalarına bile giren yeni markalarını yaratıyor.Kayra İmperial Öküzgözü, Kayra İmperial Şiraz, Kayra Vintage Cabarnet Sauvignon, Kayra Vintage Chardonary, Buzbağ Rezerv şarapları çeşitli uluslararası yarışmalarda ödüller kazanıyor. Galip Yorgancıoğlu “Elazığ dünyanın ilk şarap yapılan yeri, peki biz niye dünyanın en iyi şarabını burada yapmayalım” diyor ve ideallerinin bu olduğunu söylüyor, ki bu bu sırada az önce saydığım şarapların tadına bakıyoruz. Aramızda Ertuğrul Özkök gibi bir “şarap üstadı” olunca, onun gözlerine bakıyoruz, o da “Çok güzel, gerçekten içtiğim en güzel şaraplardan bunlar” diyor ve biz de katılıyoruz ona.Kayra Tekel özelleştirmesinden almış Elazığ Şarap Fabrikası’nı. Fabrika Atatürk’ün emriyle kurulmuş. O büyük insanın ülke kaynaklarını değerlendirmek için nasıl hamleler yaptığını bir kere daha görmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Sonra o gün kurulan fabrikanın mimarisi ve kullanışlığı ile Tekel’in daha sonra yaptıklarını karşılaştırıyoruz. İlk yapılanlar çok daha iyi.Sonra, çok partili dönem başlamış, güya demokrasi gelmiş, ama her şey bozulmuş.Elazığ ile ilgili pek çok notum var, daha sonra yazacağım tabii.*****Efsane dizi Dallas geri dönüyormuş. Yapımcılara tavsiyemiz, senarist sıkıntısı halinde ülkemize uğrasınlar, zira yandaş medyada çok parlak arkadaşlar var! (Gani Yıldız)
BUNU YAZMAK GEREKİstanbul trafiğindeki keşmekeş yeni değil. Kendimi bildim bileli İstanbul’dayım ve trafiğin rahat olduğu zamanı hiç hatırlamıyorum.Boğaz Köprüsü yoktu daha, trafik yine çileden çıkarırdı. Köprü ile ferahlama olacak sanıldı, tam aksine 4 şeritli yollar bile ara sokaklara döndü. Sonra bir köprü daha, şimdi biri daha yapılacak ancak trafik aynı trafik.Elbette 90’lı yıllardan itibaren özellikle, trafiğe milyonlarca araç katıldı, bunlarla baş etmek çok zor. Ama belli ki trafik geçit yapmakla, şerit eklemekle, kentin ortasından otoyol gibi yollar geçirmekle çözülmüyor.Yapılan her geçit, açılan her kavşak aslında trafiğin biraz daha sıkışmasına neden oluyor.Aslına bakarsanız İstanbul’un yolları batının büyük kentlerindeki yollardan çok daha fazla, geniş ve kullanışlı.Buna rağmen trafiğin aksamasının üç nedeni var:BİRİNCİSİ, trafik polisinin yetersizliği, İKİNCİSİ ve bence en önemlisi, sürücü hataları,ÜÇÜNCÜSÜ iki köprüye giden yolların ana trafiği kesmesi.Bugün sizlere birinci faktörden, trafik polislerinin yetersizliğinden söz etmek istiyorum. Daha sonraki yazılarımda diğer faktörleri ele alacağım.İstanbul Trafik Şube Müdürlüğü’nde yaklaşık 1200 trafik polisi çalışıyor. Polisler 24 saat esasına göre görev yaptığı için bunların ancak yarısı hizmette. İzinli, raporlu olanları da çıkardığımızda demek ki İstanbul’un tamamında ancak 500 kadar trafik polisinin görev yapabildiğini söyleyebiliriz.Bu sayı 14 milyonu aşan nüfusuyla İstanbul için asla yeterli olamaz. Olmadığı da ortada zaten.Trafik polisinin eksikliği özellikle “pik” denilen yani en yoğun saatlerde kendini hissettiriyor. Önemli kavşaklarda, birbirini kesen büyük caddelerde yeterli sayıda polis olmaması nedeniyle trafik keşmekeşe dönüşüyor.Yoğun trafik akışının olduğu caddelerdeki trafik ışıkları trafiğin akışına değil tam tersine durmasına neden oluyor. Çünkü bir taraftan dura kalka akan trafik, kırmızı ışık yandığında karşı tarafın yolunu kesiyor. İşte o noktada trafik polislerinin bulunmaması sorunu içinden çıkılmaz hale getiriyor.Konuyu bir Trafik Müdürü ile konuşmuştum geçen hafta, “Trafik ışıkları zaten polisin orada olmaması için var, her trafik ışığının altına bir polis koyamayız ki” demişti. Çok doğru da, geçerli değil.Ayrıca tabii ki her ışığın altında bir polis olmayacak da, en yoğun saatlerde bu kavşakların işlerliğini sağlamak da polisin görevi. Klasik söyleme sığınıp kimse bahane aramamalı.Tabii İstanbul’da trafiğe çıkanlar kritik noktalarda da polisi görememekten şikâyetçi. İstanbullu bir sürücü trafik polisi ile ancak devlet büyükleri geçecekse karşılaşıyor. O trafik polisleri de trafiği yönlendirmek için değil, devlet büyüğünün geçeceği yolları kesmek için bekleşiyor.Belli ki bütçeden trafik polisi sayısını artırmak için kadro çıkamıyor. Çünkü maliyetinin yüksek olduğu düşünülüyor.Oysa İstanbul’da duran trafiği akıtmanın sağlayacağı tasarruf polis maaşlarından kim bilir kaç kat fazla olacaktır.*****OKURDAN MESAJLARAraba çekmede son sınır!İstanbul’da trafik ekiplerinin, daha doğrusu trafik ekibi görünümündeki dernek ve vakıfların korsan araç çekme faaliyetlerini defalarca yazdım. Bir şey değişmiyor aslında, bir Trafik Müdürü arayıp önce biraz üzüntü belirtiyor, sonra ilgi gösterileceğini söylüyor, hepsi bu.Çünkü araç çekmenin rantı çok yüksek. Kimse bu ranttan olmak istemiyor. Bu nedenle emniyet teşkilatı her türlü eleştiriyi göğüsleyerek bu düzenin devamını sağlıyor.Ne diyeyim, ben bu tür aksaklıkları gördükçe yazmaya devam edeceğim.Bugün araç çekmede işin “şahikası” sayılacak bir olay anlatacağım.Nazan Kayran, Maslak-Darüşşafaka metro hattının açılmasına çok sevinen bir çevre sakini. Çünkü metro sayesinde artık her gün arabasıyla şehir trafiğine girmesi gerekmiyor. Arabasını metro durağındaki İSPARK’a bırakıyor, şehir içindeki işlerini halledip metroyla gidip dönüyor, arabasını alıp evine gidiyor. İdeal olan da bu zaten. Ama Nazan Hanım arabasını İSPARK’ın tabelasanın altına bırakıyor, görevliye parayı ödüyor, metroya binip gidiyor, işini bitirip geri dönüyor ve bakıyor ki, arabası yerinde yok. İSPARK görevlisi de yok. Biri “Arabanızı polis çekti” diyor. Polisin arabayı çektiği otopark bulunuyor, çekici ücreti, park parası ve trafik cezası ödeniyor ve araba geri alınıyor.Ama Nazan Hanım soruyor: “İSPARK tabelası olan yere park ediyorum, parayı ödüyorum, makbuzu alıyorum, araba neden çekiliyor?” Meğer Trafik ile İSPARK o bölgede kavgalıymış. İSPARK “tabela dikmiş” polis “park edilemez” diyormuş. Kabak da parasını verip park eden vatandaşın başına patlıyor.*****DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLERDava bana açılırsa yargı kötü, başkasına açılırsa iyi!Yandaş medya son zamanlarda hayli telaşlı ve tedirgin. Çünkü bu medya kuruluşları ve bazı yazarlar hakkında çok sayıda dava açılmış ve açılmaya da devam ediyor. Buna isyan ediyorlar.Gazetecilere dava açılması hiçbirimizin hoşuna gitmiyor tabii. Buna karşın, başkaları için, üstelik saçma sapan iddianamelerle davalar açılmasına hiç ses etmeyenlerin ve sıkıştıkları an “Yargı kararına saygılı olalım, yargılamanın sonucunu bekleyelim” diyenlerin kendileriyle ilgili davalara tepki göstermelerini anlamak mümkün değil.Aynı şekilde “Yargıya saygılı olalım, yargı kararlarını bekleyelim, bir suçunuz yoksa aklanırsınız zaten” diyenler olursa, haksız mı sayılırlar?Ayrıca başkalarına dava açan savcılar “kahraman” oluyor da, bunlara dava açanlar neden “derin devlet” adamı sayılıyor.İnsanda, samimiyet ve dürüstlük olmayınca biz bunları daha çok yaşarız.*****HOŞUMA GİDENLERNe zamandır hiçbir sanat etkinliğine gidemiyordum. Yazıydı, televizyon konuşmalarıydı, referandumdu, bazı konferanslar ve bilgi almak için Anadolu’nun çeşitli illerine gitmelerdi derken, ne yazık ki hayatın bu en keyifli anlarından mahrum kaldım.Pazar günü bu “makûs” dönemi geride bırakabilmek için ilk adımı attım. Dünyanın en izlenen müzikallerinden biri olan Chicago’yu izledim. Tabii New York’taki dekor ve sahnenin aynısı değildi belki ama, çok keyifli bir iki saat geçirdim. Özellikle danslar ve espriler çok güzeldi.Bir de, başrol oyuncusu uzaktan bakınca tıpkı Gülgün Feyman’dı sanki. Epeydir görmediğim sevgili arkadaşımı sahnede izler gibi hissettim. Neyse, uzun zamandan beri ilk oldu ama bu yıl tiyatro, konser, gösteri gibi etkinliklere daha çok katılmayı düşünüyorum. İlk olarak da önümüzdeki hafta Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden başlıyorum. Başından sona izleyip izlenimlerimi sizlere de aktaracağım.
Sevgili okurlar; artık sanıyorum kimse hiçbir şeye şaşırmıyor. Birbiri ardına gelen iddiaları, komploları, gözaltıları, tutuklamaları, iddianameleri, bu iddianamelerin eklerini, dinlemeleri, izlemeleri, video görüntülerini çok kanıksadık. Hiçbir şeye şaşırmıyoruz, şaşırmış gibi yapıyoruz. İşte Hanefi Avcı olayı. Şaşırmış gibi yaptık yine.Arka arkaya iddialarHazır yeri gelmişken Hanefi Avcı olayı ile ilgili birkaç cümle yazmak istiyorum. Sanki bu polis müdürü hiç Türkiye’de yaşamıyordu, sanki kaçaktı da yakalandı. Bir anda ne iddialar ne belgeler ne bilgiler... Yandaş gazetelere bakıyorum da her gün bir “şaşırtıcı” iddia atıyorlar ortaya Hanefi Avcı için. Bunlar şu meşhur kitap yokken hiç mi bilinmiyordu yani?Geçmişle hesaplaşmaAslına bakarsanız, bütün bunlar “geçmişle hesaplaşma” adına yapılıyor. Özellikle yeni yetme yazarlar, dinciliği ideolojik bir silah olarak kullananlar, geçmişi bilen ama şimdi çıkarları yandaşlıkta olanlar ve tabii ki iflah olmaz Türkiye sevgisizleri akıl almaz iddiaları ortaya dökerek “Geçmişle hesaplaşıyoruz, korkmayalım bundan” diyor.Hesaplaşma mı?Peki ortaya bütün bu saçılanlar, bunlar üzerinde yönlendirici değerlendirmeler, gerçekten geçmişle hesaplaşma amacına mı yönelik, yoksa ülkeyi tamamen ele geçirmeyi amaçlayan faşizan bir anlayışın devlet gücünü de kullanarak, beğenmediği herkesi ve her kesimi sindirme operasyonu mu? İkinci ihtimalin ağır bastığını daha rahat söyleyebilirim.Korku her taraftaAylardır bir “korku imparatorluğundan” söz edenler var. İktidar ve yandaşları bu tanıma çok öfkeleniyorlar. Ancak son günlerde görmeye başladık ki, yandaş kesimden de bu “korkuya” kapılmaya başlayanlar var. Her şeyin bir düzmece olduğunu bilmelerine rağmen aksini yazabilenler, şimdi bir parça tedirgin olmuş gibi görünmeye başladı.O kadar değilBakıyorum da, örneğin Hanefi Avcı olayından sonra, birkaç yıldır gerçekleri saptırmak için birbiriyle yarışanlar bile “Bu kadar da olmaz” demeye başladı. Çünkü herkesi aptal yerine koyarak canlarının istediğini yazanlar, Avcı olayı ile birlikte “Canım halkı bu kadar da geri zekâlı yerine koymaya hakkımız yok” diyorlar ki, ibretlik bir durumdur bu.Tasfiye olma korkusuBu köşeyi okuyanlar bilirler, gerçekleri bile bile saptıran yandaşlara “Yapmayın, İran’da da böyle olmuştu, orada da solcu ve liberal olduklarını zanneden ve demokrasi savaşı verdiğine inananlar işleri bittiğinde yok edilmişti” diye seslenmiştim kim bilir kaç kez. Anlaşılan bu gerçeği nihayet görmeye başladılar. Çünkü bundan sonra “bertaraf” edilecekler artık kendileri.Öylece oturalım mı?Sevgili okurlar; elbette yalan yanlış bilgilerle kamuoyu şartlandırılıyor ama, ortaya atılan her iddianın tamamen asılsız ve temelsiz olduğunu da söyleyemem. Türkiye’nin yakın geçmişinde yaşanan, demokrasiye, hukuka, insan haklarına aykırı pek çok olay var. Üstelik bunların çoğu da “devlet gücüyle- devlet adına” yapıldı. Bunların da hesabının sorulması gerek.Savcılarla olmazAncak eğer olayları derinine incelemeden, kimi gönüllü savcıların “cesaret” ve “kahramanlığına” güvenerek, ne olduğu belirsiz suçlamalar hakkında soruşturmalar açtırarak, insanları tutuklatarak ve bunu bir eziyete dönüştürerek hesaplaşacağımızı sanıyorsak aldanırız. Çünkü bu yol, görüldüğü gibi geçmişle değil, kişilerle hesaplaşma anlamına geliyor.Meclis artık el koymalıErgenekon adı verilen bir operasyon başlatıldı biliyorsunuz. Burada “amaca uygun” sonuç alınmaya başlanınca ardından daha da geçmişe gidildi. Kimsenin bilmediği bilemeyeceği bazı bilgiler ve belgeler saçıldı ortaya. Her olay, her eylem bir komplo teorisi olarak sunuldu ve halkın kafası iyice karıştırıldı. Diyorum ki artık Meclis’in harekete geçme zamanı geldi hatta geçiyor.Bir düzene konmalıAklına gelenin yaptığı ihbarla, bir televizyon konuşmasıyla, saklandığı söylenen belgelerle bir yere varmak artık zor. Bu iş Meclis’e devredilmeli ve bir soruşturma yapılmalıdır. Belli bir yıldan alınarak yaşanan tüm olaylar dikkat ve ciddiyetle mercek altına alınmalı, buradan çıkacak sonuçlarla suç duyuruları yapılmalı ve ondan sonra yargı da harekete geçmelidir.Objektif olması içinEğer sağlıklı bir çalışma yapılmazsa, bugünkü kaos ortamından kurtulmamız mümkün olamaz. Aynı olayla ilgili birbirini tutmayan değerlendirmeler sarar yine etrafı. Buna karşın Meclis’te partilerden eşit üyelerle kurulacak bir komisyon, objektif olarak her olayı tek tek inceler ve bütün belgeleri ortaya çıkarır. Oradan çıkacak sonuca da kimsenin itirazı olmaz.Meclis bunu başarıyorduAslına bakarsanız Türkiye Büyük Millet Meclisi bunu daha önce denemişti ve başarıya da ulaşıyordu. Faili Meçhul Cinayetler ve Susurluk araştırmaları son derece başarılı biçimde yürütüldü. İş sonuç bölümüne geldiğinde tıkandı çünkü “devletin çarkları” buradan çıkacak sonucu engelledi. Ama aradan 10 yıl geçti. Durum artık farklı. Bu kez o çarklar çalışmayacaktır.12 Eylül’e de komisyonMeclis ayrı bir soruşturmayı 12 Eylül darbesi ile ilgili yapmalıdır. İktidar ve yandaşları referandumda “darbelere hayır” ve “darbecilerden hesap sorma” sloganlarını çok kullanmış ve bu çok da etkili olmuştu. Ancak herkes de biliyor ki bu referandumun sonucuna göre 12 Eylül darbecilerdinden hesap sormak pek de mümkün değil.Yine kakofoni olacakGerçi bazı örgütler, kişiler ve STK’lar 12 Eylül’le ilgili çok sayıda suç duyurusunda bulundular, savcılıklara başvurdular. Ancak göreceksiniz bu suç duyurularının çoğu ya reddedilecek, ya takipsizlik verilecek ya görevsizlik kararları alınacaktır. Bazı savcılar ise dava açmak isteyecekler, hukuku zorlayacaklardır. Yani yine bir kakofoni oluşacaktır.Oysa Meclis yapabilirPeki, tüm bunları bir kenara bırakıp Meclis’te bir soruşturma başlatırsak ne olur? İşte o zaman darbenin tüm detayları masa üzerine yatırılmış olur. Üstelik sadece darbeyi yapan 5 general değil, buna fiilen katılan ve darbe döneminde devletin gücünü kullanarak suç işleyenlerden de hesap sorulması şansı yakalanır. İşte o zaman darbeden hesap sorarız belki.Dünyadaki örnekleriAçıkçası, benzer dönemler yaşayan başka ülkelerde de hesap sorma, yüzleşme benzer şekillerde yapıldı. Arjantin’de, Güney Afrika’da, Şili’de bireysel girişimler yerine kurulan soruşturma komisyonları bilgi ve belgeleri topladı. Ondan sonra hesap sormak da kolaylaştı. Türkiye’nin de, siyasi çıkar hesaplarının dışına çıkarak bunu başarması gerekir.Hepinize iyi haftalar dilerim...*****Numan Kurtulmuş, Saadet Partisi’nden istifa etti. İşin özeti; Numan, kurtulmuş! (Gani Yıldız)*****Biri sizi aldatıyorsa suç sizi aldatandadır, ama aynı kişi tarafından ikinci defa aldatılıyorsanız bu sefer suç sizindir. (Fur Kaner)
MERAK ETTİKLERİMStar TV’de başlayan polisiye dizi “Behzat Ç”yi izlediniz mi? Ben izledim. Sadece Behzat Ç’yi oynayan Erdal Beşikçioğlu’nu izlemek bile çok büyük bir keyif.Bir adam bu kadar mı karizmatik olur, bir role bu kadar mı yakışır?Tabii bir de ağabeyi oynayan Ege Aydan. Zaten oynadığı her oyunu beğenmiştim bugüne kadar ama Behzat Ç’deki rolünün lezzeti bambaşka.Diğer oyuncuların da hakkını yemeyeyim, hepsi çok başarılı.Şimdi Behzat Ç olayına nereden girdim ve başlık ne anlama geliyor. Hemen anlatıyorum.12 Eylül’de bir referandum yaptık ve anayasa maddelerindeki bazı değişikliklere “evet” dedik.Referanduma giden yolda başta iktidar olmak üzere iktidar yandaşları, liberaller ve kimi eski solcular propaganda olarak “demokrasi, hukuk, özgürlükler, darbe karşıtlığı, yasadışılıkla mücadele” kavramlarını kullandılar.Dediler ki “Daha çok demokrasi istiyoruz, o halde evet diyeceğiz.” Sonra “özgürlüklerimizin yolunu açıyoruz” dediler. Bir baktık “Darbe anayasası ile hesaplaşıyoruz” diye bağırdılar. “Geçmişimizle yüzleşeceğiz, işkencecilerden hesap soracağız” diyenler de hiç az değildi.Sonuçta “evet” çıktı. Amaç “hasıl oldu” yani. Hiç itirazım yok.Ama bir şey söyleyeyim mi, Behzat Ç dizisinin reytinglerini görünce kafam karıştı. Çünkü bu dizi yayınlanmaya başladığı andan beri gününde açık ara birinci. Demek ki halkımız bu diziyi çok sevdi.Gariplik burada işte. Çünkü Behzat Ç karakteri çok tuhaf. Örneğin bir sahnesi şöyle dizinin: Adamın biri zincirle bağlanmış, ayağına da bir ağırlık takılmış, havuz başına getirilmiş, ensesinden bir polis tutuyor. Bıraksa suya düşecek ve batacağı için boğulup ölecek.Behzat Ç haykırıyor: “Konuş lan, bana isim ver lan.” Adam sonunda çaresiz ismi veriyor. Bir başka sahnede ise şu yaşanıyor: Behzat Ç arabada, merkezle konuşuyor ve bir evde aramaya gideceklerini söylüyor. Kadın polis “Amirim bu arada mahkemeden izin alayım mı?” diye soruyor. Behzat Ç “Boşver şimdi izni mizni, aramayı yapalım sen sonra izni de alırsın.”Eee, nerede kaldı Türk halkının demokrasiye, hukuka bağlılığı, kanunsuzluklara karşı çıkışı? Laf olarak bunların hepsi var da, bütün bunların çiğnediği bir dizi çok seviliyor.Tıpkı Görevimiz Tehlike, Rambo, James Bond ve benzeri filmler gibi.Peki bu çelişki nereden kaynaklanıyor? Bana göre “görsel algı” burada belirleyici oluyor. İzleyici, filmde olayın her yönünü çıplaklığı ile görüyor. Evet Behzat Ç adamın birine kötü muamelede bulunuyor hatta işkence yapıyor, ama o adam aslında küçük çocukları kaçırıp böbreklerini alan ve bunu satan bir şebekenin elemanı. Evi aranacak kişi de çetenin bir başka üyesi.Filmi izlerken bu gerçeği bildiğimiz için, polisin o sırada yasaları çiğnemesine, hukuk dışına çıkmasına hatta işkence yapmasına dikkat bile etmiyoruz. Hatta alkışlıyoruz.Oysa aynı olayı, son yılların modasıyla “sızdırılmış” haber biçimiyle bir gazete “Polis adamı zincirle bağlayıp ayağına da ağırlık koydu” manşetiyle haber yapsa yer yerinden oynar.Ya da yine bir gazetede bir polisin “Ne gerek var mahkeme iznine” dediği yazılsa tepki çok farklı olur.Son yıllarda benzer olayları çok yaşıyoruz. Bir takım ilişkiler, uygulamalar belli bir amaca yönelik biçimde gazete manşetlerine çıktığında algılamamız çok farklı çıkıyor ortaya.Bunların TV ekranlarından anlatılması ise ruhlarda fırtına yaratıp tahribata bile neden oluyor. Ama belki de aynı haberler, tıpkı Behzat Ç’deki gibi önüyle arkasıyla sunulsa, kim bilir şimdi öfkelendiğimiz pek çok kişiyi kahraman bile ilan edebiliriz. Bir düşünün, haklı mıyım haksız mıyım?*****ÇOK GÜLDÜMYıldırım Tuna’dan pazar fıkralarıBu hafta da sizleri yine Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla başbaşa bırakıyorum. Keyifli pazarlar dilerim...Evlenme teklifi- Çok tatlı bir kızdı.. Onun evlilik teklifime ‘evet’ demesi için bir yıl boyunca evine her gün muntazaman bir adet kırmızı gül gönderdim.- Sonunda evlenme teklifini kabul etti mi bari?- Evet, ama tuttu ona her gün çiçek gönderdiğim çiçekçinin çırağı ile evlendi..Temiz fincanEşimle tatile giderken öğle yemeği için bir yol kenarı lokantasında durduk. Masaya oturmadan önce sandalyelerimizin üzerindeki yemek artıklarını temizledik.Peçetelikten tomarla kâğıt peçete alıp masanın üzerindeki yağları sildik. “Hanım, burada yenmez çok pis bir yer” dedim, “Sadece birer kahve içip kaçalım” dedi. Garson geldi ben bir ‘orta kahve’ istedim, eşim “Ben de bir orta kahve alayım ama lütfen fincan temiz olsun” dedi. Birazdan garson elinde tepsiyle koşarak geldi, durdu, fincanlardan birinin tabağını tutup ikimize de dikkatle baktı sonra dönüp sordu: “Hanginiz temiz fincanla istemişti?”İlgi odağı- Neden bütün arkadaşlar sevgilimin etrafına toplanıyorlar?.. Onu çok mu güzel buluyorlar?..- Bazı kelimeleri söyleyemiyor, o da onların çok hoşuna gidiyor..- Aa?.. Hangi kelimeleri söyleyemiyor ki?..- Mesela ‘HAYIR’ demeyi hiç beceremiyor!..İçki Uçakta tam içecekler dağıtılırken türbülansa girdik, aşırı sarsıntılar başladı. Servis arabası birden kontrolsüz bir şekilde sağdan sola, soldan sağa savruldu. Hostes, tam yanımdaki koltukta korkudan titreyen adamı sakinleştirmek için hiçbir şey olmamış havasında gülümseyerek “Bir içki alır mısınız efendim?” diye sordu. “Valla” dedi adam koltuğa iyice yapışarak, “Şu anda pilot ne içiyorsa ben de aynısından rica edeyim!..”FarkKadınla erkek arasında ne fark vardır?Bir kadın erkeğinin onun her ihtiyacını karşılamasını, bir erkek ise her kadının onun bir ihtiyacını karşılamasını ister..İstavritKarım benimle 3 gündür konuşmuyor.. Sanırım perşembe gecesi olanlarla ilgili.. Gece uyurken bir tıkırtı duymuş, “Çabuk kalk” dedi beni dürterek. “Ne var?” dedim uyku sersemliği ile, “Mutfakta hırsız var ve sanırım benim pişirdiğim patlıcanlı istavriti yiyorlar” dedi heyecanla. “Oh olmuş” dedim, “Allah cezalarını böyle verir işte.”