Nail Keçili beraat etti ama sevinemiyor ki !

Haberin Devamı

BUNU YAZMAK GEREK

Türkiye’nin en büyük reklamcısıydı. Piyasanın yüzde 55’ini kontrol edebiliyordu. 2500 kişiye iş sağlamış, 28 ayrı şirketinin cirosu 800 milyon dolara ulaşmıştı. Kurulduğu 1970 yılından 2000 yılına kadar geçen sürede devlete ödediği vergi 2.5 milyar doları aşmıştı.

2000 yılında, el konulan Egebank davası nedeniyle bir gün gözaltına alındı, tutuklanıp Ankara’ya götürüldü.

Hakkında “yolsuzluk” davası açıldı. Bir yılı aşkın süre tutuklu kaldı.

Serbest yargılanmasına karar verildi. Şirketlerinin üzerine olan mallar satıldığı gibi daha sonra çıkarılan bankacılık yasaları nedeniyle, kendi şahsi malları olduğu gibi ailesinin bazı malları da satıldı.

Sözünü ettiğim kişi Nail Keçili. Cenajans’ın kurucusu ve sahibi.

Aradan tam 10 yıl geçti. Önceki gün öğrendim ki Nail Keçili Egebank davasından beraat etmiş.

Zaman aşımına uğramamış dava, ya da cezası tecil de edilmemiş.

Düpedüz beraat etmiş. Yani Egebank olayında bir suçu olmadığı kararına varılmış.

Aradım Nail Keçili’yi, kimbilir kaç yıllık dostum, hem “hayırlı olsun” hem de “geçmiş olsun” demek için.

Mutluydu tabii alınan karardan dolayı. Ama sesi buruk geliyordu, sanıyorum yüzü de gülmüyordu.

“Tabii ki mahkeme kararı üzerimden çok büyük bir yükü kaldırdı, yıllardır, çok sevdiğim, saydıgım dostlarımın bile bazıları selamı sabahı kesmişti, yolsuzluk yapan, banka soyan adam gibi bakıyorlardı karşılaştığımızda sırtlarını dönmeye özen göstererek, sokağa çıkarken korkuyordum, biri işaret edip de beni gösterecek diye” diye başladı sonra da derin bir nefes çekip sordu;

“Yok olup giden şirketlerim, haraç mezat satılan şirket varlıkları, 2500’ü aşkın çalışanın işsiz kalması, devletin 2000 yılından beri vergi alamaması ve tabii ki en önemlisi benim kırılan gururum, örselenen onurum ne olacak? Kim koyacak bütün bu gidenleri yerine.?”

Açıkçası hiçbir şey söylemedim. Hani üç günlük bir ceza alsa, “ee yapmasaydın” diyeceğim demesine de, 10 yıl sonra “Kusura bakma, senin bir şeyin yokmuş, beraat ettin, haydi yoluna bakalım” denmesinin hesabı kimden sorulacak?

Yitirdiklerini geri alabilecek mi? Haydi bırakın onları, yeniden dirilmek için gücü, takatı kaldı mı acaba?
Gerçi Nail Keçili her şeye rağmen “Yaşadığım acılar beni de filozof gibi yaptı” diyor ve ekliyor “Bütün olanlara rağmen beni asla terk etmeyen dostlarım oldu, beni ayakta tuttular. Şimdi herşeye yeniden başlıyorum.”

Keçili “Gururumu çok kıran bir nokta daha var” dedi; “Gözaltına alınmamdan sonra beni hemen TÜSİAD üyeliğinden çıkardılar. Şimdi beraat ettim, adalet geç tecelli etti, ama o günkü acele kararı verenlerin vicdanı sızlıyor mudur?”

*****


MERAK ETTİKLERİM

Resepsiyona gitmek


CHP tuhaf bir parti. Durup dururken ortaya attıkları türban konusu yüzünden ortalık karıştı. İktidarın ekmeğine yağ sürüldü. Durumdan vazife çıkaran YÖK Başkanı fiili durum yaratarak üniversitelerde türbanı serbest bırakıverdi.

Şimdi çözüm lafları sadece milleti oyalamak için söyleniyor. Atı alan Üsküdar’ı geçti. Geçtiği gibi işi bir de ilkokul düzeyine indirme çabaları başladı.

Elbette ilkokula türban giremeyecek şimdilik, buna karşı “üniversite okuttuğumuz kızlarımızı nasıl olur da işe almayız” diyerek yeni bir tartışma alanı yaratıldı ki, kısa bir süre sonra devlet dairelerinde de türbanın serbest bırakılmasının hazırlıklarıdır bunlar.

CHP bununla yetinmedi bir de başımıza “29 Ekim resepsiyonuna katılıp katılmama” sorunu çıkardı. Bir genel başkan yardımcısının “bilinçli boşboğazlığı” sayesinde kamuoyunu bir de resepsiyon derdi germeye başladı. Şimdi diyor ki CHP “İsteyen gider, istemeyen gitmez.” İyi de CHP’nin gözleri Kılıçdaroğlu’nun üzerinde. Hakkı Süha Okay “Bakalım, göreceğiz, biz de izliyoruz” diyor bıyık altından gülerek.

Sorarsan 10 ay sonraki seçime hazırlanıyor CHP. Tabii yerseniz.

CHP resepsiyona katılır mı katılmaz mı, açıkçası çok da ilgimi çekmiyor. Siyasi partidir, kararını verir, siyasi sonucunu da hesaplar.

Ama bir de bunu yapamayacak kurumlar var. Örneğin Genelkurmay kendi başına karar alıp “ben gitmiyorum” deme lüksüne sahip değil. Demek ki bugüne kadar “hülle yoluyla” türbanlı first lady önünde selam durmayan asker 29 Ekim’de medyanın çok sevdiği deyimle “bir ilki” gerçekleştirecek.
Askerin durumu CHP’nin tavrından daha çok ilgimi çekiyor benim.

*****


DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

‘Taş atan çocuk’ dediler, uyardık, dinlemediler


Hrant Dink’i alçakça katleden Ogün Samast’ın, iki yıl sonra “Çocuk Mahkemesine sevkedilmesi” ve normalden çok az bir cezayla “kurtulacak” olması, hiçbir ahlâka ve vicdana sığmaz.

Sığmaz sığmasına ama ne yapalım ki “yasa böyle.”

Peki bu yasayı kim çıkardı? Bugünkü iktidar, hem de çok kısa bir süre önce.

Ve bu yasa çıkarken uyarılar da yapıldı. Hrant Dink’in katilinin de bundan yararlanacağı söylendi.

Ama o sırada Güneydoğu’da askere, polise taş atan çocukları güya “hümanist” yaklaşımla savunmak için ne hak ne hukuk dinlemeyen sözde liberaller, güzel artistleri önlerine katıp Meclis’te kulis bile yapmışlardı.

Oysa, örneğin “taş atma olayında, öncelikle aile sorumluluğu ön plana alınsın, ana babalar sorumlu tutulursa taş atma biter” diye defalarca yazmıştım. Kimse tınmadı bile.

Terörle mücadele yasasının bir maddesi değiştirildi. Güneydoğu’da taş atan çocuklar “sözde” kurtarıldı. Ancak hukuk herkes için geçerli olacağına göre, Hırant Dink’i öldüren Ogün Samast da aynı maddeden yararlandı elbette.

Hrant Dink’in katledilmesini iktidardan tamamen arındırıp, “derin devlete” veya “Ergenekon’a” yıkmak isteyenler şimdi ne diyeceklerini bilemiyor.

O meclise gönderdiğiniz artistler falan da Ergenekon’un ajanı olmasın? Bunlar yarın bunu da söylerler, haber vereyim.

*****


KAFAMI BOZAN ŞEYLER

Yetti mi?


Referandum öncesi, iktidar ayakta kalabilsin diye çırpınarak “evet” kampanyası yapan “maskeli” kesimin çok etkili bir sloganı vardı. “Yetmez ama evet.”

Dendi ki “Yargı iktidara bağımlı hale gelecek.”

Koro halinde “Hayır, demokrasi geliyor” dediler.
Dendi ki “Yüksek Yargı bitiriliyor.”

Yine karşı çıktılar.

Dendi ki “Bertaraf devreye girecek.”

Hepsi birden “Yooo, bu iktidar kadar adaletlisi yok” diye bağırdı.

Oysa daha dün bir bugün iki, yargının tamamen iktidar kontrolüne girdiği kesinleşti. Öyle ki listelerine “demokrat!” yargıdan bir kişi bile sokmadılar.

Anayasa Mahkemesi yapısı “Cumhurbaşkanının da tarafsızlığı” ve “Meclis’in demokratik! seçimi” ile tamamen değişti.

Eh Ogün Samast da yakında çıkar dışarı.

Şimdi sormak yazım: “Yetti mi?”

DİĞER YENİ YAZILAR