ANALİZReferandumda AKP’nin yanında yer alarak “Evet” oyu verenler, şimdi çıkan sonuçtan sonra “Bunlar AKP’nin oyları değil, içinde bizim oylarımız da var” demeye başladılar.Bu oylara sahip çıkanların başında Saadet Partisi geliyor. Partinin başkanı Numan Kurtulmuş TV ekranlarına çıkarak “Saadet Partisi’nin oyunu AKP içinde göstermek yanlış olur” diyor.Teknik olarak doğru tabii. Evet oyları içinde AKP’li olmayanlar da var. Muhalefetten, özellikle MHP’den hatta CHP’den giden oyların varlığını da inkâr edemeyiz.Buna karşın, AKP’nin yüzde 58 evet oyunun, 10 puan eksiğini kendi oyu sayması ya da en azından bundan böyle bu propagandayı yapması da çok normal.Bana göre de, hangi nedenle olursa olsun, referandumda AKP’nin dilediği yönde oy kullanan başka partililerin önemli bir bölümünün ilk seçimlerde tercihini AKP’den yana kullanacağını söylemek yanlış olmaz. Siyasetin doğasında vardır bu. Seçmenlerin “güçlü gördükleri” yerde kalmaları sadece bize özgü bir davranış biçimi değil.Numan Kurtulmuş bu gerçeği bildiği için şimdi “Bizim oylarımız var orada” diye konuşuyor ama bu, hata yapıldığı gerçeğini değiştirmez.Eğer referandum, “iktidara güvenoyu” biçimine dönüştürülmeseydi, farklı partilerin evet oyu vermesi iktidarı ilgilendirmezdi.Ancak, son referandumun doğası gereği, verilen evet oyları aynı zamanda AKP’yi de çok güçlendiren itici bir faktör oldu.Hesapta anayasa değişiklikleri tüm halkın yararı gibi sunuldu ama bunların bazılarının uygulanması için asıl güç AKP’nin eline geçti. Örneğin yargı “kâğıt üzerinde” sanki daha özgürleşmiş ve batı standartlarına uygun hale getirilmiş gibi olsa da uygulamada iktidarın eline teslim edilmiş olacaktır.Daha şimdiden HSYK üyelerinin kimler olacağını gösteren listelerin hazırlandığı söyleniyor. İktidar, güya demokrasi adına başka partilerin desteğini almıştır ve bu destek AKP’nin kolay kolay seçim kaybetmeyecek hale gelmesine olanak sağlamaktadır.Bu nedenle Numan Kurtulmuş’un referandum öncesi söylediği “12 Eylül’e kadar evet, 13 Eylül’de hayır” sloganının pratikte bir geçerliliği yoktur.Çünkü 12 Eylül’e kadar, AKP politikalarına çok hevesli destek veren Saadet seçmenine Kurtulmuş’un söyleyeceği bir şey yoktur. Seçim kampanyası başladığında Kurtulmuş kendi seçmenine “AKP’yi tercih etmemesi için” bir argüman sunmakta zorlanacak, Saadet seçmeni de neden AKP yerine yine Saadet Partisi’ne oy vereceğini anlamayacaktır. Numan Kurtulmuş’u ve AKP’ye destek veren irili ufaklı partilerin sözcülerini izlerken yüzlerinden “Biz ne yaptık böyle” ifadesini okumamak mümkün değil.*****HOŞUMA GİDENLERO okulda eğitim başladıMutlaka hatırlayacaksınız, Türkiye Gençlik Birliği üyesi gençler, yaz ortalarında Diyarbakır’ın Bismil ilçesindeki Aslanoğlu Köyü’nde bir okul inşaatına başlamışlardı.Gençler, hiçbir yerden maddi destek almadan kendi güçlerini ortaya koyarak gece gündüz çalışmışlar ve okulun inşaatını kısa sürede bitirmişlerdi.İşte o okul tam zamanında, 20 Eylül’de kapılarını öğrencilere açtı. Artık Aslanoğlu Köyü’nün çocukları karda yağmurda okula gitmek için çile çekmeyecekler. Kendi köylerindeki kendi okullarında okuyabilecekler.Ülkemizin gencecik pırıl pırıl üniversite öğrencileri sessiz sedasız büyük bir iş başardılar. Hepsini tekrar kutlamak istiyorum.*****DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLERBaşkanlık-SultanlıkBaşkanlık sistemine geçiş konusu referandumdan hemen önce dile getirilmişti. O günden bu güne tartışılıyor. Başkanlık sistemi gelirse buraya tek talip olacak kişi Erdoğan olduğundan, konuya Erdoğan yanlıları farklı, Erdoğan muhalifleri farklı bakıyor.Yani işin özü, aslında tartışılan başkanlık sistemi değil, kişiye göre durum tahlili.Bu konuya Amerika gezisinde olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de müdahil oldu. Gül’ün sözlerinde garip bir gönderme vardı. Dedi ki; “Tarihimize baktığımızda biz Türkler’e sempatik gelebilir. Ama buradan da hakanlık sultanlık anlayışı çıkmamalı.”O halde, AKP’lilerin şimdilik üstlenmeden ortaya attıkları başkanlık sisteminin ruhunda bir tür sultanlık beklentisi var.Bugün bunun üzerinde durmayacağım. Başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Hani “yandaş” denince kızan bir medya kesimi var ya, işte bu medya da Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları var ama her nedense “sultanlık” bölümü yok. Makaslamışlar, sansürlemişler.Fotoğraflara bakıyorum yandaş isimler de Cumhurbaşkanı’nın yanında, ellerinde kâğıtlar not tutuyorlar. Ama nedense “sultanlık” bölümünü es geçmişler kendi gazetelerinde.*****MERAK ETTİKLERİMKafa atanı linç edenler ne oldu?Referandumdan önce Bursa’da çirkin bir olay yaşamıştık. BDP adına Bursa’da konuşan Akın Birdal’a B. Ş. adlı bir üniversite öğrencisi kafa atmıştı. Olayda Akın Birdal’ın burnu kırılırken, saldırgan, hemen orada olan BDP’lilerce linç ediliyordu ki, polisler güç kurtardılar.B. Ş. adlı saldırgan, linç girişiminden kurtarıldıktan sonra “külçe halinde” hastaneye kaldırıldı ve bir süre komada kaldı.Akın Birdal çabuk iyileşti, komadan çıkan saldırgan hakkında da dava açıldı, şu anda tutuklu yanılmıyorsam.Ama bu saldırıdan sonra B. Ş.’yi linç etmeye kalkanlarla ilgili bir işlem yapıldı mı işte onu bilmiyoruz. B. Ş.’nin yaptığı asla cezasız kalmayacak bir suçtur ve cezasını da mutlaka çekmelidir.Buna karşın, nedeni ne olursa olsun bir kişiyi linç etmeye kalkmak da suçtur. Bursa polisi linç girişimine de soruşturma açtı mı, açmadı mı? Pek çok kişi bunu da merak ediyor.*****Kendi değerlerine değer vermeyenlere kimse değer vermez. (Fur Kaner)*****Gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan geçeceğimiz bir Başkanlık Sistemi’nde; güç sarhoşu olan Başkan, koltuğunu, 23 Nisan’da çocuklara bile devretmez! (Gani Yıldız)
ANALİZDeniz Baykal’la konuştum dün. Kendisi aradı. Sanıyorum dünkü yazımda hem CHP hem de kendisi ile ilgili değerlendirmeler üzerine konuşmak ihtiyacı duydu.Deniz Bey aradığında Dolmabahçe’de Tünel’e girmek üzereydim. Arabamı kenara çektim, konuşmayı öyle yapabildik.Arabada bulduğum bir kâğıda konuştuklarımızı not almaya çalıştım. Ama o koşullarda bu bile çok zor oldu.Bu yazımda Deniz Baykal’ın söylediklerini sizlere de aktarmak istiyorum. Ancak hemen belirtmeliyim ki, bazıları tırnak içinde olan cümleler Baykal’ın birebir cümlesi değildir. Hafızama kaydettiğim ya da notunu alabildiğim görüşlerdir. Cümleler birebir aynı olmasa da konuşmanın genel anlamını yansıtmaya çalışıyorum.Bunu özellikle belirtmek istedim.Önce ilk izlenimimi aktarmak istiyorum. Deniz Bey’in ses tonu “biraz kırgın” karakterdeydi. “Sizinle pek çok konuda uyuşuyoruz, bu nedenle bazı yazıları yazmadan önce görüşmekte fayda var” dedi örneğin. Belli ki dünkü yazıma alınmış, “keşke yazmadan önce konuşsaydık” anlamını çıkardım.Tablo ciddiBaykal “tüzük kurultayı” istemesinin hiçbir şekilde “kişisel bir beklentiden” kaynaklanmadığını söyledi öncelikle. “Kimse benim şu ya da bu şekilde geri dönmeyi planladığımı düşünmesin. Böyle bir şey aklımdan bile geçmez” dedi. Ancak “tablonun da ciddi olduğunu” belirterek “Tüzük değişikliği ile partinin önü açılacaktır, yeni isimler ortaya çıkacaktır” diye konuştu.Parti yönetimindeki herkesin sistemin parçası olduğunu kaydeden Baykal, “Genel Başkan Yardımcıları dahil kimsenin görüş ve düşüncelerini hayata geçirme olanağı yoktur. Bu da partinin önündeki en büyük engeldir. İşte ben bunun aşılmasını savunuyorum” dedi.Yüzde 3-5 oy artarBaykal sadece tüzük değişikliği ile partinin önünün açılmasının CHP’nin oylarında yüzde 3-5 artış sağlayacağını savundu. Ancak gördüğü kadarıyla statükonun bozulmasını istemeyenlerin buna engel olduğunun altını çizdi.Baykal “Ben partinin uzun yıllar genel başkanlığını yapmış biri olarak bu tüzük değişikliğinin hayata geçirilmesini ve statükonun yıkılması gerektiğini belirterek bir Tüzük Kurultay’ı önerdim, ama belli ki Genel Başkan böyle bir ihtiyaç içinde değil” dedi.“Asla bir hesaplaşma duygusu içinde olmadığını” söyleyen Baykal “Hesap sormak için değil, Genel Başkan’ın da rahat çalışmasını sağlamak için” bu öneriyi getirdiğini belirtti.Tüzük değişikliğinin hayata geçirilmemesinin sonucunun seçimlerde görüleceğini de anlatan Baykal bundan kimsenin kaygı ve endişe duymaması gerektiğini de sözlerine ekledi.Partiden dışlanmaBaykal’ın dikkat çektiği konulardan biri de CHP’ye uzun yıllar hizmet etmiş kişilerin dışlanması. Baykal’a göre, yeni yönetim kimseyi dışlamamalı ve herkesten yararlanmanın yollarını bulmalı. Aksi halde partiye gönül verenlerin ve kamuoyunun bir bölümünün de bundan etkileneceğini belirten Baykal “Dar kadro anlayışı ile yönetim olmamalı. Herkes durumu doğru değerlendirmeli” dedi.Partiden koparılanların kazanılmasının gerektiğini de kaydeden Baykal “Herkesi kucaklayan bir Genel Merkez olmalı. Şu anda benim de partime önermek istediğim budur. Bundan kimsenin tedirgin olmasını da istemem. Ama bunu yapmayı da zorunlu hissettim” diye konuştu.‘Kimseyi aramıyorum’CHP eski Genel Başkanı Baykal, son zamanlarda medyada yer almasına açıklık getirirken de “Ben herkesi arayıp görüşlerimi açıklamıyorum. Ki bunu da yapabilirim, ama yapmıyorum. Beni arayanlar olduğunda görüşlerimi aktarıyorum, bunu da yapmalıyım zaten” diyerek şunu söyledi: “Her şeyi konuşmalı, müzakere etmeliyiz. Kimse bundan kaçmamalı. Yakında bir genel seçim var ve bu seçimde ülkenin yararı için CHP’nin iktidara gelmesi gerek. Bunun için aynı görüşteki herkes el ele vermeli, çözüm ve çareler üretmeli, bu kimseyi rahatsız etmesin.”Kendi yorumlarımYazının başında da söylediğim gibi Baykal’ın “tırnak içindeki” sözleri birebir cümleleri değil. Not aldığım ya da hafızamda kalanları yazdım. Çünkü Baykal’a o sırada konuşmaya hazırlıklı değildim. Ancak sohbetimizin bütününü ele alınca bazı noktaların dikkatimi çektiğini söylemeliyim.Baykal’ın partisine karşı “kırgın” olduğunu hissettim. Kılıçdaroğlu her ne kadar kendisini Antalya’ya davet ettiyse de sanki bunu zoraki yapmış gibi algılıyor galiba Baykal. Tüzük Kurultayı önerisi konusunda “Genel Başkan herhalde böyle bir ihtiyaç içinde değil” derken yaptığı vurgudan da kırıklık sezinledim.Baykal’ın, eski Genel Sekreteri Önder Sav’a da hayli kızgın olduğunu varsayıyorum. Çünkü her ne kadar adını bir kere bile telaffuz etmese de, Baykal’ın “statükocular” veya “partide yabancılaşma oluyor” derken kastettiği kişinin Önder Sav olduğunu düşündüm.Açıkçası “anlamsız” bir polemiğin aktörü olmamak için kendisine bu konuda hiçbir soru sormadım. Dünkü konuşmamızı bir tür röportaj olarak değil, belki bana da kırılmış olan Baykal’ın duygularını anlamaya çalışarak değerlendirmeye çalıştım.Bundan sonrasıDeniz Baykal, alçak bir komplo ile partisinin genel başkanlığını bırakmak zorunda kaldı. Kendisinin de söylediği gibi geri dönmek gibi düşüncesi yok. Bana göre de olmaması çok olumlu. Ne yazık ki bütün kalitesine, samimiyetine ve hasletlerine rağmen, Deniz Baykal toplumun bazı kesimlerinde bir türlü sempati kazanamadı.Bu yine ne yazık ki CHP tabanına da yayıldı bir dönem. Bu nedenle geri dönmesi bana göre zaten ters tepecek bir eylem olur. Bu CHP’ye büyük yara aldırır.Ancak buna karşın, Baykal’ı dışlamak, söylediklerini dinlememek ya da “sırf Baykal söylüyor” diye duymazdan gelmek de yapılacak en büyük yanlıştır.Başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP yönetiminin, kenarda duran bir Baykal’dan yararlanabileceği pek çok konu var. Baykal, tıpkı bir dönemlerin Willy Brandt’ı gibi CHP’nin “en akil” ve “etkili” adamı olarak partisine uzun yıllar hizmet edecektir ve etmelidir de.*****KPSS’deki kopya iddiaları yüzünden ertelenen öğretmen atamaları gösteriyor ki; bu yıl matematiğe bedenci bile giremeyecek! (Gani Yıldız)*****Bulaşıcı olup da güzel olan tek şey gülümsemedir. Hiç acımadan bulaştırın birbirinize. (Fur Kaner)
OKURLA SOHBETLERSevgili okurlar; referandumu geride bıraktık. Tabii şimdi gözler uygulamalarda olacak. Türk halkına verilen sözler tutulacak mı, özellikle yargı konusunda söylenen “Yargıyı ele geçirme planımız yok” söylemi gerçek mi yoksa yargı bağımsızlığı beklenildiği gibi ortadan kalkacak mı, hepsini göreceğiz. Burada herhalde en önemli görev, aynı zamanda kendisini iktidar alternatifi olarak gören CHP’ye düşüyor.CHP’nin durumuAncak CHP bu işlevi yerine getirebilecek mi? 2011’in yaz başında yapılacak seçimlerde varlık gösterebilecek ve iktidar alternatifi olabilecek mi? Bu sorulara şu anda kesin bir cevap verme olanağı ise yok. Çünkü CHP referandum öncesi beklenmedik bir genel başkan değişikliği yaşadı ve parti kendi iç dengelerini bile kuramadan çetin bir mücadeleye girdi. Sonuç istenen başarıyı getirmedi. Ortalık şimdilik çok karışık.Yükselen değer CHPDeniz Baykal’ın “alçak” bir planla genel başkanlıktan inmek zorunda bırakılması, aynı şekilde yine beklenmedik biçimde Kemal Kılıçdaroğlu‘nun partinin başına gelmesi, kamuoyunda bir rüzgâr estirdi. Kılıçdaroğlu adıyla birlikte CHP’nin içinde değil belki ama CHP’ye yakınlık duyan kesimlerde bir heyecan yarattı. Buna karşın referandum sonuçlarına bakıldığında “yükselen değerin CHP olup olmadığı” yolunda kuşkular var.Yüzde 25’i kabullenmekKemal Kılıçdaroğlu ile birlikte esen rüzgârlarla CHP’nin oyunun yüzde 35‘leri zorladığı iddiaları bile ortaya atılmıştı. Oysa referandum sonuçlarına göre yüzde 35’lik oranın çok gerçekçi olmadığını söyleyebilirim. Hele sonuçları neredeyse birebir tahmin eden Konda şirketinin verilerine göre CHP’nin yüzde 23-24 dolayında görünmesi bu kuşkuyu daha artırıyor. O halde CHP şu anda yüzde 25‘lik bir tabanı kabul etmeli.Yukarı çıkışCHP hiç havaya girmeden oy tabanının yüzde 25’lerde olduğunu kabullenerek seçime hazırlanmaya başlarsa, bana göre çok daha akıllıca davranmış olur. CHP, iktidar partisinin referandum başarısını göz önüne alarak, yeni siyasetler, projeler üretmek konusunda çok daha aktif ve özverili olma şansını yakalayarak bir “yukarı çıkış” ivmesini gerçekleştirebilir. Bu parti tabanına da, topluma da moral verecektir.Örgütün değiştirilmesiTabii bu yukarı çıkış trendini yakalaması için CHP’nin “tüm örgütünü” yeniden gözden geçirmesi ve yenilemesi gerekir. CHP uzun yıllardır halkın umudu haline gelemiyorsa, bu sadece genel başkanlıkla çözülecek bir sorun değildir. Çünkü asıl sorun CHP’nin örgütündedir. Bu örgüt artık eskimiştir, köhnemiştir ve ne yazık ki pek çok yerde çürümüştür. Bu yapının tamamen değişmemesi halinde CHP’den hiçbir şey olmaz.Önder Sav faktörüCHP örgütü denince akla ilk gelen isim Genel Sekreter Önder Sav‘dır. Çok uzun yıllar CHP’ye hizmet eden Önder Sav, tüm örgüte hâkim olduğu gibi, çoğu kez Genel Başkan’dan bile daha güçlü olarak örgüte hükmetmektedir. Örgütün yenilenmesi, partiye heyecan getirilebilmesi için, işe en baştan başlamalı ve Genel Sekreter Önder Sav, bir fedakârlık örneği göstererek, değişime kendinden başlanmasını sağlamalıdır.Önder Sav hayranlığıBu noktada bana çok ilginç gelen bir gözlemimi aktarmak istiyorum. Pek çok CHP’li ile yaptığım konuşmalarda şu cümleyi çok duydum: “Önder Sav olmasa bu parti ayakta duramaz.” Peki neden? “Çünkü” diyorlar, “Önder Sav bütün örgütü biliyor, tanıyor. Eğer o olmasa partideki bütün işler karışır.” Özellikle partiye yeni katılan ve Parti Meclisi’ne seçilen isimlerde bu hayranlığın daha da fazla olduğunu görüyorum.Siyasi bilmemekCHP’ye yeni katılan isimlerin Önder Sav hayranlığını anlamak mümkün. Çünkü bu kişiler, siyasetle particiliği karıştırıyorlar. Hele iktidar mücadelesi olarak sadece “Kurultay kazanmayı başarı sayan” CHP’de siyasetten çok particiliğin öne çıktığını bilmedikleri için, Önder Sav‘ın örgüt üzerindeki “olağanüstü bilgisi” ve “etkinliği”, yeni CHP’lilerin gözlerini kamaştırıyor.Bilince örgüt iyi olmazOysa, siyasetle particiliği bilmeyen CHP’lilerin görmediği bir nokta var. Önder Sav örgütü çok iyi tanıyabilir. Eğer Önder Sav olmasa, CHP’de örgütle temas edecek bir kişi bile olmayabilir. Ama Önder Sav’ın örgütü iyi tanıması o örgütün iyi olduğu anlamına gelmez. İşte CHP’lilerin artık bunu görmesi ve örgütü tepeden tırnağa yenilemeleri gerekir. CHP seçimlere bu örgütle girerse başarılı olma ihtimali azalacaktır.Kılıçdaroğlu’nun gücüKemal Kılıçdaroğlu CHP’nin başına büyük mücadeleler vererek gelmedi. Ama bu Kılıçdaroğlu’nun pasif davranmasına, örgütü bilenlerin vesayeti altında yönetim biçimi belirlemesine bahane olamaz. Kemal Kılıçdaroğlu, eğer kılıcını çekip gerçek bir genel başkan olduğunu gösteremezse kendisi çekip gitmek zorunda kalır. Bu aşamada Kılıçdaroğlu’nun çekip gitmesini istemek ya da sağlamak CHP’nin bölünmesi anlamına gelir.Kimseden korkmamalıKemal Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanı olmak ve ilk seçimlerde de partisini iktidara taşımak istiyorsa, kimseden korkmadan çekinmeden davranmak zorundadır. Referandumda oy kullanamaması bir skandaldır. Bunun sorumlusu kimse işe ondan başlamak zorundadır. Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu konuda zaafiyet gösterme hakkı ve lüksü yoktur. Ardından sıra tüm örgütün yeniden ele alınmasına gelmelidir.Oy kaybı olmazSiyaseti particilik olarak yapanların en önemli silahı örgüte “sanal” bir güç vehmetleridir. “Falanca ilin örgütüne dokunursak çok oy kaybederiz” savunması çok güçlü bir silahtır. Hiçbir genel başkan oy kaybına bilerek neden olmak istemez. Oysa bu özellikle CHP adına büyük bir yalandan ibarettir. Türkiye’nin neresinde, hangi örgütü değiştirirseniz değiştirin CHP tek oy bile kaybetmez, aksine kazanır. Çünkü CHP’ye yeni gülerin katılmamasının nedeni bizzat bu örgütlerdir.Yeni kurultay çağrılarıElbette Kılıçdaroğlu, kılıcı çekip örgütte operasyona girerken bunu bir diktatör edasıyla değil, demokratik yöntemlerle yapacaktır. Bu açıdan bakınca CHP’de bir tüzük kurultayı toplanması görüşünün yabana atılmaması bana daha doğru görünüyor. Eski Genel Başkan’ın bu konudaki tutumu son derece yakışıksızdır, ki ona da değinmek istiyorum, ama yapılacak tüzük değişiklikleri ile örgütü tepeden tırnağa değiştirme olanağı kazanmalıdır Kılıçdaroğlu.Baykal’ın tutumuGelelim Deniz Baykal’ın son günlerdeki tutumuna. Baykal’a bugüne kadar hep saygı duydum. İlişkimiz çok azdı hatta sadece gazetecilik sınırları içinde kaldı bugüne dek. Alçak bir komplo ile genel başkanlıktan ayrılmak zorunda kalmasına üzülmüştüm. Ama o gün de yazdığım gibi, öyle ya da böyle Baykal’ın artık CHP başında da kalmaması gerekiyordu. Baykal gitti, keşke bu yolla gitmeseydi. Ancak Baykal son günlerde çok şaşırtıyor.Geri dönme arayışı mı?Deniz Baykal referandum sonuçlarından sonra CHP’de bir kurultay toplanmasını önerdi. Eski bir genel başkan, bir siyaset ustası, efsane bir politikacı elbette zamanı gelince partisine yol gösterecektir. Ancak Baykal’ın bugün itibarıyla yaptığı çıkış ve partisine yönelik eleştirel sözleri “geri dönme sinyali” olarak algılanacaktır. Kamuoyundaki inanışa göre Deniz Baykal’ın şu aşamada geri dönüşü CHP’nin felaketi demektir.Baykal’ın özensizliğiBu arada, her konuda ilkelerine önem veren ve son derece özenli olan Baykal’ın, CHP’ye yönelik öneri ve eleştirileri, bugüne kadar kendisine hiç önem vermeyen ve sadece karalamak adına haber yapan medya aracılığı ile yapması ise çok şaşırtıcı. Baykal’ın, kendisini hiç aramayan, hiçbir haberini yayınlamayan bu medyanın bir anda ilgi odağı haline gelmesinin nedenini bilmiyor olması da mümkün değil. Bu davranışının nedeni en hafif kelimeyle manidardır.
KOMİKGeçen hafta bugün referandum için sandık başındaydık. Sonuçta evetler kazandı. Bir hafta boyunca “Neden evet çıktı?” ya da “Hayırcılar nerede yanıldı” türünden derin tahlillerle oyaladık kendimizi.Hayırcıların kimilerini karalar bağlamış olabilir, ama umutluzluğa da yer yok, dünyanın sonu değil, yakında seçim var, bugünden şikâyeti olan bu seçimlere asılmalı şimdiden.Referandum tartışmaları süre dursun, isterseniz gelin bu pazar işin biraz da matrak tarafına dalalım. Bir “hayırcının” ağzından, hayatımızın geçen pazar gününden bu yana nasıl da değişiverdiğini görelim. Bazen “kaybetmiş” olma duygusu “gülerek” keyifli hale bile dönüştürülebilir. Aşağıdaki yazıyı “şimdilik” adının açıklanmasını istemeyen bir okurum gönderdi. Birlikte okuyalım ve gülümseyelim:“Sayın Can Ataklı,Bize dar gelen darbe anayasasından kurtulunca, hayatımda mucize gibi olağanüstü değişiklikler olmaya başladı. Hiç tanımadığım bu demokratik ve özgür ortama alışmaya çalışıyorum.Referandumla gelen değişikliğin, ertesi sabah kalkar kalkmaz farkına vardım ve demokratik çişimi ettikten sonra özgürce yüzümü yıkayarak, neşe içinde sivil bir kahvaltı yaptım. Sakallarımı serbest bırakıp, eski bir darbeci olarak dolabımda beyaz çorap ve beyaz pantolon bulamadığım için, yakındır diyerek grileri giymek zorunda kaldım ama, gömlekte moda rengi yakaladım.Derken, sivil anayasanın mucizeleri art arda gelmeye başladı. Kırk dairelik apartmanda ilk defa asansörü bizim katta yakaladım ve apartman kapısı açık olduğundan kendimi bir anda kolayca dışarıda bulunca, yüce divandan kurtulmuş başbakan gibi hissettim.Asker anayasası döneminde sık sık arıza yapan ve yabancılara kötü davranan park yerimizin girişindeki engel, yeni özgürlükçü ortama uyarak sürekli açık durduğu için, adeta bir ‘Mevlana Kapısı’ karizması kazanmıştı.Derin bir nefes alarak, mutlu bir şekilde arabaya binip hayatımın ilk demokratik ve özgür alışverişini yapmaya gitmeden önce biraz yürürken, yolda rastlayıp kahverengi kıyafetlerimi vermek istediğim bir çöp toplayıcısı “Abi, başımı belaya sokma” diyerek beni reddetti.Saçlarım, rüzgârda özgürce ve ahenkle dans ederken, parıltısı vitrin camlarında gözlerimi kamaştırdı. Sırıtınca da, dişlerimde minik bir ampul parlıyor ve vitrinden “çınnn” diye küçük bir çan sesi geliyordu.Darbe anayasasından yeni kurtulmuş alışveriş merkezinin hep kalabalık olan park yerinde, ilk defa bir kapının yakınında boşluk bulup, yerdeki eski, askeri ve darbeci - yeni, sivil ve demokratik çizgilerin arasına özgürce park ettim.İçerisi de bambaşka göründü gözlerime doğrusu. Galiba, özgürlüğün etkisiyle millet ‘evet’i satın alarak rafları yağmalamış.Baktım, Meyveler ve Sebzeler Yüksek Reyonu‘nda yere konmuş bir sepetin içinde, iki tane eğri büğrü salatalık kalmış, toplantıdan kaçmış bakan ve müsteşarı gibi yanyana duruyorlar.“Bu, referandumdan önce de böyleydi, ne değişti peki?” diyebilirsiniz tabii ama, anlaşılan şu ki; daha çok hayırsever diye bildiğimiz bizim millet, meğerse aslında hıyarsevermiş.Evdeki buzdolabında duran, 12 Eylül’den önce aldığım darbeci peyniri yiyemezdim artık. Referandum beyazı iki kalıp demokrat peyniri, arabaya attım.Kahverengi ekmeklerden almaya korktum ve beyaz ekmeği seçtim çünkü, market kasalarındaki fişlemeler hâlâ devam ediyor.Sivil anayasanın un, şeker ve tuza da özgürlük getirdiği raflardan belliydi. Yaaa!... Sonunda sıra bize geldi işte! Darbe anayasasına güvenip konuşmak kolaydı. Sıkıysa şimdi biri çıkıp da üç beyaza laf etsin de, görelim bakalım!Peki ama beyaz renkli kahveyi nereden bulacağız? Kendi renginde darbeci kahve içmek bize yakışır mı? Kırk yıllık darbenin hatırını unutup, sek süt içmekten başka çare yok galiba.Sivil anayasanın mucizeleri, saymakla bitmeyecek galiba.Yaşasın, özgürlükçü Beyaz Devrimimiz!Yaşasın, Kovboycu Yeni Osmanlı Ilık İslam Demokratik Cumhuriyetimiz!Yaşasın, müstakbel Cumyarıbaşkan Eşkovboy Führer Padişahımız!Türküm: Doğru muyum?Yasam: Referandum bilir!Ülküm: Normal vatandaşlıktan sivil darbeciliğe, oradan da ümmetçiliğe düşüp, geriye gitmektir!Varlığım, Vaşington’a armağan olsun!Ne mutlu, Kovboycu Türk-İslam senteziyim diyene!Aamiiin, hamdolsun hallelujah!“*****ÇOK GÜLDÜMKeyifli pazar fıkralarıYıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla hepinize keyifli pazarlar dilerim...Yırtıcı kuşTemel, paraşütçü olmak için kursa yazılmış. Birkaç nazari dersten sonra ilk atlayışını yapmadan önce eğitmeni onun uçaktan makul bir müddet uzaklaşınca paraşütünü açması için “Atlar atlamaz ‘Ben bir kartalım’ dedikten sonra paraşütünün açma ipini çek” diye sıkı sıkıya tembih etmiş. 3-4 gün sonra Temel hastanede gözünü açtığında başucunda endişeyle bekleyen eğitmeninin elini tutup “Yahu. Bi daha söyle hele” demiş inleyerek, “Şu söylediğin yırtıcı kuşun adı neydi?..”EmpatiÖğretmen Amerika kıtasını istila eden İspanyollara karşı ev sahibi Kızılderililerin neler hissettiklerini sınıfa anlatmaya çalışırken “Kendinizi bir an onların yerine koyun” demiş, “Kapıyı açıyorsunuz sizin giyiminizden çok farklı, garip bir lisan konuşan, üzerinde tuhaf kılıklı biri geliyor.. O an ne düşünürsünüz?” Çocuklardan biri “Valla” demiş “Herhalde bu ablamın çıktığı oğlanlardan biri diye düşünürüm!..”Romantik akşamTina ofisteki kız arkadaşına “Muhasebedeki adam cumartesi gecesi beni yemeğe davet etti” demiş. “Aman” diye telaşlanmış arkadaşı, “O adam hayli meşhurdur.. Güzel bir restorana yemeğe götürür, şarap ikram eder, daha sonra evine davet eder, içeri girer girmez birden saldırıp elbiselerini yırtarak çıkarır ve sonrası malum işte.” Tina “Hii.. O zaman ne yapmamı tavsiye edersin?” demiş. “Kızım belli işte” diye cevap vermiş arkadaşı, “Yemeğe giderken eski bir şeyler giy bari.”TehditAdam telefonla karakolu arayıp “Sürekli tehdit mektupları alıyorum, bunu yapanlar kanunen suçlu duruma düşüyorlar değil mi?” diye sormuş. “Kesinlikle” diye cevap vermiş telefondaki memur, “Bunları size kim gönderiyor herhangi bir fikriniz var mı?” Adam “Evet, kesinlikle..” demiş “Çıktığım kız arkadaşımın kocası!..”İlk on yılMağaza müdürü o gün işe başlayan kızın bir hafta sonra düğünü olduğunu öğrenince “Evliliğin ilk on yılı çok zor, geçmek bilmez ona göre” demiş. “Teşekkür ederim” demiş kız ve sormuş “Siz peki kaç yıldır evlisiniz?” diye, cevap hemen gelmiş “On!..”*****Ülke olarak iki haşereden çok çekiyoruz. Kapalı alanda, dinleme cihazı “böcek”ten, açık alanda, kan emici “kene”den! (Gani Yıldız)
İki gün üst üste CHP’ye bir soru sordum: “Referandumda sandıklara sahip çıktınız mı, kesin sonuçları elde ettiniz mi? Bunları saydınız mı?” diye.Buradaki amacım, CHP’nin örgüt olarak sandık güvenliğini sağlama becerisi gösterip göstermediğini öğrenmekti.Dün Genel Başkan Yardımcısı Hakkı Süha Okay aradı. “Sorular için teşekkürler, bu bize kamuoyu ile paylaşmak için bir fırsat da yarattı” dedi.Okay referandumda toplam 151 bin 549 sadık olduğunu belirterek “Bunların 118 bin 491’inden kesin sonuç tutanaklarını aldık” diye konuştu.Bu rakamın sandıkların yüzde 78’i olduğunu söyleyen Hakkı Süha Okay “Bazı yerlerde görevli bulmak bile sorundu. Ayrıca bazı doğu illerinde de sıkıntılar yaşadık” dedikten sonra istatistiki bir bilgi de verdi.CHP’ye ulaşan “kesin sandık sonuçlarına” göre 16 milyon 661 bin 875 evet, 13 milyon 497 bin 227 hayır oyu çıkmış. 30 bin eksiği ile sandıklardan çıkan oyların oranı evet yüzde 55.35, hayır yüzde 44.65. Eksik kalan 30 bin sandık sonucu ise yüzde 42 yüzde 58 olarak belirlendi.Hakkı Süha Okay “Ancak” dedi, “Bu referandumun bizim adımıza çok önemli bir kazanımı var. CHP ilk kez bir seçim sonunda bu kadar yüksek oranda sandıktan kesin sonuç aldı. Yeni anlayışla işimizi ciddiyetle takip ettik, örgütümüz çok özverili çalışarak görev aldıkları sandıklarda başarıyla çalıştılar” diye ekledi.Okay bir itirafta da bulunarak “Eskiden sonuçlar televizyonlardan açıklanmaya başlandığında ne yazık ki pek çok arkadaşımız sandığı bırakıp giderdi. Bu kez herkes sabahlara kadar çalıştı” dedi.Bu referandum çalışması ile CHP parti örgütünün üzerindeki ataletin de atıldığını kaydeden Hakkı Süha Okay “Önümüzdeki genel seçimlerde sandıklara sahip çıkma oranını daha da yukarı çekeceğiz” diye konuştu.*****İstanbul’da keyfe göre araç çekiliyorKim bilir kaç kez yazdım ama, isterlerse dava etsinler, açıkça mafya yöntemleri ile çalışan “trafik çekicileri terörü” konusunda kimsenin sesi çıkmıyor. Ben de yazmaya devam ediyorum.Çünkü, her zaman belirttiğim gibi asla trafiği önleyen araçların çekilmesine karşı değilim. Ancak bizdeki uygulama trafiği aksatan araçlara yönelik değil. Çekiciler, genellikle trafiği aksatmayan ama park yasağı olan yerlerden araç çekiyorlar. Çekilen araç sayesinde trafik rahatlamıyor, bir şey değişmiyor. Tek faydası, bir başka araca park yeri açılmış olması.Bunun da ötesinde çekiciler, kolay ve araçların götürüldüğü park yerine en yakın yerlerden araç çekiyorlar ki, kısa zamanda çok araç çekilebilsin.En kötüsü de, değnekçilerin (şimdi adları vale oldu) gösterdiği ve “bu bize ait değil” dediği araçlar çekiliyor.Bunları eğer bu mafyavari örgütlerin sorumluları isterlerse bizzat yerleri göstererek de kanıtlayabilirim. Ama hiç sanmıyor çünkü kurdukları düzenin bozulmaması için ağızlarını hiç açmıyorlar tekzip bile göndermiyorlar. Susup bekliyorlar.Bugün sizlere yaptığım araştırma sonucu aldığım bazı bilgileri vermek istiyorum. “Şişli Polis Hizmetleri Geliştirme ve Destekleme İktisadi İşler” adlı bir dernek var. Adına bakınca çok önemliymiş gibi görünüyor ama tek işi var elindeki üç çekiciyle canının istediği yerden araç çekmek.Burayı özel olarak seçmedim, bazı bilgiler aldım ki kaynağı belli olsun diye yazıyorum.Yoksa başka ilçelerin de benzer dernekleri var. Tabii bir de bunların ağababası sayılan, başkanlığını valinin üyeliklerini de “tanınmış ve saygın” işadamlarının yaptığı bir Trafik Vakfı var.Hep sorarım, “İnsanları haraca kesen bir vakfın yönetim kurulunda olmak nasıl bir duygu” diye. Daha hiçbiri açıp cevap vermedi biliyor musunuz? Rahatları bozulmasın diyedir herhalde.Neyse konuya dönelim; örneğin Şişli’deki bu derneğin üç çekicisi var. Bir kadrolu şoför ve resmi trafik polisi araçta çalışıyor. Araçlar 7 gün sınırsız çalışıyor. Dernek başkanı her gün en az 15 araba çekilmesi talimatı vermiş. 15 arabadan sonra şoför ve polise araç başına 5 lira prim veriliyormuş. Bu prim sistemi olunca çekiciler arı gibi çalışıp, park yerine en yakın yerlerden sürekli araba çekiyorlar.Aracınız çekilirse çekici için 60 lira, park parası 10 lira ve park cezası olarak 62 lira ödüyorsunuz. Genellikle bu ceza kesilmiyor, çekici ve park parası ile yetiniyorlar.Şimdi düşünün, devlet kendi yapması gereken bir işi dernek ve vakıflara veriyor.Bunlar nasıl çalışıyor, haksızlık veya hukuksuzluk yapıyorlar mı, toplanan paralar nasıl harcanıyor? Bunları soran var mı? Meçhul.NOT: Bu yazıdan önce arabam herhangi bir yerden çekilmedi. Arabası çekilen bir yakınım ya da tanıdığım da yok. Hiçbir soruya cevap vermeyen saygın devlet görevlileri ve saygın işadamları “canın yandı da ondan mı yazıyorsun” gibisinden abuk bir soru sormasın diye özellikle belirtiyorum.*****Okurlar ikna olmuyorHavaalanlarındaki yiyecek içecek reyonlarındaki aşırı pahalılıktan şikâyet eden yazılarım tahminimin çok üzerinde bir ilgi gördü. Yazının çıktığından bu yana gelen mesajlarda verilen örneklerin ve eleştirilerin sayısını tutamıyorum artık.Atatürk Havalimanı’nda catering hizmeti veren BTA’nın açıklaması da belli ki çok sayıdaki okuru tatmin etmemiş. Örneğin pek çok okur “Size gelen açıklamada yiyeceklerin kalitesinden de söz ediliyor, oysa kalite açısından da sınıfta kalırlar” diyor.Yabancı havalimanlarını bilen okurların tepkisi ise çok daha büyük. “Bir bira Türkiye’de ne kadar, AB ülkelerinin havalimanlarına ne kadar, bir sorun bakalım” diyen çok sayıda okur var. Bir okur “BTA’ya söyleyin örneğin Londra Heatrow’daki İtalyan lokantasının menüsüne bir baksınlar, sonra da yer bulabilmek için sıra bekleyenleri bir gözlesinler” mesajını göndermiş.Kısacası, sık sık havalimanlarını kullanan okurlarım, yapılan açıklamalardan ikna olmuyor.Bu arada bir okurum “Hep havalimanlarını yazıyorsunuz, siz şehirlerarası yollardaki otobüslerin uğradığı konaklama yerlerindeki fiyatlara bakıyor musunuz?” diye sormuş. “Bir çorba bile 5-6 lira, bu ayıp değil mi?” diyor. Okurum “ailecek otobüs seyahati yapanların” konaklama yerlerinde çay ve simitle idare ettiklerini söylüyor.*****Arabulucu; iyi bir şey mi?Birkaç gündür medyada Türkiye’yi ziyaret eden “Avrupalı akil adamlar heyeti” haberleri var. Bu akil adamlar Güneydoğu’ya da gittiler, Kürt temsilcilerle görüşmeler yaptılar. Yapılan yorumlar akil adamlar heyetinin “arabuluculuk” yapmaya çabaladıkları yönünde.Arabulucuk “iki taraf” arasında yapılır. Egemen ve üniter bir devlette “iki taraftan” söz etmek ne anlama gelir acaba? Bunun da ötesinde, egemen bir devletteki “iki taraf” arasında arabuluculuk yapmak yabancı devletlerin görevi haline geliyorsa, o ülkenin ne egemenliğinden ne üniterliğinden söz edilebilir mi?Bunları düşünmeden “akil adamlar” konusunu manşetlere taşımak biraz gayretkeşlik olmuyor mu?*****Kürt sorununun çözümünde, AB’li akil adamların yardımını alıyoruz. Peki TC’li akil adamlar nerede ve ne yapıyor? (Gani Yıldız)
ANALİZCHP içinde “şimdilik” ufak çaplı olarak görünen bir kaynaşma var. Referandumda hayır oylarının geride kalmasını bahane edenler Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığını da tartışmaya açmak istiyor.Baykal her ne kadar aday olmayacağını söyleyerek de olsa “Hemen bir Kurultay toplanmalı” deyiverdi örneğin.Kılıçdaroğlu’nun “oy kullanamamasını” da istismar edenler “Partimiz ağır yara aldı, yönetimin gözden geçirilmesi gerek” diyorlar.Oysa kimse haksızlık yapmasın. Ve kimse de referandumda evet çıkmasının faturasını Kılıçdaroğlu’na kesmeye çalışmasın.Kemal Kılıçdaroğlu bu referandumda başarısız olmamıştır. Oran vermek olanaksızdır ama, CHP’nin oylarında bir artış olduğu kesindir. Hayır oylarının ulaştığı yüzde 42’nin büyük bölümü CHP’ye aittir. Üstelik “referandumu ciddiye almayarak” sandık başına gitmeyenlerin de bir bölümünün seçimlerde CHP’ye oy verme ihtimalinin büyük olduğunu da dikkate almak gerek.Kemal Kılıçdaroğlu CHP’nin başına normal yollardan geçmedi. Hiç akla hayale gelmeyen bir dizi olayın sonunda Kılıçdaroğlu kendini CHP’nin başında buldu. O andan itibaren referandum süreci başladı ve Kılıçdaroğlu, o meydan senin bu meydan benim gezmeye başladı.Bu süreçte partisinin iç işleriyle gereği kadar ilgilenememesi ve hatta bu yüzden seçimde oy kullanamaması çok da anormal değil.Buna karşın Kılıçdaroğlu’nun kamuoyunda büyük sempati kazandığı, CHP’yi bir “alternatif” haline getirdiği gerçeğini de kimse saklayamaz. CHP referandumun hayal kırıklığını hemen üzerinden atmalı ve 10 ay sonra gideceğimiz genel seçimler için şimdiden hazırlığa başlamalıdır. Genel başkanlığı tartışmaya açmak hem anlamsız olacaktır hem de CHP’ye çok ciddi bir kan kaybettirecektir. Ancak bir gerçeğin de altını çizmek gerek. Genel Başkan’ın özverili çalışmasına rağmen parti örgütü bu sürede kendini kanıtlayamamıştır. CHP’nin çok uzun süreden beri iktidardan uzak olması, kendilerini partinin doğal sahibi olarak gören parti örgütünde atalet yarattığı bir gerçektir. Tepe yönetiminin de bugüne kadar fazla ilgilenmediği CHP parti örgütü bu nedenle, özellikle yerel yönetimlerde son yıllarda iktidarla bazı alanlarda işbirliğine gitmekten çekinmemektedir. Bu da partinin içten çürümesine neden olmaktadır.Şimdi iktidar alternatifi olmanın getirdiği heyecanı parti örgütünün taşıyamadığı da ortadadır. O halde Kılıçdaroğlu, kimsenin gözünün yaşına bakmadan parti örgütüne neşter vurmak zorundadır. Bunu yaptığında gerçekten genel başkan olacağı gibi CHP’nin ufkunu da açacaktır. (Konuya devam edeceğim)*****BUNU YAZMAK GEREKHavaalanlarındaki fiyatlarGeçen hafta havaalanlarındaki yiyecek içecek bölümlerindeki fiyatların aşırı olduğunu yazmıştım hatırlarsanız. Hafta içinde aynı konudan yakınan birçok okurumdan şikâyet mesajları aldım. Örneğin bir okurum “Viyana’da fiyatları pahalı bulduğumda, elimdeki boarding kartından İstanbul’a gideceğimi gören görevli (Siz İstanbul’daki fiyatları biliyor musunuz?) diye sordu. İstanbul’a gelince özellikle baktım, Viyana gerçekten çok ucuz geldi bana” diyordu. Bir başka okurum ise sık sık yurt dışına gittiğini belirterek “İstanbul dünyanın en pahalı havalimanı” diye yazmış. Ancak buna karşın İstanbul Atatürk Havalimanı’nda catering hizmeti veren BTA şirketi ise aynı görüşte değil. Şirketten arayıp bir yazı gönderdiler. Bu yazıda havalimanındaki fiyatların eskiye göre yüzde 25 düşürüldüğü belirtiliyor. Benim yazım sanıyorum yüzde 25’lik indirimden sonra yazılmıştı. Demek ki fiyatlar neymiş eskiden.Açıklamada küçük şişe suyun 3 değil 2.5 lira olduğu, biraların 11 ile 14 lira arasında değiştiği yazılı. Sandviç fiyatları yok açıklamada ama “çok beğenildiğinin” özellikle altı çizilmiş.BTA elbette kalitesinden de söz ediyor, buna karşı çıkmam doğru olmaz, ama fiyatların yine de çok yüksek olduğunu sadece ben değil, havaalanlarından yararlanan pek çok kişi biliyor ve söylüyor.Tabii konu sadece İstanbul Atatürk Havalimanı değil, diğer alanlardan da aynı şikâyet var.*****MERAK ETTİKLERİMCHP’den bir ses yokSandık güvenliği konusunda dünkü yazımda CHP’ye sormuştum: “Referandumda kullanılan tüm sandıklarda CHP temsilcisi var mıydı ve bu temsilciler sonuç tutanaklarını genel merkeze gönderdiler mi?” diye.Bu satırları yazdığım ana kadar CHP’den kimse aramadı. Ancak bazı okurlardan mesajlar aldım. Bunların bazıları “sandıkların başında CHP’lilerin olduğu” yönündeydi. Bazıları ise “Biz kimseyi göremedik” diyorlardı.Yine altını çizeyim, bir hile araştırması için yazmadım o yazıyı. CHP gibi köklü bir partinin seçimleri ciddiye alıp almadığının ve iyi örgütlenip örgütlenmediğinin bir testi olarak gördüğü belirttim. Bugün son kez sormak istiyorum: Tüm sandıkların tutanakları Ankara’ya geldi mi? Bunlar toplanıp sayılacak mı?Bu arada “yasal olarak seçmenlerin oyların sayımını izleme hakkı olmasına” rağmen bazı okurlarımdan bunun engellendiği yolunda mesajlar aldım. Örneğin Cihangir‘de ve Firuzağa‘da sandık kurulları kapıları kapattıktan sonra sayım yapmışlar.Oy verme işleminin bittiği saat 17.00’den beş dakika sonra oy kullandığı sandığın sayımını izlemek isteyen bir okurum da “Sayım bitti, kapattık” sözüyle karşılaşmış.*****CANIMI SIKAN ŞEYLERÇok ayıpReferandumda Evet çıkması için canhıraş çalışan bir gazetemiz Hrant Dink‘le ilgili AİHM kararını “Türk devleti ve yargısı suçlu” başlığını ile duyurmuş okurlarına. Çok küçük gibi görünen ama garip bir kompleksi yansıtan bir başlık bu. Tamam, referandum kazanıldı, bunun zafer sarhoşluğu ve keyfi var, ama bir kelime oyunuyla bu halkı rencide etmenin ne alemi var?“Türk devleti” diye bir tanım yok. “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” var. Başlıktaki “Türk” vurgusu bana göre kasıtlıdır ve sadece bir ayıptan ibarettir.*****FIKRA GİBİDeve!!!Geçenlerde İstanbul içinde arabayla gidiyorum. Yol durmuyor ama ağır akıyor. Çünkü karşı şeritte otomobilin biri flaşörlerini yakmış duruyor. Bizde flaşör yakınca her şeyi yapmak hak gibi kabul edilir ya, durum aynen öyle.Karşı şerit daralınca iki taraftan gelen araçlar birbirlerine yol vererek geçmeye çalışıyor.Tam o sırada karşıdan bir polis aracı belirdi. Birden hoparlörden bir ses yükseldi. “Deve 128 devam et, deve 128 devam et.”Şaşkın halde anonsu dinlerken gözüm aracın plakasına takıldı. Meğer plaka 34 DV (!!!) değil miymiş! Polis de “deve” diyor mecburen. Çevreme baktım araç kullanandan yürüyene herkesin göçünde bir gülümseme.“Develik” yapıp trafiği tıkayan DV plakalı araca herhalde bundan güzel ceza olmazdı.*****Yapılan Anayasa değişikliğiyle, Yüksek Yargı’nın “kapalı devre sistemi” ortadan kaldırılmış. Bu gidişle Yüksek Yargı’ya “kısa devre” yaptıracaklar! (Gani Yıldız)
ANALİZReferandumda hayır oyu kullandığım gibi, evet çıkmaması gerektiğini de sürekli yazdım. Bunun gerekçelerini defalarca belirttiğim için tekrarlamaya gerek yok.Ama bu süreç boyunca beni en çok rahatsız eden şuydu: İktidar ve özellikle yandaş bazı kesimler, referandumu sanki askeri darbelere karşı gibi sundular. Bu nedenle hayır oyu verecekleri de darbeci ilan etmekten çekinmediler.İşte en yürek yakan nokta buydu. Bir taraftan yıllardır süren mücadeleniz var, diğer taraftan ülkenin bir tek parti diktatörlüğüne gittiğine inanıyorsunuz. Ve öncelikle bunu önlemek için çaba harcarken, yıllar süren mücadeleniz karalanıyor ve “darbeci” diye suçlanıyorsunuz.12 Eylül darbesine yapıldığı günden itibaren karşı çıktım. İlk yıllarda elbette yapılacak çok fazla bir şey yoktu. Ama tekrar parlamenter demokrasiye geçildikten sonra bu mücadele daha da netleşti.90’lı yıllarda, 28 Şubat döneminde yaşananları hep bu mantıkla ele aldım ve ancak son iki yıldır yazılabilen bazı yazıları daha o tarihlerde yazdım. 12 Eylül’ü yapanlardan ama daha önemlisi, buradan aldıkları güçle kendilerini devlet yerine koyan ve insanlara ağır eziyetler çektirenlerden hesap sorulmasını istedim.Bu referandumun bana göre tek “hayırlı” sonucu anayasadaki geçici 15’inci maddenin kaldırılması olmuştur. Şimdi pek çok kişi savcılıklara koşarak suç duyurusunda bulunuyor. Nasıl keyif aldığımı anlatamam.Tabii bundan bir sonuç çıkacak mı? AKP iktidarı “hesap sorulacak” sözünü yerine getirebilecek mi? İşte bunu sanmıyorum. Çünkü bu iktidar referanduma giderken “zaman aşımı olmaması” yönünde verilen önergeleri “nedense” reddetti. Bu nedenle şimdi ortaya hukuki bir durum çıktı. Savcılar suç duyurularının zaman aşımına uğradığını ileri sürebilir.Öyle olsa bile, “sembolik” olarak 12 Eylül paşaları artık vicdanlarda mahkûm edilmiştir. Bence bundan önemlisi, o günün uygulamacılarıdır. Herhalde o günlerde işkence yapan, haksız yere ağır cezalar veren, halka eziyet çektiren kişileri 15. madde korumuyordu. 15. madde Milli Güvenlik Konseyi üyesi 5 paşa içindi.Bu arada, bir noktaya daha temas etmek istiyorum. 12 Eylül darbesi askeri olmakla birlikte “yerli” bir proje değildir. Tamamen NATO emriyle ve onun kontrolünde yapılmıştır. Darbe dönemin ABD Başkanı’na “Bizim çocuklar başardı” cümlesiyle müjdelenmişti. Kısacası bu suçta Amerika’nın ve o dönem başkanının da sorumluluğu vardır.Kimseye “uçuk” gibi görünmesin, ama bir suç duyurusu Jimmy Carter için de yapılabilir.*****HOŞUMA GİDENLERTek başınalıkAtaol Behramoğlu’nun bir şiirini paylaşmak istiyorum bugün sizlerle. Son yıllarda toplumun bir bölümünün üzerine çöken kötümserlik sanıyorum davranış biçimlerinde de çok etkili oldu. Örneğin referandumda oy kullanmayan yüzde 26’nın (bir kısmı boykot gerçi) önemli bölümünün bu kötümserlik içinde “tek başına” kaldığını düşündüğünü varsayıyorum.“Tek başına” kaldığını düşünenlerin bu şiiri okumasında yarar var:Ben tek başına ne yapabilirim Diye düşündü biri Ve hiçbir şey yapmamaya karar verdi Ben tek başına ne yapabilirim Diye düşündü bir öteki Ve yalnızlığının kuytuluğuna çekildi Ben tek başına ne yapabilirim Diye düşündü bir üçüncü Ve tek başına düşünmeyi sürdürdü Ben tek başına ne yapabilirim Diye düşündü yüz binler Ve tek başınalıklarını sürdürdüler Ben tek başına ne yapabilirim Diye düşündü milyonlar Milyonlarcaydılar Ve tek başınaydılar Bu arada birileri Onlar adına Karar vermekteydi Tek başına olduklarını sananlar Topluca ortadan kaldırıldılar...*****DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLERRecep Bey tutmadıKılıçdaroğlu CHP’nin başına geçtiği andan itibaren Başbakan’a karşı “Recep Bey” hitabını kullanmaya başladı. Gerekçesini de şöyle açıkladı: “Tayyip Bey, halk adamıdır, siyasetçidir, başbakandır. Ama Recep Bey bunun tam tersidir.”Medyanın ilgisiyle sanki Recep Bey tanımı halk içinde tutmuş gibi göründü, ben aynı kanıda değildim ve Recep Bey hitabını da hiç benimsemedim.Referandum sonuçlarına bakınca Recep Bey tanımının tam ters etki yaptığını bile söyleyebilirim.Nedeni basit: Örneğin Kılıçdaroğlu “Recep Beyin villaları” dedi. Başbakan’ın “3.5 milyona havada karada satar kardeşlerim” sözlerini alkışladı halk. Oysa o alkışlayan ellerin cebinde bir simit parası bile yoktu belki, ama 3.5 milyon doları hak gördü.Sonra “Recep Bey teröristlerle masaya oturdu” dedi Kılıçdaroğlu. Ama halk Başbakan’ın “Ben görüşmedim, devlet görüştü” sözlerine itibar etti. Belli ki Tayyip Erdoğan’ı devlet saymıyordu.Kılıçdaroğlu “Recep Bey’in referandum için çok para harcadığını” söyledi. Halk Erdoğan’ın “Senin de paran var, sen de harca” sözünü pek beğendi.Yeni dönemde artık “Recep Bey” tanımını kullanmamalı Kılıçdaroğlu. Hem zaten ses uyumu açısından da kakofonik.*****MERAK ETTİKLERİMSen yine de bak kardeşimReferandumdan önce, özellikle CHP’ye yönelik “sandıklara sahip çıkın” uyarısında bulunmuştum birkaç kez. Seçimin sandıkta kazanıldığını belirterek “Her sandık başında bir gönüllü olmalı, bu kişi sayımı dikkatle izlemeli ve kesin sonucu not ederek bunu partinin belirteceği kişiye göndermeli” demiştim.2007 seçimlerinden bu yana toplumun bazı kesimlerinde oluşan “bir hile oldu mu” kuşkusuna karşı en etkili silahın bu olduğuna inandığımı da söylemiştim.Şimdi gerçekten çok merak ediyorum. CHP bu ya da buna benzer bir çalışma yaptı mı? Bütün sandıklarda bir CHP’li görevli var mıydı? Bu gönüllüler sandık sonucunu not aldı ve bunu partisine bildirdi mi?Haydi, gönüllü kısmını geçelim, her sandık kurulunda bir CHP’li görev aldı mı? CHP’li görevliler sandık sonucunun tutanağını aldılar mı?Kesinlikle “bir hile yapılmıştır” demiyorum, sadece CHP’nin gerçekten siyaseti ve seçimi ciddiye alıp almadığını, sandık güvenliğini sağlamak adına bir şeyler yapıp yapmadığını test etmek istiyorum.Çünkü bu aynı zamanda CHP’nin gerçekten iktidara talip bir parti olup olmadığının da kanıtıdır. Eğer bu seçimlerde de oy kullanılan tüm sandıkların kesin sonuçları CHP’nin elinde yoksa vah bu partinin haline.Eğer her sandıkta bir CHP’li vardıysa ve sonuçları da not ettilerse bir sorun yok. Ama diyorum ki, şimdi bütün bu tutanaklar bir araya getirilmeli ve alt alta dizilerek toplanmalı.Bir hile olma ihtimalini ima bile etmek istemiyorum, bunu özellikle belirteyim, ama CHP’nin de bunu yapması gerektiğine inanıyorum. En azından önümüzdaki genel seçimlerdeki sandık güvenliği için ciddi bir antrenman olacaktır bu.İşin özeti, eğer CHP tüm sandıklardan sonuç aldıysa, yine de işini sağlama bağlasın ve bunları tek tek sayıp bilgisayardaki YSK sonuçları ile karşılaştırsın. Zaten sandık sonuçları CHP’de yoksa, koyuver gitsin.
İktidarın “içi boş” Kürt açılımından sonra Habur’da yaşananların Türkiye’de tepkiye neden olduğu varsayılmıştı. Aslına bakarsanız belki ilk günlerde böyle bir tepki de oluşmuştu. Hatta bu nedenle AKP’nin ciddi bir oy kaybına neden olduğu da ileri sürülmüştü.Ancak referandum sonunda gördük ki, halkın bu konuda fazla bir duyarlılığı ve öfkesi yokmuş. Habur Kapısı’nda yaşananlar, sadece medyaya çıkma olanağı olanların yüksek sesle dile getirdiği bir olguymuş.Şurası belli ki Türk halkı terör ve şiddetten artık kurtulmak istiyor. Bu nedenle “hesap sorulmasını” veya “sorumluların cezalandırılmasını” bile artık talep etmeyebilir.Çünkü Güneydoğu’da bir sorun var ve bu sorun Türkiye’nin genelini etkiliyor. O halde ne pahasına olursa olsun bu sorun çözülmeli.Hatta bu uğurda teröristlerle masaya oturulması, İmralı’daki kişinin muhatap alınması ve hatta hatta bu kişinin affedilip siyaset yoluyla legalize olması bile kabul edilebilir durumda.Referandum, Kürt sorununun çözümünde böylesine bir iklim yarattı benim izlenimlerime göre.Bunları, eleştirmek adına yazmıyorum, tam tersine, bu fırsatın değerlendirilmesi ve sorunun kalıcı olarak çözülmesi adına yazıyorum.Burada görev öncelikle iktidara ve Kürt halkının siyasi temsilcilerine düşüyor.İktidar, açılım kararı aldığında bunun içini dolduramamıştı. Sanıyorum bu da iktidarın elini tutan “bazı konuları anlatmakta duyulan sıkıntıdan” kaynaklanıyordu. İktidar halkın tepkisinden çekiniyordu ve bu nedenle taleplerin dışarıdan gelmesini tercih ediyordu.Şimdi durum değişti. Kürt sorununun çözümünü halkın önemli bir bölümünün de “fazla naz etmeden” istediği ortaya çıktı. O halde iktidar dile getiremediği çözüm önerilerini artık korkmadan gündeme taşımalıdır.Tabii bu iklimden Kürt halkının siyasi temsilcileri de yararlanmalı ve konuya sağduyu ile yaklaşarak sorunun çözümünde öncelik almalıdır. Kısır tartışmalar, yara kabuğu kaşımalar, anlamsız güç gösterileri, Türk halkını rencide edecek tavır ve davranışlar yerine akılcı, mantıklı, hukuka ve demokrasiye uygun talepler hemen masaya konulmalıdır.Kürt sorununun çözülmesi, siyaseti de rahatlatacaktır. Anlamsız “demokrasi ve özgürlük” tartışmaları bitecek, Türkiye’nin gerçek sorunlarına eğilme ortamı yaratılacaktır.Türk halkı bilerek bilmeyerek, iktidara da Kürt halkına da çok önemli bir kredi açtı. Bunun değerlendirilmesi için ilgili herkesin elini taşın altına koyması gerekir.*****Bu FenerbahçeGeçen sezondan bu yana Fenerbahçe ile ilgili fazla bir şey yazmadım. Geçen yıl Güiza ile ilgili birkaç yazı yazmıştım. Bu oyuncunun Fenerbahçe’ye yarardan çok zarar verdiğini anlatmaya çalışmıştım, o sıralar kulak asan olmamıştı.Neyse ki sonunda gerçek kabul edildi. Ama bu kez de Güiza, Fenerbahçe’ye oynamadan zarar veriyor.Bu sezon biraz izleyeyim, bir şey yazmayayım istedim ama, gel de yazma. Bir takım bu kadar istikrarsız olursa, kendi kendini Avrupa sahalarından uzaklaştırırsa buna dayanmak mümkün mü?Kayseri maçını adeta saçımı başımı yolarak izledim. Futbol uzmanları ne der bilemiyorum ama, çocukların ortada sıçan oyunu gibi top gezdirerek ve sonunda mutlaka rakibe kaptırarak futbol oynanır mı, buna futbol denir mi, bunun ayrıca bir seyir zevki var mı, bilemiyorum artık.Şurası gerçek ki Fenerbahçe bu yıl iyi transfer yapamamış, takımı iyi kuramamış. Zaten bunun ilk bedelini “annesinin ligine” dönerek ödedi. Benim merakım, bu bedel ligi arka sıralarda bitirmek olarak daha da büyür mü?*****‘Hayırlı olsun’ tekrar hayata döndüReferandum kampanyası boyunca AKP’lileri en sıkıntıya sokan şey, ağızlarının çok alışık olduğu “hayırlı olsun, hayırlısıyla” gibi deyimleri kullanmakta çektikleri zorluktu.Koca Ramazan geldi geçti AKP’liler iftarlarda ağız tadıyla bir “hayırlı olsun” diyemediler. “Hayırlı Ramazanlar” pek kullanılmadı. AKP’liler oy atarken bile klasik “hayırlı olsun” temennisinde bulunamadılar.Referandum bitti, evet oylarının üstünlüğü ortaya çıktı, AKP’lilerin de dilleri çözülüverdi. Ekranları güleç çehreleriyle ve ince bir alayla “referandum sonuçları ülkemize hayırlı olsun” diyen siyasetçiler dolduruverdi bir anda.Baktım, AKP medyası da “hayırlı” kelimesini kullanamamasının sıkıntısını atmıştı dün. “Hayırlı olsun” başlıkları nedense tüm AKP’li medyanın sayfalarında yer almıştı.*****MHP tabandan kaymayı kabul etmiyorReferandum sonrası sessizliğin hâkim olduğu MHP’den Cihan Paçacı ile konuştum dün. Paçacı “MHP bitti, CHP eh, başlıklı yazınız çok ağır ve haksız” dedi. Sonra da ekledi: “Durum sizin yazdığınız gibi değil, MHP tabanından bir kayma yok.”Cihan Paçacı MHP adına “kale olduğu” ileri sürülen bazı yerlerden de evet çıkmasının çok normal olduğunu belirterek “Evet, çok oy aldığımız bazı yerler için kale tabirini kullananlar var, ama biz buralarda çok oy alıyoruz sadece, oyların tamamı bizim değil ki” dedi.MHP’nin oylarının iyi olduğu illerin çoğunda hayır oyu çıktığını söyleyen Paçacı “Adana hayır dedi, Mersin, Antalya, Aydın, Uşak, Balıkesir hayır dedi. Bizim buralarda oyumuz yüksek üstelik belediye başkanlıklarımız var. Demek ki başarılı olmuşuz” diye konuştu.Paçacı’ya Bahçeli’nin seçim bölgesi Osmaniye’yi sordum. “O da normal, bizden oy kayması yok, sayın genel başkanımız seçimde yüksek oy almıştı, hayır oyları bunun altında değil ki” cevabını verdi.Isparta, Karabük, Bartın gibi kale olarak nitelenen yerlerde evet çıkmasının da MHP oylarından kayma nedeniyle olmadığını söyleyen Paçacı “Seçimlerde bu gerçek ortaya çıkacaktır, bizim bir endişemiz yok” dedi.MHP yönetimi duruma böyle bakıyor. Önümüzdeki günlerde sanıyorum konu parti içinde de konuşulacak ve bir hesaplaşma yaşanacaktır herhalde. Referandumun tozu dumanı geçince daha sağlıklı değerlendirmeler yapılır.*****Referandum evetçileri çıkan sonucu, “Demokrasimiz güçlendi” şeklinde yorumladı. Aslında güçlenmedi. Şekil değiştirdi: Demokrasi oldu demAKrasi. (Gani Yıldız)