İki gün üst üste CHP’ye bir soru sordum: “Referandumda sandıklara sahip çıktınız mı, kesin sonuçları elde ettiniz mi? Bunları saydınız mı?” diye.
Buradaki amacım, CHP’nin örgüt olarak sandık güvenliğini sağlama becerisi gösterip göstermediğini öğrenmekti.
Dün Genel Başkan Yardımcısı Hakkı Süha Okay aradı. “Sorular için teşekkürler, bu bize kamuoyu ile paylaşmak için bir fırsat da yarattı” dedi.
Okay referandumda toplam 151 bin 549 sadık olduğunu belirterek “Bunların 118 bin 491’inden kesin sonuç tutanaklarını aldık” diye konuştu.
Bu rakamın sandıkların yüzde 78’i olduğunu söyleyen Hakkı Süha Okay “Bazı yerlerde görevli bulmak bile sorundu. Ayrıca bazı doğu illerinde de sıkıntılar yaşadık” dedikten sonra istatistiki bir bilgi de verdi.
CHP’ye ulaşan “kesin sandık sonuçlarına” göre 16 milyon 661 bin 875 evet, 13 milyon 497 bin 227 hayır oyu çıkmış. 30 bin eksiği ile sandıklardan çıkan oyların oranı evet yüzde 55.35, hayır yüzde 44.65. Eksik kalan 30 bin sandık sonucu ise yüzde 42 yüzde 58 olarak belirlendi.
Hakkı Süha Okay “Ancak” dedi, “Bu referandumun bizim adımıza çok önemli bir kazanımı var. CHP ilk kez bir seçim sonunda bu kadar yüksek oranda sandıktan kesin sonuç aldı. Yeni anlayışla işimizi ciddiyetle takip ettik, örgütümüz çok özverili çalışarak görev aldıkları sandıklarda başarıyla çalıştılar” diye ekledi.
Okay bir itirafta da bulunarak “Eskiden sonuçlar televizyonlardan açıklanmaya başlandığında ne yazık ki pek çok arkadaşımız sandığı bırakıp giderdi. Bu kez herkes sabahlara kadar çalıştı” dedi.
Bu referandum çalışması ile CHP parti örgütünün üzerindeki ataletin de atıldığını kaydeden Hakkı Süha Okay “Önümüzdeki genel seçimlerde sandıklara sahip çıkma oranını daha da yukarı çekeceğiz” diye konuştu.
İstanbul’da keyfe göre araç çekiliyor
Kim bilir kaç kez yazdım ama, isterlerse dava etsinler, açıkça mafya yöntemleri ile çalışan “trafik çekicileri terörü” konusunda kimsenin sesi çıkmıyor. Ben de yazmaya devam ediyorum.
Çünkü, her zaman belirttiğim gibi asla trafiği önleyen araçların çekilmesine karşı değilim. Ancak bizdeki uygulama trafiği aksatan araçlara yönelik değil. Çekiciler, genellikle trafiği aksatmayan ama park yasağı olan yerlerden araç çekiyorlar. Çekilen araç sayesinde trafik rahatlamıyor, bir şey değişmiyor. Tek faydası, bir başka araca park yeri açılmış olması.
Bunun da ötesinde çekiciler, kolay ve araçların götürüldüğü park yerine en yakın yerlerden araç çekiyorlar ki, kısa zamanda çok araç çekilebilsin.
En kötüsü de, değnekçilerin (şimdi adları vale oldu) gösterdiği ve “bu bize ait değil” dediği araçlar çekiliyor.
Bunları eğer bu mafyavari örgütlerin sorumluları isterlerse bizzat yerleri göstererek de kanıtlayabilirim. Ama hiç sanmıyor çünkü kurdukları düzenin bozulmaması için ağızlarını hiç açmıyorlar tekzip bile göndermiyorlar. Susup bekliyorlar.
Bugün sizlere yaptığım araştırma sonucu aldığım bazı bilgileri vermek istiyorum. “Şişli Polis Hizmetleri Geliştirme ve Destekleme İktisadi İşler” adlı bir dernek var. Adına bakınca çok önemliymiş gibi görünüyor ama tek işi var elindeki üç çekiciyle canının istediği yerden araç çekmek.
Burayı özel olarak seçmedim, bazı bilgiler aldım ki kaynağı belli olsun diye yazıyorum.
Yoksa başka ilçelerin de benzer dernekleri var. Tabii bir de bunların ağababası sayılan, başkanlığını valinin üyeliklerini de “tanınmış ve saygın” işadamlarının yaptığı bir Trafik Vakfı var.
Hep sorarım, “İnsanları haraca kesen bir vakfın yönetim kurulunda olmak nasıl bir duygu” diye. Daha hiçbiri açıp cevap vermedi biliyor musunuz? Rahatları bozulmasın diyedir herhalde.
Neyse konuya dönelim; örneğin Şişli’deki bu derneğin üç çekicisi var. Bir kadrolu şoför ve resmi trafik polisi araçta çalışıyor. Araçlar 7 gün sınırsız çalışıyor. Dernek başkanı her gün en az 15 araba çekilmesi talimatı vermiş. 15 arabadan sonra şoför ve polise araç başına 5 lira prim veriliyormuş. Bu prim sistemi olunca çekiciler arı gibi çalışıp, park yerine en yakın yerlerden sürekli araba çekiyorlar.
Aracınız çekilirse çekici için 60 lira, park parası 10 lira ve park cezası olarak 62 lira ödüyorsunuz. Genellikle bu ceza kesilmiyor, çekici ve park parası ile yetiniyorlar.
Şimdi düşünün, devlet kendi yapması gereken bir işi dernek ve vakıflara veriyor.
Bunlar nasıl çalışıyor, haksızlık veya hukuksuzluk yapıyorlar mı, toplanan paralar nasıl harcanıyor? Bunları soran var mı? Meçhul.
NOT: Bu yazıdan önce arabam herhangi bir yerden çekilmedi. Arabası çekilen bir yakınım ya da tanıdığım da yok. Hiçbir soruya cevap vermeyen saygın devlet görevlileri ve saygın işadamları “canın yandı da ondan mı yazıyorsun” gibisinden abuk bir soru sormasın diye özellikle belirtiyorum.
Okurlar ikna olmuyor
Havaalanlarındaki yiyecek içecek reyonlarındaki aşırı pahalılıktan şikâyet eden yazılarım tahminimin çok üzerinde bir ilgi gördü. Yazının çıktığından bu yana gelen mesajlarda verilen örneklerin ve eleştirilerin sayısını tutamıyorum artık.
Atatürk Havalimanı’nda catering hizmeti veren BTA’nın açıklaması da belli ki çok sayıdaki okuru tatmin etmemiş. Örneğin pek çok okur “Size gelen açıklamada yiyeceklerin kalitesinden de söz ediliyor, oysa kalite açısından da sınıfta kalırlar” diyor.
Yabancı havalimanlarını bilen okurların tepkisi ise çok daha büyük. “Bir bira Türkiye’de ne kadar, AB ülkelerinin havalimanlarına ne kadar, bir sorun bakalım” diyen çok sayıda okur var. Bir okur “BTA’ya söyleyin örneğin Londra Heatrow’daki İtalyan lokantasının menüsüne bir baksınlar, sonra da yer bulabilmek için sıra bekleyenleri bir gözlesinler” mesajını göndermiş.
Kısacası, sık sık havalimanlarını kullanan okurlarım, yapılan açıklamalardan ikna olmuyor.
Bu arada bir okurum “Hep havalimanlarını yazıyorsunuz, siz şehirlerarası yollardaki otobüslerin uğradığı konaklama yerlerindeki fiyatlara bakıyor musunuz?” diye sormuş. “Bir çorba bile 5-6 lira, bu ayıp değil mi?” diyor. Okurum “ailecek otobüs seyahati yapanların” konaklama yerlerinde çay ve simitle idare ettiklerini söylüyor.
Arabulucu; iyi bir şey mi?
Birkaç gündür medyada Türkiye’yi ziyaret eden “Avrupalı akil adamlar heyeti” haberleri var. Bu akil adamlar Güneydoğu’ya da gittiler, Kürt temsilcilerle görüşmeler yaptılar. Yapılan yorumlar akil adamlar heyetinin “arabuluculuk” yapmaya çabaladıkları yönünde.
Arabulucuk “iki taraf” arasında yapılır. Egemen ve üniter bir devlette “iki taraftan” söz etmek ne anlama gelir acaba? Bunun da ötesinde, egemen bir devletteki “iki taraf” arasında arabuluculuk yapmak yabancı devletlerin görevi haline geliyorsa, o ülkenin ne egemenliğinden ne üniterliğinden söz edilebilir mi?
Bunları düşünmeden “akil adamlar” konusunu manşetlere taşımak biraz gayretkeşlik olmuyor mu?
Kürt sorununun çözümünde, AB’li akil adamların yardımını alıyoruz. Peki TC’li akil adamlar nerede ve ne yapıyor? (Gani Yıldız)

