Türbanın ‘baş örtüsüne’ dönüşümü

1 Ekim 2010

ANALİZÜniversiteler birbiri ardına açılıyor. Kamuoyunun henüz dikkatini pek çekmedi ama, türban yasağı “fiilen” işlemiyor artık. Türbanlı kızlar okullara giriyorlar.Kapılardaki güvenlik türbanlıları durdurmuyor. Onlar da derslere giriyorlar. Hiçbir hoca da “yasa gereği” türbanlı olanı dersten çıkarmaya cesaret edemiyor. Ayrıca YÖK’ün bu konuda öğretim üyelerine yönelik “üstü kapalı” bir baskısı var. YÖK dedi ki “Bir öğretim görevlisi bir öğrenciyi dersten çıkarıyorsa gerekçesini bir tutanakla bildirecek.”Bu durumda “kıyafeti nedeniyle” bir öğrenciyi sınıftan çıkardığını söyleyebilecek öğretim görevlisi olabilir mi?Fiili durum bu olmakla birlikte, AKP ve yandaşlarının “inançları nedeniyle eğitim hakları elinden alınan öğrenciler” edebiyatı devam ediyor. İşte CHP bu noktada “Gelin bu türban konusunu çözelim” diyerek bana göre önemli bir adım attı.Laiklikle ilgili kaygıları olan bazı kişiler Kılıçdaroğlu’nun türban çıkışını eleştiriyor. Önceki gün yazdığım gibi buna kimse tepki göstermemeli, çünkü AKP ve yandaşlarının elinden bu “türban silahını” artık almak gerek.Tabii AKP’nin de eli boş durmuyor. Elbette onlar da CHP’nin atağının asıl amacını bildiklerinden, karşı atağa geçtiler.Dikkat ediyor musunuz, Başbakan Erdoğan “türban” söylemini bırakıp birden “baş örtüsü” kavramına geçti. Oysa her ne kadar daha önce de kimi zaman türban kimi zaman baş örtüsü dese de konuyu bu kadar netleştirmiyordu.Peki ne oldu da türbandan baş örtüsüne “sert bir geçiş” yapıldı?Bunun ipuçlarını, iktidara yakın veya iktidar baskısı altında çaresiz kalan televizyon kanallarındaki açık oturumlarda görüyoruz.Bugüne kadar türban konusunda keskin ve yüksek sesli tartışmalara giren, konuyu hep ünivesitelerle sınırlı tutan konuşmacıların neredeyse tamamı yeni bir söylem geliştirmeye başladılar.Diyorlar ki “Efendim, inançları gereği insanlar sadece üniversite kapılarında zulüm görmüyorlar ki, kamusal alanda da örtünme yasak, asıl bunun giderilmesi gerekir.”Birazdan ağızlardaki bakla çıkıyor “inançları gereği devlet hizmetinde çalışma özgürlükleri ellerinden alınmış kesimler de artık bu haklarını alacaktır.”Özeti; devlet dairelerinde isteyen türbanla çalışmalıdır. Geldiğimiz nokta budur.Başbakan da “türban yerine baş örtüsü” diyerek öncelikle üniversitelerde “örtünme kapsamını” genişletmek istiyor. Bugüne kadar “türban” üzerinden sürdürülen kılık kıyafet konusunun kapsamına bundan sonra “çarşaf, şalvar, cüppe, potur hatta sarık” bile katılabilir.Yarın “benim inancım böyle, ben çarşafla geleceğim” ya da “şalvar ve cüppe inancım gereği giydiklerimdir, engel olamazsınız” diyeceklerdir. Hazırlık bunun üzerinedir.İşte CHP’nin atağını, bunlara engel olunması için desteklemek gerek. CHP, AKP’nin silahını elinden alamazsa, yaşayacaklarımız bunlar olacaktır.*****Hayatın belden aşağı vurmasıdır, her olayda geçmişi size hatırlatması. (Fur Kaner)*****GİTTİM, GÖRDÜMMardin ve Cemil İpekçiBirkaç gündür Mardin izlenimlerini yazıyorum ama, bu kente gidişimin ana nedeni olan Cemil İpekçi’den az söz ettim. Bugün biraz da Cemil İpekçi’den söz etmek istiyorum.Cemil İpekçi’nin Mardin’le hiçbir ilgisi yok. Ne bir akrabalığı var ne de geçmişten kalan bir bağlantı.Cemil İpekçi Mardin’e ziyaret için gidiyor ve o sanatçı kimliği ile kendini kentin büyüsüne kaptırıyor.Açık söyleyeyim Mardin’e gidip de bu sihirli havaya kapılmamak mümkün değil.Ama Cemil İpekçi, son derece hassas bir sanatçı. Onun bakışı, onun değerlendirmesi ve ufku çok daha farklı. İpekçi bu kentten çok büyük işler çıkarabileceğini hissediyor ve orada bir ev tutuyor.Mardinli Ümit Utku’nun evine yerleşiyor. Kadınlardaki potansiyeli fark ederek çok ilginç bir ideale başkoyuyor. Bir atölye açıyor, buraya istekli ve meraklı Mardinli kadınları, kızları davet ediyor. Onlara biçki dikiş ve moda üzerine dersler vermeye başlıyor.2 yıl gibi kısa bir sürede Mardin’li kadınlar Cemil İpekçi’nin deyimiyle “harikalar” yaratıyorlar. Sonunda ortaya geçtiğimiz günlerde yapılan büyük defile çıkıyor.100’e yakın tasarımda elbette Cemil İpekçi’nin sanatı, ruhu, yeteneği var. Ama o kıyafetlerin çoğunun yaratılmasında o Mardinli kadınlar başrolü oynamışlar, dikişler onlar tarafından yapılmış renk uyumları ve aksesuarların dengesine o kadınlar karar vermiş.Defileden sonra Mardinli kadınların hepsi sahneye çıktılar.Kiminin başı açık kiminin kapalı, kimi hayli dekolte bile. Hepsinin ellerinde birer mum vardı.Cemil İpekçi “Bir mum başka mumu yakarak değerinden bir şey kaybetmez” felsefesini anlattı sahneden ve o kadınlardan biri elindeki yanan mumla yanındakinin mumunu yaktı. O diğerinin, diğeri ötekinin mumunu yaktı. Kısa süre sonra bütün kadınların elindeki mumlar yanıyordu. Ne ilk yanan ne de son yanan mum değerinden hiçbir şey yitirmemişti.Bir noktayı daha belirtmek istiyorum. Mardinliler Cemil İpekçi’yi çok seviyorlar. Aykırı kimliği, çok ilginç giysileri, küpeleri, bıyıkları, sıfır saçı ile zaten dikkat çekmemesi mümkün olmayan Cemil İpekçi için en çok şu sözü duydum: “Kendi özel hayatı bizi hiç ilgilendirmiyor. Ama o bizi seviyor biz de onu, Çünkü Mardin’e çok büyük katkısı var.”Cemil İpekçi defilesini Türkiye’den 7-8 TV kanalı ve bir avuç gazete muhabiri izledi. Ama dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen 26 gazeteci üç gün Mardin’de kaldı.Keyiflerine diyecek yoktu. Mardin için kötü bir şey yazacaklarını hiç sanmıyorum. Bu bile yetmez mi?*****Terörist başı, “İşler yine geldi bana düğümlendi” demiş. İşlerin bu hale gelmesi karşısında insanın boğazı düğümleniyor! (Gani Yıldız)*****MERAK ETTİKLERİMLiberaller Cuma’da yoktuMHP dün ilginç bir gösteri ile seçim kampanyasını başlattı.Çok sayıda MHP’li Kars’taki Ani Harabeleri’nin bulunduğu yerdeki Fethiye Camii’nde Cuma namazı kıldı. Amaç Sümela Manastırı ve Akdamar Kilisesi’nde yapılan “ayinlere” bir cevap vermek olarak açıklandı.Fethiye Camii’ndeki (Müzesi) Cuma namazında gözlerim kimi liberalleri aradı. Ama yoktular. Oysa daha önceki Sümela Manastırı ve Akdamar Kilisesi’ndeki ayinlere katılmışlardı.Hristiyan ayini olunca katılmak iyi oluyor da Müslümanların cuma ibadeti olunca neden ilgi gösterilmiyor acaba?Ayrıca her üç mekân da aslında müze. Nasıl Hristiyanlar “müzeleştirilmiş bir mekânda” ayin yapabilmek için çok çaba harcadılarsa, Müslümanlar da “müzeleştirilmiş başka bir mekânda” Cuma namazı kılmak istediler.Galiba eylemi yapanlardan kaynaklanıyor bu farklılık. O zaman da Hristiyanların ayini “demokrasi ve insan hakları gereği” sevgi çemberine alınırken, Müslümanların Cuma namazı “ideolojik ve dini siyasete alet eden” bir eylem muamelesi görüyor.

Devamını Oku

AKP Doğu için parti değil devlet baba

29 Eylül 2010

GİTTİM GÖRDÜMMardin üzerinden gözlemlerime biraz daha devam etmek istiyorum. Sohbetlerim sırasında sık sık sorduğum sorulardan biri şöyleydi: “Mardin neden AKP’li olmuş?” Tabii bu soruyu geçmişi hatırladığım için soruyordum. Mardin aslında “daha sol” eğilimli kentlerimizden biriydi. 2007 seçimlerinde ise 6 milletvekilinden dördünü AKP ikisini ise bağımsızlar (DTP) çıkarmıştı.Yani seçim sonucuna bakıldığında Mardin’in ezici üstünlükle AKP’li olduğu fikrine varabilirsiniz.Ancak ne gariptir ki “AKP’li” tanımlamasına Mardin’deki pek çok kişiden hiç tepki alamadım. Açıkçası “AKP’li olmayı” pek kabullenmiyorlar. Çünkü duruma “partiler açısından” bakmıyorlar. Kimin ne yaptığı daha önemli çünkü.Mardin’in ileri gelenlerinden olduğunu hemen fark edebileceğiniz bir işadamı “Burada kimsenin umrunda değildir partiler. Seçim sonuçları sizi aldatmasın” dedikten sonra bana göre çok ilginç olan şu bilgiyi verdi:“Şu pencereden bakınca Mardin’e gelen yolları görüyorsunuz, bunlar yoktu. Fakir halk hastanelere gidemezdi, şimdi gidiyor. Pek çok kişi devletten çocuk yardımı adı altında para alıyor, birçoğunun kapısına gıda malzemeleri başta olmak üzere ihtiyaç maddeleri bırakılıyor. Eskiden tezek yakanların bugün evine kadar kömür getiriliyor. Vatandaş cebine girenin kaynağına bakmaz, kim veriyor ona bakar. Şu anda AKP veriyor, adam oyunu başkasına neden versin ki?” Mardinli işadamı “ayrıca” dedi ve ekledi: “Şunu unutmayın ki, buralarda hâlâ devlet baba kavramı çok geçerli. Herkes bir taraftan devleti şikâyet eder, ama en sağlam gelir kaynağı olarak da onu görür. Devlet adına kim birşeyler veriyorsa, devlet baba da odur. AKP şu anda devlet baba.”İşadamının daha derli toplu anlattığı “devlet baba-AKP” ilişkisini Mardin’deki pek çok kişinin sözlerinden çıkarmak mümkün. Tabii bunları fark ettikten sonra “Mardin’de AKP neden güçlü” ya da “Mardin neden evet dedi” gibi sorulara bazılarının “uzaylı görmüş” gibi manasız biçimde tepki göstermelerinin nedenini de anlamış oldum.*****BUNU YAZMAK GEREKŞaşıracak bir şey yokPolis müdürü Hanefi Avcı‘nın tutuklanmasını “hayretle” karşılayanlar var. Oysa bunda şaşıracak bir şey yok. Avcı, iktidar ve yandaşlarını “rahatsız” etti, her rahatsız eden gibi onun da başı derde girdi. Konu bu kadar basit. Ama bu arada demokrasi nutukları atılsın, özgürlük şarkıları söylensin, hukukun üstünlüğü sloganları bağırılsın ne fark eder ki. Çünkü iktidar ve yandaşları için önemli olan “kendi görüş ve düşünceleri”dir. Bunun dışında kalan görüş ve düşünceler demokrasiye, özgürlüklere, hukuka aykırıdır.Avcı gibi “dini bütün” olarak bilinen, “milliyetçi” eğilimi ağır basan, “kendini devlet gibi görmek” alışkanlığı olan bir polis müdürünün, bütün bunlara çok ters biçimde “komünist bir terörist” olarak suçlanması “abes” görünüyor değil mi? Şaşırtan da bu zaten.Peki Mehmet Haberal’ın terörist olması, Türkan Saylan’ın PKK teröristleri ile işbirliği içine girmesi, İlhan Selçuk’un bir sabah tankların üzerinde oturacağı, Mustafa Balbay’ın darbe yöneticiliğine getirileceği şaşırtıcı değil miydi? 2 yılı aşkın süredir bunlara inanan ve hiç şaşırmayanlar bugün Hanefi Avcı’nın tutuklanmasına nasıl şaşırıyor, ben asıl ona şaşırıyorum.Tabii işin ironik yanları da var. Hanefi Avcı’nın kitabından öğrendiğimize göre, Türkiye’de “telefon teknolojisini” kullanarak, ilk dinleme ve izleme yapan kişi bizzat kendisi. Üstelik bu uygulamaları yaparken hiçbir zaman mahkeme izni almayı da düşünmemiş. Bu uygulamaları başlatan ve dinleme kayıtlarıyla, kimi belki gerçekten suçlu, pek çok kişinin canını yakan Hanefi Avcı’nın, “dinleme tezgâhı” sonucu tutuklanması da belki ilahi adaletin işidir.Yıllardır bütün bu uygulamalara hiç ses etmeyen, hele işine geldiği zaman destekleyen pek çok kişi, aynı yolla “bertaraf” edilebilir. Bu da hiç şaşırtıcı olmamalı.Ses çıkarması gereken kişilerin sessiz kalması, ibretlik bir sonla karşılaşmayacakları anlamına gelmez. İnanmayan Hanefi Avcı’nın durumuna bakmalıdır. Bakmalıdırlar ki, yıllardır anlatmaya çalıştığım demokrasi dışılıkları, hukuksuzlukları, kanunsuzlukları anlarlar belki.*****HOŞUMA GİDENLERMantık ve vicdanHanefi Avcı olayı, görüyorum ki, bu iktidara gözü kapalı destek veren ve kendilerine liberal diyenleri bile irkiltti. Şimdilik her ne kadar “Hanefi Avcı’yı önce yerin dibine batırıp sonra konuya girseler” de “vicdan ve mantıktan” söz etmeye başladılar. Ki bu olumlu bir gelişmedir. Oysa yıllardır tüm hukuksuzluklara, demokrasiye aykırı uygulamalara, kanunsuzluklara kulaklarını kapatıp gözlerini yummuşlardı. Şimdi “kerhen” de olsa uyanıyorlar. Tehlikenin kendi başlarına gelebileceğini de görüyorlardır belki. Çünkü, tarihte örneği çok; diktatoryal yönetimler, ilk başlarda kendilerinden olmayan ama kendilerini destekleyenleri altın tepside taşırlar, işleri bittiğinde de lağım çukuruna bırakıverirler. Kim bilir; yandaşlar referandumdan sonra oluşan havanın “kendilerini de yok edebileceğini” görüyorlardır artık.*****MERAK ETTİKLERİMReferandumu halkın yarısı boykot ederse?Referandumun yapılış yöntemi ile ilgili iki noktayı belirtmiştim dün. Birincisi tüm seçmen açısından bakıldığında evet oylarının oranı yüzde 44 oluyor. İkincisi ise katılımın yüzde 50’den az olduğu yerlerde referandumun geçerli sayılıp sayılamayacağı konusuydu.Doğal olarak iki konu da çok ilgi çekti. Demek ki yeni anayasa ya da bazı maddelerde değişiklik gündeme geldiğinde bu konuların tekrar ele alınmasında yarar var.Dünkü yazıyı pekiştirmek adına bir örnek daha vermek istiyorum. Diyelim ki BDP’nin bazı Güneydoğu illerinde kısmen başarıya ulaştığı “boykot” tüm ülke çapında etkili olsa ve referanduma katılma oranı yüzde 50’nin altında kalsa. O zaman ne olacak? Ve yüzde 49’luk bir katılımın sonunda Evetler yüzde 75 ya da tersi çıksa, bunu milli irade mi sayacağız?Referandumla ilgili düzenlemenin mutlaka yapılması gerek galiba.*****İnsan başına olay gelmeden o olay hakkında neler yapabileceğini bilemez. (Fur Kaner)*****DÜZELTMEBaşlık hatasıBu köşedeki dünkü yazlarımdan birinin başlığı “Bu oylar AKP’nin değil yarışı” şeklinde çıktı. Oysa yazıyı okuyanlar Kılıçdaroğlu ile ilgili bir analizle karşılaştılar. Çünkü ne yazık ki tamamen bilgisayarda yapılan bir hata sonucu yazının başlığı uçup gitmiş yerine birkaç gün önce yazılmış bir yazının başlığı girmişti. Dünkü yazının başlığı “Bu Kemal Bey ne yapıyor yahu?” şeklindeydi. İnternet servisimiz de köşe yazılarını yayınlanan sayfadan kopyaladığı için öğle saatlerine kadar aynı hata burada da sürdü. Öğleden sonra hiç olmazsa internetteki başlık düzeldi. Tamamen “teknoloji kurbanı” olan başlık nedeniyle özür dilerim.*****Demokrasilerin olmazsa olmazı “çek-balans” (denetleme-dengeleme) sistemidir. Oysa bizim demokrasi hızla “çek-kopar” sistemine kayıyor! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

“Bu Kemal Bey ne yapıyor yahu?”

29 Eylül 2010

Son bir iki gündür AKP iktidarından pek hoşlanmayan ya da kendisini CHP’ye yakın gören kimi görsem anında soruyu patlatıyor: “Bu Kemal Bey ne yapıyor yahu?” Tabii anlıyorsunuz, Kemal Bey’den kasıt CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu.Öfkeli merakın sebebi basit: Kılıçdaroğlu önce miting meydanlarında türban konusunu çözebileceklerini söyledi. Ardından laikliğin tehlike altında olmadığını açıkladı. Derken Anayasa’nın değiştirilmesi konusunda Başbakan Erdoğan’a el uzattı.Referandum sonuçlarından sonra “umutlarının iyice tükendiğine” inanan bazı çevreler, Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP’nin de AKP’nin “dümen suyuna” gireceği endişesi taşıyarak “Peki bu durumda ülke ne olacak?” diyorlar.Samimiyetle bunu savunanlara “Çok haklısınız, endişeleriniz doğrudur, ancak bazı gerçekleri de görmeniz gerek” dedikten sonra ekliyorum: “Kemal Kılıçdaroğlu yanlış yapmıyor, korkmayın, hatta tam destek vererek arkasına geçin.”Evet, aynen böyle düşünüyorum. Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP siyasette inisiyatifi ele geçiremezse her konuda AKP’nin arkasından gidecek olursa değişen hiçbir şey olmayacaktır.AKP ve yandaşlarının “demokrasi ve özgürlükler” konusunda söyledikleri fazla bir şey yok. Kimsenin karşı çıkamayacağı, teorik cümleler kurmaktan öte bir şey yapmıyorlar aslında. Ama “örnek gösterin” dendiğinde demokrasi kriteri olarak sadece “türban” gösteriliyor.Demek ki türban AKP ve yandaşlarının elinden alındığında “demokrasi ve özgürlükler” konusunda söyleyecekleri söz kalmayacak.Katı bir laik anlayışla “türbanı üniversite kapısından sokmama” anlayışı CHP’ye sürekli oy kaybettiriyor. İstesek de istemesek de türbanın üniversite kapısından döndürülmesinin artık fazla bir anlamı kalmadı. Laiklik türbanın üniversiteye sokulmamasıyla korunmuyor. Tam tersine türban bahanesiyle laikliğe çok daha ağır darbeler başka alanlarda vuruluyor.Yeni Anayasa konusunda CHP’nin “gelin hemen konuşalım” çağrısı da önemlidir. Oysa AKP konuyu seçim sonuna bırakmayı, bunu seçim malzemesi olarak “bir havuç gibi” kullanmayı amaçlıyor. CHP de yine “iyi işleri engelleyen parti” olarak nitelenecektir. CHP’nin artık bu silahı da etsisiz hale getirmesi gerek.İşin aslı şudur: Yeni anayasa ile kastedilen; laiklikle ilgili maddelerin kaldırılması, Türklük’le ilgili maddenin Kürtleri de kapsar hale getirilmesi ve ana dilde eğitimle ilgili yeni düzenleme yapılmasıdır.AKP bu maddeleri, en az 4 yıllığına tek başına iktidar olmadan yapmak istemiyor. Çünkü bu maddeler, kimine göre “çok yararlı” bile olsalar, yapanın elini yakacak cinsten. O halde seçim öncesi bu riski göze almak bir parti için tehlikelidir.Buna karşın, seçim öncesi bu kapsamda yapılacak bir kampanya, konuyu fazla bilmeyen kitleleri tıpkı referandumda olduğu gibi yönlendirecektir. CHP’nin bu süreci seçimden önceye çekmesi akıllı bir siyasi girişimdir.Bu nedenle “Ne yapıyor bu Kemal Bey” diye sormanın gereği yok. İzleyelim görelim.*****Referandumda ‘ihmal edilmeyecek’ iki noktaBReferandumdan önce yazacaktım “şimdiden bahane arıyor” derler diye çekindim. Referandumda “evet” yüksek çıkınca yine yazamadım, bu kez “yenilen pehlivan” laflarını duymak istemedim. Artık üzerinden biraz zaman geçtiğine göre şimdi yazabilirim.Birinci konu; referanduma sunulan bir konu “yarıdan bir fazla oyla” kabul ya da reddedilmiş sayılıyor. Ancak bu “yarı” hesaplanırken oylamaya katılanlar esas kabul ediliyor. Bence bu yanlış. Çünkü eğer “yarıdan bir fazla” aranıyorsa bu toplamın yarısından bir fazlası olmalıdır.Tıpkı Meclis’teki güven oylaması gibi. Ya da bazı kanunlarda aranan “nitelikli çoğunluk” gibi.Meclis’te güven oylaması için 276 evet gerekir. Oylamaya kaç kişi katılırsa katılsın esas olan sayı budur.Referandumda ise halkın yüzde 26’sı sandığa gitmedi. Kalan yüzde 74’ün “yarısından fazlasının oyu ile” anayasa değişikliklerine evet dedik.Oysa eğer tüm seçmenlerin yarısının oyu aranmış olsaydı, evet oyları yüzde 44’te kalacaktı. Diğer yüzde 56’nın “hayır” dediğini savunmuyorum. Ama “evet” diyenler aslında tüm seçmenlerin yüzde 44’üne denk geliyor.İkinci nokta ise, bazı illerde katılımın yüzde 50’nin altına düşmesi. Bunun da demokrasi ile bağdaşmadığını söyleyebilirim. Bir referandum yapıyorsunuz, halkın yarısından bir fazlasının oyunu istiyorsunuz. Ama halkın yarısı bile sandığa gitmiyor.Burada bir terslik var. Seçmenin sadece yüzde 10’unun katıldığı bir referandumda “yüzde 95 evet çıktı” ya da “yüzde 5 hayır çıktı” denilemez. Demokrasi gereği halkın yarısının bile katılmadığı bölgedeki referandumun iptal edilmesi gerekir.Tabii bu iki noktayı da, bu referandum için değil ama bundan sonrakiler için dikkate alınması için yazıyorum.Gündemde “yeni baştan anayasa” varken, bu iki noktanın atlanmaması gerek bana göre.*****Her şey para değil80 yaşında bir okurum aradı. Artık sayıları çok azalmış olmakla birlikte 63 yıllık okul arkadaşları ile her yıl bir araya geliyorlarmış. Bu yıl da Antalya’da buluşmaya karar vermişler. Pegasus’un kampanyasından yararlanarak erken rezervasyon yaptırmışlar ve paralarını ödeyerek biletlerini almışlar. Ancak Pegasus’tan bir yetkili, uçuştan birkaç gün önce erken bilet alan 11 kişilik ekibi aramış ve “Uçak değiştiği için sizi sabah uçağına alıyoruz” demiş. Tabii hepsi 80 yaşında olan yolcular isyan etmişler, “Biz bilerek öğle saatine aldık, o saatte kalkıp gelmemiz mümkün değil” demişler. Şirket yetkilisi erken rezervasyonla ucuz bilet alanlara kanuni olarak böyle bir uygulama yapılabildiğini hatırlatmış. Gerçi sorunu, biraz da zorlayarak bir hal yoluna sokmuşlar. Okurum haklı olarak diyor ki, “Ucuz kampanya yapılıyor, tabii ki yasal bazı uyarıları da önceden söylüyorlar, ama sıkışınca kabak yine ucuz bilet alana yani ekonomik durumu daha düşük olanın başına patlıyor.” 80 yaşındaki 11 eski arkadaşın sorununu, Türk havacılığında önemli bir çıkış yapan Pegasus’un dikkate alması, kuralları koyarken bazen sadece paranın önemi olmadığını da düşünmesi için bir uyarı olarak yazmak istedim.*****Fakirin fakire bakışıMardin’de geziyorum. Adım başı merhabalaşma, küçük sohbetler, çay kahve molaları. Bir kahvede şoförlük yapan 40 yaşlarında bir Mardinli “Haftanın birkaç günü işim gereği Nusaybin’e gidiyorum, artık vize olmadığı için pasaportum yanımda, yarım saatliğine Suriye tarafına geçiyorum, evin bütün ihtiyaçlarını yarı fiyata alıyorum” diyor.Suriye çok mu ucuz acaba. Şoför “mecburen” diyor “çünkü çok fakir ülke.” Arkasından da ekliyor: “Gıda maddeleri buradakinin aynı, ama bizden çok ucuz, diğer mallar yaramaz aslında, bazen ucuz diye alıyoruz.”Şaşırıp “iyi de burada da çok fakirlik var” deyince şoför atlıyor sözüme: “Abi bizdeki fakirlik mi? Suriye bizim 1970’lerdeki halimizi yaşıyor. Pantolonları yamalı, ayaklarında lastik ayakkabı. Ben çocuğa lastik ayakkabı alsam kafama atar biliyor musun, yamalı pantalon giydiremem.”Gerçekten, dikkat ettim o andan sonra, lastik ayakkabılı çocuk yok, kimsenin pantolonu ceketi yamalı değil. Bizim ülkenin fakirliği de farklı. Bizim fakirimiz, komşu ülkenin fakirliğine biraz da acıyarak bakıyor.Tabii bunun başka nedeni de var, yarın da onu yazarım.*****Hedefi olmayan insan kaderine mahkûm olur. (Fur Kaner)*****Liderler, birbirlerine, yeni Anayasa konusunda samimiyet testi uyguluyor. Umarız bu testi de ÖSYM hazırlamıyordur! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Cemil İpekçi’nin defilesine karşı çıkışın perde arkası!

27 Eylül 2010

YENİ ÖĞRENDİMCumartesi ve pazar günleri Mardin’deydim. Cemil İpekçi’nin “olay yaratan” defilesini izlemek için gittim. Açıkçası “çok da iyi ettim” diyorum kendi kendime. Çünkü gerçekten bir defilede bugüne kadar izlemediğim “görsel bir şölene” tanıklık ettim öncelikle.Sonra; üçüncü kez gittiğim Mardin’de bu kez halkla daha çok sohbet etme olanağı buldum. Mardin ve Mardinlilerle ilgili bilgi ve gözlemlerim hayli zenginleşti.HARİKA DEFİLE: Öncelikle defileden söz etmek istiyorum. Gerçekten müthişti. Kıyafetler çok çarpıcıydı. Sahne düzeni ve üç boyutlu bilgisayar gösterisi alışılmışın dışındaydı. Ama en önemlisi Mardinli kadınların ortaya çıkardığı yeteneğin, uluslararası alanda değer görmesi çok anlamlıydı.Defileyle ilgili haberleri zaten günlerdir gazetelerde okuyor televizyonlarda izliyorsunuz. Ben size “toplu namazlarla” gösterilen tepkilerin gerçek nedenini, bizzat Mardinlilerin tanıklığı ile anlatmak istiyorum.Aslına bakarsanız gösterinin yapıldığı Kasımiye Medresesi üzerinden koparılan fırtına tamamen sahte. Anladığım kadarıyla defile burada değil de herhangi bir mekânda da yapılsa, belli çevreler aynı gürültüyü yine çıkaracaktı.PİSLİK İÇİNDEYDİ: Çünkü Kasımiye Medresesi’ni daha önce de görmüştüm. O sırada henüz restorasyon çalışmaları başlamıştı. Her tarafı yıkık döküktü, kimi ayyaşların, berduşların mekânıydı, pislik içindeydi.Restore edildikten sonra medresede pek çok etkinlik yapıldı. “Toplu namazcıların” savunduğu “burada içki içilecek, burası mankenlerin yeri değil” savlarının tamamen palavra olduğunun en büyük kanıtı da zaten bu etkinlikler.ASMALI KONAK: Hele bunlardan biri, Asmalı Konak dizisiyle ilgili ki, evlere şenlik. Dizinin bir bölümü için mekân kullanılıyor. Sahne şöyle: Üzerinde her türlü yiyeceğin ve içkinin olduğu masalar, ortada rakkaseler gerdan kıvırıp göbek atıyor, herkesin elinde rakı kadehleri.Bugünkü protestocular o gün de Mardin’deydi, o gün de aşağı yukarı aynı makamlardaydılar ama hiç ses çıkarmadılar. Demek ki asıl amaç mekânın içki ve dekolte kadınla bezenmesi değil.VALİ’YE KOMPLO: Konuştuğum bütün Mardinliler protestonun Cemil İpekçi defilesi ile ilgili olmadığını, asıl hedefin Vali Hasan Duruer olduğunu söylediler.Hasan Duruer çok ilginç bir vali. Bundan önce Urfa Vali Yardımcılığı döneminde Halil Rahman Balıklı Gölü’nün çevre düzenini yapmasıyla ve düzenlemenin uluslararası ödül kazanmasıyla tanınıyor. Sapanca Kaymakamlığı da yapan Duruer Mardin’de çok önemli hizmetlere imza atmış.ADİL DAVRANIYOR: Mardin halkı öncelikle “adil davrandığı” ve “çalıp çırpanlara göz açtırmadığı” için Vali’ye karşı sevgi besliyor. Anlatılanlara göre Vali daha önceki dönemlerde “egemen” olduklarına inanan bazı çevrelerin çıkarını bozdu. Örneğin Duruer’in “davet usulü ihale” yapmadığı, herkesi eşit rekabete ittiği ve iyi olanın kimliğine bakmadan iş verdiği söyleniyor.Cemil İpekçi defilesine tepki gösterenlerin başını AKP milletvekili Hasan Demir’in çektiği, yine AKP milletvekili Cüneyt Yüksel’in dolaylı destek verdiği belirtiliyor. Tepkiyi başlatanlar ise Diyanet Vakfı, Memur-Sen, Ensar Vakfı ve bazı tarikat mensupları.AYAK KAYDIRMA: Mardinli diyor ki, “Bunların yüzde 95’i zaten Mardinli değil, hepsi sonradan geldi, eskiden gemilerini rahat yüzdürüyorlardı, yeni Vali’nin adil yönetimine ayak uyduramadılar, bunun yerine valinin ayağını kaydırmak istiyorlar.”Tabii sonuçta defile de yapıldı, tek bir üzücü olay da yaşanmadı. Ancak gördüğüm kadarıyla başta Başbakan olmak üzere hükümet yetkilileri Mardin’deki bu komployu fark etmiş durumda. Bu nedenle Başbakan, Kültür Bakanı üzerinden etkinliğe sahip çıktı ve içinde AKP’lilerin de olduğu komployu bozdu. Bu hayırlı bir şeydir.*****BAŞIMDAN GEÇENLER‘Neden bu kadar önyargılısınız Can Bey’Mardin’de eski çarşıda yalnız başıma geziyorum. Televizyon faktörü de olduğundan pek çok kişi tanıyor tabii. Bazıları tek başıma görünce şaşırıyor ya da “benzetiyorumdur” diye düşünüyor belki. Ama gerçekten tanıyanların yüzleri gülümsüyor, hemen herkes bir ikramda bulunmak için çabalıyor.Anadolu’nun çok önemli bir hasleti bu. Bir yere konuk olursanız, gösterilen yakınlık ve ikramdan ne yapacağınızı şaşırabilirsiniz.Son seçim sonuçlarına ve özellikle referanduma bakınca, Mardin’de karşılaştığım hemen herkesin AKP’li olma ihtimali elbette çok yüksek. Buna karşın belli ki herkes neyin ne olduğunun da farkında, bu nedenle en küçük bir tepki ya da rahatsız edici bakış, söz yok.Bir konfeksiyon dükkânının sahibi sanki kırk yıllık ahpabıymışım gibi beni görünce elimi sıkıp sarıldı, dükkânına davet etti. Sonra da “Can Bey sizi televizyonlarda severek izliyorum, ama çok önyargılısınız” deyiverdi. Ben de karşılık olarak kollarını tutup “Yapma Allahaşkına neden önyargılı olayım ki?” dedim.Anladığım kadarıyla iktidara yönelik eleştirileri “önyargı” olarak görüyor. Askeri darbeleri savunduğumu, asker anayasasına sahip çıktığımı, Erdoğan’a yönelik eleştirileri, “geçmişten kalma hesaplar” nedeniyle yaptığımı düşünüyor.“İnan bana yok böyle bir şey, bundan sonra hem beni daha dikkatli dinleyin hem de Vatan’daki yazılarımı okuyun, göreceksiniz böyle olmadığını” dedim. Yine sarılarak ve öpüşerek ayrıldık. Harika bir duygu bu.*****DÜZELTMEBomba bulan köpeklerCumartesi günü yazdığım “Bomba bulan köpekler nasıl eğitiliyor?” yazısı hayli ilgi görmüş. Bazen hep gözümüzün önünde olan bir olayın ayrıntılarını hiç merak etmeyiz, oysa bu ayrıntılarda da ayrı bir lezzet vardır. Bu yazı da öyle bir yazıydı bana göre.Ama hiç aklıma gelmeyen bir şey oldu. Köpek eğitim merkezi yetkilileri, benim başka bilgilerden değerlendirdiğim bir noktaya çok üzülmüşler. O da şu: Köpeklerin buldukları bombayla oynayıp patlatmalarına karşı, eğitilirken, oyuncakların zararsız biçimde patlatıldığını yazmıştım. Bunu da o sırada sormadığım için internetteki bir bilgiden derlemiştim.Eğitim Merkezi Müdürü Ahmet Yıldız, “Asla böyle bir eğitim vermiyoruz. Köpeklerimiz en küçük bir zarar bile görmez. Oyuncak patlatarak eğitim belki çok önceleri yapılmıştır ama şimdi asla” dedi.Peki ne yapılıyormuş: Eğer köpek bulduğu “bomba kokulu oyuncağı” ağzına alır ya da patileriyle eşelerse ödül verilmiyormuş. Uzun bir eğitimden sonra bomba bulan köpekler öğreniyorlarmış ki, eğer oyuncağa dokunmazlarsa ödül alacaklar, yoksa hüsran.Küçük ayrıntılar bile insana neler öğretiyor. Hayvan haklarına da çok saygılı bomba uzmanlarını elbette üzmek istemezdim.*****Aydınlığa bakan insan için gölgelerin anlamı yoktur (Fur Kaner)*****Sonbahar’a girmemize rağmen, Anayasa değişiklikleri bahar havası estiriyor. Umalım da bu yalancı baharın sonu kapkara bir kış olmasın! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Bu kadar iyimserlik de hayra alamet değil

26 Eylül 2010

OKURLA SOHBETLERSevgili okurlar; referandumdan sonra ilk kez geçtiğimiz haftayı hayli sakin, olaysız, kavgasız, bir iki şey dışında gürültüsüz tamamladık. Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, “gerginlikle ilgili” her kesimden “ilkbahar esintilerini” anımsatan girişimlere tanık olduk. Hayli mutlu hissedebiliriz kendimizi. Bu havanın sürmesi elbette en büyük dileğimiz.Başbakan harikaÖnce Başbakan Erdoğan’dan başlamak istiyorum. Erdoğan, perşembe günü partisinin il başkanları toplantısında çok uzun bir konuşma yaptı. Birkaç yeri hariç konuşmanın tamamı “iyilikler” dağıtan bir üsluptaydı. Başbakan’ın şaşırtıcı biçimde “darbeci” dediği “hayırcıları” bile vatan millet aşkına oy kullanan kişiler olarak tanımlaması hem şaşırttı hem de çok sevindirdi.Herkesi kucaklamakErdoğan’ın konuşmasındaki duyguyu ve heyecanı asla yabana atamayız. Konuşması gerçekten herkesi kapsayıcı ve kucaklayıcıydı. Teşhislerine katılmamak olanaksızdı. “Hitabet sanatı” içine bu kez “öfkeyi” neredeyse hiç katmayan Erdoğan, gerçekten herkesin önünde şapka çıkartacağı bir görüntü içindeydi. Başbakan, en muhalifleri tarafından bile alkışlandı.Ya medya temsilcileriBaşbakan cumartesi günü ise medya temsilcilerini bir araya toplayarak konuştu. Bu konuşmada da “gerginlikten, öfkeden ve kızgınlıktan” eser yoktu. Hatta tam tersine Başbakan’ı önceden hiç tanımasanız dünyanın medyaya karşı en munis politikacısı olduğunu zannedebilirsiniz. Erdoğan en muhaliflere bile gülücükler dağıttı. Erdoğan’ı izleyen gazeteciler toplantıdan sonra ne diyeceklerini bilemiyorlardı.İnsan kuşkulanıyorAçık söyleyeyim, elbette siyasette gerginlikten yana hiç olmadım ama Başbakan’ın bu kadar mülayim halini de ister istemez kuşkuyla karşılıyorum. “İnsanlar bir günde bu kadar hızlı değişim geçiremezler” görüşünden hareketle Başbakan’ın tavrının beklenmedik biçimde tekrar eski haline gelebileceği olasılığını asla ihmal etmememiz gerektiğini düşünüyorum.Otokontrole teşvikBu cümlelerimden, Erdoğan’ın kısa bir süre sonra “kesinlikle” tekrar değişeceğini söylediğimi çıkartmayın lütfen. Çünkü öyle sanıyorum ki önümüzdeki bir dönem, gerçekten gerilimsiz ve sakin geçebilir, ama buradaki tehlike medyanın “otokontrol” uygulamasını çok daha şiddetli hale getirebileceğidir. Başbakan son medya toplantısında “otokontrol mekanizmasının işletilmesini” istedi bana göre. Mülayimlik buradan geliyor sanki.Subjektif yorumlarErdoğan medyadan kendisine destek olunmasını beklemediğini söylüyor. Bu güzel. Tamam da hemen ekliyor: “Ama siyasi taraf haline gelip birilerinin psikolojik harekâtının parçası olmasını doğru bulmuyoruz.” Erdoğan’ın “siyasi taraf” ve “birilerinin psikolojik harekâtının parçası olmak” tanımlamaları subjektiftir. Tam tanımının yapılması mümkün değildir.Peki ne yapılacak?Erdoğan’ın bu subjektif tanımları, önümüzdeki dönemde medya yönetimlerini zora sokacaktır. Çünkü muhalefet aynı zamanda “siyasi bir taraf olmak” anlamına da gelir. Bir muhalefet partisinin muhalefet etme yöntemleri de “psikolojik harekât” olarak algılanabilir. Özetle çeşidi ne olursa olsun her türlü muhalefet Erdoğan’ın subjektif tanımlarının çerçevesi içine girebilir ve medya yöneticilerini korkutabilir.Tam muhalefetsizlikErdoğan subjektif tanımlamalar yaparak aslında medyadan “tam bir muhalefetsizlik” tavrı istemektedir. Üstelik bunu “gerilimden ve kavgadan uzak bir siyaset isteyen politikacı” edasıyla yaparak kamuoyunda “adam daha ne yapsın” düşüncesi oluşturarak medyaya tam bir “psikolojik harekât” uygulamaktadır. Medyanın, yeni yapısıyla bu ağırlığı kaldırmasını beklemek safdillik olur.CHP’den destekBu arada Erdoğan’ın yarattığı “ilkbahar iklimine” CHP liderinin de katıldığını görüyoruz. Cuma günü Vatan Gazetesi’nin önemli yazarları CHP Genel Merkezi’nde Kılıçdaroğlu ile görüştü. CHP lideri de tıpkı Erdoğan gibi “gerilimsiz” ve “yapıcı” biçimde açıkladı görüşlerini. Kılıçdaroğlu’nun tavrı önümüzdeki günlerde pek çok sorunun halledilebileceği izlenimi yaratıyor.İki önemli konuÖyle sanıyorum ki belki de bu yıl bitmeden üniversitelerdeki türban konusu “türbanlıların üniversitelere rahatça girebileceği” kararıyla çözüme kavuşturulmuş olacak. Kılıçdaroğlu’nun bu konuda artık fazla direnç göstermeyeceği anlaşılıyor. Hemen arkasından ise Kürt sorununun çözümünde önemli adımlar atılacağını düşünmek de yanlış olmaz. CHP bu konuda da “engelleyici” görünmek istemeyecektir.Yeni bir TürkiyeGörünen o ki bazılarının söylediği gibi değil belki ama “yeni bir Türkiye” oluşturulduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz. Ve bu Türkiye’de yılların birikmiş bazı sorunları bu iktidar tarafından sonuçlandırılabilir. Her şey altüst olur, yeni bir yapılanma gerçekleşir, bunun sonunda iktidar yerinde kalır mı bilemem, ama yeni Türkiye’den dönüş de olmaz. Çünkü bu en azından diyalektiğe aykırı.PKK’nın son durumuBir noktayı daha belirttikten sonra başlıktaki kastıma geçmek istiyorum. Son günlerin ilkbahar havasına katkı sağlayan bir kesim de PKK terör örgütü ve destekçileri. Referandumdan önce eylem yapmama kararı alan PKK bunu önce uzattı şimdi de askerle karşı karşıya gelmemek için Türkiye sınırlarına çekilmeye başladığı söyleniyor. Bu da çözüm için önemli bir adımdır.Ama seçim geliyorBütün bunları belirttikten sonra diyorum ki “Bu kadar iyimserlik de hayra alamet değil.” Çünkü, öncelikle en geç haziranda seçim olacağı kesin. Demek ki yılbaşından hemen sonra ülke tekrar seçim kampanyası atmosferine girecek. Böyle bir ortamda “ilkbahar havasını” sürdürmek olanaksızdır, üstelik kimsenin de pek işine gelmez.Psikolojik harekâtDiğer taraftan ise Erdoğan’ın “aşırı” yumuşamasının da bir tür “psikolojik harekât” olduğunu sezinliyorum sanki. Önce etrafı sessizleştir, sakinleştir, herkes artık durumun iyi olduğunu sandığı bir anda referandumdan önce sözünü ettiğin “bertaraf” operasyonunu hayata geçiriver. Herkesi gafil avla. Bunu kimse gözardı etmemeli ve yabana atmamalı.Erdoğan’ın gıdasıÇeşitli yerlerde ve çeşitli kesimlerle yaptığım konuşmalarda Erdoğan’ın en büyük gıdasının gerginlik olduğunu ve Erdoğan gerginleştikçe sanılanın aksine kitlelerin kendisine olan güven, saygı ve sevgisinin arttığına tanık oluyorum. Erdoğan da bunu çok iyi biliyor ve seçime giden yolda kimsenin beklemediği anda, demokrasiye, hukuka uymasa bile başlatacağı bir bertaraf operasyonunun kamuoyundan destek alacağını hesaplıyordur.Mardin gözlemleriSevgili okurlar, hafta sonunda Mardin’deydim. Cemil İpekçi’nin çok tartışılan defilesini izledim. Ama ondan da öte, Mardin’de pek çok kişiyle saatlerce konuştum, gözlemler yaptım, izlenimler edindim. Başta Cemil İpekçi’nin defilesine neden tepki gösterildiğinin perde arkası olmak üzere aldığım bilgi ve izlenimleri yarından itibaren sizlerle paylaşacağım.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Cihan Demirci’den son laforizmalar

25 Eylül 2010

Epeydir “laforizma” göndermeyen Cihan Demirci “Biraz biriktirdim, biraz da son günlerin olaylarına daldım!” diyerek en taze laforizmalardan bir demet hazırlamış. Haydi gelin birlikte okuyalım...“HAYAT” sözcüğünün ilk harfi AKP iktidarında değişti. Bunu fark etmeyenler ona hâlâ “HAYAT” diyor ama doğrusu artık: “DAYAT” Çünkü malumunuz gücü gücü yetene kendi hayat tarzını DAYATIYOR bu ülkede!***“İstanbul 2010 Avrupa KÜTÜK BAŞKENTİ” etkinlikleri tam gaz sürüyorÖ Kapı önünde içki içenleri haber verin kütüksever halkımız kapının önündekileri hemen acile yetiştirsin!..***Tophane Bir zamanlar “esrar” içenlerin mekânı olan nargile ve hergelesever bu semt şimdi sanat galerisi önünde elinde içki olana saldırıyorsa bu sadece promil düşmanlığıyla açıklanamaz bu olayın mutlaka RANTIKLI bir açıklaması vardır!***İstanbul Valisi, Tophane’deki saldırı olayı için “Yol darlığı yüzünden olmuş” dedi!.. Saldırıyı yol darlığına bağlayan Vali “Nefes darlığı” çekenler yüzünden olmuş da diyebilirdi.***Tophane’de yaşananlara kimsenin kızmaya hakkı yok. Adaletin ve yargının işlemediği bir ülkede; siz anlamak istemeseniz de halkımız kendi yargısını, kendi yasamasını, kendi yürütmesini oluşturmuştur!..***CHP 2011 genel seçimlerindeki ilk büyük hedefini gerçekleştirdi ve Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçmen kaydı başarıyla yapıldı!***Bazı gazeteler okurlarına “KALEM” hediye ediyorlarÖ Oysa gerçek gazete okuruna bu ülkedeki asıl hediye “MUHALİF KALEM” hediye edebilmektir!.. (Tabii YERSE!)***Dizi manyağı olmuş ülke insanı içinde TECAVÜZ sahnesi olan her kıytırık dizide ekran başına kilitleniyorsa ülkedeki yeni tecavüz ve taciz sezonu çok hareketli geçecek demektir!***Hâkim: Söyle bakalım Fatmagül, Fatmagül’ün suçu ne?..Fatmagül: Her zamanki malum suç işte efendimÖ Yüksek reyting uğruna işlenen tecavüz!***Canlı hayvan ithali yetmedi yurt dışından bu kez “parça et” ithaline başlandı!.. Acaba “ülkenin kaç parça olacağına dair” bir ithalat durumu da sırada mı?***Hazır sınavlarda kopya nedeniyle her türlü rezillik yaşanırken özelikle şu “yüksek” okulları kaldırsak ya, bakın zaten son referandumda eğitim düzeyi arttıkça ülkedeki “HAYIR” oyları da artmış!***Cumhurbaşkanı, New York’ta Amerikan şirketlerinin yöneticilerine; “Türkiye gibisi zor bulunur, minimum risk maksimum kazanç” demişÖ Doğru demiş. Gerçekten zor bulunur böylesi, vur sırtına al şirketini bir sazan ülke!.. Halkın sırtından sağlanan maksiMUM kâr da yatsıya kadar değil sürekli yanıyor üstelik!***12 Eylül’ü zamanında alkışlarla karşılayıp, 12 Eylül Anayasası’na yüzde 90’la “EVET” diyen bir toplum 30 yıl sonra her zamanki iki yüzlülüğüyle onunla fasulyeden hesaplaşmaya kalkıyorsa, yüzde 58’le hesaplaşmanın da iş işten geçtikten sonra gerçekleşeceği çok açıktır!***Bir zamanlar küfürden sayılan “YAVŞAK” artık sanatçı dilinin günlük bir parçası olduÖ Şaşacak bir şey yok!.. Bir toplum tamamıyla dibe vurduğunda, zaten o toplumun “önünde” olması gereken sanatçılar da aslında görevlerini yaparak bu açıdan da en önde oluyorlar işte!*****Yıldırım Tuna’dan haftanın fıkralarıArtık sonbaharı yaşamaya başladık. Havalar çok soğuk değil ama kapalı ve kasvetli. Yıldırım Tuna’nın fıkralarıyla bu pazar gününüzün biraz şenlensinGerçekKüçük kaplumbağa ağır ağır ağaca tırmanmış. Birkaç saatlik bir uğraşı sonucu en tepeye ulaştıktan sonra kendini boşluğa bırakmış ve kabuğunun tam üzerine “Küütt!..” diye sertçe yere düşmüş. Kendini kontrol edip bir şeyi olmadığını anlayınca tekrar zar zor ağaca tırmanmış, oradan tekrar aşağı atlamış ve yine “Gümm!..” diye vurup sekmiş yerden.. Debelenip düzeldikten sonra yine tırmanmaya başlayınca “Hanım..” demiş dalın ucunda tüneyen iki kuştan biri, “Olmuyo ama.. Bunu evlat edindiğimizi söyle artık şuna yahu!..”Hep severim“Aşkım..” demiş genç kız, “Evlendikten sonra da beni böyle sevecek misin?..” Genç oğlan “Sanırım..” demiş, “Evli kadınlardan hep hoşlanırdım zaten!..”Erkek zekidirErkekler kadınlardan daha zekidir.. Siz hiç arkadan düğmelenen gömlek giyen erkek gördünüz mü?***Yok ya?- Bir sevgilin olmayalı ne kadar oldu?..- Bu ne kadar özelime giren, çirkin, aşağılık bir soru!..- Hadi yaa?.. O kadar oldu demek..MüzikKüçük Alihan salonda oturan dedesinin yanına gelip “Dede mızıkamı burada çalabilir miyim?..” diye sormuş. “Tabii yavrum..” diye cevap vermiş dedesi, “Ben gençken hayatım müzik sayesinde kurtuldu!..” Torunu “Aa?.. Nasıl oldu bu dede?..” diye merakla sormuş: “Kasabamızdaki meşhur sel baskınında barajımız yıkıldı, sel suları evimizi temelinden söktü attı, babaannen yemek masasının kenarına yapışıp sağ salim kurtuldu, ben de son anda salondaki piyanoyla ona eşlik ettim!..”***Fil ormanda çırılçıplak bir adam görmüş, “Heyy!..” demiş şaşırarak, “Bununla nasıl beslenebiliyorsun?..”***Verimlilik‘Üretim verimliliği’ konusunda konferans veren uzman “Bu teknikleri sakın evinizde kullanmaya kalkmayın!..” demiş, dinleyiciler hemen bu uyarısının nedenini sormuşlar “Ben karımı yıllarca o kahvaltı hazırlarken izledim..” diye başlamış uzman anlatmaya, “Karım ufacık bir ihtiyaç için kahvaltı masasıyla buzdolabı, fırın, dolaplar arasında gider gider gelirdi, 5 sene önce ‘Hayatım neden herşeyi tepsiye koyup bir kerede getirmiyorsun?’ diye sordum..” Arka sıralardan “Peki, bu öneriniz zaman kazandırmadı mı?..” diye atılmış biri. “Kazandırmaz olur mu?..” diye cevap vermiş uzman dişlerini sıkarak, “Eskiden karım kahvaltıyı 20 dakikada hazırlardı, kesintisiz 5 senedir de ben 7 dakikaya indirdim!..”Bisiklet- Doktor oğlumuzun uykuda yürümemesi için ne yapmamızı tavsiye edersiniz?..- Bisikletini yatağına sokun!..

Devamını Oku

Sosyologlar, haydi çözün bu problemi

24 Eylül 2010

MERAK ETTİKLERİMSoru basit: İnsanlar neden bedava metrobüse binmek ister?Sosyologlardan tıpkı bir fizik problemi gibi çözmelerini istediğim problem bu. Ve diyorum ki, bırakın derin toplumsal tahlilleri, gelin, hemen gözünüzün önündeki bu problemi çözmek için kolları sıvayın. Çünkü belki hiç konuşulmamış bir Türkiye gerçeği çıkar altından.Gelelim “bedava otobüs” problemine.İETT okulların açıldığı pazartesi günü sabah 07.00 ile 13.00 arasında metrobüs seferlerinin ücretsiz olduğunu açıkladı. Amaç, sabah çocuklarını okula götüren ana babalara hizmetti.İstanbul halkı metrobüs seferlerinin “bedava” olduğunu duyunca akın etmiş duraklara. Duraklar dolmuş taşmış. Hatta ek otobüsler sokulmuş. Bu sefer de otobüsler yola sığmamış, tren katarı gibi dizilmişler. Ama hepsi yerinde duruyor, gidemiyor, çünkü tüm yol metrobüslerle dolu.Bedava mendil dağıtılınca milletin üşüşmesini anlamak mümkün.Bedava oyuncak dağıtımında da bir hücum olmasını normal karşılayalım.Bedava pirinç, yağ, un, şeker dağıtılıyorsa zaten hücumu önleyemezsiniz.Manisa’da camiden mesir macunu atılır, ona da saldırır bu millet.Hepsi güzel tamam da, metrobüs bedava olunca neden inanılmaz bir kalabalık olur?İşte sevgili sosyologlar, bilim adamları, bu problemi çözebilir misiniz?Merak ediyorum, metrobüsler bedava değilken bu millet ne yapıyordu?Metrobüs hattını kullanan belli. Bedava olunca ne değişti?Üstelik altı üstü 1.5 lira. Elbette dar gelirli için para da, hat paralı olduğunda millet yürüyor muydu?Merak için binmeye geldiler desem o da tutmuyor, çünkü o kalabalığı görünce vazgeçer insan, diretmez. Ama öyle değil, uzun süre duraklarda beklemeyi göze almış herkes.Gazeteler “çocukların okula gitmesi için” diye yazmışlar. Her gazetede fotoğraf vardı, ayrıca ekranlardan da izledim, o kalabalık içinde hiç çocuk yoktu. Zaten olsa da sayfaları “ezilen çocuklar” fotoğrafları doldururdu.Sosyologların da ötesinde, referandum öncesi “hayır” diyeceklerini söyleyenlere referandumdan sonra “Siz sırça köşklerde oturuyorsunuz, halkı okuyamadınız, değişimi göremediniz, morardınız” diyenlere de bir çift sözüm var.Siz bu halkı iyi okuyorsunuz. Allah aşkına şunu da bir okusanıza. Örneğin benim göremediğim “okuyamadığım” ne var bu “bedava otobüs çılgınlığının” arkasında.*****YENİ ÖĞRENDİMBomba bulan köpekler nasıl eğitiliyor?Yeşilköy Havalimanı’na gittiğimde zaman zaman burada görevli polisleri de ziyaret ederim. Sohbet ederiz, sıkıntılarını dinlerim, yaşadıkları ilginç olayları anlatırlar. Geçenlerde yine uğramıştım, sohbet ederken içeri güçlü kuvvetli fiziği, yakışıklılığı ile dikkat çeken, göğsünde “Başbakanlık Koruma Müdürlüğü” yazan bir polis yanında bir Kurt köpeği ile girdi.Adını not almayı unuttuğum polis Başbakanlık ekibinde “bomba arama ve imha” görevindeymiş. “Kurt” adını verdiği Kurt köpeği de bomba bulmakta çok hünerliymiş. “Kurt’un” öyküsü ayrı. Sokakta bulmuş, almış, beslemiş, çok sevmiş; sonra Ankara’da eğitime göndermiş. Sonunda “Kurt” Başbakanlık koruma ekibinin en gözde bomba bulma uzmanı köpeği olmuş.Hep merak ederdim. Bu köpekler bomba bulma konusunda nasıl uzmanlaşıyorlar diye. Sordum, anlattı.Bomba imalinde kullanılan bütün maddelerin kendine özgü kokuları var. Bu köpeklere oyuncak olarak bu maddelerin kokularını taşıyan şeyler verilirmiş. Sonra eğiticiler bu oyuncakları bir yerlere saklarmış. Köpek de gider bunları bulurmuş. Bulunca da hediye alırmış.Aynı şekilde narkotik uzmanı köpekler de benzer şekilde eğitiliyormuş. Onlara da her türlü uyuşturucu madde kokusu içeren oyuncaklar veriliyormuş. Şimdi gelelim işin en ilginç noktasına.Bomba köpekleri, bombayı bulduklarında hareketsiz kalıp eğiticisinin gelmesini beklermiş. Buna karşın narkotik köpekleri ise uyuşturucuyu buldukları yeri eşelemeye başlarmış.Nedeni basit: Bomba köpeği bulduğu bombayı eşelemeye kalkarsa bomba patlayabilir. Narkotikte böyle bir tehlike yok.“İyi de” dedim “Bombaya dokunmamasını nasıl öğretiyorsunuz?” Polis güldü, “Kolay” dedi. Köpekler bomba kokusunu alıyor, arıyor sonra onu alıp bakıcısına götürüyor ve hediyeyi kapıyor. Bir süre sonra bu oyuncakların içine gerçek patlayıcı konuyormuş. Köpek oyuncağı bulup patisiyle veya ağzıyla dokununca patlıyormuş.Tabii bu patlama biraz can acıtsa da zarar vermiyormuş. O andan sonra bulduğu oyuncağın patlayacağını bilen köpek, oyuncağı bulduktan sonra kulaklarını dikip bulduğu yerin başında duruyormuş. Polisler de gelip köpeğin durduğu yeri araştırınca bombayı ortaya çıkarıyormuş.Narkotikte ise patlama tehlikesi olmadığı için bu eğitime gerek duyulmuyormuş.*****HOŞUMA GİDENLERBiz de okul yaptıkTürkiye Gençlik Birliği’nin Diyarbakır’ın Bismil İlçesi Aslanoğlu Köyü’nde yaptıkları okulu temelinin atılmasından itibaren sizlere de duyuran yazılar yazmıştım. Son olarak okulun bittiğini ve eğitimin de başladığını duyurmuştum.Dün Boğaziçi Üniversitesi Yapı Kulübü’nden bir mesaj aldım. Gelin birlikte okuyalım:“Sayın Can Ataklı,Ben Boğaziçi Üniversitesi Yapı Kulubü’nden Tuğçe Düzener.Biz Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği öğrencileri olarak bu sene bir sosyal sorumluluk projesi başlattık ve Düzce’nin Balatlı Köyü’nde ihtiyacı olan bir köye bir ilkokul inşa ettik. Sponsorlarımızın desteğiyle hayata geçirdiğimiz bu projeyi alnımızın akıyla tamamladık. Amacımız bu projeyi her sene gerçekleştirmek ve ihtiyacı olan köylere her sene yeni bir okul inşa etmek. 25 Eylül’de (bugün) Burcu Güneş ve BKM oyuncularından Ersin Korkut’un da katılımıyla okulumuzun açılışını gerçekleştireceğiz.”Çok hoş. Üniversite gençlerinin böylesine özverili işlere imza atmaları insanı çok mutlu ediyor.*****FIKRA GİBİYangın çıkarma yöntemleriOkurlardan Doğan Kapkıner gerçekten “fıkra gibi” yaşanmış iki olay göndermiş. Sizlerle de paylaşmak istedim:1- Datça da çocuklar mercekle karıncaları öldürmeye kalkarlar. Karıncalar ölmez ama tutuşan otları söndüremeyince yangın başlar.2- Marmaris’te teyzem üzerinde Kuran yazıları olan kâğıtları “kimse basmasın günahtır” diye bir kenarda yakıp imha etmek ister. Başarır da ama o tutuşturma bir yangına dönüşür.*****Başbakan, referandum sonrası, “Yüzde elli sekizin değil, kırk ikinin analizini istiyorum” demişti. Analiz çalışmaları hızlansa iyi olur; zira ortalık karışacak gibi! (Gani Yıldız)*****Hayal gücü ile süslenmeyen bilgi kuru bir dal gibidir. (Fur Kaner)

Devamını Oku

Suçu hafifletirken övmek!

22 Eylül 2010

Neresinden bakarsanız bakın İstanbul Tophane’de yaşanan sergi açılışına saldırı olayı çok vahimdir. Tam da “Halkımız demokrasi, özgürlükler, hukukun üstünlüğü, farklı olana saygı ve hoşgörü konusunda gerekeni yaptı” nutukları atıldığı sırada hiçbir bahaneye sığdırılamayacak bir saldırının yaşanması travma etkisi yaratacaktır.Elbette “İşte evet denmesinin etkileri ortaya çıkıyor” kadar iddialı ve belki de “şimdilik” saçma kaçacak ifade kullanmak istemiyorum.Ama bu olay göstermektedir ki, Türkiye’de halkın sanıldığı kadar demokrasiye, hoşgörüye, hukaka sahip çıktığı iddiaları da yine “şimdilik” bir fanteziden ibarettir.Böyle olunca da, “evet”le yaratılan iklim önümüzdeki günlerde başka yerlerde ve başka gerekçelerle de bu tür saldırılara yol açabilir.Tophane’de bir sergi açılışında içki içilmesi, galeriye sığmayanların sokağa taşması, bu sırada yapılan müzik yayınının sesinin belki biraz fazla olması, çevre halkı üzerinde olumsuz etki yaratmış olabilir tabii ki.Ama hiçbir neden işin şiddete dökülmesine, sopaların, demirlerin, taşların, şişelerin, gözyaşartıcı spreylerin kullanılmasına mazeret olamaz.Şimdi bakıyorum da iktidar yanlısı medyada da bir sıkıntı başgösterdi. Olayın duyulmasından bu yana yapılan yayınları ve dün çıkan gazete haberlerini okuyorum da çok şaşırıyorum.Çünkü benim bir “ihtimal” olarak saydığım bazı nedenler, bu medya için adeta can simidi olmuş. Efendim müzik çok yüksek çıkıyormuş da, halk rahatsız olmuş. Yok ellerinde içki kadehi olanlar öyle yüksek sesle konuşuyorlarmış ki, evlerinde sakin sakin oturanların huzuru kaçmış. O halde çık sokağa ve döv adamları, öyle mi?Ayrıca saldırıya bir gerekçe aramak da aynı zamanda “suçu övmek” veya “mazur göstermek” anlamına gelir. Hatırlayan olacaktır. Yıllar önce N. K. adlı bir kadın tecavüze uğramıştı. Tecavüzcüler yakalanmış ve hak ettikleri cezaya çarptırılmışlardı.Ancak Yargıtay N. K.’nin bir hayat kadını olduğunu belirterek verilen cezayı çok bulmuştu. Olay günlerce medyada tartışılmıştı.Çünkü mahkemenin kararından çıkan sonuç şuydu: Bir kadın hayat kadınıysa, tecavüze uğraması da normaldir... Oysa böyle bir anlaşıyı dünyanın hiçbir hukukunda bulamazsınız. Suç suçtur, mağdurun kimliği işlenen suçu ortadan kaldırmaz ya da hafifletmez.Yandaş medya, endişelerin yükseldiği bir dönemde yaşanan bu olayı hafifletmeye çalışırken N. K. olayındaki duruma düştü.***Ufak tefek demeyinBir yanda sergi açılışına saldırı diğer yanda da polisin gençlere “nizam vermeye” çalışan uygulamaları. Ankara Kurtuluş Parkı’nda el ele dolaşan ya da birbirlerine sarılarak banklarda oturan gençleri “kimlik kontrolünden” geçiren polis, “Uygunsuz oturmayın” demiş.Polis kendini ülkenin “ahlak bekçisi” yerine koyarak artık insanlara nasıl oturup kalkacaklarını veya yolda nasıl yürüyeceklerini öğretecek değil herhalde.Sanıyorum Ankara Emniyet Müdürlüğü bir açıklama yapacaktır konuyla ilgili ve muhtemelen “bir yanlış anlama olduğunu” veya “polislerin dikkatinin çekildiği” söylenecektir.Bu tür olayları “ufak tefek, münferit” diyerek geçemeyiz, geçmemeliyiz.Çünkü bu ufak tefekler giderek artar ve her yanımızı sarar. O zaman bundan bizzat yaratanlar da ağır zarar görürler.*** ‘Vakıf ve derneklerin araç çekmesi çok uygun değil’İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ile konuştum dün. Geçen haftaki “trafik çekicilerinin keyfe göre işlem yapması” ile ilgili yazım için aramış. Vali Mutlu öncelikle “keyfe göre ya da belli bir kota dolduruluncaya kadar araç çekme politikalarının olmadığını” ve “buna da izin vermeyeceğini” söyledi.Ben de kendisine bu yönde çok sayıda şikâyet olduğunu, ama özellikle araç çekme işlemlerinin dernek ve vakıflar aracılığı ile yapılmasının da sakıncalar yarattığını söyledim.Hüseyin Avni Mutlu, devletin yapması gereken işlerin vakıf ve dernekler aracılığı ile yapılmasından kendisinin de rahatsızlık duyduğunu belirterek “Trafik polislerinin yapacağı işleri, valiye, kimi iş adamlarına ve vakıflara yüklemek bence yanlış. Bu konuda bazı düşüncelerim var, önümüzdeki dönemde üzerinde çalışacağız” dedi.Vali Mutlu yazımı dikkate aldığını da belirterek, ilgili birimlere şikâyetleri de göz önünde tutarak daha dikkatli davranılması konusunda uyarıda bulunduğunu söyledi.***İstanbul’un edebiyat haritasıTuring ve Otomobil Kurumu’nu hep bilirim de, Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra kurulan ilk kurumlardan biri olduğunu bilmiyordum. Dikkat etmemişim demek ki. Ama şaşırtıcı geldi.Turing ve Otomobil Kurumu’yla gazeteciler olarak tanışmamızı sanıyorum Çelik Gülersoy’a borçluyuz. Kurum onun döneminde yapılan hizmetlerle kendini göstermişti. Ne yazık ki Gülersoy gibi bir sanat ve fikir adamının ömrü vefa etmedi ve çok erken bir zamanda aramızdan ayrıldı.Önceki hafta Turing ve Otomobil Kurumu’nun Başkanı Dr. Uğur İbrahimhakkıoğlu ile bir araya geldik birkaç gazeteci. Kurumun en güzel işletmelerinden biri olan Yeşil Konak‘ta bir akşam yemeği yedik. Başkan İbrahimhakkıoğlu kurumun son yıllardaki çalışmalarıyla ilgili ilginç bilgiler verdi.Anladığım kadarıyla Çelik Gülersoy‘dan sonra hem kendi içinden hem de son 8 yılda iktidardan darbeler yiyen Turing biraz sarsılmış. Başkan şimdi yeniden toparlandıklarını ve kurumu eski işlevine kavuşturmaya kararlı olduklarını söyledi.İbrahimhakkıoğlu yemekte son çıkardıkları bir kitabı da verdi. “İstanbul Edebiyat Haritası.” Bahriye Çeri hazırlamış. İstanbul’da yaşamış ünlü edebiyatçılar yaşadıkları semtlere göre ayrılmış. Örneğin, Refik Halit Karay, Peyami Safa, Halit Ziya Uşaklıgil, Behçet Necatigil, Neyzen Tevfik, Çelik Gülersoy Beşiktaşlı.Kemal Tahir, Salah Birsel, İlhan Berk Beyoğlu yazarları. Kitapta ünlü cinayet romanları yazarı Agatha Christie de Beyoğlulu sayılıyor.Oktay Rıfat, Rıfat Ilgaz, Can Yücel, Haldun Taner, Oya Baydar, Sabahattin Ali, Orhan Seyfi Orhon, Edip Cansever “Boğaziçili edebiyatçılar” olarak anılıyor.Üsküdar’ın da edebiyat tarihimizde önemli bir yeri var. Musahipzade Celal, Halide Edip Adıvar, Abdülbaki Gölpınarlı, Cemil Meriç, Burhan Felek, Memet Fuat Üsküdar’ın unutamayacağı yazarlar.Şu sıralar kitabı karıştırarak semt semt nerede hangi edebiyatçımızın bir izi var, merakla okuyorum.Turing ve Otomobil Kurumu Başkanı ile yediğimiz akşam yemeği böyle hoş bir anı ve bilgi demeti bıraktı.*** Hedefi olmayan insan kaderine mahkûm olur. (Fur Kaner)

Devamını Oku