Söylenecek söz yok

13 Eylül 2010

ANALİZGerçekten şaşırdım ve üzüldüm. Belki gazeteciler arasında “Referandumun sonunda hayır çıkacak” diyen birkaç kişiden biri olmamın bunda etkisi olabilir.Hatta tıpkı 1989’da “yüzde 60’la seçilecek” denilen Dalan’ın durumuna düşebileceğini bile yazmış ve söylemiştim.AKP ve neredeyse tüm medyanın “Evet” kampanyası sonunda “evet çıkabileceğini” hiç düşünmedim değil, ama sonun bu kadar açık ara olabileceği aklıma gelmemişti.Demek ki, benim gördüklerim, ekonominin içinde, çalışan, üreten, bilimle, sanatla ilgili, estetik kaygıları olan, rekabet ortamına uyum sağlayan, fikir ve düşüncelerini açıkça söyleyebilen kişilermiş.Ama görmediğimiz, doğal olarak göremediğimiz büyük bir kitle çok daha farklı düşünüyormuş. Bu kesim sandık başına gitti ve iradesini kullandı.Sonuç ortada. Aslına bakarsanız, sonuçlarla ilgili söylenecek fazla bir şey yok. AKP ve yandaşları çok başarılı olmuşlar.Peki bu sonuç iyi bir sonuç mu? Bana göre değil. Bu kararla, eğer daha çok demokrasi, daha çok özgürlük ve hukuk bekleyen varsa yanılmıştır.Ama işin garip olan tarafı, bu büyük kesim, referandumun yaratacağı olumsuzluklardan hiç etkilenmeyecektir. Anayasa Mahkemesi’nin yapısı veya HSYK’nın yeni hali referandumda evet diyenlerin hayatına bir değişiklik getirmeyecektir.Nedeni basit: Bu kavramlar zaten bu büyük kesimin yaşamında neredeyse hiç yok. İlgilenmiyorlar da ayrıca. Bundan sonra sıkıntı “hayır” diyenlerin hayatında ortaya çıkacaktır.Çünkü AKP iktidarının uygulamalarından, yöntemlerinden, demokrasi ve hukuk dışı tutumlarından etkilenen kesim bu.Sonuç olarak, şu bir gerçek ki, Türkiye bundan sonra çok farklı olacaktır. Şimdiye kadar yapılanlar “değişim” adı altında sunuldu. Ancak şimdi “büyük dönüşüm” başlayacaktır.AKP iktidarının önünde artık engel kalmamıştır. Dilediği gibi davranabilecektir.Ne söylenebilir ki, “hakkıdır” diyemem ama yapacağı budur.*****MERAK ETTİKLERİMTayyip Erdoğan ne yapacak?Başbakan gerçekten büyük zafer kazandı. “Dayattı” ve bunu halka kabul ettirdi. Arkasına büyük destek aldı.Şimdi bundan sonrası önemli.Başbakan, aldığı sonucu hazmedip sakinleşecek ve gerilimi en aza indirerek Türkiye’yi iyi yönetmeye mi yönelecek yoksa “bertaraf” sistemini mi çalıştıracak?Erdoğan, 2007 seçim zaferinden sonra partisinin balkonundan çok güzel bir konuşma yapmıştı. Ancak gördük ki kısa bir süre sonra bu güzel konuşmasındaki vaatlerini, tüm toplumu kucaklama müjdesini unutuverdi. Başbakan dün akşam da konuşmasına “balkon konuşmasına” benzer sözlerle başladı. Ama konuşmanın ilerleyen bölümleri yeni dönemin “Tehlikeli olacağı” sinyalini de verdi. Bugün itibarıyla Tayyip Erdoğan çok güçlenmiştir. Tıpkı 23 Nisan’da bir çocuğa söylediği gibi “Artık başbakansın, asarsın da kesersin de” mantığını kullanmasını için önünde engel kalmamıştır.Umuyorum ve diliyorum böyle yapmayacaktır.*****BUNU YAZMAK GEREKFikirlerimde değişiklik olmazReferandum öncesi “hayır oyu verilmesi gerektiğini” ısrarla yazdım. Hatta öyle ki kimilerinin “tek başına muhalefet partisi gibisin. CHP bile bu kadar iyi muhalefet yapamıyor” diye takılmalarına, bazılarının ise “referandumdan sonra tasfiye edilecekler listesine” almalarına rağmen ayakta durdum.Oysa sonuç ortada. Yenilmiş gibi olmanın keyifsizliğini yaşıyorum.Peki, bu durum fikirlerimde bir değişikliğe ya da yazılarımda, konuşmalarımda bir farklılığa neden olacak mı?Hayır, eğer “tasfiye edilecek” kehanetlerinde bulunanların söyledikleri doğru çıkmaz ve yazmaya, konuşmaya devam edebilirsem, bugüne kadar savunduğum fikir ve görüşlerim aynen devam edecek.Halkın büyük bölümünün “benim gibi düşünmüyor olması” benim fikir ve görüşlerimin “yanlış olduğunun” kanıtı değildir.İnanıyorum ki, halk kendisine anlatılanları çok iyi anlamadı, kavramadı ve “baskıcı, dayatmacı propagandanın” etkisi altında kaldı.Bu böyle diye görüş değiştirecek, cesaretini kaybedecek, dik duruşunu bozup eğilip bükülecek değilim.*****DİKKATErdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı kesinReferandumdan önceki yazılarımdan birinde “Erdoğan için bir başka önemli nokta, alınacak evet oylarının cumhurbaşkanlığı seçimlerinin testi olmasıdır” demiştim.Erdoğan bu referandum sonucu ile, yapılacak ilk cumhurbaşkanlığı seçiminde Çankaya’ya çıkmayı da garantiledi.Bu referandum, eğer ortaya iki seçenek konursa halkın “neye eğilimli” olduğunun da bir provasıydı.Bu sonuçlara bakarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: “Cumhurbaşkanlığı seçiminde ilk turdan sonra biri Erdoğan olmak üzere iki aday kalacak. Referandumda Erdoğan’ı destekleyen yüzde 50’nin üzerindeki halk kesiminin bu seçimde de Erdoğan’ı tercih edeceği açıktır.”Bunun da ötesinde, yapılacak ilk genel seçimlerde AKP’nin oyunun yüzde 50’yi zorlaması hatta geçmesi de mümkündür.Kimse “Ben referandumda evet dedim ama seçimlerde kendi partime dönerim” diyemez. Derse de inandırıcı olmaz.Kim ne derse desin referandum sonucunun büyük bölümü artık AKP’nin de oyudur.*****İZLEDİMMHP bitti, CHP ehBu referandum muhalefet cephesindeki partilerden MHP’yi bitirdi, CHP ise Kılıçdaroğlu ile arkasına öyle fazla rüzgâr almadığını gösterdi.Sonuçlara baktığımızda “Evet” kesimine büyük kaymanın MHP’den olduğu görülüyor. Bahçeli’nin seçim bölgesi Osmaniye’de bile Evet oylarının fazla olması bu görüşümü güçlendiriyor sanırım.Belli ki MHP lideri tabanını tutamamış. Erdoğan’ın özellikle 12 Eylül darbesine yönelik propagandası MHP tabanında etkili olmuş ve parti büyük oy yitirmiş.Bunun sonucunda önümüzdeki seçimlerde MHP tabanının AKP’ye kayması ve MHP’nin baraj altında kalması kimseyi şaşırtmamalı.CHP ise, gördüğüm kadarıyla, önümüzdeki seçimlerde barajı aşan tek parti olarak AKP’nin yanında yerini alacaktır. Yüzde 45’e yaklaşan hayır oylarının büyük bölümünün CHP oyu olduğu yolunda herhalde bir kuşku yoktur.Ama bu oranın CHP’yi iktidara taşıması da bana göre şimdilik pek mümkün değil.

Devamını Oku

Oyunu kullanmayana fıkra okumak yok

11 Eylül 2010

Biliyorsunuz bugün referandum var. Anayasa değişiklikleri hakkında bir karar vermemiz isteniyor. Çok önemli yani. O halde herkesin oyunu kullanması gerekiyor ki, sonradan şikâyet etmeye hakkı da olsun.Bu nedenle, diyorum ki, bu sayfaya kadar geldiyseniz ve henüz oyunuzu kullanmadıysanız, lütfen fıkraları bir kenara bırakın şimdilik, oyunuzu kullanın ondan sonra gönül rahatlığı içinde gülümsemeye hakkınız olsun.Bu hafta yine Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralardan bir demet hazırladım. Buyrun birlikte okuyalım...*****‘Gelini öpebilirsiniz’Rahip nikâhı kıymadan önce davetlilere dönüp “Törenlerde çeşitli saçma sapan işler oluyor, bu nedenle size önemli bir açıklamada bulunmak istiyorum..” demiş: “Törenin sonunda ‘Şimdi gelini öpebilirsiniz’ derken bunu sadece damada söylüyorum.. Aranızda hâlâ anlamayan var mı?..”İnanılmaz hafta sonuBir cumartesi günü yaşlı adam yanında nefes kesecek güzellikte bir ‘fıstık’la kuyumcu dükkânına girmiş ve yanındaki sevgilisi için kıymetli bir yüzük almak istediğini söylemiş. Kuyumcu 5 bin dolarlık güzel bir yüzük uzatmış. “Anlamadınız galiba..” demiş yaşlı adam, “Nadide bir şey olmalı..” Bunun üzerine kuyumcu kasayı açıp 40 bin dolarlık muhteşem bir yüzük koymuş tezgâhın üzerine... Adam inceledikten sonra bunu satın almak istediğini söylemiş. “Ödeme nasıl olacak?..” diye sormuş kuyumcu. “Çek ile..” demiş yaşlı adam, “Ama siz karşılığını sormak istersiniz, ben bu çeki yazıp size bırakayım, pazartesi siz bankadan çekin, yüzüğümüzü aşkımla daha sonra gelir alırız..” diye eklemiş, el ele sevinçle uçarcasına çıkmışlar dükkândan. Pazartesi sabahı kuyumcu burnundan soluyarak aramış onu “Hesabınızda beş kuruş yok!..” diye. “Biliyorum arkadaş..” diye cevap vermiş adam kıkırdayarak, “Ama bu sayede geçirdiğim inanılmaz hafta sonunu sana bir anlatsam çıldırırsın!..”Bir iyi bir kötü haberMemurun biri merdivenlerden düşmüş, iki gün komada kalmış, gözünü açınca “Geçmiş olsun!” demiş doktoru.. “Size bir kötü bir de iyi haberim var.. Birincisi artık ömür boyu çalışamayacaksınız..” Memur “Pekii!” demiş, “Kötü haber ne?”*****Dedektif raporuKadın tuttuğu dedektife “Kocamı takip ettiniz mi?..” diye sormuş. “Evet efendim, ettim..” demiş dedektif, “Önce bara gitti, daha sonra restorana, hava kararınca da bir apartman dairesine..” Kocaman bir gülümseme oluşmuş kadının yüzünde “Ne yaptığı konusunda da bir şeyler saptadınız mı?..” Dedekif “Tabii ki..” diye cevap vermiş, “Tamamen sizi takip edip ne halt ettiğinizi öğrenmeye çalışıyor!..”Neyiniz meşhur?Fransız, İngiliz, Alman, Rus, İranlı, Hollandalı, bir de bizim Temel barda sohbet ederlerken sıra gelmiş memleketlerini övmeğe.. İngiliz, “Arkadaşlar..” demiş “Bizim biramız çok meşhurdur.. Harika biralar üretiriz içmeğe doyamazsınız..” Fransız hemen girmiş konuya “Bizim kızlarımız meşhurdur..” demiş, “Öpmeye kıyamazsınız..” Alman içini çekip “Hey gidi memleketim..” demiş, “Biz öyle arabalar üretiriz ki binmeğe doyamazsınız..” Hollandalı hemen atılmış, “Evlerimiz..” demiş, “Bizim dünya şirini evlerimiz meşhurdur..” Rus “Bizim en meşhur övüncümüz KGB’dir..” demiş “Dünyanın bir ucunda sinek havalansa haberdardır!..” Söz ona gelince İranlı “Halılarımız..” demiş, “Yumuşacıktır ve çok meşhurdur..” Sonra hepsi birden suskun oturan Temel’e dönmüşler.. Temel sakin sakin bakmış onlara ve gülerek başlamış söze.. “Arkadaşlar bizim delikanlılarımız meşhurdur!..” demiş: “Öyle ki, alır Fransız’ın kızını, içer İngiliz’in birasını, atar Alman’ın arabasına, götürür Hollandalı’nın evine, yatırır İran halısının üzerine, çatır çatır öper, değil kocasının, KGB’nin bile ruhu duymaz..”*****Jinekoloğun cenazesiBir kalp doktoru ölmüş. Cenaze töreninde güllerden dev bir kalp, kalbin ortasına tabutunu yerleştirmişler.. Herkes doktorla ilgili anılarını anlatmış, ona son vazifelerini yapmışlar, tabut kapanmış, dev güllerden dev bir kalp şeklinde çelengi üzerine koymuşlar ve defnetmişler.. Bu hüzünlü tablo yaşanırken kenarda kıkır kıkır gülen adama sormuşlar, gülme nedenini.. “Sormayın!” demiş, “Ben jinekoloğum.. Kendi cenaze törenimi düşünüyorum da..”‘Helikopterle kaçarım’Akıl hastanesinde doktor hastasının iyileşip iyileşmediğini anlamak için test yapmış:- Yolda yürürken birden tren üzerine gelirse ne yaparsın?- Helikopterime biner kaçarım!..- Helikopteri şimdi nereden çıkarttın?- Senin içine ettiğim treni çıkarttığın yerden..Günah çıkartma odasıEmekliye ayrılacak rahip, yerine yeni atanan genç rahibi ‘Günah Çıkartma Odasında’ birkaç gün izledikten sonra “Evladım..” demiş, “Günah çıkartılırken kollarınızı kavuşturup, sakince ‘Anlıyorum.. Devam ediniz.. Mmmn..’ falan deyiniz..” Bu önerilerden sonra genç rahibin onun eleştirilerine tepki vermeyip anlamsız ve şaşkın baktığını görünce “Ama evladım..” demiş bu sefer sinirlenerek, “Sana anlattığım bu tip davranış şekli dizlerini dövüp ‘Hadi yaaa, Eeee??.. Daha sonra ne oldu lan?..’ demenden daha asil olmaz mı?..”******- “Müthiş heyecan veren aşk” ve “Alevler içinde jumbo ıstakoz servisi” arasında ne benzerlik vardır?..- İkisini de evde yapamazsınız!..

Devamını Oku

Yuhalanan Egemen Bağış değil iktidar

10 Eylül 2010

ANALİZBirkaç gündür Egemen Bağış’ın yakın ilgi gösterdiği bazı gazeteci ve yazarlar U2 konserinde bakanın adının söylenmesinden sonra doğan protestolara nasıl üzüldüklerini yazıyorlar.Bu dostlarımızın, bir bakanla arkadaş olmaları, her yere davet edilmeleri ve sürekli hoş tutulmalarına karşılık “vefa örneği” göstermeleri belki mazur görülebilir, ama olayı çarpıttıkları için de bir gazeteci olarak içim daralıyor.Çünkü bu çemberdeki dostlarımız, sanki o büyük kalabalık Egemen Bağış’ı yuhalamış gibi gösteriyorlar ve üstelik herkesi nankörlükle suçlayıp “Ayıp değil mi U2’yu bu adam getirdi” diyorlar.Tabii iş sadece arkadaşlık açısından ele alınıp üstüne bir de Türkiye’deki siyaset ve toplumsal yapı bilinmeyince ortaya böyle garip yazılar çıkıyor.Egemen Bağış’çı dostlarımız bilmeli ki o büyük kalabalık aslında Egemen Bağış’ı yuhalamadı. O büyük kalabalığın tepkisi bugünkü iktidara yönelikti. Bono, Egemen Bağış değil de Ertuğrul Günay deseydi de, Ömer Çelik deseydi de hatta Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin deseydi de, tepki aynı olacaktı.Çünkü, ister inanın ister inanmayın, toplumun önemli bir bölümünde iktidara yönelik çok ciddi bir tepki ve öfke var artık. Bu tepkiyi ve öfkeyi dile getirenler de özellikle büyük kentlerde oturan kişiler.Nitekim benzer bir protesto basketbol milli takımının maçında Cumhurbaşkanı Gül’e de yapıldı. O da Gül’ün şahsına ya da cumhurbaşkanlığı makamına karşı değildi, iktidardı protesto edilen.Egemen Bağış’çı dostlarımızın yanlış algıladıkları bir konu da, protestocular, ki neredeyse stadı dolduranların tamamı, yani 60 bin kişi, protestoyu, Bono’yu getirdiği için değil, Bağış iktidar partisine mensup olduğu için yaptı.Yoksa, yıllardır Bono da Bono diye sayıklayan o on binler deli mi, Bono’nun getirilmesinde büyük katkısı olan kişiyi yuhalasın.Aynı kanıya Egemen Bağış’ın eşi hanımefendi de katılmış. Bağış’çı dostlarımız hanımefendinin de nasıl üzüldüğünü acıklı cümlelerle yazmışlar. Egemen Bağış’ın eşi “Bono’yu getirmekle iyi bir iş yaptıklarını belirterek” yuh seslerinin yüreğini dağladığını anlatıyor.Üzerine ekliyor da; “Türkiye’ye yararı olan birini 500 bin kişi protesto edecekse bile yine getiririz” diyor. İşte yanlış burada; hanımefendi eşiniz Türkiye’ye yararlı olan kimi getirirse getirsin kimse protesto etmez, eşinizin protesto edilmesinin nedeni iktidarın parçası olması.*****DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLERGeç kalan karar değişikliğiHerhalde görmeyen kalmamıştır. AKP referandumda evet oyu verilmesi için dağı taşı “Evet” afişleriyle donattı. Neredeyse tüm billboard’lar, duraklardaki ilan panoları, bir ikisi hariç tüm gazetelerin sayfaları “Evet” sloganıyla dolu.İktidar bununla da yetinmedi, yasalara aykırı da olsa, tüm kavşakları, köprü üstlerini, ana caddeleri “evet” afişleriyle donattı.Bu afişlerin hepsinde farklı sloganlar var. Örneğin “Daha çağdaş bir anayasa için evet” diyor biri. Bir başkasında “Fişlenmeye son vermek için evet” yazıyor.Kamuoyu araştırma şirketleri, son haftaya girildiğinde bu kampanyanın “aşırıya” kaçtığını belirterek “Bu durum iktidar partisine yaramıyor, evetler hayıra kayıyor” öngörüsünde bulundular.Sanıyorum bu uyarılar parti yönetimi tarafından da ciddiye alınmış ki, bayram gününden itibaren tüm afişler toplatıldı ve yerine “Partiye değil ülkene evet” afişleri asıldı.Belli ki AKP toplumun önemli bir bölümünün referandumu “anayasa değişikliklerinin oylanması” gibi değil de “iktidara güven oyu” olarak değerlendirdiğini düşünmeye başladı ve son üç gün için de olsa yanlıştan dönme kararı aldı.Bilemem artık yararı var mı? Kararını veren verdi. Vermeyen küçük bir azınlık kalmıştır.*****BUNU YAZMAK GEREKBu nasıl reklam anlayışıAKP’nin “aşırıya” kaçan reklam kampanyasının ters teptiği iddialarına karşı iktidarının tüm reklam işlerini yapan şirketin sahibi Erol Olçar bir açıklama yapmış. Demiş ki “Ne alakası var. Coca Cola çok reklam yaptığı için az mı içiliyor yani?” Erol Olçar’ın adını AKP’den önce hiç duymamıştım. Reklamcıymış, ama demek ki benim haberim olmamış. Ne zaman ki AKP iktidar oldu ortaya çıktı bu reklamcı.Bir anda Türkiye’nin en önemli işadamlarının arasına girdi. Söylendiğine göre onun haberi olmadan kuş uçmazmış reklamcılık dünyasında. O kadar etkin ve yetkin yani.İyi de, AKP reklamlarına yönelik eleştiriler karşısında söylediklerini normal bir reklamcı söyler mi? Reklamcılık eğitimi almış, bu işten gerçekten anlayan biri böyle konuşur mu?Coca Cola reklamı ile bir partinin propagandası aynı şey mi? Biri toplumun iştahına hitap eder diğeri aklına zekâsına.Partileri ve dolayısıyla devleti şirket, seçmeni müşteri gibi gören ve her reklamcı mantığının işe yarayacağını sananların nasıl aldandığını bugüne kadar çok gördük.Ayrıca her şeye rağmen Erol Olçar da belli ki hatayı görmüş ve diğer yazıda yazdığım gibi AKP’nin sloganını son üç günde değiştirmiş. O halde reklamcılık sektörüne de zarar veren o açıklamayı neden yaptı acaba? Tahminim, eleştiriler karşısında ne diyeceğini bilemedi, aklına gelen ilk savunmayı yaptı.*****ÖNERİİcatçı kardeşlerden ricaTeknoloji ve yeni buluşlar dur durak bilmiyor. Açıkçası piyasaya sürülen yeniliklere yetişmek olanaksız. Ayrıca bu kadar yeniliğin üst üste gelmesi ceplerimizi de yakıyor.Örneğin bir telefon alıyorsunuz, marifetlerini arkadaşlarınıza gururla gösterirken bir bakıyorsunuz ki onun da bir üst modeli çıkmış.İcatçı ve buluşçu kardeşlerimiz maşallah çok iyi çalışıyorlar.Ama benim bir şikâyetim var ve icatçı buluşçu kardeşlerin buna da bir çare bulmasını özellikle rica ediyorum.Dizüstü bilgisayarlar küçüldükçe küçüldü ve hafifledi. Benim de böyle küçük bir bilgisayarım var, üstelik klavyesi de neredeyse normal bilgisayarlar kadar büyük. Yani yazı yazması çok kolay. Böyle olunca arabada giderken bile yazı yazabiliyor ve yazımı gönderebiliyorum.Gerçi hepiniz biliyorsunuz ama, bu küçücük bilgisayarların şarj aletleri ve kabloları çok büyük. Hatta benim bilgisayarın şarj aleti ve kabloları bilgisayarımdan fazla yer tutuyor.Güya elimde zarf gibi taşıdığım bilgisayar var, peki şarjını nerede saklayacağım.Ricam anlaşıldı değil mi? Şu şarj aletlerini de küçültün ne olur, telefonlarınki kadar olamaz mı örneğin?

Devamını Oku

Boşuna Zülfü olunmuyor

8 Eylül 2010

ŞEKER BAYRAMIMIZ HEPİMİZE KUTLU OLSUN!ANALİZU-2’nin İstanbul konseri hâlâ konuşuluyor. Gidenler gitmeyenlere “neler kaçırdıklarını” ballandıra ballandıra anlatıyor. Dün de dediğim gibi, pek hevesli değildim ama, gidememiş olmama çok üzüldüm.Sadece Zülfü Livaneli’nin sahne aldığı anı yerinde izlemek bile bütün konsere değerdi belki, kaçırdım.Tabii, Zülfü Livaneli’nin sahneye çıktığı anı da iyi değerlendirmek gerek.Livaneli, Türkiye’de çok seviliyor, şarkılarını milyonlar aynı anda söylüyor. Sanatçı dünyanın pek çok ülkesinde de haklı bir başarıya sahip ve çok seviliyor. Ama U-2 ve Bono ile kıyaslayınca, popülarite açısından tabii ki fark var.Ancak Zülfü Livaneli de olan da Bono’da yok.Bono dünyanın en tanınmış sanatçılarından biri olabilir ama, kendi ifadesiyle bugüne kadar hiç İstanbul’daki gibi bir halk korosu kendi şarkılarını bir ağızdan söylememiş.Kısacası Livaneli’nin şarkısına eşlik eden 60 bin kişilik koro Bono’yu da çok heyecanlandırmış. Ve tahminim o ki çok da kıskandırmıştır. Nasıl kıskandırmasın ki...Bu sahneyi gözümde hayal ederken, Zülfü Livaneli’yi de düşündüm. İnsanlar boşuna bir yerlere gelmiyorlar. Şarkılarını milyonların gönlüne kazımak, hep bir ağızdan söyletmek, toplumun hemen her kesimi tarafından çok sevilmek öyle kolay değil.Onca sıkıntıya, hapislere, sürgünlere, hakaretlere rağmen ayakta durabilmek, bir yandan müziğini hiç bırakmadan eser üstüne eser verirken, başına iş açan fikir ve görüşlerini korkmadan açıklayabilmek, baskılara dayanamayıp sistemin adamı olmamak, eğilip bükülmemek, işte sonunda böyle bir adam çıkarıyor ortaya.Bugün kendine sanatçı diyen, buna karşın “konjonktüre uygun” davranmaya çalışan, iktidarın ağzından çıkana bakıp tavır alan, gazinodaki masa sayısına göre fikir beyan eden bir yığın kişiyle karşı karşıyayız.Sanatçı kisvesiyle ortaya çıkıp kendi özgürlüğünü kendi boğmaya çalışan, iktidarın yarattığı iklimin esiri olan, karşı çıkma hakkını muhalefete karşı kullanan, kimliksiz kişiliksizlerin bir Zülfü Livaneli olmaları tabii ki mümkün değil.Zülfü Livaneli, şu tuhaf günlerde parlayan tek sanatçımız mı? Değil elbette. Adam gibi adamlar, sanatçı gibi sanatçılar alınları açık, başları dik, onurlarıyla halkın önündeler.Ama ya ötekiler... Yarın öbür gün insan içine çıkarken ne yapacaklar acaba?*****OKURDAN MESAJLARÖzürlüleri rahat bırakın bariİstanbul’da yaşayan bir okurumdan gelen mesajı sizlerle paylaşmak istiyorum:“Sayın Ataklı; geçenlerde Balıkesir de yaşayan aileme Balıkesir AKP İl Başkanı Adil Çelik imzasıyla bir mektup gönderilmiş. Çelik bu mektubunda 2007 yılında bağlanan 544 TL aylığı hatırlattıktan sonra referandum için evet demelerini istemiş. (Zihinsel engelli ağabeyim için 2007 yılında aylık bağlanmıştı.) Annem ve babam bu mektubu okuyunca ağladılar. Neden mi? Zira çevrelerindeki herkesten sakladıkları bu yardımı bir ilin siyasetçisi kullanarak oy istiyordu. Onlar sanıyorlardı ki adresleri devletin namusunda saklı kalacak. Meğer ki Balıkesir’deki tüm engelli ailelere bu mektup gönderilmiş. Devlet tarafından değil bir ilin siyasi parti başkanı tarafından! Merak ediyorum bu yardımı yapan devlet bakanlığına bağlı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu bu adresleri ne hakla 3. kişilere dağıtıyor? Hangi yetkiyle bir il başkanı bu adresleri bilerek alınan yardımı da belirtecek şekilde mektup gönderiyor? Hani fişlemeler bitiyordu?Bu şekilde insanların duygularını yaralayarak, sömürerek mi demokratik ve özgürlükleri arttırdığı söylenen bir anayasayı savunuyorlar? Ben bu konudaki tüm hukuki ve yasal haklarımı kullanacağım. Lütfen üzüntümüzü anlayın, size yapılsa ne yapardınız? Saygılarımla. S.S”*****CANIMI SIKAN ŞEYLERBelden aşağıLiderlerin mitingleri bitti artık. Zaten üç gün sonra sandık başındayız. Kararını veren verdi, mitingler falan nafile çaba. Ancak Başbakan’ın son mitingde, hiç gereği yokken belden aşağı vurması bence iyi olmadı. Baykal’a yönelik “Bir kasette duman oldu gitti” demesi zihinlerde hoş seda bırakmayacak. Üstelik Erdoğan bu sözleri Baykal’ın “Evet çıkarsa ülke bölünür” sözleri üzerine söyledi. Ne ilgisi varsa... Ne garip, AKP lideri, AKP’liler ve yandaşları, cevap veremedikleri anlarda nedense hemen belden aşağı konulara inerek karşı tarafı etkisiz hale getirmek istiyorlar. Hiç yakışık almıyor.*****ÇOK GÜLDÜMSenin baban var yaAli Kırca’nın Siyaset Meydanı’nda Burhan Kuzu ile Süheyl Batum’u izliyoruz. Batum özellikle Anayasa Mahkemesi ve HSYK ile ilgili kuşkularını, maddelerin geçmesinin yaratacağı sakıncaları anlatıyor, Burhan Kuzu her zamanki üslubuyla bunları savuşturmaya çalışıyor.Laf döndü dolaştı bir an geldi ve Kuzu, belki de o an söyleyecek laf bulamadığı için Batum’a dönüp “Senin baban yıllarca CHP ile uğraştı durdu. Sen CHP’li oldun kemikleri sızlıyordur” deyiverdi.Batum ne cevap versin, dondu kaldı tabii. İnsanları babalarının tuttukları partilerle değerlendirmek bize özgü bir şey herhalde ki buna ancak gülünür.Tabii Burhan Kuzu sırf o anda Süheyl Batum’u alt etmek adına babasını hatırlattı belki ama, örneğin kendi partisindeki Ertuğrul Günay’ı, Köksal Toptan’ı, Sadık Yakut’u, Reha Çamuroğlu’nu unutuverdi.*****YENİ ÖĞRENDİMKendi sokağında iftarHani iftarlara gitmiyordum ve sadece Dünya Barış Günü olması nedeniyle Sarıyer Belediyesi’nin iftarına gitmiştim ya, Ramazan’ın son günü bu kuralı bir de Şişli Belediyesi ve Mustafa Sarıgül için bozdum.Bu arada, Sarıyer Belediyesi iftarı ile ilgili yazımda, her nasılsa Başkan’ın adını Şükrü Genç yerine Şükrü Koç diye yazmışım. Sonra nasıl üzüldüm anlatamam. Bu tür hatalar yapmamak gerek, özür dilerim.Son iftarı Şişli’de kurulan “sokak masalarında” yaptım. Mustafa Sarıgül, yoksullar için bir iftar çadırı yapmış ama, bir de her gün ayrı bir mahallenin ayrı bir sokağında düzenlemiş iftarları. Bazı günler 3-4 yerde birden yapılmış.Bunun için sokaklar trafiğe kapatılmış, masalar kurulmuş, örtüler örtülmüş ve o mahallenin, sokağın sakinleri oruçlarını topluca burada açmışlar.30 günde kurulan masaların uzunluğu 6 kilometreyi bulmuş. Toplam 20 bin kişi bu sokak masalarında iftar yapmış. Ben dün gece Şişli, Aşçılar Sokak’ta kurulan bir sokak masasına gittim. Gerçekten görülmeye değerdi. Masalardaki yemeklerle yetinmeyenler kendi yemeklerini de getirip ikramda bulunuyor. Hemen herkes birbirini tanıdığı için ortam bir şenlik yerini andırıyordu.Açıkçası çok keyif aldım. Onlarca kişiyle sohbet etme olanağı buldum, son günlerin siyasi gelişmeleriyle ilgili farklı görüşlerin, çok çağdaş bir ortamda ortaya konulmasının keyfini yaşadım. Benim adıma bir bayram yemeği oldu.*****Zafer Bayramı kutlamalarına geç gelen Aydın Valisi, Aydın’ın düşman işgalinden kurtuluş törenine de geç katılmış. Geciken valimiz, AKP milletvekilliğine “erken rezervasyon” yaptırıyor! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Bireysel başvuru hakkı bir başka oyunun habercisi mi?

7 Eylül 2010

ANALİZPazar günü oylayacağımız anayasa değişiklikleri içinde iktidar ve yandaşları tarafından “çok önemsenen” bir madde var. Eğer 12 Eylül’de halk “evet” derse yürürlüğe girecek maddeye göre, Anayasa Mahkemesi’ne artık “bireysel başvuru” da yapılabilecek.Şu andaki uygulamaya göre bir kanunun “anayasaya aykırı” olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi iki yoldan yapılabilir.Birincisi, 110 milletvekili ortak bir dilekçeye imza atarak Anayasa Mahkemesi’ne başvurabiliyor.İkincisi ise, görülmekte olan bir dava sırasında mahkeme eğer gerek görürse iddianamenin atıfta bulunduğu yasa maddelerinin incelenmesini Anayasa Mahkemesi’den talep edebiliyor.Referandumda “Evet” çıkması halinde ise bundan böyle artık her vatandaş Anayasa Mahkemesi’ne “bireysel” olarak başvurarak bir yasa ya da uygulamanın anayasaya aykırı olduğunu ileri sürebilecek. Anayasa Mahkemesi yurttaşlardan gelen başvuruların kabul edilmemesi konusunda ise tek ve tam yetkili.Elbette bu kavram kulağa hoş geliyor. Artık vatandaşlar olarak bizlerin de Anayasa Mahkemesi gibi, kapısından bile geçemediğimiz yüksek yargıya başvurabilmemiz, en azından gurur okşayıcı.İktidar ve yandaşları ise bunun büyük bir devrim olduğunu, Türkiye’nin çağdaş demokrasiler arasında yer alacağını söylüyor.Peki bu uygulamanın ortaya konması gerçekten çağdaş, demokrat normlara uyuyor mu ve samimi mi?Anayasa’ya uygun olsa bile uluslararası hukuk normlarına uymayan pek çok yasamız ve uygulamalarımız var. Mahkemelerimiz de bu tür durumlarda yasaları uygulamak zorunda oldukları için “mağdur olduğuna inanan” pek çok kişi soluğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde alıyor.Bu mahkeme de çoğu kez, Türk mahkemeleri tarafından verilen kararlar, yasalara uygun olsa bile, uluslararası hukuka aykırı olduğu için Türkiye’yi mahkûm ediyor.Tabii Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmak için Türkiye’deki “tüm hukuki yolların tüketilmiş” olması gerekiyor.Türkiye’nin başı mahkeme ile çok dertte. Çünkü dediğim gibi yasaların bazıları uluslararası hukuka uygun olmadığı için Türkiye neredeyse davaların tamamını kaybediyor.Bu nedenle AKP iktidarı yeni bir yol arayışı içinde. Bunun için “geçici bir yol” bulundu bile. Hrant Dink davasındaki rezaletten sonra iktidar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile uzlaşma yoluna gitmeye karar verdi. Yani Türk vatandaşlarının açtığı davalara ille de karşı tezler hazırlanmayacak.Böyle olması durumunda pek çok dava yine kaybedilecek ama bunun maliyeti de çok yüksek olacak. İşte halkın onayı istenen yeni Anayasa değişikliği ile kulağa hoş gelen “Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı” aslında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurunun önü mü kesilmek isteniyor?Çünkü, hesap ortada, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurabilmek için “Türkiye’deki tüm hukuki yolların tüketilmiş olması” gerekiyor.Bu durumda AİHM, Türkiye’den gelecek bir başvuruyu “Henüz tüm yollar tükenmiş değil, Anayasa Mahkemesi’ne başvurun önce” diyebilir, ki diyecektir de.Avrupa’ya bu kadar çok başvuru varsa, demek ki evet çıkarsa Anayasa Mahkemesi’ne de o oranda başvuru olacaktır. Anayasa Mahkemesi’nin bu başvuruları kısa sürede sonuca bağlaması ise mümkün değildir. Hatta giderek karar süresi uzayacak belki tıpkı AİHM’deki gibi 4-5 yıllık sürelere ulaşacaktır.Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi zaten 4-5 yıldan önce bir davayı karara bağlayamıyor. Buna 5 yıl da Türkiye’den eklerseniz, eder 10 yıl.Bu da iktidarın önümüzdeki 10 yıl AİHM kararlarından kurtulması anlamına gelir. Bu nedenle “çok hoş” gibi görünen “bireysel başvuru” hakkı kafamı karıştırıyor. *****CANIMI SIKAN ŞEYLERHavaalanında bir şey yemek içmekHemen her hafta hatta bazen birden çok ucağa binince havaalanlarında da zaman geçirmek zorunda kalıyorum. Hele THY rötar yaptığında; ki bu çok sık oluyor, havaalanı bekleme sürem uzuyor da uzuyor.Sürpriz biçimde uzayan bekleme süreleri içinde yiyecek içecek satılan yerlerden de yararlanıyorum.Ne zamandır yazacağım, şimdi kısmet oldu, havaalanlarındaki bu tür satış yerleri inanılmaz pahalı.Örneğin 50 kuruşluk suyu en az 3 liraya içiyorsunuz. Bira falan içmeye kalkarsanız 15 lira vermek zorundasınız. Sandviçler, ki daha iyisine rastlamadım, normalin birkaç katına satılıyor.Eğer rötar yoksa ve hızlı geçiş yapıyorsanız pek dikkatinizi çekmiyor ama, bekleme süreniz uzarsa ister istemez canınızın çektiği bir şey içiyor ya da yiyorsunuz.Elbette ben de biliyorum ki havaalanları özel yerlerdir, dünyanın diğer ülkelerinde de buralarda satılan gıda maddeleri pahalıdır. Ama bizdeki gibisine rastlamak da mümkün değildir.Geçenlerde büyük bir havalimanındaki kafeterya görevlisiyle biraz sohbet ettim. Fiyatların aşırılığını söyledim. “Çok haklısınız” dedi ve ekledi, “Ama siz kiraları biliyor musunuz?”Havaalanını işleten şirketler, aşırı kâr edebilmek için olağanüstü fiyatlarla yer kiralıyorlar. Sonuçta havaalanlarında da bu tür yerlere gerek var ve işleticiler bu kiraya boyun eğip yerleşiyorlar. Tabii aradaki farkı da “başka alternatifi olmayan” yolculardan çıkarıyorlar.Sonuçta, siz kazıklanıyorsunuz, havaalanını işleten şirket ise “kâr rekorları” açıklayarak “Türkiye’nin gururu” oluyor.*****MERAK ETTİKLERİMAlışveriş merkezleri eğlence yeri mi?Seçim yasaklarına bakıyordum. Pazartesi günü başladı ve referandumun yapıldığı Pazar günü, oy verme işleminin sonuna kadar devam edecek.Yasaklar listesinde, içkili yerlerin, eğlence mekânlarının kapalı olması öngörülüyor. Referandum günü toplu gösteriler, spor karşılaşmaları da yasak.Şaşırmayın 12 Eylül günü Dünya Basketbol Şampiyonası’nın finali var, ama onun başlama saati yasaklar bittikten sonra.Merak ettiğim şu: Eğlence yerleri referandum boyunca kapalı olacak. Peki alışveriş merkezleri eğlence yeri kapsamına giriyor mu girmiyor mu?Buralar her ne kadar alışveriş için kullanılıyorsa da pek çok kente, halkın en önemli eğlence merkezleri de buralar.Alışveriş yapılmasa bile her gün on binlerce insan buralara gidiyor, gününü burada geçiriyor.Yüksek Seçim Kurulu’nda olsam, AVM’leri eğlence yeri olarak kabul edip bu Pazar kapalı kalmaları yolunda karar alırdım.Hem haftada 7 gün 10-10 çalışanlar da bir günlüğüne nefes alır, diledikleri saatte de oylarını kullanırlardı.*****HOŞUMA GİDENLERSanatçının akıllısıU-2 grubu ve Bono’yu yıllar öncesinden bilirim severim. Ama açıkçası “ille de konserine gideyim” diye bir hevesim olmadı. Tabii konseri medyadan izleyince pişman olmadım da değil.Bono, “efsane” unvanını sadece şarkılarının çok sevilmesinden ve popüler olmasından almıyor. Bono aynı zamanda dilini asla tutmayan protest bir sanatçı, bir muhalif.Muhalif olmak aynı zamanda akıl ve zekâyı da gerektirir. Bono da bu akıl ve zekâyı geldiği İstanbul’da gösterdi herkese.AKP ve yandaşları Bono’nun gelişini bir tür “Evet” kampanyasına dönüştürmeye çalıştı. Sanki görevmiş gibi Devlet Bakanı Bağış, Bono’yu hiç yalnız bırakmadı. Başbakan da Bono’yu Dolmabahçe Sarayı’nda ağırladı, sanki sultan gibi.Ama Bono gibi bir sanatçının Türkiye hakkında bilgisi olmadan geldiği düşünülemezdi. Bono öyle olduğunu da gösterdi.Bono konserine, daha önce hiç konuşmamasına rağmen Zülfü Livaneli’yi davet etti. Livaneli de böyle bir daveti beklemediğini ve tatilde olduğunu anlattı. Bu davet üzerine hemen İstanbul’a geldi Zülfü Livaneli ve Bono’yla sahne aldı.Bunun önemi şudur: Bono, bir referandum öncesi Başbakan tarafından kullanılmak istendiğini fark etmiş olmalı. Buna çok ince bir cevap vererek “hayır” oyu kullanacağını yüreklice açıklayan Zülfü Livaneli’yi sahneye davet edip onunla bir şarkısını söyleyerek gösterdi.Nitekim, Egemen Bağış’ın uğradığı protestoya karşılık Zülfü Livaneli’ye Bono’yu bastıran sevgi gösterisi herhalde birilerinin uykusunu kaçıracaktır.*****Rock grubu U2’nun konser verdiği sahnenin adı “pençe”ymiş. Yandaş medya için güzel bir alternatif darbe planı ismi! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Yeni anayasa, ama ne için

6 Eylül 2010

Referandumda evet diyen de hayır diyen de bir noktada birleşiyor: “Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var.”Ve bu anayasa da tarif ediliyor: “Daha özgürlükçü, daha çağdaş, daha demokratik.”Ama şimdi sıkı durun, her tartışmada “Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var, artık bu anayasa yeterli değil” diyen kime “Peki yeni anayasada neler olmalı?” diye sorsam cevap alamıyorum.Örneğin “Yeni anayasada hangi maddeler olmalı, bugünkü anayasada olan hangi maddeleri istemiyorsun” diyorum, kimse daha cevap vermedi.Ya da “Bu anayasanın hangi maddeleri artık yetmiyor” sorusunun cevabı yok.Hemen söyleyeyim: Bunları yazarken asla bu anayasayı çok beğendiğim, aynen kalmasını istediğim fikrine kapılmayın. Sadece çok konuşulan bir konunun aslında ne kadar bilinmediğini vurgulamaya çalışıyorum.Referanduma doğru en çok söylenen sözlerden, ama doğru olmayan söylemlerden birini biliyorsunuz. Ne deniyor “Artık 12 Eylül darbe anayasasını istemiyoruz.”Güzel de, anayasa konusunda bilgisi olmayanlar bile bu anayasanın 85 maddesinin değiştiğini biliyor. Demek ki zaten önümüzdeki anayasa 12 Eylül darbe anayasası değil.Bunun da ötesinde, örneğin yeni anayasa yazılırsa, daha önce değişmiş olan 85 madde de değişecek mi, yoksa aynen kalacak mı?O kadar geriye de gitmeyelim isterseniz, eğer önümüzdeki pazar günü halk desteklerse, değişecek olan 24 madde yeniden yazılacak olan yeni anayasada aynen mi yer alacak yoksa onlar da “daha çağdaş” hale mi getirilecek?Şimdi bir hesap yapalım. 85 madde değişmiş, “çağdaş” hale getirilmiş. 24 madde daha değişiyor. Eder 109. Demek ki elimizdeki anayasa artık hiçbir şekilde 12 Eylül darbe anayasası değil.Yeniden anayasa talebinin arkasında yatan ise şudur: Öncelikle “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemez” ilk üç maddenin kaldırılması isteniyor.İkinci konu laikliği tanımlayan ve türbanla üniversiteye gidilemeyeceği yorumunun yapıldığı maddenin kaldırılması.Üçüncüsü ise “Türk” tanımının yapıldığı “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı herkes Türktür” maddesinin kaldırılması.Bunları açıkça söyleyemeyenler “Bu anayasa artık Türkiye’ye yetmiyor” bahanesinin arkasına sığınıp çareyi yeni anayasada buluyorlar.Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki, eğer bu üç konu aynen kalacaksa “yeni anayasa” diye tutturan bir kişi bile bulamazsınız.*****Hamas yok diye mi?Nasıl da fırtınalar estirilmişti İsrail’e karşı. Orta Doğu’nun lideri oluyorduk, bölgedeki ülkelerin halkları Tayyip Erdoğan’ın fotoğraflarını salonlarına asmışlardı. Orta Doğu’da barışı bizim arabuluculuğumuz ve gücümüz sağlayacaktı.Millet çok heyecanlanmıştı. Türkiye nihayet bölgesel güç olmanın da ötesinde büyük bir dünya devleti oluyordu. Artık dünya Türkiye’den habersiz ve izinsiz adım bile atamayacaktı.Nasıl da inanmıştık, güvenmiştik iktidara. Yandaşlar nasıl da övgüler düzüyordu Başbakan’a. Hele o Dışişleri Bakanı... Yere göğe sığdıramıyorlardı. Adam Osmanlı’yı diriltmişti.Şu sıralar Orta Doğu barış görüşmeleri yapıldı. Masada ABD var, İsrail var ve tabii Filistin. Sonra Ürdün’le Mısır da oturuyor.Türkiye ise yok. Ayrıca kimsenin böyle bir talebi de yok. Adamlar kendi aralarında konuşuyor, Türkiye’yi hatırlayan yok.Eee, ne oldu bizim büyük dünya devleti olmamız, Orta Doğu’nun en büyük gücü havaları atmamız.Masada bir de Hamas yok. Ciddiye almıyorlar çünkü. Kim bilir belki de Hamas olmayınca Türkiye’ye de ihtiyaç duymamışlardır. *****Oy çıkmıyor yol da bitmiyorBu yaz “fırsat bu fırsat” diyerek sadece cumartesi öğleden sonradan pazartesi akşamına kadar “tatil” yapma şansı yakalayabiliyorum.Pek bir şey anlamasam da, “kâr, kârdır” diyerek teselli buluyorum. Bu hafta sonu Ayvalık yakınlarındaki Karaağaç yöresindeydim.Başbakan Erdoğan’ın her fırsatta anlattığı “duble yol” buralarda da yapılıyor. Ama her nedense Gömeç-Edremit arası bir türlü bitmiyor.Önceki yıl gelmiştim, yol yapılıyordu. Geçen yıl geldim, yol yine yapılıyordu. Bu yıl hâlâ yapılıyor.Güya kış şartları çok zorluyormuş 30 kilometrelik bölümü.Yine Balıkesir il sınırı içindeki Bandırma-Susurluk yolu da yıllardır hep inşa halinde, bir türlü bitmiyor.Ayrıca hemen yakındaki Burhaniye’de yapılan “yoksullara yardım” kampanyası da durdurulmuş. Yoksa bunda da AKP’nin buralarda pek kazanamamasının etkisi mi var?*****Bedava ulaşımİktidar partisinin İstanbul’da yaptığı evet mitingine, bölgenin her tarafından akın akın insanlar getirildi. Deniz trafiği bile evet mitingine gidenler nedeniyle bir ara durma noktasına geldi.Bir okurum miting nedeniyle başından geçen bir olayı anlatıyor. Çok ilginç:“Sayın Ataklı, AKP’nin İstanbul mitinginden sonra tüm AKP’liler belediye otobüsleri ve vapurlarla ücretsiz taşındı! Birkaç AKP’li görevlide SINIRSIZ AKBİL gördüm. Türbanlı ve EVET amblemi taşıyan herkese AKBİL bastı, şoförün yanındaki AKBİL butonunda SINIRSIZ yazıyordu. Adama “Bu nasıl şey?” dediğimde “Belediyenin görevlisi olduğunu, mitinge katılanların ücretsiz taşınacağını” söyledi! Eğer köşenizde değinirseniz sevinirim.”Mesaj böyle. Şimdi sormak gerek tabii. Gerçekten mitinge katılanlar bedava taşındı, sınırsız AKBİL’ler dağıtıldı mı?*****Kas hastalığıSon günlerde çocukları “kas hastalığına” yakalanmış acılı ailelerden yoğun mesajlar alıyorum. Yaklaşık bir yıldır eylemler yaptıklarını ve konu ile devletin yakından ilgilenmesini istediklerini belirtiyorlar.Bu nedenle basını da bilgilendirdiklerini, haber yapmak üzere gelen muhabirlerin de acılarına ortak olduğunu söyleyerek “Ama ne yazık ki, umutlarımız yarıda kaldı, çünkü medya sıra haber yapmaya gelince nedense duyarsız davrandı, haberlerimiz ya hiç çıkmadı ya da en arka sayfalarda küçücük yayınlandı. Televizyonlar ise konuya hiç girmedi” diyorlar.Kas hastalığı çok önemli. Binlerce çocuğumuz 3-4 yaşlarında tekerlekli sandalyeye mahkûm oluyor, gençliklerini yaşayamadan da hayata veda ediyorlar.Mesajları okudukça insanın üzülmemesi, aynı acıyı yüreğinde hissetmemesi mümkün değil. İşte ben bugün yazıyorum ve konunun üzerinde de duracağımı söylüyorum. Bilgiler geldikçe sizlerle de paylaşacağım, neler yapılması gerektiği konusunda öneri ve uyarıları da ilgililere duyurmaya çalışacağım.

Devamını Oku

Meşhur kitabın özeti: Tipik bir derin devlet portresi

5 Eylül 2010

OKURLA SOHBETLERSevgili okurlar; iki haftadır Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın kitabı tartışılıyor medyada. Dünkü Vatan’ın manşetinden öğrendiğimize göre kitap şu ana kadar 567 bin tane satmış. Avcı’nın kazancı da şu ana kadar 2 milyon lirayı bulmuş, Allah artırsın.Nihayet okudum Ben de kitabı bulamadığı için okuyamayanlar gibi, içeriğinin bir bölümünü gazete haberlerinden ve televizyonlardaki tartışmalardan öğrenmiştim. Sonunda kitaptan çok sayıda basıldı da “mecburen” ben de bir tane alıp okudum. Çok “enteresan” ve “ibretlik” bulduğumu da hemen söyleyeyim. Tersten okunuyor Hanefi Avcı’nın kitabı iki bölüm. Zaten adından da anlaşıldığı gibi “Dün Devlet, Bugün Cemaat” Medyanın yarattığı rüzgar nedeniyle gördüğüm kadarıyla kitabı alanlar okumaya tersten yani ikinci bölümden başlıyor. Asıl merak cemaatle ilgili çünkü. İlk bölüm okunuyor mu? Gerçekten merak ediyorum, acaba okumaya ikinci bölümden başlayanlar birinci bölümü de dikkatlice okuyorlar mı? Şu kadarını söyleyeyim, önce ikinci bölüm okunursa, birinci bölüm sıkıcı gelebilir. Bu nedenle birçok kişinin ilk bölümü yalapşap okuduğunu hissediyorum. Aslında fark yokCemaat anlatımı olduğu için ikinci bölüm daha seksi gibi gelebilir ama aslına bakarsanız iki bölüm arasında içerik farkı fazla yok. Çünkü sonuçta anlatılan her iki bölümde de derin devlet mantığı var. Sadece aktörler değişmiş. Yapılanlar neredeyse birbirinin tıpatıp aynı. Derin devlet mantığı Artık kulağımızın da iyice alıştığı “derin devlet” sadece bizim ülkemize has bir uygulama değil. Her devletin bir “derin devleti” vardır. Fark, derin devlet uygulamalarının afişe edilip edilmemesinde ya da aktörlerin deşifre olup olmamasında kendini gösterir. İktidarsız olmaz Derin devlet, eğer içinde iktidar yoksa işlemez. İktidarda kim varsa derin devlet de onun emir komutasında ya da en azından bilgisinde hareket eder. İktidarlar derin devleti ya buldukları gibi kullanır ya da yeniden yapılandırır. Aksi takdirde işler yürümeyeceği gibi ülke sonu belirsiz maceralar içinde buluverir kendini. Derin aktörler Derin devletin derin aktörleri de vardır, ki bunların önemli bir bölümü derin devlet adına çalıştıklarının farkına bile varmazlar çoğu kez. Yapılan işlerin sonunda ya kendilerine kahramanlık payı çıkarırlar, ya dürüstlüklerinin mükâfatını aldıklarına veya harcandıklarına inanırlar. Hanefi Avcı portresi Kapışılan kitapta olağanüstü bir “derin devlet aktörü portresi” görüyoruz Hanefi Avcı’nın kimliğinde. Göreve başlamasından yükselmesine, takdir edilmesinden harcanmasına, kahraman yapılmasından, mağdur edilmesine kadar tipik bir “derin devlet adamı” var karşımızda. Farkında bile değil Hanefi Avcı, sanıyorum bu niteliğini biliyor ama yazdıkları “derin devlet aktörü olduğunu anlamayan” bir ifade taşıyor. Sanki Avcı hiçbir şeyin farkında değil. O aslında çok namuslu, dürüst bir kahraman, ama hep gadre uğramış. Avcı nasıl olup da çok önemli görevlerde ve operasyonlara bulunduğunun sırrını açıklamıyor. Gerçek bu değilAvcı itiraf ettiği “hukuk ve yasa dışı” operasyonlara neden hiç kimsenin karşı çıkmadığını da anlatmıyor. Avcı’nın başı operasyonlar “deşifre” olduğunda derde girmiş her seferinde. Ünlü polis bunu “siyasi” nedenlere bağlıyor, ama gerçek bu değil. Derin devlet yaptırdığı bir iş açığa çıktığında ilk olarak “adam harcar” ki Avcı’nın bunu bilmemesi mümkün değil. Dinlemenin babası Ben bilmiyordum, kitaptan öğrendim, bugün çok konuşulan “derin kulak” meğer Hanefi Avcı’nın icadıymış. “Suçluları” telefon konuşmaları üzerinden takip etmek ve bunun için sistem kurmak ilk kez Hanefi Avcı’nın aklına gelmiş ve uygulamaya da ilk o sokmuş. Sonra iş çığırından çıkmış. O olmasaydı da Aslına bakarsanız, Hanefi Avcı olmasaydı da telefon dinlemeleri olacaktı. Çünkü teknoloji Avcı döneminde o düzeye gelmişti. Avcı’nın katkısı bunu fark etmek. Yoksa o güne kadar insanlar başka yöntemlerle izlenip fişleniyordu zaten. Teknoloji gelişti o kadar. Samimi itiraflar Avcı kitabında yasa dışılığı ve hukuksuzluğu çok güzel anlatıyor. Örneğn “Yüzlerce kişiyi dinledik, ama hiçbiri için izin almadık, mahkemeye başvurmadık” diyor. Aynı uygulamaların ev aramalarında da asla yapılmadığını söylüyor Avcı. Sonra ne olmuş? “Hukuk çıkmış” işler biraz zorlaşmış o kadar. Bugünden farkı yok Az önce yazdığım gibi, Avcı’nın “kendi egemenlik” günlerinde yaptıklarıyla, kitabın ikinci bölümünde şikâyet ettiği “cemaatçi yapılanma” arasında fark yok. Avcı ve diğerleri bundan önceki iktidarların derin devletinin aktörleriydi, cemaat ise bugünkü iktidarın derin devletinin aktörü. Yenisi kurulacak Ancak şunu da biliyoruz ki iktidarlar derin devlet yapısına sonuna kadar hâkim olmak ister. Bu nedenle, iktidar adına çalışan derin devlet aktörleri kontrolden çıkmaya başlarsa, iktidarlar da bu aktörleri değişirler. Zaten değiştiremeyen kendi gider. Susurluk örneği Benzer ve çarpıcı bir örneğini Susukluk’ta yaşamıştık. O olayla ortaya çıkan çeteleşme olgusu, aslında derin devlet aktörlerinin kontrolden çıkması sonucu tasfiye edilmeleriydi. Aktörler “çete” nitelemesiyle afişe edilerek yok edildi, yerine yenisi geldi. Yeni adımlar gerekli Bugünkü iktidar ise derin devletini belli ki cemaat üzerinden kurmuş. Eski yöntemler yeni aktörlerle uygulanır hale gelmiş. Ancak anladığım kadarıyla, yeni aktörler de çok güçlenmiş ve kontrolden çıkmış durumda. Muhtemelen bugünkü iktidar derin devlet yapılanmasında yeni adımlar atmaya kararlı. Cemaat yapılanması Bu kitap yazılmamış olsaydı da, cemaat yapılanmasının devlet adına yasa ve hukuk dışı pek çok eyleme bulaştığı bilinen bir gerçekti. Ne var ki bu yapılanmanın gücünü bilenler, bunu ulu orta konuşmaktan hep çekindiler. Avcı aslında “malumu ilan” etti. Bu anlamda bilgisi olan herkes rahatladı. Avcı’nın son görevi mi? Kitap piyasaya çıktığından bu yana, içeriğin AKP iktidarını zora soktuğu yönünde yorumlar da var. Ama bir de tersinden bakalım. Geçmişin önemli bir “derin devlet aktörü” belki de son “derin görevini” yerine getirerek, artık kontrolden çıkan cemaat yapılanmasını ifşa ederek tasfiyesini sağlayacak. Bir şey olması gerek Görevde olan bir polis müdürü, eğer çok çarpıcı iddiaları kendi kariyerini tehlikeye atarak ifşa ediyorsa, devletin diğer birimlerinin de harekete geçmesi kaçınılmazdır. En azından savcıların bu iddiaları ihbar sayması ve soruşturma açması gerekir. Bunlara izin verilecek Tahminim, referandum sonucundan sonra harekete geçileceği ve operasyonun başlayacağı yönünde. Cemaat de bunun farkında olmalı ki evet kampanyasını iktidardan bile güçlü yürüterek belki de bunu önlemeye çalışıyor. Ama belli ki AKP iktidarı “kurtulmak” istediği bir yapılanmayı, üstelik “sevmediği!” bir polis eliyle tasfiye etmiş olacak. Sanki hiçbir dahli yokmuş gibi. Birkaç nokta daha Bu arada kitapta, Hanefi Avcı fikri gibi görünen, ama devleti yönetenlerin temel zihniyeti olan birkaç nokta daha dikkatimi çekti, ki bunun da Avcı-AKP yakınlığını göstermesi açısından ipuçları oluğunu düşünüyorum. Örneğin Avcı’nın Atatürk ile ilgili görüşleri çok ilginç. Atatürk-millet ilişkisi Avcıya göre Atatürk konusu çok abartılıyor ve bu nedenle milletin değerleri yok sayılıyor. Dinci mantığın “Atatürk’ü çok seviyoruz ama, bugün Atatürkçü yok” söylemiyle Atatürk ve ilkeleriyle hesaplaşmaya kalkışmasını Avcı’nın sözlerinde de buluyoruz. Avcı diğerlerinden farklı değil. Değişmez maddeler Hanefi Avcı, “yeni anayasa” adı altında aslında anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilmek istenmesi mantığını da kitabında çok iyi(!) anlatıyor. Anayasanın değişmez ilk üç maddesini savunmanın akıl dışı olduğunu söyleyen Avcı, tıpkı Erdoğan gibi “halk isteyince nasıl değişmezmiş” diye soruyor. En zor hafta Sevgili okurlar; referanduma artık bir hafta kaldı. Bu süre herkes için çok zor bir dönem olacak. Ama buna rağmen herkesin kendi duygu, düşünce ve vicdanına göre karar vereceğini biliyorum. Sonuç ne olursa olsun, bunun Türkiye’nin geleceği için en iyi olmasını dilemekten başka yolumuz olduğunu da unutmamalıyız. Hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

Eee ne olacak şimdi, Dr. Öz kanser olursa bize ne düşer?

4 Eylül 2010

ŞAŞIRDIMİşe bakın, dünyanın en sağlıklı yaşayan adamı kanser olmuş. Vakti zamanında da “kalp krizi riskini önlemek için jogging tavsiye eden” doktor da kalp krizinden gidivermişti.Demek ki neymiş, birincisi; dünyanın adaleti yok, ikincisi; sağlıklı yaşamak için her şeyi yapmak bazen para etmiyormuş.Tabii ki sağlıklı yaşamak için olağanüstü çaba gösterenler kanser olamaz gibisinden bir kayıt falan yok, ama sağlığına dikkat etmeyen herkes çabuk ölür de o kadar gerçek değil.Sigaranın sağlığa ne kadar zararlı olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama hangimizin ailesinde 90 yaşına kadar sigara içip de bana mısın demeyen bir büyük amcası yoktur?Bu iş galiba biraz da kader kısmetten geçiyor.O halde biraz da tevekküllü olmayı seçmek lazım belki de. Tamam fast food denilen, hani şu hamburgerdi, patates kızartmasıydı gibi yiyecekler çok zararlı, ama bir o kadar da lezzetli. Üstelik hem açlığı çabuk bastırıyor hem de insanda garip bir haz bırakıyor yerken.Gerçi bu tür şeyleri yedikten sonra hep “nedamet” getiririm ama, yerken hiç sesim çıkmaz. Dr. Öz’ün durumunu öğrenince kendimi hemen fast food dükkanına atmadım tabii de, ara sıra yaptığım “korsan eylemlerden” sonra pişmanlık duymamaya karar verdim. Hem atalarımız ne demiş “azı karar çoğu zarar”. Fast foodu çok yemedikten sonra belki de öyle ahım şahım bir zararı da yoktur.Şu yaşıma kadar gözlediğim kadarıyla eğer bir konuda çok hassas davranıyor, kılı kırk yarıyorsanız, mutlaka istenmedik bir durumla karşılaşıyorsunuz. “Şu yaşıma” deyince ister istemez yaş konusu önem kazanıyor, özellikle sağlık konusunda kılı kırk yaranlardan “iflah” olanını da pek görmedim desem yalan olmaz.Daha sağlıklı yaşamak için doktor doktor koşan, sağlıklı olmak adına ne öneriliyorsa yapan, hatta bunun için dünyanın parasını harcayanların başına mutlaka bir şeyler geliyor.Diyorum ki hayatın akışını biraz da kendi haline bırakmak gerek belki de. Adam sağlığına çok dikkat eder, zararlı hiçbir şey yemez, düzenli spor yapar, düzenli bir hayat yaşarmış. Bir gün gazetede ölüm ilanı yayınlanmış. Trafik kazası geçirmiş meğer. Yani çok uzun yaşamanın yolu sadece çok sağlıklı olmaktan geçmiyor. Trafik canavarından da korunmak gerek örneğin.Haydi lafı toparlayalım; kadın dinine çok bağlı, ibadetlerini sürekli yerine getiren örnek bir insanmış. Tam cennetlik. Torunu ise haylaz mı haylaz, dolandırıcı, hırsız, daleveracı, kavgacı. O da cehenmelik. Gün gelmiş savaş çıkmış, oğlanı askere almışlar, savaşta da şehit düşmüş. Bu acıya dayanamayan büyükanne de göçmüş öteki dünyaya.Kadın gelmiş cennetin kapısına, ortalık ana baba günü, kimseye derdini anlatamıyor, ne kadar iyi bir insan olduğunu, dini ibadetlerini yerine getirdiğini söyleyemiyor. Derken uzaktan bir toz bulutu görünmüş, bir de bakmış ki, torunuyla birlikte şehit olan alayın tamamı cennetin kapısından içeri giriyor. Torun büyükanneyi görünce “hayrola?” demiş. Büyükanne dertli biçimde “cenetlik olduğumu anlatamıyorum” diye yakınmış. Torun “atla arkama” demiş.Cennetin kapısında şehitleri güleryüzle karşılayan meleklerden biri sormuş “Bu arkandaki de kim?” diye. Torun çaresiz “O da alayın o....su” deyivermiş. Melek “İyi, o da cennetlik sayılır” deyip yol vermiş.Yani diyeceğim, her konuda bu kadar hassas olmanın bazen yararı olmayabilir. Serseri torun şehit olup cennete girerken, gerçekten cennetlik kadın da alayın bilmemnesi olarak girer cennete.Dünyanın hali bu işte.*****KOMİKDiyaloglara bak- Evlenmek istiyorum sayın peder.- Yaşın kaç?- 22 - Peki, gelinin yaşı kaç?- O 15 yaşında efendim.. Karşıda duruyor- 15? Daha çok küçük. Evlenmeniz kanuna aykırı, evlendiremem sizi.- Biliyorum. Mümkünse bu teknik imkansızlığı o kız çocuğunun sağındaki silahı beyefendiye de izah edebilir misiniz?..”***- Adam bu sabah 87’ye girdi ve sabahtan beri aşk yapıyor!- Helal olsun, ne var bunda?- Kardeşim 87 numaralı dairedeki kadının kocası geldi gelecek.***- Karım beni resmen ‘dindar’ yaptı..- Ciddi misin?..- Evet.. Onunla evlenene kadar vallahi ‘Cehennem’e inanmazdım..!***- Zengin bir kadını daha mutlu etmek için onu nasıl gıdıklarsınız?..- Gucci.. Gucci..Gucci.. diyerek..!*****Yıldırım Tuna’dan neşeli pazar fıkralarıBeterin beteriBelediye ekipleri “Sağlığa aykırı imalat yapılıyor” diye ihbar aldıkları pide fırınına baskına gitmişler, pide ustaları sıcak fırının karşısında her biri çırılçıplak ter içerisinde pide yapmaktalar. Birisi hamuru yoğurup yandakine uzatmış, yandaki hamurun üzerine oturarak yuvarlak ve yassı bir görünüm verdirmiş daha sonra fırının önünde duran ustaya göndermiş, son adam da açılmış hamuru terli göbeği üzerinde sıvazlayarak iyice genişletmiş ve fırına sürmüş. “Çok ilkel, çok iğrenç ve hiç hijyenik değil..! Yahu çıplak çıplak hamurun üzerine oturulur mu?..” demiş zabıta müdürü müthiş sinirlenerek, “Bu bir şey değil efendim..!” demiş ihbarda bulunan vatandaş, “Siz asıl sabah gelin, o simitler nasıl yapılıyor görünce şaşıracaksınız..!”YorulmakKilisenin kapısında şöyle bir levha asılıymış; “Günahlarından yorulduysan içeri gir.” Altında da rujla eklenmiş bir not; “Ama hala yorulmadıysan 0889 694 11 888’i ara.. Sonia.”Hatırlamaz mıyım?Babam 4 yaşındaki oğluma yaş günü hediyesi olarak ‘su tabancası’ hediye etti, oğlum resmen delirdi hemen banyo’ya tabancasını doldurmaya koşarken “Ya baba bu alınır mı?” dedim, “Çocukken bununla seni nasıl deli ettiğimi hatırlamıyor musun?” Babam “Hatırlıyorum” dedi dişlerini sıkıp gülerek evimizden giderken, “Dün gibi hatırlıyorum..!”Çok şanslı!Yeni diyete başladığımda her sabah arabamla işe giderken kahvaltı etmek için aldığım sıcacık, yumuşacık, pufuduk simitleri satan fırının önünden geçmemeye özen gösterdim. Bu sabah ilk defa fırının bulunduğu caddeye girdiğimi fark edince “Tanrım” dedim, “Eğer o simitlerden tekrar almamı istiyorsan fırının tam önünde bana boş bir park yeri nasip et..” Dualarım kabul oldu.. Allah sizi inandırsın fırının olduğu caddede 8. Tur atışımda fırına 100 metre mesafede park yeri bulmaz mıyım?..”İşte oradaBalık avlayan adamın karısı deniz kenarında otururken polis kadının yanına gelip “Affedersiniz bayan” demiş, “Kocanızla görüşmem lazım, kendisi nerde?” Kadın gayet bezgin bir şekilde işaret parmağını ilerideki kayalıklara doğru uzatıp “Orada” demiş, “İki ucunda da solucan olan misinanın kara tarafında duranı!”ÇOK GÜLDÜMUnutmamış meğerAvukat tüm aile fertlerinin önünde ölen milyarderin vasiyetnamesini okuyormuş. “Sevgili Karım Rose.. Tüm hayatın boyunca hep yanımdaydın.. Sana evimizi ve 200 milyon dolar bırakıyorum.” Avukat devamla, “Kızım Jessica, hastalığımda yanımdan eksik olmadın.. İşimi sana devrediyorum.. Yatım ve 100 milyon dolar param senin.. Ve kuzenim Dan.. Benden nefret eden ve her dediğime itiraz eden kuzenim Dan.. Vasiyetimde senden hiç bahsetmeyeceğimi tahmin ediyordun değil mi?.. Bak işte şimdi yine yanıldın.. Na’ber lan düdük?..”

Devamını Oku