Demokrasi adı altında kalite yok ediliyor

22 Ağustos 2010

Sevgili okurlar; AKP iktidarının özellikle son 3 yılında en çok duyduğumuz kavram demokrasi. İktidar adeta demokrasi ile yatıyor demokrasi ile kalkıyor. İktidar yandaşları ile onlarla hareket eden sözde liberallerin de dilinden düşmeyen bir kavram demokrasi. Peki bu gerçek mi?İçi boşaltıldıHayır; ne iktidarın ne yandaşların söylediği demokrasi, gerçek demokrasi olmadığı gibi bu, gerçek demokrasiyi de katleden, demokrasinin içini boşaltan, ama özellikle düşük eğitimli kitlelerin beynini yıkayan bir popülizmden başka bir şey değil.Cemaatler-tarikatlerİktidar, her ne kadar gömlek değiştirdiğini, fikren değiştiğini söylese de, geçmişten gelen siyasi kültürün yoğun etki ve baskısı altında. Dini temel alan, siyaseti bu eksende sürdüren bu anlayışın üzerinde bir cemaat, tarikat baskısı olduğu da inkâr edilemez bir gerçektir.Demokrasi olmazEğer bir toplulukta, temel eksen dini siyaset ise, burada demokrasi olması mümkün değildir. Çünkü dini siyasette, demokratik kuralların yerini dini hiyerarşi alır. Dini hiyerarşide de ana kural biattır. Sormak, sorgulamak, karşı çıkmak, eleştirmek asla olmayacağı gibi istisnası bile düşünülemez.Demokrasi oyunuAncak, eksen din olsa da, günümüz sosyal yaşamında, demokrasi dışı bir uygulamayı zorlamak olanağı yoktur. O halde, demokrasi laf olarak kullanılacak hatta bir tür beyin yıkama propagandası ile kitleler “demokrasi” konusunda baskı altında tutulacaktır. Burada hedef eğitim düzeyi düşük ama kalabalık kitlelerdir.Hedefe giden araçİlahi bir hiyerarşinin hüküm sürdüğü din temelli siyasette demokrasi ancak “hedefe giden yolda binilen bir araç” olarak görülür. Nitekim iktidarın lideri, zamanında bunu açıkça ifade etmiş ve “Demokrasi bir tramvaydır, hedefe vardığımızda ineriz” demişti. Bugün bu tramvay son durağa artık çok yaklaştı.Kitleleri kandırmakBu durumda, tramvayın da kitlelere anlatılması gerekir. İşte bugünkü iktidar, demokrasiyi anlatmaya önce argoda “garibanizm” olarak tanımlanan, en ucuz popülizmden başladı. “Öteki” adını verdikleri, eğitimsiz, bilgisiz, çoğu mesleksiz, meraksız, içinde isyan barındıran ama baş eğmeye uygun milyonlar hedef seçildi.Demokrasi tanımı1950’lerde, demokrasi “herkesin istediğini yapması” olarak tanımlanıyordu. Demokrasi konusunda hiç bilgisi olmayan kitlelere “benzer bir garibanizm” o yıllarda da uygulanmış ve ezildiğini hisseden kitlelere “siz de diğerleri gibi istediğinizi yapabilirsiniz” mesajı verilmişti.Bilgi temelsiz oluncaİşte, hâlâ demokrasiyi tartışıyor olmamız ve hâlâ hazmedememizin temelinde bu yatıyordur. 50’li yıllarda sokaklarda nara atanlar bile “artık demokrasi var istediğimi yaparım” diye savunuyordu kendini. Demokrasi bilinci Türkiye’ye temelsiz olarak girmişti bir kere.Önemli olan kalabalıkBugünkü iktidar ise, artık bu yöntemi uygulayamaz, çünkü bunun modası geçti. Yeni moda demokrasiyi “kalabalıkların gücü” olarak algılamak. Mantık şu: Demokrasinin en önemli kurumu seçim ve seçimde en çok oy alan kazanıyorsa, o halde demokrasiden nasibini almamış kitlelerin etkilenmesi en temel çıkış yoludur.Sağın temel prensibiAslına bakarsanız, oy çokluğuna dayalı demokrasi anlayışı, tüm sağ görüşlerin de temel ilkesidir. Çünkü kitlelere demokrasi en iyi ancak bu yolla anlatılır. Bugünkü iktidar ise, bu genel kuralı üstüne bir de dinsel soslar ekleyerek pekiştirdi. Ortaya çıkan sonuca da hiç çekinmeden “Milli irade” damgasını vurdu.Demokrasi tanımıOysa demokrasi sadece oy çokluğundan ibaret değildir. Hatta oy çokluğu görünüşte demokrasinin temelini oluştursa da, gerçek demokrasiyi yaratan faktörlerin belki de en sonuncusudur. Demokraside tekel faktör eşitlik ve kalitedir. Azınlığın haklarının korunmasıdır. Çoğunluk değil çoğulculuk önemlidir.Demokrasinin kullanımıAslına bakarsanız, demokrasi eşitlik rejimidir belki ama işin özünde “eşitlerin” rejimidir. Günümüz koşullarında bir ülkede tüm halkın henüz eşit duruma gelemediğini göz önüne alırsak, demokrasi bu eşitliği sağlamaya yönelik kullanılmaktadır. Tarihin ilk demokrasisi böyleydi.Yunan ve Roma örnekleriEski Yunan ve Roma da demokrasi vardı. Ama bu demokrasi tüm halkı kapsayan değil, kendi aralarında bir tür eşitliği sağlamış daha üstün kesimler arasındaydı. Ama buna rağmen demokratik olarak alınan kararlar, aynı zamanda tüm halkın da yararlanmasına sunulurdu. Buna elitist demokrasi deniyor.Yeni demokrasiye geçişFransız İhtilali’nden sonra dünya çok hızlı bir değişim yaşamaya başladı. Üretimin gelişmesiyle burjuvazinin, üretim için gerekli emek gücü nedeniyle işçi sınıflarının doğması, kent yaşamının kırsaldan daha önemli ve etkin hale gelmesi siyaset bileşenlerini de ciddi biçimde etkiledi, demokrasi anlayışında devrimler yarattı.Elit değil tüm halkYeni demokrasi anlayışının temeli artık sadece elitlerin değil tüm halkın katılımıydı. Ancak bu demokrasi mücadelesinde “aydınlanma çağını” da yaşayan batı, halkın bağrından, iyi yetişmiş, eğitimli, üretken, yaratıcı kimlikleri öne çıkardı. Bu bir tür “halkın elitleri” olarak tanımlanabilir.Batı bunu hallettiFikren aydınlanmış batı toplumları, demokrasi yolunda “kalabalık” kitlelerin oy çokluğu ile iktidar olması yerine, az önce saydığım nitelikleri taşıyan kişilerin önderliğindeki siyasi hareketlerin arkasına düştü. Böylelikle ucuz popülizmin yerini, kalite aldı. İktidar olmak tesadüfe bırakılmadı.Bugünkü demokrasiBaşta Amerika olmak üzere, batıda siyaset kadroları, elbette halkın içinden çıkar ama, belli bir kalitenin altında kalanları siyaset arenasında bulamazsınız. Çünkü batı toplumları cemaat anlayışını çoktan aşmıştır ve insanlar toplum çıkarı için çalışacak olanları siyasette görmek istemektedir.Görünmeyen engellerBasit bir örnek vermek istiyorum. Amerika’da hiç kimse tesadüfen başkan seçilemez. Burada görünmeyen, yazılı olmayan kurallar vardır. Başkan adayı olacaklar Harvard, Yale gibi çok önemli üniversitelerden mezun değillerse buna cesaret bile edemezler. Olmaya kalksalar bile kimse ciddiye almaz.Feodal demokrasiTürkiye’de ise, ne yazık ki Atatürk’ün başlattığı “aydınlanma hamlesi” henüz başarıya ulaşmadığı için, demokrasimiz de “feodal” olmaktan kurtulamıyor. Nasıl eskiden en kalabalık aşiretler, aynı zamanda en güçlü ve egemen aşiretler oluyorduysa, şimdi de, en kalabalık partiler iktidar olabiliyor.Kalite, üretkenlik yokAncak, aşiret düzeni türü demokrasi uygulandığında ise başta kalite olmak üzere, üretkenlik, yaratıcılık, estetik geride kalıyor. Ki zaten, bu yolla iktidarı oluşturan kitlelerin bu konularda da fazla talepleri olmuyor. Kitleler, sadece günlük çıkarlarını düşünüyor ve bu yolda atılan adımlardan çok mutlu oluyorlar.Kişisel çıkarlarBu tür demokrasilerde kişisel çıkarlar ön plana çıkar. İktidar sahipleri ise “çağdaşlık, gelişme, yaratıcılık” kavramlarını sadece “taklit” ederek kullanırlar, ama popülist söylemlerle, kendi kitlelerini olduğu kadar geri kalanları da etkilerler. Bugün Türkiye’de yaşanan budur.Demokrasi bu mu?Dünyadaki demokratik hamleleri izleyince Türkiye’de yaşananlar, insana ister istemez “Demokrasi bu mu, Türkiye’de halk böyle bir demokrasiyi mi hak ediyor?” diye sorduruyor. Çünkü, eğitimli nüfusu birçok Avrupa ülkesinin toplam nüfusundan fazla olan Türkiye’de “kalite, üretkenlik, yaratıcılık, estetik” tamamen “sayısal” nedenlerle eksik kalıyor.Kısa bir araSevgili okurlar. Bir yılı aşkın süredir aralıksız sizlerle birlikteyim. Bu arada iki ayrı televizyon kanalında sürekli programlara katılıyorum. Değişik kanallardaki tartışma programlarında da görüyorsunuz beni. Ayrıca çeşitli sivil toplum kuruluşlarının toplantılarına da katılarak konuşmalar yapıyorum. Biraz dinlenmem gerek. İki hafta sonra görüşmek üzere.Hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

Cihan Demirci’den yeni 'general' rütbeleri

21 Ağustos 2010

HOŞUMA GİDENLERUsta mizahçı Cihan Demirci son zamanlarda yaşadığımız gelişmelerden yola çıkarak “orduya yeni bir nizam” vermiş. General rütbelerini yeniden tasniflendiren Demirci’nin “ince zekâ” parlaklığı taşıyan yazısını sizlerle de paylaşmak istedim bu pazar günü:İktidar dün gece sahur saatlerinde aldığı bir kararla general rütbelerindeki isimlerin de değiştirileceğini açıkladı. MİZAHHABER‘den arkadaşımız Cihan Demirci’nin ele geçirdiği listeye göre göre “general”lere bundan sonra verilecek yeni isimler ve anlamları şöyle olacak:Zorgeneral: Orgeneral olma olasılığı iktidar gözünde çok düşük olan Korgenerallerin adı bundan böyle “Zorgeneral” olacak!..Sırgeneral: Gerektiğinde Başbakan’la çok özel görüşmeler öbür tarafa atandığında bile yanında sır olarak götürecek generallerin yeni ismi.Horgeneral: İktidar tarafından her türlü “horlanmaya” uygun durumda bulunan, arkasından tavşan kulağı bile yapılabilecek yapıdaki generaller bundan böyle“Horgeneral” rütbesi taşıyacaklar.Kalgeneral: Hareket ettiği anda darbe tehlikesi bulunduğundan ömrünün sonuna kadar bulunduğu pozisyonda kıpırdamadan tek ayak üstünde duracak bir general rütbesi. Morgeneral: Askeri anlamda herhangi bir yaptırım gücü bulunmayacak olan, hakkında her an çeşitli suç dosyaları hazırolda bekleyen generallere “Morgeneral” denilecek. Bunların terfi edecek olanları “Mosmorgeneral” rütbesine ulaşarak morluklarını tamamlayacaklar!..Tühgeneral: Kendilerine sıkça “Bu adam nereden general oldu, atın bunu, tüh yaaa” denilecek olan bu rütbenin Tarak gazetesi yazarları tarafından önerildiği söyleniyor!.. Turgeneral: Kendilerini görenlerin “Bir tur versene” diyecekleri sürekli turlayan bu sayede herhangi bir darbe düşüncesinden uzak kalmasına çalışılan, her an ordan oraya atanan, hayatı atamalarla geçen, yattığı yeri bilmeyen bir general rütbesi.Zırgeneral: Ülkede yaşanan kökten değişimin yarattığı o korkunç yalnızlık duygusu içersinde akli sorunlar yaşamasına ramak kalan general tipi.General elektrik: Bu rütbe iktidarla arasında bir elektrik hisseden kimi generaller için düşünüldü ama benzer bir marka bulunduğu için şimdilik beklemede!.. *****KOMİKReferandum yasakları başladıÖnceki gün “sahte” bir genelge ortalığı kırdı geçirdi. Güya Başbakanlık’tan yayınlanan bir genelgeyle “referandum sürecinde” içinde “hayır” geçen bazı sözler yasaklanmıştı. Ama inanın ben bu yazıyı bu genelge esprisinden önce yazmıştım zaten, pazar için saklıyordum. Yazı şöyleydi:İktidar “evet” çıkarmak için öylesine çaba harcıyor ki, yakında Yüksek Seçim Kurulu seçim yasaklarını içeren bir genelge yayınlayarak içinde “hayır” geçen deyim ve atasözleri ile günlük konuşmada çok kullandığımız bazı cümleleri yasaklayabilir.Bu durumda AKP’liler de çok zora girecektir mutlaka.Örneğin sabahları “Hayırlı sabahlar” demek olmaz. Dükkâna girince “Hayırlı işler” de sakıncalı. Sonra “Hayırlı Ramazanlar” veya günü gelince “Hayırlı bayramlar” demek de olmaz.Aynı şekilde “Hayırlı günler, hayırlı akşamlar, hayırlı uykular, hayırlı rüyalar” gibi çok kullanılan sözler de yasak kapsamında olacaktır. Sadece bunlar mı, örneğin rüyasını anlatan birine “Hayırdır inşallah” diyemezsiniz. Birine yardım yaptıysanız, “hayır işlemiş” olursunuz ama bu sizin için hayırlı olmaz. “Hayır sahibi” kişiler de bir süreliğine sakıncalı piyade durumunda. *****ÇOK GÜLDÜMYıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla bu pazarınızın da hoş ve keyifli geçmesini dilerim...Yani biz piç miyiz?Fakir yaşlı çift, çok önem verdikleri 50’nci evlilik yıldönümü yemeklerine çeşitli illere dağılmış, herbiri konularında hayli başarılı ve zengin olmuş 3 çocuklarını da davet etmiş.. Eve gelir gelmez “Tebrikler anne ve baba” demiş en büyük oğlan, “Girdiğim ameliyat çok uzun sürdü, uçağa binmeden önce çarşıya çıkıp size bir şey alamadım, idare edin artık.” Biraz bozulan baba “Önemli değil..” demiş. 2 numara “Ben de duruşmadan çıkıp uçağa zor yetiştim, çarşıya çıkamadım” demiş. “Mühim değil..” demiş sinirlenmeye başlayan baba. Üç numara kız ise “Mutlu yıldönümleri..” demiş, “Patron beni şehir dışına gönderdi, hediye almaya vakit bulamadım, kusura bakmayın” demiş. Baba, kırk yılda bir evlerine gelen çocuklarının hem de böyle önemli bir gündeki özensizliklerinden dolayı artık sinirinin son safhasına gelmiş. Anne sofrada tatlı servisi yaparken “Size annenle itiraf etmeye karar verdiğimiz önemli bir husus var.. Bildiğiniz gibi birçok fakir bir aileydik..” diye söze başlamış: “Sizleri en iyi okullarda okuttuk, hiçbir fedakârlıktan kaçınmadık.. Ama bu nedenle sizlere para yetiştireceğiz diye vakitsizlikten annenle evlenmeye fırsat bulamadık.” 3 çocuk birden “Neee?” diye ayağa fırlamış “Yani.. yani, şimdi bizler piç miyiz?” Baba “Mmmmm..” demiş purosundan bir nefes çekip keyifle halkalar çıkartırken, “Bu gece artık şunu da rahatlıkla söyleyebilirim, hem de en ucuzlarından!..”50’nci yıldönümüAdam arkadaşlarına 25’inci evlilik yıldönümünde karısını Alaska’ya götürdüğünü söylemiş. “Bravo..” demiş arkadaşları, “Peki, 50’nci yıl dönümünde ne yapacaksın?..” Adam “Bilmem?..” demiş, “Sanırım gider geri getiririm!..”Kendi derdine yanİki rahibe gece yarısı kiliseye dönerlerken iki tecavüzcünün saldırısına uğramışlar.. Adamlar rahibeleri çalılıkların arasına yatırdıktan bir müddet sonra rahibelerden biri “Tanrım bunları affet!..” demiş, “Bunlar ne yaptıklarını bilmiyorlar!..” Diğeri “Sen kendi derdine yan..” demiş kahkahalar atarak, “Benimki pekala biliyor!..”Dışarıdan bakan adamAdam psikiyatra gitmiş, “Hep dışarıda kalıp içeriye bakmaktan yoruldum” diye. “Kendini toplumdan soyutlama sendromu” demiş doktor, “Öz benliğini tamir etmemiz gerek.. Şuradan başlayalım.. Ne iş yapıyorsun?..” Adam cevaplamış: “Pencere camı silicisiyim!..”Hem erkek hem kadınAnne doğumdan sonra kendisini ziyaret eden doktora “Bebeğinin nasıl olduğunu” sormuş. “Nasıl söylesem ki?” demiş doktor, “Çocuğunuz hermofrodit.. Yani hem erkek hem de kadın uzuvları taşıyor..” Anna “Aman Tanrım!..” diye inlemiş anne, “Demek hem pipisi hem de beyni var!..”*****- Neden tayfunlar “kadın ismi” ile adlandırılırlar?..- Geldiklerinde vahşi ve nemlidirler, gittiklerinde ise ne eviniz kalır ne de arabanız!..- Karınızın 20 kilo verip güzelleşmesi için ne yapmalısınız?..- Valla kardeşim boşuna uğraşmayın ben denedim, olmuyor.. Bence boşayın onu..

Devamını Oku

Ne diyeyim; beter olun

20 Ağustos 2010

BUNU YAZMAK GEREKÇok değil, üç yıl önceydi. AKP, 2007 seçimlerinde yüzde 47 oy almış, ardından kapatma davasını da atlatmıştı. Bodrum’daydım. Türkbükü’nde İstanbul’un hatırı sayılır zenginlerinin de bulunduğu kalabalık bir ortamda siyaset konuşuyorduk.O zengin ve ünlülerin neredeyse tamamı AKP’ye oy vermemiş olsalar bile hükümeti şiddetle destekliyorlardı. Onlara göre her şey iyiydi. Bol para kazanıyorlardı. AKP de “korktukları” gibi değildi. AKP’liler zaten zenginleşiyorlardı, parayı gördükçe de mülayim hale geleceklerdi.“Yanılıyorsunuz” demiştim: “Eğer böyle düşünüyorsanız yanlış yapıyorsunuz, inanın bana birkaç yıl sonra buralara bile gelemeyeceksiniz.”O sistemden yararlanan zenginlerimiz beni alaya almıştı. “Sen de iyice paranoyaklaştın, ne yapacaklar buraya, kapatacaklar mı” diye gülerek sormuşlardı.“Siz bana inanmayın, buradaki yaşam biçiminize mutlaka müdahale edilecek, buraları kurtarılmış bölge gibi bile kullanamayacaksın” diye üstelemiştim.Şimdi bir süredir gazetelerde Bodrum-Türkbükü yazıları var. Üç yıl önce benimle alay edenler “Aman canım bu da çok muhalif” diyenlerde bir telaş ki sormayın. E ne diyeyim, “beter olun.”Şimdi gelelim Türkbükü olayına. Konu şu: Türkbükü’nü Türkbükü yapan bazı eğlence yerleri “gürültü kirliliği” yaptıkları gerekçesiyle hedef tahtasına kondu. Müzikli, içkili yerlere uzun süreli kapatmalar geliyor. Zaten iki buçuk üç aylık sezonu olan Türkbükü’nde keyif meyif kalmamış. Şimdi bir de Ramazan nedeniyle zaten pek iş yapamıyorlar.Bunlar iyi günler. Gelecek yıl bilin ki çok daha kötü olacak.Bakıyorum pek çok kişi bu konuya dalmış. Kimi kimsenin müzikle başkalarını rahatsız etmemesi gerektiğini söylüyor, kimi turizmin baltalandığını... Ama işin özü iktidarın içki ve eğlencenin çokça tüketildiği yerlerde “yeni bir nizam kurma” planıdır.Tabii iktidar yapılanları elbette yasalara uygun yürütüyor. Kimsenin itiraz edemeyeceği kuralları uyguluyor. Örneğin müzik yasağı 23.59’da başlayacaksa, Türkbükü’nde de bunun uygulanması gerektiği hatırlatılıyor.Ancak işin aslı öyle değil. Türkbükü’nde çalan müzikten kimsenin şikâyet etmeye hakkı yok. Çünkü insanlar burayı o müziği, eğlencesi ve içkisi için seçiyor.Kafa dinlemek, sakin yaşamak, gazetelerde haber olmamak isteyenler Türkbükü’ne uğramıyor bile.Bundan 20 yıl önce Türkbükü’nde bugün bilinen otel ve eğlence yerlerinin hiçbiri yoktu. Bu eğlence hayatını oraya gidenler oluşturmaya başladı.İnsanlar sırf bu eğlencenin içinde olabilmek için Türkbükü’nde yüz binlerce dolar para basarak evler, villalar aldılar. Hatta Gölköy’de 20 kadar villa en gürültülü diskoteğin tam içine yapıldı.Türkiye’de Türkbükü örneği başka bir tatil beldesi yok. Bu nedenle “Efendim kurallar herkes için geçerlidir, müzik yasağı burada da uygulanacaktır” lafları safsatadan ibarettir.Şikâyet edenler de varmış. Şikâyet edenin buna hiç hakkı yok. Çünkü onlar orada bilerek isteyerek evler aldılar ve oturdular. Şimdi “caz” yapmalarının alemi yok.*****DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLERFutbolcuların ‘oruç tutma’ sorunsalıLiglerin başlamasıyla birlikte Ramazan da geldi. Maçların bir bölümü Ramazan içinde oynanıyor. Aynı dönemde Avrupa Kupaları maçları da var.Bu nedenle “Futbolcular oruç tutmalı mı?” tartışmaları da gündeme geldi.Aslıda bu konu eskiden tartışılmazdı. Ancak Galatasaray’da Hakan Şükür önderliğinde başlayan cemaatçi çalışmalar nedeniyle oruç konusu birçok futbolcunun da gündemine girmişti.Eskiden hatırlarım, birçok futbolcu oruç tutardı. Hiç sorun da çıkmazdı. Çünkü şimdiki gibi inançların siyasete alet edilmesi adeti henüz ortada yoktu.Futbolcular da sorumluluklarını bildiklerinden maç günleri genellikle oruç tutmazlardı.Peki bir profesyonel futbolcu, maça oruçlu çıkmalı mı?Bana göre, maç günleri oruç tutulması doğru değil. Kazaya bırakabilir. Ayrıca dinimiz bu konuda son derece hoşgörülü olduğu için “zorunlu nedenlerle tutulamayan oruç günlerinin daha sonra telafi edilmesine” olanak sağlar.Buna rağmen “Benim inancım böyle, maç günü de oruç tutarım” diyen futbolcu yüklendiği sorumluluğun da bilincinde olmalıdır. Çünkü profesyonel futbol artık futbolcuya da büyük sorumluluk getiriyor.O futbolcunun arkasında yüz binlerce hatta milyonlarca taraftar var. Ve bu taraftar çoğu kez yiyeceğinden içeceğinden kesip takımını desteklemek için yağmur çamur dinlemiyor.Bu futbolcular milyonlarca dolar alıyorlar top oynamaları için. Arkalarındaki takımlar ise yüz milyonları aşan bütçeleriyle dev bir sektör oluşturuyor.O halde bir futbolcunun “inancı” artık sadece kendisini ilgilendirmemektedir. Arkasındaki bu gücü de düşünmek zorundadır.Elbette her futbolcu inancının gereğini yerine getirecektir. Buna kimsenin karşı çıkması da mümkün değildir. Ama aynı futbolcu, eğer oruç tutması, asıl görevini yerine getirme konusunda “olumsuz etki” altında kalıyorsa, bunu da en azından maç günlerini tekrar değerlendirmek durumundadır.*****CANIMI SIKAN ŞEYLERPes yani!Başbakan çok değil bir hafta önce bütün referandum kampanyasını CHP-MHP-BDP kardeşliği üzerine oturtmuştu. Çünkü bu üçlü, demokrasiye karşı ittifak halindeydi. CHP ve MHP neyse, ama Başbakan BDP’yi “terörün de kaynağı” olarak sunuyordu üstü kapalı ve diğer iki partiyi “terörle işbirliği yapmakla” suçluyordu.Şimdi bu söylem “bıçak gibi” kesildi. Çünkü roller değişti, “BDP-iktidar anlaştı” görüntüsü ortaya çıktı. Diyarbakır’da adamları ekran önüne koyup “Biz evet veriyoruz” dedirtiyorlar.Ve ne gariptir ki, herhalde herkesin de bu oyuna kandığını sanıyorlar.İyi de, bu milletin tamamı hafızasını, izanını ve vicdanını yitirmiş değil. *****ŞAŞIRDIMHer yer benzinlikAydın’ın Atça beldesine gitmiştim birkaç hafta önce biliyorsunuz. Üreticilerin sorunlarını dinlemiştim. Kahvelerde ve tarlalarda sohbet ederken insan hiç aklına gelmeyen pek çok şey öğreniyor. Örneğin beni çok şaşırtan bir konuyu size de aktarayım. Geçtiğimiz ana yollar üzerinde sayısız benzin istasyonu var. Hepsi de çok modern ve pırıl pırıl. Laf bir ara bu benzincilere geldi. Ben de laf olsun diye “Galiba benzincilik çok para kazandırıyor” dedim. Üreticilerden biri “Bilmiyoruz ama galiba öyle” dedikten sonra şunu ekledi: “Bütün bu benzinlikler son birkaç yılda yapıldı. Hepsini de Güneydoğulular özellikle Mardinliler alıyor. Bu parayı nereden buluyorlar anlamıyoruz.”Sonra biraz soruşturdum, Batı bölgelerindeki birçok benzinlik hep Güneydoğulu yurttaşlar tarafından satın alınıyormuş. Üstelik masrafa da pek aldırmıyorlarmış. Bir tane daha söyleyeyim. Aydın’da uzun yıllardır hizmet veren bir fidan üretme çiftliği varmış. 200 hektarlık arazisi “zarar ediliyor” gerekçesiyle ihaleye çıkarılmış. “Tek başına girdi, bizim haberimiz bile olmadı” diyorlar ama bilemem, Remzi Gür almış. Arazi şimdi fidanlık yetiştirmiyor. Altında sıcak su kaynağı varmış. Başbakan’ın yakın arkadaşlarının girmediği iş yok maşallah.*****Başbakan, “Anayasa değişikliği yolculuğunda her şeyi göze aldık” demiş. Neleri göze aldığını bilmiyoruz ama bu değişikliklerle yargı bağımsızlığını gözden çıkardığı kesin! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Demokrasiyi katleden demokrasi mücadelesi

18 Ağustos 2010

ANALİZDemokrasiyi katleden demokrasi mücadelesiBaşbakan Erdoğan referandum kampanyasını “daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, darbelerle hesaplaşma” noktalarından hareketle sürdürüyor. Başbakan’a göre demokrasinin gelişmesi, darbelere karşı bir anayasa için açılan bir kapı bu referandum.Kimsenin itiraz edemeyeceği bu söylemi, hemen ardından bizzat Başbakan bozuyor. Adeta demokrasiyi katleden açıklamalar yaparak “daha çok demokrasi” istiyor.Hiçbir demokratik anlayışta, kişi ya da kurumlar “irade beyanı” için zorlanamaz. Demokrasilerde seçenekler arasında keskin ayrımlar yapılamaz.Anladığım kadarıyla Başbakan, referandumun “hükümete güven” oylamasına dönüşmesinden ciddi bir endişe duyuyor. Gerçi, evet çıkması halinde bu durumun kendi lehine olağanüstü bir güç sağlayacağını biliyor ama, evet’in garantisinin olmaması korkuyu da beraberinde getiriyor.Bu duygu da, Başbakan’ı ister istemez telaşlandırıyor ve öfkelendiriyor. İşte bu öfke ve telaş, Başbakan’ı “demokratik anlayış”tan uzaklaştırıyor. Sonradan hesabını vermekte zorlanacağı sözleri sarf etmesine neden oluyor.Başbakan kendisi gibi düşünen kalabalıklara hitap ederken son derece rahat. Çünkü kimse kendisine soru soramıyor, eleştiremiyor, karşı çıkamıyor. Bu durumda Başbakan demokratik hiçbir anlayışta yeri olmayan “Ne var canım, evet mi diyeceksin hayır mı, bunu açıkla” cümlesini göğsünü gererek kurabiliyor. Ve ne gariptir ki kuvvetli alkış bile alıyor.Durum bu hale gelince, yine tüm söylemini unutarak “soy-sop” kavgası açıp, bir devletin kuruluş yıllarındaki hazin bir olayı “CHP’liler öldürdü” diye tercüme edebiliyor.Başbakan’ın gergin olduğunu, salı akşamı Habertürk’te yayınlanan programından sonraki yazımda da belirtmiştim. Görünen o ki bu gerginlik öfke katsayısını giderek artırıyor.Başbakan, özellikle kendi görüşündeki kalabalıklara “irticalen” yaptığı konuşmaları mutlaka izlemelidir. Sanıyorum, bunu yaparsa demokrasi adına demokrasiye zarar vermekte olduğunu kendisini de saptayacaktır.*****MERAK ETTİKLERİMHüseyin Çelik üzülüyor mudur?Referandum tartışmaları sırasında doğal olarak anlamsız kavgalar da yaşanıyor. Bunun en somut örneklerinden biri de “havuzlu villa” polemiği oldu.Önce Kemal Kılıçdaroğlu, Tayyip Erdoğan‘ın sahibi olduğunu ileri sürdüğü Çamlıca’daki villaları konu etti. Kılıçdaroğlu, her nedense “Bu villalar, imar izni olmayan yere nasıl yapıldı, Erdoğan veya ailesinin fertleri bu villaları almak için gerekli parayı nereden buldu?” gibi sorulardan önce “Havuzlu villa bunlar” noktasından vurmak istedi.Buna Tayyip Erdoğan cevap bile vermedi ama, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek “Havuzlu villaysa, Kılıçdaroğlu’nun da var” diye ortaya çıktı.Gerçi Erdoğan’ın olduğu söylenen “havuzlu” villalarla Kılıçdaroğlu’nun tatil sitesindeki “havuzlu” villalarını karşılaştırmak biraz haksızlık olur. Ama ne yapalım “havuzlu” villa “havuzlu” villadır.Şimdi; buraya kadar işin esprisi de var tabii. Ama çok vahim bir başka konu üzerinde fazla durulmadı. Bu villalar tartışılırken AKP sözcüsü Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik çıktı “Bir kere işin doğrusuna bakın, Sayın Başbakan’ın dediğiniz villa onun değil, Sayın Başbakan bu villada kiracı” deyiverdi.Gerçekten önemli bir açıklamaydı. O ana kadar “villaların Erdoğan’a veya ailesine ait olduğuna inananlar” hafif bozuldular, gaza gelmenin utancını yaşadılar.Ama o da ne, hemen ertesi gün anlaşıldı ki, Başbakan’ın “kiraladığı” villanın sahibi, aslında Erdoğan’ın oğlu değil miymiş? Yani baba kiracı da, parayı oğluna veriyor.Şimdi merak ediyorum; Hüseyin Çelik, bu açıklamayı yaparken bu gerçeği biliyor muydu? Yoksa ona “Başbakan’ın villası kiralık” bilgisi verildi o da balıklama atlayıp bu açıklamayı mı yaptı?Neresinden bakarsanız bakın, durum skandaldır. Hüseyin Çelik önce üzülmeli, sonra da yaptığı görevi bırakmalıdır.*****BUNU YAZMAK GEREKYılmaz Ateş: “Bomboş oturuyoruz”CHP’den Yılmaz Ateş‘le konuştum. Ateş, Baykal dönemi yöneticilerinden. Şimdiki CHP yönetimi, Önder Sav eliyle Ateş ve bazı eski yöneticileri tamamen dışlamaya çalışıyor.Önceki gün yazdığım yazıda Önder Sav‘ın, CHP’ye yönelik eleştirilerin hedef noktası olduğunu, ayrıca parti içinde de sıkıntılara neden olduğunu belirterek “İstifa etmeli ve partide ağabey görevi yapmalı” demiştim.Yılmaz Ateş “Önder Sav istifa eder mi bilemem, ama bize yönelik yapılanlar hiç hoş değil” dedi ve ekledi: “Bir parti genelge ile örneğin referandum konusunda kimlerin görevlendirildiğini parti teşkilatına bildirebilir. Ama görev verilmeyenlerin isimlerini bu genelgeye koymanın alemi yok ki.”Buna gösterdikleri tepkinin bazı yandaş medyada yer almasının kendi iradesi dışında olduğunu belirten Ateş “Asla böyle bir oyun içinde olmam, bunu ne CHP’li olmama ne de demokratik namusuma sığdıramam” diye konuştu.CHP’nin iyi bir ivme yakaladığını ve atağa kalkması gerektiğini de belirten Ateş “Ne yazık ki Ankara’da boş oturuyorum. Görev bekliyorum, ama verilmiyor, oysa her milletvekili referandum sürecinde görevlendirilmeli, herkesten en yüksek verim alınmalı” dedi.Ateş’le konuştuktan sonra şunu düşündüm: Ne yazık ki parti içi çekişmeler Türkiye’nin en hassas döneminde bile her şeyin üstüne çıkabiliyor. Baykal’ı ya da eski yöneticileri dışlamaya kalkmak çok akıllıca olmadığı gibi demokratik de değil. Çünkü, şu kritik günlerdeki dışlama, en küçük bir başarısızlıkta Kılıçdaroğlu’nun başına çökecektir.*****KAFAMI BOZAN ŞEYLERTaksiciler, bu yazıyı okuyun lütfenDeğerli dostum Başkurt Okaygün‘den bir mesaj aldım. Amerikalı arkadaşı Alex Tichy‘i ağırlıyormuş. Tichy, dünyanın önde gelen parmak izi otomasyonu uzmanlarındanmış. 80 yaşındaki Alex Tichy, iki yıldır eşi Elsie’yi de alıp 20-25 kişilik grubu ile Türkiye’nin her yerini geziyormuş.Okaygün önceki hafta Tichy ailesi ile yemeğe çıkmış. Amerikalı parmak izi uzmanı başına gelen bir “taksi olayını” anlatmış. En iyisi Okaygün’ün ağzından olayı size de aktarayım. Ve diliyorum ki bu yazıyı taksiciler de okusunlar, aralarından çıkan birkaç kötü niyetlinin Türkiye’yi nasıl bir görünüme soktuklarını anlayıp gereken önlemleri alsınlar:“Alex’le eşi Elsie, Beyazıt’taki otellerinden çıkıp Kanyon Alışveriş Merkezi’ne gitmek üzere bir taksiye binmişler.. Alex, genç şoförün yolu oldukça uzattığının farkındaymış ama sesini çıkarmamış. Kanyon’a geldiklerinde taksimetre 45 lira yazmış. Alex de 50 lira vermiş. Şoför el çabukluğu ile 5 lira gösterip kendisine 50 değil 5 lira verdiğini söylemiş. Şoförün bağırmasından o kadar rahatsız olmuş ki, ikinci bir 50 lira daha çıkarıp uzatmış.”Başkurt Okaygün mesajında “Can ne olur bunları yaz. Kim bilir kaç kişinin daha canı yanıyor böyle, Türkiye’ye verdiği zarar da cabası” dedi.

Devamını Oku

Bu durumda yeni ruh ikizi AKP ile BDP mi?

18 Ağustos 2010

ANALİZBaşbakan Erdoğan referanduma giden yolda “Evet” oylarını artırmak için aklına gelen her şeyi yapıyor. Adeta hiçbir engel tanımayan Başbakan, muhalefeti eleştirmek adına CHP ile MHP için “ruh ikizi” yakıştırmasında da bulunmuştu.Başbakan ardından hızını alamayıp BDP’yi de iki muhalefet partisinin arasına katmış ve “Bunlar ruh üçüzü” demişti.İlginç bir demokrasi anlayışı aslında. Bir taraftan parlamentonun üstünlüğünden söz edeceksiniz, siyasi partilerin demokrasinin vazgeçilmez unsuru olduğunu laf olarak kabul edeceksiniz ama siyasetin gereği olan uzlaşmayı, işbirliğini sadece kendi işinize geldiğinde kabul edeceksiniz.Erdoğan, “hayır” çıkar endişesiyle muhalefete öyle bir yükleniyor ki, demokrasi kurallarını yerle bir etmiş, hiç umurunda bile olmuyor.Ama gelin görün ki, büyük konuşmanın bir an gelip de kendisini vuracağını hesaplamak istemiyor Başbakan.Dün diyordu ki, “Bunlar PKK ile işbirliği yapar.” Arkasından da “Bunlar ruh üçüzü” diyerek PKK’yı BDP ile bütünleştirip CHP ve MHP ile birlikte aynı kefeye koyuyordu...Bunun da demokrasiyle ilgisi yok tabii. BDP halkın seçtiği milletvekillerinden oluşan siyasi bir parti. Onun adını “kötü” ile birleştirip siyaset yapmak herhalde demokrasiye hizmet olmaz.Şimdi gelelim bugüne. Başbakan BDP’ye niye kızıyordu? Çünkü PKK referandumu boykot talimatı vermişti ve BDP de bu talimata uyuyordu. Başbakan’a göre BDP bu yolla referandumu sabote ediyordu. Gerçi BDP’nin boykot eylemi aslında “Evet” oylarına yarıyor, bırakın iktidarı sıkıştırmayı, tam tersine düşük bir oyla zafer bile kazanmasını sağlıyor. Ama Başbakan hiçbir olumsuzluk istemediği için BDP’ye veryansın etti.Sonra her şey birden değişti. İmralı’daki kişi referandumda boykot yerine oyları serbest bırakma fikrini ortaya attı. Hükümet buna bir jestle karşılık verdi. İmralı’dakinin bozulan teknesi yerine hemen bir yenisi kondu.Derken PKK 15 Ağustos’taki “özerklik ilanı” kararından vazgeçti. Yine aynı anda tek taraflı olarak saldırmama sözü verdi. Hatta Türk askerinin kazara gözüne batmamak için kritik noktalarda bulunmama kararı aldı.Ortalık birden yatıştı. İktidarın BDP ve PKK’ya yönelik suçlamaları bıçak gibi kesildi.Nedeni basit: PKK veya BDP bu şekilde davranarak referandumda “evet” çıkma ihtimalini yükselttiler.Peki, daha önce muhalefeti karalamak adına, muhalefeti adeta “terör örgütüyle işbirliği” içinde gösteren ve “bunlar ruh üçüzü” diyen Başbakan, şimdi muhalefet tarafından “AKP-BDP ruh ikizi oldu” eleştirisi ile karşılaşırsa ne yapacak?*****ŞAŞIRDIMHrant Dink olayında sesleri kesiliverdiGarip bir durum. AKP iktidarı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nde Hrant Dink için açılan davada, Türkiye’nin savunmasını “Hrant Dink’in Türkiye aleyhine yazılar yazması” temeli üzerine oturttu.Detaylarına girmek istemiyorum, ama başta söylediğim garip durum, Hrant Dink’in arkasında durduklarını söyleyen, özellikle sözde liberal kesimin takındığı tavırdır. Dikkat ediyor musunuz, bu kesimden hiç ses çıkmıyor, ne bir eleştiri var ne bir tepki.Çünkü şaşkın durumdalar. İktidarda kalması için yoğun çaba harcadıkları Erdoğan hükümeti yapıyor bunu çünkü. Karşı çıksalar bir dert, çıkmasalar ayrı dert.İşte yandaş olmanın, çıkarlar uğruna iktidarın emrine girmenin trajik sonucudur bu.İktidarın desteklediği dönemlerde “Hepimiz Ermeniyiz” diye böbürlenmek kolaydır. Ama aynı hükümet Hrant Dink’i adeta “vatan haini” durumuna düşürünce bunların da dili bir yerlere kaçıverir. Ne hazin değil mi?*****KAFAMI BOZAN ŞEYLERBirleşmiş MilletlerTürkiye’de işler iyice çığrından çıkıyor artık. Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına ne bir duyarlılık kaldı, ne gurur, ne otorite.PKK tek taraflı olarak “silah bıraktığını” açıklıyor, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni de buna çağırıyor, ülke yönetiminden bir kişi bile “bu nasıl laf kardeşim” diyemiyor. İş burada da bitmiyor, adamlar “Birleşmiş Milletler gözetimi” istiyor, yine aynı sessizlik... Tabii ülke konusunda duyarlılığınızı yitirdiğinizde, bu tür taleplerin ne anlama geldiğini de göremezsiniz.Birleşmiş Milletler hangi durumlarda devreye girer? Bir ülkede iç savaş ya da soykırım yaşanıyorsa, bir ülkenin bir bölümü işgal edilmişse Birleşmiş Milletler’e o zaman iş düşebilir.PKK, sanki Türkiye’nin işgali altındaymış, bir soykırım uygulanıyormuş gibi Birleşmiş Milletler‘in kapısına gidiyor. Türkiye’nin yönetimi bunu sadece seyrederken, kendilerine liberal diyenler ise zafer çığlıkları atıyor. Kimsede utanma da kalmadı artık.*****DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLERBaşbakan nasıl da rahat konuuyorÖnceki gece Habertürk’te Tayyip Erdoğan’ı izledim. Yiğit Bulut herhalde nezaket gereği Başbakan’ı çok sıkıştırmak istemedi. Buna rağmen Başbakan, sakin görünmeye çalışıyordu, ama gerginliğini saklayamıyordu.Ancak, tamamen propagandaya yönelik konuşmalarını çok rahat yapması dikkatimi çekti. Örneğin bazı konuları abartarak ya da gerçekten uzaklaştırarak anlatmasını hayretler içinde dinledim.Örneğin dedi ki “Bu Anayasa, AKP anayasası değil, halk bunu istedi, biz de yaptık, yaptıktan sonra da halk ‘Bana getir, son kararı ben veririm’ dedi, biz de şimdi halka gittik” dedi. Oysa ne halkın böyle bir talebi oldu ne de referandumu halk istedi, AKP’nin dayatma yapıp uzlaşma aramaması ve Meclis’te 367 oyun bulunmaması nedeniyle referanduma gidildi.Erdoğan garip bir şekilde “Darbe anayasasını siliyoruz. Halk uzun yıllardır bunu bekliyordu, biz de yaptık” dedi. Ama bu da gerçek değil ki. Bu Anayasa değişikliği ile 12 Eylül Anayasası kalkmıyor. Ayrıca 12 Eylül Anayasası’nın 66 maddesi daha önce değişti. Üstelik bu Anayasa’ya darbe ruhu yükleyen maddeler ile giriş bölümü bile çoktan değişti.Bir de Başbakan’ın medya ile ilgili sözlerini pek anlayamadım. Kendisine haksızlık yapıldığına inanan bazı işadamlarının medya sektörüne girdiğini söyledi. Bu Türkiye’de bir ilk. Demek ki Başbakan’ı korumak için bir medya oluşmuş. İkincisi ise “Reklam alamayanlar bazı işadamlarını tehdit ediyordu” dedi Başbakan. Bazı işadamları da bu baskıdan kurtulmak için medyaya girmiş.İktidar ve yandaşlarının “Özgür medya” dedikleri bu oluyor herhalde.*****İktidar, referandumda demokratik bir hakla “Hayır” diyecekleri acımasızca etiketliyor. Onlara göre “Evet”çiler demokrat ve millet, “Hayır”cılar darbeci ve illet! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Önder Sav artık gereğini yapmalı

16 Ağustos 2010

CHP Genel Sekreteri Önder Sav’la hiç tanışmadım. Belki bir kere karşılaşmış ve el sıkışmış olabiliriz, o kadar.Sav’ın engin bir siyasi deneyimi olduğunu, özellikle parti içi sorunlar konusunda da “belirleyici, çare bulucu ve çözümleyici” olduğunu görmemek mümkün değil.Kılıçdaroğlu’nun seçilmesinde etkisi olduğunu da kimse inkâr edemez. Gerçi Sav da kamuoyunun yükselen duygusunu fark etmiş ve kendisini Kılıçdaroğlu’nun arkasında konumlandırmıştır. Bu da zaten tercihini bu yönde kullanmak isteyen CHP delegesini rahatlatmıştır. Hepsi bu kadardır.Ancak şu sıralar CHP içinden gelen haberler hiç de hoş değil. Belli ki Kılıçdaroğlu’nu “kendisinin seçtiğine” inanan Önder Sav parti içinde giderek sorun oluyor. Zaten bu durumu fark eden AKP ve yandaşları da Önder Sav’ı CHP’yi yıpratma kampanyalarının odağı haline getirdiler.Örneğin Deniz Baykal ve kendilerini “onun yanında” hisseden bazı CHP’lilerin “genelgemsi” bir yazıyla engellenmesi herhalde partiye bir yarar sağlamayacaktır. Ayrıca Deniz Baykal’ın özellikle referandum kampanyasında partiye zararı değil, çok yararı olacaktır ki, bunu görmemek akıl ve mantıkla pek bağdaşmaz.Önder Sav’ın bu tutumu, yeni yönetime şimdilik muhalif olarak duran isimleri de yanlışa itmekte ve bu kişiler yandaş medyanın manşetlerine çıkan sözler söylemektedirler.Önder Sav’ın neyi amaçladığını anlamak da çok güç. CHP kulislerinden sızan bilgilere göre Sav’ın “kafasındaki genel başkan” Hakkı Süha Okay. Hatta bu nedenle Okay için “Genel Başkandan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı” diye söz edenler bile var.Bu yazdıklarım umarım “dedikodudan” ibarettir. Ama böyle olsa bile Önder Sav, partisinin önünü açmak, kendisi üzerinden yürütülen yıpratma kampanyalarını sona erdirmek için gereği yapmalıdır. İstifa etmelidir.Önder Sav, genel sekreter makamında oturmasa da artık CHP’nin ağabeylerinden biridir. Elbette görüşleri alınacak, kendisinden yararlanılacaktır.Sav’ın böyle bir statüye kendiliğinden geçmesi hem partinin hem de Kılıçdaroğlu’nun önünü açacaktır.Aksi takdirde, hele referandumda gerçekten “Evet” çıkarsa Sav yine gidecektir, ama bu hiç de şanıyla şerefiyle olmayacaktır. Sav geriye baktığında utanacağı bir miras bıraktığını görmemelidir.*** Tunceli-DersimBaşbakan Erdoğan yine “Dersim olayından” medet ummaya başladığına göre işler iyi değil demek ki. Bir Başbakan’ın geçmişteki bir olayı böylesine istismar etmesi ve adeta halkı birbirine düşürmeye yönelik sözler etmesi anlaşılır gibi değil. Tarih bu konuda Erdoğan’ı mutlaka yargılar. Gerçekten söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum.Yine Dersim‘den söz edilince tekrarlamak istiyorum. Çünkü ne yazık ki “cehalet dizboyu” olunca aynı hataları tekrarlamaktan da hiç utanmayanların ülkesi olduk.Tekrarlayacağım şey şu: Türkiye’de adı Dersim olan bir il, ilçe, kasaba, köy yok. Dersim bir bölge adıdır. Tunceli’nin eski adı Dersim değildir. Tunceli Dersim’in bir kentidir. Tıpkı Sakarya-Adapazarı gibi, tıpkı Kocaeli-İzmit gibi veya Hatay-Antakya, İçel-Mersin gibi.Ama hâlâ “Dersim’i Tunceli yapan” diye başlayan saçmalıkları yazanlar var.*** Kaymakam yerine AKP ilçe başkanı çalışıyorKorkmaz Karaca, CHP Parti Meclisi’nin en genç üyesi. Siyasette çok genç yaşta yer bulmanın da heyecanıyla gece gündüz çalışıyor.Karaca dün “aldığı bir ihbar üzerine” bütün gününü Şile ve köylerinde geçirmiş. İzlenimlerini bana da anlattı.“Oruçoğlu, Kömürlük, Kervansaray, Bıçkıdere, Tekkeköy’e gittim” diye söze başladı Karaca ve devam etti:“Bu köylerde yoksul oldukları için devlet yardımı alan yurttaşlar var. Bunlar belli bir plan içinde kaymakamlıktan yardımlar alıyorlar. Ancak bu yardımları kaymakamlığın görevlileri değil AKP teşkilatından isimler dağıtıyor.”Karaca Şile Kaymakamı Şükrü Görücü’nün “AKP İlçe Başkanı” gibi çalıştığını ileri sürerek “Üstelik devletin yardımını sanki AKP’nin yardımı gibi dağıtan kişiler, vatandaşı hayır oyu çıkması halinde yardımları kesmekle tehdit ediyor” dedi.Gezdiği köylerde pek çok kişinin “kulağına” hayır oyu vereceklerini fısıldadıklarını belirten Karaca “vatandaş korkuyor, örneğin biri AKP’li görevlinin kendisine (senin bulunduğun sandıktan hayır çıkarsa oğlunu işten attırırız) dedi” diye konuştu.Korkmaz Karaca’nın bizzat gidip saptadığı bu tür olayların Türkiye’nin her yanında yaşandığı konusunda sayısız mesaj alıyorum. Örneğin ilçe ve beldelerde Ziraat Bankası müdürlerinin bankaya borçlu vatandaşlara “hayır çıkması halinde kredilerin hemen geri isteneceğini” söyledikleri ileri sürülüyor.Bu referandum kampanyası hiç de ahlâki sürmüyor.*** Tansu Çiller faktörü mü? Demokrat Parti, her ne kadar merkez sağda istenen bütünleşmeyi sağlayıp atağa kalkmadı ama, siyasal konjonktür açısından bakıldığında hâlâ bir potansiyel taşıdığını düşünüyorum. Sanıyorum referandumdan sonra DP’de ciddi bir hareketlenme olacaktır.Önceki hafta pazar günü Ulusal Kanal’da Kurtul Altuğ’un sunduğu bir programda Hüsamettin Cindoruk ile birlikteydik. Cindoruk, bir ip ucu vermedi ama, referandumdan sonra partisiyle ilgili sürprizler yaşanacağını ve bazı önemli isimlerin parti çatısı altına geleceğini söyledi. Bakalım göreceğiz.DP referandumda “hayır” oyu verilmesi kararı aldı. Bunun için parti içi yönetiminde ciddi tartışmaların yapıldığını biliyoruz. Ama sonuç “hayır” olarak belirlendi.Buna karşın, tıpkı CHP’de olduğu gibi DP şapkası taşıyanların bazıları, partilerine rağmen “evet” kampanyası yürütüyor.Örneğin partinin eski Genel Başkanı Süleyman Soylu hemen her gün bir TV kanalına çıkarak “oyunun evet olduğunu” anlatıyor.Soylu bu nedenle, tıpkı CHP’li bazı isimler gibi yandaş ve maskeli medyanın gözdesi durumunda. Parti başkanıyken kendisine randevu bile vermeyenler şimdi Soylu’yu ekranlarından ve manşetlerinden indirmiyor.Süleyman Soylu, DP içinde Tansu Çiller’in uzantısı olarak görülüyor. Dolayısıyla Soylu’nun “evet” kampanyasının arkasında Tansu Çiller’in olduğu konuşuluyor.Özellikle eşinin AKP ve Tayyip Erdoğan’a yakınlığını bilenler “Tansu Hanım geri dönüş için referandumu bekliyor” yorumunu yaparak şu gözlemde bulunuyor:“DP’nin Anadolu örgütlerinde Çiller adı hâlâ çok önemli. İstanbul Ankara gibi metropollerde varlık gösteremiyor ama, Anadolu delegelerinin aklı hâlâ Çiller’de. Tansu Hanım referandumda evet çıkması halinde, DP yönetiminin de itibar kaybedeceğini düşünüyor ve tek kurtarıcı olarak partiye dönmenin planını yapıyor. Bu nedenle Soylu’yu öne sürüyor.”İlginç bir gözlem. Ama tekrar siyasete dönmek için ülkenin kötüye gitmesini istemek ve bundan çıkar sağlamak ne kadar doğru acaba?***Erdoğan “Önemli olan boy değil soy” diyor. Oysa gerçek olan ne boy ne soy sadece oy. (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Seçimlerde hileyi önlemenin çok basit yolu

16 Ağustos 2010

OKURLARLA SOHBETLERSevgili okurlar; artık referanduma bir aydan daha az zaman var. Gerçi referandum yapacağız ama bunun bir seçim kampanyasından farkı kalmadı. İktidar ve yandaşları ısrarla anayasa değişikliklerinin ülkeye ne kadar yararlı olacağını anlatsalar bile halkın önemli bir bölümü referandumu iktidarın sınanması olarak da görüyor.Sonuç çok önemliİstesek de istemesek de referandumun sonucu çok önemli hale geldi. Bu referandum genel seçim öncesi partilerin durumunu da aşağı yukarı ortaya koyacaktır. Daha önce de sizlerle paylaştığım gibi AKP’nin önceliği evet çıkmasından çok bu oranın yüzde 45’i geçmesidir ki AKP bu oranı seçim kampanyası için kullanabilsin.Anketlerin durumuReferandum yaklaştıkça anketlere olan ilgi daha artıyor. Her gün bir yenisi yayınlanan anketlerde durum başa baş gibi görünüyor. Şu ana kadar aranın açılmadığını gözlemliyoruz. Ancak ben bu anketlerin sağlıklı olduğuna pek inanmıyorum. Sokağa çıktığımda durumun başa baş olduğunu göremediğimi söylemeliyim.Hayır daha ağır basıyorKendi kafamdan bir oran vermem tabii ki mümkün değil, ama iktidarın adeta beyin yıkama gibi yürüttüğü propagandalara rağmen hayır oylarının daha ağır bastığını görüyorum. İktidar ve yandaşları ise pek inandırıcı olmayan anketlere dayanarak evet oylarının yüzde 60’ları geçeceğini söylüyorlar. Bu da kamuoyu üzerinde baskı yöntemidir.Yüksek göster kiTaktik şu: Bir kaynağa dayansın ya da dayanmasın, siz ısrarla evet oylarının yüzde 60’ları bulacağını söylersiniz. Kulaklarında bu sesin çınlanmasına alışan vatandaş da böyle düşünmeye başlar. Böylelikle hayır oyu verecek olanlar bile evet çıkacağına inandırılır. Bu da pek çok kişiyi sandıktan kaçırır. 89’u unutmayınYandaşların yüzde 60 evet söylemleri bana 1989 yerel seçimlerini hatırlatıyor. Bu seçimlerde ANAP’lı başkan Bedrettin Dalan’ın yüzde 65’leri zorladığı gösteriliyordu anketlerde. En kötümser anketlerde bile Dalan’ı yüzde 50’lerde dolaşıyordu. Sonunda seçim yapıldı. Dalan yüzde 20’lerde kaldı. Seçmen herkesi yanıltmıştı.Şimdi de öyle mi?Bu referandumda da böyle bir sonuç çıkması kimseyi şaşırtmasın. Başbakan Erdoğan referandumda başarılı olmak için her yöntemi deniyor. Ama sürekli hata da yapıyor. Memur gafı herhalde unutulmayacaktır. Aklı başında insanların da referandumun darbelere karşı cevap olacağı söylemine asla inanmadıkları ortada.Seçim hileleriAslına bakarsanız, hayır oyu kullanacak olanların büyük bölümü sonucun hayır olacağını tahmin ediyor. Ancak bu kesimdeki en büyük korku sayımda hile yapılması kuşkusu. Kim ne derse desin 2007 seçimlerinde bilgisayar yoluyla hile yapıldığı konusunda çok ciddi şüpheler var. Kimse o seçimi unutmuyor ve endişe ediyor...Hile nasıl önlenir?Daha önce yazdığım bir yazıda, seçim kazanmanın yolunun sandıklara sahip çıkılmasından geçtiğini belirtmiştim. Bu hileye karşı önemli bir savunma olacaktır. Ancak bugün sizlere muhalefet partilerinin mutlaka ihmal etmemeleri gereken bir yöntemi anlatmak istiyorum. Bu yöntem bilgisayarla yapılacak hileyi kesinlikle önleyecektir.Her sandıkta bir kişiMuhalefet partileri ister sandık kurulu içinden ister sadece şimdi anlatacağım uygulama için her sandık başına bir kişi görevlendirmeli. Bu kişinin en önemli işlevi sayım sırasında olacaktır. Bu kişi sayım sırasında oyların tasnifini izleyecek ve o sandığın kesin sonucunu not edecek. Bu kişi başka hiçbir sandıkla uğraşmayacak. Tek sandık sorumlusu olacak.100 sandığa bir kişiHer sandıkta görevli olanlar bir kişiye karşı sorumlu olacaklar. Bu kişi örneğin 100 sandığın genel toplayıcısı olacak. İsimleri ve sandık numaraları önceden belirlenmiş kişiler, sadece kendi sandıklarının sonucunu bu kişiye bildirecekler. Genel toplayıcılar da ellerindeki toplam sonucu bir üstteki sorumluya iletecek.Parti merkezine bildirimBu toplayıcılar da zaman yitirmeden ellerindeki sonuçları parti merkezinde açılacak bilgisayara sandık numarası belirterek işleyecekler. Böylelikle birkaç saat içinde aşağı yukarı tüm sonuçlar merkeze ulaşmış olacak. O andan itibaren partiler Yüksek Seçim Kurulu’ndan gelecek sonuçları izlemeye başlayacaklar.YSK bilgisayarıyla kontrolSandık başlarında olan sayım görevlileri ertesi gün Yüksek Seçimi Kurulu internet sitesinden sadece kendi sorumlu oldukları sandıkların kesin sonucunu inceleyecek. Eğer kendi tuttuğu notla YSK bilgisayarındaki sonuçlar farklıysa bunu hemen partisine bildirecek ve itiraz yolu açılacak.Aritmetik hesabıBuradan hareketle şu aritmetik hesabı yapalım: Seçimlerde (referandumda) yaklaşık 140 bin sandık kullanılacak. Demek önce 140 bin kişi gerekli. Her yüz kişi bir kişiye sorumlu olacağına göre 1400 kişi de bunun için gerekli. Onlar da yüzerli gruplar halinde 14 kişiye bildirimde bulunacak. Sonuçta partideki bilgisayar başında da bir kişi olacak. Yani toplam 141 bin 415 gönüllü olması gerekBilgisayar hilesiYaygın inanış sandıkta oy kullanılırken değil, toplanan sonuçların merkeze ulaştırılması sırasında bilgisayar hilesi yapıldığı üzerine yoğunlaşıyor. Ama her sandıktan çıkan sonuç birbirine karıştırılmadan kaydedilebilirse elektronik hile kesinlikle önlenir. Çünkü elektronik hile yapılırsa sandık sonucu ile YSK bilgisayarındaki rakamlar birbirini tutmaz ve oyun ortaya çıkar.Ciddiyet gerekAslında önerdiğim yöntem bilinen bir yöntem. Partilere sorarsanız her seçimde bunu yapıyorlar zaten, ama öyle değil. 2007 seçimlerinden sonra örneğin CHP’de kimse kendi sandığı ile YSK bilgisayarındaki sonucu karşılaştırma gereğini duymadı. İş işten geçtikten sonra hile yapıldığını söylemenin de bir anlamı yok.Şimdiden eğitimBugün bir çırpıda ülke çapında 140 bin gönüllü bulacak kadar kitleye sahip iki parti var. CHP ve MHP. Bu iki partide bu konuyu gerçekten ciddiye almalı ve çalışmalara şimdiden başlamalı. Kimlerin sandık başında olacağı, kimlerin sayımı izleyeceği, kimlerin bu verileri toplayacağı şimdiden belirlenmeli ve eğitilmeye başlanmalı.Sonra üzülmek yokŞimdi ben bunları yazınca, parti yöneticileri “Tabii ki biliyoruz, böyle yapacağız” diyebilirler. Ancak şu da bir gerçek ki, sandık başında duranlar, kesin sonuçlar alınıncaya kadar ayrılmayanlar sadece AKP’liler. Kimse darılmasın ama CHP ve MHP bu konuda bugüne kadar hiç de iyi sınav vermedi. Ama bu kez işi baştan ve sıkı tutmak zorundalar.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku