ANALİZ
Demokrasiyi katleden demokrasi mücadelesi
Başbakan Erdoğan referandum kampanyasını “daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, darbelerle hesaplaşma” noktalarından hareketle sürdürüyor. Başbakan’a göre demokrasinin gelişmesi, darbelere karşı bir anayasa için açılan bir kapı bu referandum.
Kimsenin itiraz edemeyeceği bu söylemi, hemen ardından bizzat Başbakan bozuyor. Adeta demokrasiyi katleden açıklamalar yaparak “daha çok demokrasi” istiyor.
Hiçbir demokratik anlayışta, kişi ya da kurumlar “irade beyanı” için zorlanamaz. Demokrasilerde seçenekler arasında keskin ayrımlar yapılamaz.
Anladığım kadarıyla Başbakan, referandumun “hükümete güven” oylamasına dönüşmesinden ciddi bir endişe duyuyor. Gerçi, evet çıkması halinde bu durumun kendi lehine olağanüstü bir güç sağlayacağını biliyor ama, evet’in garantisinin olmaması korkuyu da beraberinde getiriyor.
Bu duygu da, Başbakan’ı ister istemez telaşlandırıyor ve öfkelendiriyor. İşte bu öfke ve telaş, Başbakan’ı “demokratik anlayış”tan uzaklaştırıyor. Sonradan hesabını vermekte zorlanacağı sözleri sarf etmesine neden oluyor.
Başbakan kendisi gibi düşünen kalabalıklara hitap ederken son derece rahat. Çünkü kimse kendisine soru soramıyor, eleştiremiyor, karşı çıkamıyor. Bu durumda Başbakan demokratik hiçbir anlayışta yeri olmayan “Ne var canım, evet mi diyeceksin hayır mı, bunu açıkla” cümlesini göğsünü gererek kurabiliyor. Ve ne gariptir ki kuvvetli alkış bile alıyor.
Durum bu hale gelince, yine tüm söylemini unutarak “soy-sop” kavgası açıp, bir devletin kuruluş yıllarındaki hazin bir olayı “CHP’liler öldürdü” diye tercüme edebiliyor.
Başbakan’ın gergin olduğunu, salı akşamı Habertürk’te yayınlanan programından sonraki yazımda da belirtmiştim. Görünen o ki bu gerginlik öfke katsayısını giderek artırıyor.
Başbakan, özellikle kendi görüşündeki kalabalıklara “irticalen” yaptığı konuşmaları mutlaka izlemelidir. Sanıyorum, bunu yaparsa demokrasi adına demokrasiye zarar vermekte olduğunu kendisini de saptayacaktır.
MERAK ETTİKLERİM
Hüseyin Çelik üzülüyor mudur?
Referandum tartışmaları sırasında doğal olarak anlamsız kavgalar da yaşanıyor. Bunun en somut örneklerinden biri de “havuzlu villa” polemiği oldu.
Önce Kemal Kılıçdaroğlu, Tayyip Erdoğan‘ın sahibi olduğunu ileri sürdüğü Çamlıca’daki villaları konu etti.
Kılıçdaroğlu, her nedense “Bu villalar, imar izni olmayan yere nasıl yapıldı, Erdoğan veya ailesinin fertleri bu villaları almak için gerekli parayı nereden buldu?” gibi sorulardan önce “Havuzlu villa bunlar” noktasından vurmak istedi.
Buna Tayyip Erdoğan cevap bile vermedi ama, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek “Havuzlu villaysa, Kılıçdaroğlu’nun da var” diye ortaya çıktı.
Gerçi Erdoğan’ın olduğu söylenen “havuzlu” villalarla Kılıçdaroğlu’nun tatil sitesindeki “havuzlu” villalarını karşılaştırmak biraz haksızlık olur. Ama ne yapalım “havuzlu” villa “havuzlu” villadır.
Şimdi; buraya kadar işin esprisi de var tabii. Ama çok vahim bir başka konu üzerinde fazla durulmadı. Bu villalar tartışılırken AKP sözcüsü Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik çıktı “Bir kere işin doğrusuna bakın, Sayın Başbakan’ın dediğiniz villa onun değil, Sayın Başbakan bu villada kiracı” deyiverdi.
Gerçekten önemli bir açıklamaydı. O ana kadar “villaların Erdoğan’a veya ailesine ait olduğuna inananlar” hafif bozuldular, gaza gelmenin utancını yaşadılar.
Ama o da ne, hemen ertesi gün anlaşıldı ki, Başbakan’ın “kiraladığı” villanın sahibi, aslında Erdoğan’ın oğlu değil miymiş? Yani baba kiracı da, parayı oğluna veriyor.
Şimdi merak ediyorum; Hüseyin Çelik, bu açıklamayı yaparken bu gerçeği biliyor muydu? Yoksa ona “Başbakan’ın villası kiralık” bilgisi verildi o da balıklama atlayıp bu açıklamayı mı yaptı?
Neresinden bakarsanız bakın, durum skandaldır. Hüseyin Çelik önce üzülmeli, sonra da yaptığı görevi bırakmalıdır.
BUNU YAZMAK GEREK
Yılmaz Ateş: “Bomboş oturuyoruz”
CHP’den Yılmaz Ateş‘le konuştum. Ateş, Baykal dönemi yöneticilerinden. Şimdiki CHP yönetimi, Önder Sav eliyle Ateş ve bazı eski yöneticileri tamamen dışlamaya çalışıyor.
Önceki gün yazdığım yazıda Önder Sav‘ın, CHP’ye yönelik eleştirilerin hedef noktası olduğunu, ayrıca parti içinde de sıkıntılara neden olduğunu belirterek “İstifa etmeli ve partide ağabey görevi yapmalı” demiştim.
Yılmaz Ateş “Önder Sav istifa eder mi bilemem, ama bize yönelik yapılanlar hiç hoş değil” dedi ve ekledi: “Bir parti genelge ile örneğin referandum konusunda kimlerin görevlendirildiğini parti teşkilatına bildirebilir. Ama görev verilmeyenlerin isimlerini bu genelgeye koymanın alemi yok ki.”
Buna gösterdikleri tepkinin bazı yandaş medyada yer almasının kendi iradesi dışında olduğunu belirten Ateş “Asla böyle bir oyun içinde olmam, bunu ne CHP’li olmama ne de demokratik namusuma sığdıramam” diye konuştu.
CHP’nin iyi bir ivme yakaladığını ve atağa kalkması gerektiğini de belirten Ateş “Ne yazık ki Ankara’da boş oturuyorum. Görev bekliyorum, ama verilmiyor, oysa her milletvekili referandum sürecinde görevlendirilmeli, herkesten en yüksek verim alınmalı” dedi.
Ateş’le konuştuktan sonra şunu düşündüm: Ne yazık ki parti içi çekişmeler Türkiye’nin en hassas döneminde bile her şeyin üstüne çıkabiliyor. Baykal’ı ya da eski yöneticileri dışlamaya kalkmak çok akıllıca olmadığı gibi demokratik de değil. Çünkü, şu kritik günlerdeki dışlama, en küçük bir başarısızlıkta Kılıçdaroğlu’nun başına çökecektir.
KAFAMI BOZAN ŞEYLER
Taksiciler, bu yazıyı okuyun lütfen
Değerli dostum Başkurt Okaygün‘den bir mesaj aldım. Amerikalı arkadaşı Alex Tichy‘i ağırlıyormuş. Tichy, dünyanın önde gelen parmak izi otomasyonu uzmanlarındanmış. 80 yaşındaki Alex Tichy, iki yıldır eşi Elsie’yi de alıp 20-25 kişilik grubu ile Türkiye’nin her yerini geziyormuş.
Okaygün önceki hafta Tichy ailesi ile yemeğe çıkmış. Amerikalı parmak izi uzmanı başına gelen bir “taksi olayını” anlatmış. En iyisi Okaygün’ün ağzından olayı size de aktarayım. Ve diliyorum ki bu yazıyı taksiciler de okusunlar, aralarından çıkan birkaç kötü niyetlinin Türkiye’yi nasıl bir görünüme soktuklarını anlayıp gereken önlemleri alsınlar:
“Alex’le eşi Elsie, Beyazıt’taki otellerinden çıkıp Kanyon Alışveriş Merkezi’ne gitmek üzere bir taksiye binmişler.. Alex, genç şoförün yolu oldukça uzattığının farkındaymış ama sesini çıkarmamış. Kanyon’a geldiklerinde taksimetre 45 lira yazmış. Alex de 50 lira vermiş. Şoför el çabukluğu ile 5 lira gösterip kendisine 50 değil 5 lira verdiğini söylemiş. Şoförün bağırmasından o kadar rahatsız olmuş ki, ikinci bir 50 lira daha çıkarıp uzatmış.”
Başkurt Okaygün mesajında “Can ne olur bunları yaz. Kim bilir kaç kişinin daha canı yanıyor böyle, Türkiye’ye verdiği zarar da cabası” dedi.

