Referanduma yaklaşık bir ay kaldı. Ancak referandumun yapılacağı tarihi kara kara düşünenlerin sayısının çok olduğunu görüyorum.Uzun bir aradan sonra ilk kez “çok kısa” bir tatil olanağı buldum.Bu yaz salı, perşembe ve cuma günleri televizyon programına çıktığım için “cumartesi pazar dışında” tatil yapabilmem bir hayal. Tabii yoğunluk içinde cumartesi pazarları rahat etmem de mümkün değil. Geçen hafta bir fırsat yakaladım ve Bodrum’a gittim.Gördüm ki, neredeyse tüm tatil sitelerinde konuşulan tek konu var.“12 Eylül günü ne yapacağız?”12 Eylül ilginç bir rastlantı sonucu Şeker Bayramı’nın son gününe denk geliyor. Ertesi gün de okullar açılacaktı ama bir hafta ertelendi. Yani tatilcilere bir hafta daha süre verilmiş oldu. Ne ilginç değil mi? Gelelim konumuza. Tatil sitelerinde evleri olanların önemli bir bölümü Ramazan’ı kendi şehirlerinde geçirecek. Bayramla birlikte herkes tekrar tatil yerlerine koşuşacak. Ama bu tatilin son günü dönüp oy kullanmak var ki, işte bu yüz binlerce kişiyi düşündürüyor.İşte bu nedenle sitelerde hararetli tartışmalar yaşanıyor. Bayramda gelip son gün dönmek istemeyenler ya da bütün yazı ekim ayına kadar buralarda geçirenlerin bir bölümü dönmeyecek.Ama onları ikna etmek ve “dönmelerini” sağlamak için de büyük çaba harcanıyor. Hatta bazı sitelerde “oylama yapalım, sonuca herkes uysun” diyenler bile varmış.Kesin bir sonuç yok elimde elbette ama özellikle güney sahillerindeki tatil sitelerinde oturanların önemli bölümü “hayırcı”. Demek ki bu şanssız tarih daha çok “hayır” kesimini etkileyecek. ***** Hüseyin Bey, lütfen sözü çarpıtmayın İktidar partisinin sözcülerinden Hüseyin Çelik önceki akşam Habertürk’te soruları yanıtlıyordu. Söz döndü dolaştı meşhur Erdoğan-Büyükanıt görüşmesine geldi. Çelik son derece rahat biçimde, ki zaten özellikle popülizm yaparken rahat görünüyor, “Başbakan, Genelkurmay Başkanı ile ilk defa mı görüştü, bakın son bir iki günde kaç kez bir araya geldiler, bunlar gizli olabilir. Her şey kamuoyuna mı açıklanacak?” dedi.Teknik olarak çok haklı. Devlet yöneticileri elbette sürekli görüşecekler ve bunların hepsinin de kamuoyu ile paylaşılmaz.Ancak söz konusu görüşme farklı. Bir kere birkaç gün öncesinden haber verildi kamuoyuna. Görüşmenin “çok önemli” olduğu vurgusu defalarca yapıldı. Başbakan, Dolmabahçe’deki ofisinde Büyükanıt’ı beklemeye başladı. Büyükanıt bir gösteri niteliğindeki konvoyu ile Saray’a geldi. 2.5 saat görüşme yapıldı.Görüşmeden sonra ise her iki taraf da “sadece Allah’ın tanıklığında bir görüşme yaptıklarını” belirterek, konuşmalarını “mezara kadar saklayacaklarını” söylediler. Bu devlet geleneğinde alışık olunmayan bir tavırdı. O günden bu yana pek çok spekülasyon yapıldı. Hatta davalar açıldı, ama görüşmeden hiçbir sızıntı olmadı.İşte o görüşmeyi diğerlerinden farklı kılan bu. Eğer Başbakan ve Genelkurmay Başkanı o görüşmeyi normal koşullarda yapsalar yine dikkat çekmeyecek ve merak yaratmayacaktı.Şimdi de Erdoğan sık sık Başbuğ’la görüşme yapıyor, hiç kimse kalkıp da “Ne konuştunuz açıklayın” diyor mu? Demez.Bu nedenle Hüseyin Çelik’in Dolmabahce görüşmesini bu kadar rahat biçimde çarpıtmasını yadırgadım. ***** Siyasette bel altı yöntem prim yapar belki de...Başbakan Erdoğan anlaşıldığı kadarıyla seçimlere kadar adeta “ölüm-batak” oyunu oynayacak. Çünkü kendisi de biliyor ki, eğer bundan sonraki seçimlerde AKP yine “tek başına iktidar olamazsa” tüm hayallerinden vazgeçmek durumunda kalacaktır.Bunu bilen Erdoğan tekrar “tek başına iktidar olmak” adına siyasette “belden aşağı vurmaktan” hiç sakınmıyor.Ki bu tutum, açıkçası beni ürkütüyor. Çünkü “panik” halindeki insanların davranışları çok farklı değişkenlikler gösterebilir. Erdoğan çok daha sertleşebilir, hak hukuk tanımadan pek çok kişiye zarar verebilecek tutumlara girebilir.Böyle durumlarda “bel altı” denilen vicdani ve ahlaki kuralları görmezden gelme “halleri” çoğalabilir.Örneğin Erdoğan bu yöntemi şimdiden ve çok sert biçimde uyguluyor. Referandum konusunda propaganda yaparken “CHP, MHP ve BDP’yi” dolayısıyla “PKK’yı” aynı kefe içine koymaktan çekinmiyor.Sözde demokrasi mücadelesi yapıyor ama, demokrasinin en temel unsuru olan “seçme hakkına” ipotek koymaya ve kendi tercihi dışındakileri kötülemek için akıl ve mantık dışı söylemlere yönelmekten çekinmiyor.CHP ve MHP’yi PKK ile birlikte gibi göstermek, AKP’ye geçici bir prim sağlayabilir belki ama siyasete ve demokrasiye ağır yara aldırır.Öncelikle BDP Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yer alan legal bir siyasi partidir. Bu partiyi ve “uzantısını” dile dolayarak rakipleri alt etmeye çalışmak akılla değil ancak kurnazlıkla nitelenebilir.Ki bunun en büyük tehlikesi, yarın AKP’nin de aynı suçlama ile karşılaşabileceğidir. Bugün geçer, peki yarın Meclis’te herhangi bir konuda BDP AKP ile birlikte oy kullanırsa ne olacak?AKP telaşta. Panik içinde. Bu nedenle demokrasi, hak, hukuk vız geliyor. Yeter ki kurdukları kendi istediği olsun.Ama ya olmazsa... ***** Çöp yakmaya su parası“Sayın Can Ataklı, 3 Ağustos tarihli Vatan Gazetesi’ndeki köşenizde yer alan okuyucu mesajını görünce, ben de Gelibolu Belediyesi‘nin uygulamasını size iletmek istedim. Bunu yaparken de hiçbir beklenti içerisinde değilim. Biz karı-koca emekli kişileriz, her yaz 3-4 ay Gelibolu’daki yazlığımızda yaşarız. Su sarfiyatımız da aylık birkaç metreküpü geçmez. Bu ay gelen su faturasında 36 TL’lik katı atık rakamı görünce, faturayı öderken, bu rakamın ne olduğunu sorduğumuzda aldığımız cevap oldukça enteresandı. Şöyle ki; belediye çöp yakma tesisi kuracakmış bunun için yazlıkçılardan 36 TL Gelibolu’da oturanlardan 8 TL alacakmış. Daha önce de belediye yollarımızı yapma vaadiyle para toplamış fakat yollarımızı yapmamıştı.. Belediye acaba yazlıkçıları potansiyel borçlu alarak mı görüyor diye düşünüyorum.” ***** YazmıyorumAskeri Şûra ile ilgili yazmıyorum, içimden gelmiyor. Çünkü belli ki bu Şûra ile askerin beli tamamen kırıldı. Gördüğüm kadarıyla Şûra’ya katılan ve “terörist olduğu gerekçesiyle haklarında yakalama emri çıkarılan tüm komutanlar” artık tutuklanmaktan kurtuldu. Belki herkes “hukuka uygun” diye bakacaktır. Haklıdırlar. Ama adaletin de yara aldığı görüldü. İktidar bugün bile yargıya bu kadar baskı yapabiliyorsa 12 Eylül’den “Evet” çıkarsa görün siz memleketin halini... ***** Genelkurmay, darbe planı olduğu iddia edilen Balyoz’da adı geçen iki askerin, planın hazırlanışından önceki yıllarda öldüğünü açıklamış. Ne diyelim, bu iddianame ölüyü bile diriltir! (Gani Yıldız)
Bu köşede dün Eşref Erdem adlı CHP milletvekilinin “evetçi” olduğunu açıklaması üzerine bir yazı yazmış ve Kılıçdaroğlu’nun eğer genel başkansa gereğini hemen yerine getirmesi gerektiğini belirtmiştim.Şu ana kadar ne bu milletvekili ne de Bingöl’deki “turuncu şapkalı CHP’li belediye başkanı” ile ilgili herhangi bir şey yapıldı.Bunun yerine CHP Genel Başkan Yardımcısı Muharrem İnce’den Erdem’i kınayan bir demeç geldi. İnce şöyle diyor: “Bu partide genel başkan yardımcılığı yapmış. Genel başkan yardımcısı iken geçmişte böyle bir açıklama başka bir milletvekili yapsaydı saat 17.00’ye kadar o milletvekilini partiden atardı.”Aslına bakarsanız ne yapmaları gerektiğini söylüyor ama belli ki yeni CHP yönetiminin yüreği buna yetmiyor. Oysa işin doğrusu 17.00’ye kadar falan beklemek de değildir, o an ihraç etmektir. Genel başkan parti içi prosedürü istediği gibi hızlandırır. Disiplin Kurulu mu bakıyor bu işe, gece yarısı toplanır ve kararını alır.Bir kere daha tekrarlamak istiyorum. Kılıçdaroğlu, delegelerin oyları ya da Önder Sav’ın saf değiştirmesi sayesinde genel başkan seçilmedi. Kılıçdaroğlu’nu başkanlığa halkın tepkisi taşıdı.Kılıçdaroğlu eğer “delege kölesi” olarak kalacak ve kıymeti kendinden menkul örgüt denilen şeyin altında kalacaksa, CHP’nin seçimleri kazansa bile iktidar olma şansı yoktur.Belli ki yeni yönetim “delege köleliğinin” ve “örgüt baskısının” altında eziliyor. Ülkenin ayağa kalktığı bir dönemde partisi aleyhine çalışan kişileri atmak yerine “kaç kişi götürür” telaşı içinde gözlerden uzak tutmaya çalışıyor.Kılıçdaroğlu şunu da unutmamalı. CHP’den şu anda kim giderse gitsin, yanında ailesini bile götüremez. Tam şu aşamada CHP’ye yönelecek aykırı bir tutum, yanında sadece göbekten bağlı birkaç kişiyi etkiler o kadar.Buna karşın bu kritik günlerde “evetçilik” oynamaya kalkan ve bundan bir ikbal bekleyenler kulaklarından tutulduğu gibi kapının önüne konursa, kamuoyunun sempatisi daha da artacak, üç kişi gidiyorsa 300 bin kişi partiye gelecektir.Kılıçdaroğlu ve yeni yönetimin bunu iyi anlaması ve değerlendirmesi gerek.. Kimseden korkmalarına gerek olmayacak büyük bir halk desteği ile iktidara geldiler. Bugüne kadar CHP’ye hiçbir katkıları olmayan, şimdi de yandaş medyanın okşamalarından haz duyarak konuştukça konuşanlara karşı “parti içi demokrasi kuralları” içinde “disiplini” sağlayamazlarsa, bu halk verdiği desteği o an çekecektir.*****Ülke kötüye gidiyor ama ben bir şey yapmamBodrum’da 20 yılı aşkın süredir Güvercinlik’te kalırız. Sakin, sessiz ve öğleden sonraları rüzgârlıdır. Tercihimiz böyle, diğer eğlenceli yerlere ise canımız istediğinde gideriz.Güvercinlik’te yürürken beni tanıyan bir çift durdurup “ne olacak ülkenin hali” diye sordular, ki bu pek çok yerde başıma geliyor.“Merak etmeyin, durum 2007’deki gibi değil, AKP bu seçimlerden tek başına çıkmayacak bana göre” dedim. “Aman inşallah” dediler sonra da “Biz yine de korkuyoruz, ne yapmamız gerek” diye üstelediler.Ben de büyük bir rahatlık içinde “Ne yapacağız diye sormanızın anlamı yok, üstünüze düşeni yapacaksınız, önce referandumda sonra seçimde tavrınızı ortaya koyacaksınız, Vatandaş olarak başka ne yapılabiliriz ki zaten?” dedim.“Ama” dediler “Biz referandumda gitmeyeceğiz, bir gün için nasıl gidelim?”Baktım, dudağımı ısırarak gülümsedim ve “İyi de o zaman bana neden ‘ne olacak bu ülkenin hali’ diye soruyorsunuz. Hem en temel görevinizi yerine getirmeyeceksiniz hem de ülkenin istediğiniz gibi olacağını sanacaksınız. Böyle bir şey mümkün mü?” dedim. Sonra cevabı bile dinlemeden yürüyüp gittim.*****Bakın bazıları neden ‘Evet’ diyecekmişİnternet ortamında gezinen bir yazı var. Mesajı açmadan “Neden evet diyeceğim” başlığı ile karşılaşıyorsunuz. Ben de merak ettim. “Acaba bu mesajda Erdoğan’ın yandaşlarına ezberlettiği cümlelerinden başkası var mı?” diye düşündüm.Bakın bir vatandaş “neden evet diyeceğini” ironik biçimde açıklamış. İlle de “evet” diyeceğini söyleyenlerin de okumasında yarar var:* Yetim hakkı yemekten dosyaları bulunan Recep Bey’le AKP’lileri yargıdan kurtarmak için EVET (!)* Yargıyı, yasamayı ve yürütmeyi tek elde toplayıp, padişahlığı geri getirmek amacıyla Cumhuriyeti yıkmak için EVET (!)* Kenan Evren’e ve 12 Eylül’e rahmet okutturacak biçimde diktatörlüğe yol açacağı için EVET (!)* Taliban’ın önünde eğilenler için EVET (!)* “Kul hakkı yedirtmem” diyen Recep Bey’in, eşini, Katar Emiri’nin kızının düğününe devletin uçağıyla götürüp getirmesi için EVET (!) * Müslüman kadınların rahibe gibi örtünmesi için EVET (!)* Kadının eve kapanması, hiç çalışmaması ve erkeklere köle olması için EVET (!)* Askerlerimizi katleden PKK’ya Habur’da kucak açmak için EVET (!)* PKK’yla savaşan askerlerimizi cezalandırmak için EVET (!)* Bebek katilini serbest bırakmak için EVET (!)* Parçalanacak topraklarımızda Kürdistan’ın kurulması için EVET (!)* Anadolu’yu Türksüzleştirmek için EVET (!)* Ulu önderimiz Mustafa Kemal’i tarihten silmek için EVET(!)*****Depreme karşı güçlendirme adı altında otopark mı yapılıyor?İstanbul Fındıklı’dan Taksim’e çıkan yokuşun sonunda tarihi bir bina içinde öğrenim veren bir okul var. Namık Kemal İlköğretim Okulu. Dört beş gün önce okulun önünden geçiyordum. Hummalı bir inşaat çalışması vardı. Koca bir tabela asmışlar. Depreme karşı güçlendirme tadilatı yapılıyormuş. 1 milyon 400 bin küsür liraya.Bina 1885’te yapılmış bir köşk aslında. Önce devlet konukevi olarak kullanılmış. 1932-33 öğrenim yılında İstanbul’un 13. ilkokulu olarak hizmete başlamış. 1960’da İnönü olan adı Namık Kemal olarak değiştirilmiş.İnşaata bakınca ilk dikkat çeken şey, binanın duvarları ve kirişleri. O kadar eski olmasına rağmen sanki hiç yıkılmayacakmış gibi duruyor. Ama demek ki depreme karşı dayanıksız olduğu saptanmış ki, inşaata girişilmiş.Diğer dikkat çekici konu ise, 5 dönümlük bahçe içindeki onlarca eski ağacın moloz yığınları altında tutulması. Sanki o ağaçlar kurusun isteniyor.Nitekim inşaata bakarken yanıma gelen bir mahalle sakini, beni tanıyarak “Can Bey” dedi “Her gün bu inşaatı içimiz sızlayarak izliyoruz. O canım ağaçlar mahvediliyor. Duyduk ki ağaçlar kuruduğu için kesilecekmiş ve ortaya çıkacak büyük alan otopark olarak kullanılacakmış.”Çok canım sıkıldı tabii. Okul müdürünü bulamadım. Ama buradan soruyorum. O ağaçlar bilerek mi kurutuluyor, açılacak alan para getirsin diye otoparka mı dönüştürülecek?Ve en önemlisi, o bina gerçekten depreme dayanıklı olmadığı için mi büyük tadilata girdi?*****Türk Standartları Enstitüsü Başkanı, “Helal gıda standardı kaçınılmaz bir ihtiyaç” demiş. Keşke benzer duyarlılığı “helal para” için gösteren devlet yetkililerimizin sayısı artsa! (Gani Yıldız)
Cumhuriyet Halk Partisi’nde garip işler oluyor. Genel Başkanlığa seçilen Kemal Kılıçdaroğlu büyük bir özveriyle yaklaşan referandum ve ardından gelecek seçim için kolları sıvamış, güç koşullara rağmen Anadolu’yu karış karış gezerken, Kurultay şokunu atlatan CHP örgütü yine eskisi gibi davranmaktan çekinmiyor.Kemal Kılıçdaroğlu, Deniz Baykal’dan boşalan Genel Başkanlık koltuğuna, CHP örgütü istedi diye ya da Önder Sav saf değiştirdi diye seçilmedi.Kılıçdaroğlu’nu seçen CHP delegesi değil, halkın kendisidir.Kimse kendisini kandırmasın, CHP delegesinin başka şansı yoktu. CHP çok uzun yıllardan sonra ilk kez halkın talebi karşısında çaresiz kaldı ve Kılıçdaroğlu’nu başkan seçti.Bu açıdan bakınca Kılıçdaroğlu, CHP Genel Başkanları içinde en şanslı olanıdır. Örgüte hiçbir bağımlılığı yoktur. Bu nedenle köhnemiş, işe yaramaz, beceriksiz CHP örgütünü baştan aşağı değiştirme gücüne sahiptir. Bunu yapabildiği gün gerçek anlamda CHP Genel Başkanı olacaktır.Bu konuyu gerektiği gün tekrar yazacağım, ama şimdilik işe parti içi disiplinin sağlanması konusundan başlamak istiyorum. Özellikle kendilerine “örgüt” diyenlerin demokrasiyi sadece işlerine geldiği şekilde kullanmalarının CHP’ye vereceği zararları anlatmak istiyorum.Parti içi demokrasi, bir siyasi parti için vazgeçilmezlerin birinci sırasındadır. Parti içi demokrasi örgüt seçimlerinde, oluşturulan özgür platformlarda, Kurultaylarda asla unutulamaz.Partinin ana görüşü, uygulayacağı politikalar demokratik kuralların tamamının uygulanması ile belirlenir. Parti içinde her görüşün mutlaka bir değeri vardır ve üzerinde durulmalıdır.Ancak bu politikalar belirlendikten sonra çıkacak aykırı sesleri de kimse “parti içi demokrasi” olarak niteleyemez.Hele ülke için çok önemli bir kavşak noktasına gelinirken, belirlenmiş politikaları “Ben demokratik hakkımı kullanıyor ve partimi eleştiriyorum” diyerek kimse yerin dibine sokamaz. Bunu yapan anında cezalandırılmalıdır.Referandum ve seçimler Türkiye için hayati önem taşıyor. Buna rağmen CHP içinden çıkan bazı “çatlak sesler” bu süreci baltalamak için çaba harcıyor.Önce Bingöl’deki CHP’li belediye başkanı başında turuncu “evet” şapkasıyla Başbakan Erdoğan’ı karşıladı. Ardından Eşref Erdem adındaki bir milletvekili “Evetçi” olduğunu açıkladı.Kimse bunlara “parti içi demokrasi” gözü ile bakmasın. Bunlar sadece bozgunculuktur.Kılıçdaroğlu gerçekten Genel Başkan ise, bu iki kişiyi derhal partiden uzaklaştırmalıdır.Sadece bunlar da değil, örneğin sırf Kılıçdaroğlu’nun başarısız görünmesi için sağda solda “Biz hayır diyoruz ama evet çıkacak” diye gezinen CHP’liler de derhal bu kapsama sokulmalıdır.Eğer CHP şu dönemde parti içi demokrasinin yanına parti içi disiplini koyamazsa, iktidara gelse bile tökezleyecektir.CHP’nin hızla temizlenmesi Türkiye yararınadır. Kılıçdaroğlu bunu zaman yitirmeden yapmalıdır. Yapabileceği tek dönem de budur. Korkmasına da hiç gerek yoktur. Kendisine “efendim örgüt” falan diyen olabilir. Ama o örgüt denilenin kâğıttan kaplan olduğunu da asla unutmamalıdır. Atın bakın bu adamları, yanlarında kaç oy götürecekler.İnanın yanlarında hiç kimse olmayacaktır. Buna karşın CHP’deki bu kararlılığı gören yüz binler bu partiye gelecektir. Zaman şimdi önemli. Kılıçdaroğlu damgasını vurmalıdır.*****İnsanın aklına bu gelmez mi?Çok kısa bir tatildeyim ve saat 15.30 itibarıyla bu sayfada okuduğunuz yazılarımı göndermiş olacağım. Ondan sonra 10 saat kadar haber dünyası ile irtibatım kesilmiş olacak.Bu satırları yazığım sırada ne Askeri Şûra’dan bir karar çıkmıştı ne de 11. Ağır Ceza Mahkemesi 102 muvazzaf-emekli subayın itirazlarını karara bağlamıştı.Askeri Şûra elbette 4 gün sürüyor ve tüm kararları şu anda öğrenmemiz mümkün değil. Ancak 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin tutumu bana çok dikkat ekici ve can sıkıcı geliyor.Aynı konuda 10. Ağır Ceza Mahkemesi bir günde karar verebilirken 11. Mahkeme’nin işi bu kadar ağırdan alması çok garip.O zaman insanın aklına şu geliyor ki adalet sistemimiz için çok vahim bir durumdur bu: Hükümet, Askeri Şûra’da pazarlık yapıyor. Haklarında dava açılan komutanların emekli edilmesini istiyor. Asker de haklı olarak sistemini savunuyor. Bu durumda hükümet diyor ki “Emekliliği kabul edin, tutuklamaları kaldıralım. Yok eğer terfide ısrar ederseniz, mahkeme tutuklama kararı alır.”Yani bir tür kaos planı.Dediğim gibi belki siz bu satırları okurken yazdıklarımın tamamen yanlış olduğu ortaya çıkmış olacaktır. Ama ben kayda geçmesi adına yine de yazıyorum. Çünkü bu çok can sıkıcı düşünce sanıyorum sadece benim zihnimde değil pek çok kişinin zihninde belirdi ister istemez.*****Nikâh masası iştahıBaşbakan Erdoğan’ın “referandumda evet deyin” mitinglerinde çok ilginç ve garip pankarlar da yer alıyor.Bunlardan birini Antakya mitinginde gördüm. Şöyle yazıyordu: Nikâh masasında bile bu kadar iştahla “EVET” dememiştik.Bir insan nikâh masasında neden “iştahla evet” der?Buradaki “iştah” kelimesi ne anlama gelir?Herhalde “evliliğin kutsallığına” duyulan bir iştah değildir bu?Buradaki “iştahın” tek anlamı vardır. Nikâh bir an önce bitmeli, “iştahla” evet denmeli ve sonra da eve gidilmeli.Eve gitme bölümünü burada anlatmaya gerek yok sanırım.Demek ki, AKP’nin bir kesimi “anayasa değişikliklerini” büyük bir “iştahla” bekliyor.İyi de, anayasa değişiklikleri geçerse, acaba “hangi iştah” bastırılacak?Bugüne kadar Türkiye’ye bu gözle mi bakmışlar?*****Su saatleri“Üsküdar/ Bağlarbaşı semtindeki evimizden 1 aydır uzaktayız. Son su faturasında borcumuz 131 Türk Lirası olarak geldi ve bu imkânsız. Su faturasında son okuma hanesinde gösterilmesi gereken metreküp yazılmamış. Su saatini incelediğimde ise sadece 26 metreküp su harcandığını gördüm. Bunu yazmamın sebebi birçok kişinin bu şekilde mağdur edildiği... Yine aldığım bir bilgiye göre 500 TL civarı bir fatura gönderilen bir vatandaşımızın yaptığı itiraz sonucu borcu 19 TL‘ye gerilemiş.Yapılan büyük bir aldatmadır. Belediyenin su saatini okuma işini taşeron firmalara verdiğini ve gelip saate bakması gereken bu taşeron çalışanlarının kafalarına göre bir metreküp yazdığı herksin dilinde. Sevgili Can Bey birçok vatandaşımız doğrudur diye hakkını aramıyor ve bilmeden bazılarının cebini dolduruyor.”*****AKP, 12 Eylül’de tarihle hesaplaşıp yenilikçi bir Anayasa’yı oylayacağımızı iddia ediyor. Oysa durum: Portakalı soydum, başucuma koydum, ben bir yalan uydurdum, duma duma dum, referandum (Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; bu hafta sizlere Anayasa değişiklikleri ile ilgili bazı noktaları sunmak istiyorum. Siyasete atılarak CHP Parti Meclisi’ne seçilen anayasa profesörü Süheyl Batum’un hazırladığı “AKP Anayasası ile ilgili sorular cevaplar” niteliğindeki çalışmasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Batum’un saptamaları referandum konusunda ufkunuzu açacaktır. Hepinize şimdiden iyi haftalar dilerim... ANAYASA NEDEN ÖNEMLİDİR?Çünkü toplumun, toplumdaki değişik grupların, katmanların isteklerini yansıtır. Onların ayrı ayrı haklarını korur. İşçilerin haklarına yer verir. Sendikaların haklarına yer verir. Sendikasız çalıştırılanların, emeklilerin, işverenlerin, kadınların, çocukların, engellilerin, değişik mezheplerdeki yurttaşların, öğrencilerin, küçük esnafın, yargının, basın emekçilerinin, gazilerin ve bu ülke için canını vermiş şehit ailelerinin, TEKEL işçilerinin, çiftçilerin, tarım kesiminde çalışanların haklarını korur.ANAYASA NASIL YAPILIR?Yapar; Anayasa’yı yaparken, tüm bu grupların temsilcileri çağrılır, görüşleri alınır, talepleri alınır. Anayasa bu taleplerin tümüne yer verebildiği oranda demokratik bir anayasa olur. Ve anayasa, ancak böylece bir “toplum sözleşmesi” olur.AKP ANAYASASI BÖYLE Mİ YAPILDI? Hayır. AKP tek başına Anayasa’yı yaptı. Hiçbir partinin görüşlerini almadı. Tüm sivil toplum örgütlerine “üç gün süre” verdi. CHP’nin “üç maddeyi ayırıp, diğerlerini beraber oylama” önerisine cevap bile vermedi. Bugüne kadar yapılan tüm çalışmalara, diğer partiler ya da sivil toplum örgütleri tarafından hazırlanan taslaklara dönüp bakmadı bile. ANAYASA TEK PARTİ TARAFINDAN YAPILABİLİR Mİ? Hayır. Çünkü o zaman “toplum sözleşmesi” olmaz, “parti anayasası” olur. “AKP anayasası” olur.1982 ANAYASASI İLK KEZ Mİ DEĞİŞTİRİLİYOR? Kesinlikle hayır. 1982 Anayasası, bundan önce tam 16 kez değiştirildi. Bu sonuncusu ise, 17’inci değişiklik oluyor. Yani darbe Anayasası’nı ilk kez değiştirdikleri tam bir “yalan”, tam bir “göz boyamaca”. Üstelik bu değişikliklerin yedi tanesi, daha AKP iktidara gelmeden yapılmıştı. Hem de o dönemde TBBM’de bulunan tüm siyasal partilerin katılımları ile... Yani AKP’nin ve yandaş aydınların(!) iddia ettiği gibi, 1982 Anayasası, ilk kez değiştirilmiyor. Bundan önceki değişiklikler de yine aynı kişilerin iddia ettikleri gibi “makyaj niteliğinde” değişiklikler değil. DEĞİŞİKLİKLERE AKP YAPTIĞI İÇİN Mİ KARŞI ÇIKILIYOR? Buna da kesinlikle hayır. AKP iktidarı, bugüne kadar tam 9 kez Anayasa’yı değiştirdi. Bu son yapılan da 10’uncusu oluyor. Ve bugüne kadar yapılan bu 10 değişiklikten sadece 3’ü toplumda tartışma yarattı. Çünkü üçü de, diğer siyasal partileri, sivil toplum örgütlerini ve tartışmaları dikkate almadan, tamamen “baskıcı bir anlayış” ve “benim çoğunluğum var, her istediğimi yaparım” mantığı içinde yapılmıştı. Aynen şimdi tartıştığımız son değişiklik gibi.TÜRKİYE’DE BUGÜNE KADAR NELER TARTIŞILDI?Kısaca sıralayalım; dokunulmazlıklar, cumhurbaşkanının yetkileri, kadın hakları, partilerin iç işleyişlerinin demokratik olmaması, lider sultası, YÖK, yargının dosya çokluğu nedeniyle geç işlemesi, yolsuzluklar, Alevilerin hakları, etnik kökenli vatandaşlarımızın kültürel hakları, sendikal haklar, grev hakkının sınırları, yüzde 10’luk insafsız seçim barajı, kültürel haklar, HSYK’da bakanın ve müsteşarın yer almaları. İşte tüm bunlar, 1982’den bu yana tartışıldı. Tüm partilerin, siyasal grupların, sivil toplum örgütlerinin talepleri olarak ortaya çıktı.AKP ANAYASASI BU TALEPLERE YER VERİYOR MU? Hayır. Hiçbirine yer vermiyor. AKP Anayasası’nda ne dokunulmazlıklar sınırlanmış, ne partilerin iç işleyişi ile ilgili bir düzenleme var, ne YÖK değiştirilmiş ne kadınlara kota getirilmiş, ne sendikalara bir hak getirilmiş, ne işçilerin insanca yaşam hakları güvenceye alınmış. AKP Anayasası, bunların herhangi birine yer vermiş mi? Hayır. AKP ANAYASASI’NDA NE VAR? Sadece “göz boyamacılık” var. “Hak getiriyoruz” görüntüsü altında “hiçbir hak, özgürlük, yenilik” getirmemek var. Bir tek “AKP iktidarının yargıya tek başına egemen olması” var. Anayasa Mahkemesi üyelerinin tamamını iki kişinin seçmesi var. Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan’ın tüm Anayasa Mahkemesi üyelerini seçmesi var. İleride kendilerini Yüce Divan olarak yargılayacak mahkemenin tüm üyelerini kendilerinin seçmesi var. Böylece Yüce Divan’dan kaçma yolu var. KADINLARA POZİTİF AYRIMCILIK VAR MI?Hayır. Sadece “bu maksatla alınacak tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz” diye bir ibare ekleniyor. Bu ne anlama geliyor? Hangi tedbirler? İleride alınacak tedbirler. Peki süresi ne bu tedbirlerin? Yani ne zaman alınacak bu tedbirler? Belli değil, “alınacak” demiş ya. Böyle bir pozitif ayırımcılık olur mu? Örneğin kadınlar bu düzenlemeden sonra TBMM’de ne kadar oranda temsil edilecek? Ya diğer örgütlerde? Böyle bir oran yok. Çünkü “gerçek bir pozitif ayrımcılıktan” söz eden yok. TOPLU SÖZLEŞME HAKKI VAR MI? Yok. Eski düzenlemede yer alan “toplu görüşmenin” adı toplu sözleşme yapılmış o kadar. “Toplu sözleşme yapılması sırasında” memurlar idare ile uzlaşırlarsa iş tamam, ama ya uzlaşmazlarsa? AKP Anayasası şöyle diyor: “Uyuşmazlık çıkması halinde taraflar kamu görevlileri hakem kuruluna başvurabilir”. Nasıl bir kurul bu? Bürokratlardan oluşan bir kurul. Yani memurlar idare ile anlaşamazlarsa, idarenin kurduğu “hakem kurulu” karar veriyor. Peki nasıl bir sözleşme bu? Sonucu yine idareye bağlı. Acaba “kamu görevlileri hakem kurulunun” kararlarını beğenmezlerse, memurların yargıya gitme hakları var mı? Hayır. AKP Anayasası onu da engellemiş: “Kurulun kararları kesindir” diyor. Yani tam bir yalan. Ortada ne toplu sözleşme var. Ne uzlaşma olmazsa grev hakkı ne de yargıya gidebilme hakkı var. ÇOCUKLAR KORUNUYOR MU?Anayasa aynen şöyle bir düzenleme getirmiş. “Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır”. Peki bu düzenleme olmazsa, “devlet çocukları istismara ve şiddete karşı” koruyamayacak mı? Engel mi var? Anayasa’da zaten 41. maddede “çocukları korur” diye bir düzenleme yok mu? Bunun yeni getirilenden farkı ne? Hiçbir farkı yok. Amaç zaten “yeni bir hak getiriyormuş” gibi yapmak ve göz boyamak. Esas amacı saklamak. KAMU DENETÇİLİĞİ GELİYOR MU?AKP Anayasası şöyle diyor: “Kamu denetçiliği kurumu idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetleri inceler.” Bu kadar. Tabii bir de “iktidar partisi çoğunluğunun tek başına seçeceği” getirilmiş. Peki kurumun yetkileri, görevleri? Bunların hiçbiri Anayasa’da yok. Örneğin ne zaman başvurulur? Kararları yargı ile çatışabilir mi? Çatışırsa ne olur? Şikâyetleri inceler incelemesine de, sonra ne yapabilir? AKP iktidarı neden bunları düzenlememiş? Acaba unutmuş mu? Oysa dünyadaki örneklerinde de, en çok sıkıntı yaratacak konular bunlar. Anayasa’da bunlara çözüm getirilmesi gerekir. Acaba AKP iktidarı, tüm bu konuları ve dünyadaki örnekleri ve uygulamaları bilmiyor olabilir mi? Bu denli “yetersiz bir düzenlemeyi” sakın bilerek, isteyerek getirmiş olmasın? EKONOMİK SOSYAL KONSEY VAR MI? AKP Anayasası şöyle diyor: “Hükümete istişari nitelikte görüş bildirmek üzere ekonomik ve sosyal konsey kurulur.” Şimdi burada “yeni bir kurum mu” kurulmuş? Kesinlikle hayır. Ekonomik Sosyal Konsey zaten var. Bakan istediği zaman toplanıyor, istemediği zaman toplanmıyor. AKP Anayasası’nda bu değişiyor mu? O da hayır. Görüş bildirmekten öte bir görev ya da yetki verilmiş mi? Ona da hayır. AKP iktidarı neden bunları düzenlememiş? Acaba unutmuş mu? Acaba AKP tüm bu konuları ve dünyadaki örnekleri ve uygulamaları bilmiyor olabilir mi? Bu denli “yetersiz bir düzenlemeyi” Anayasa’ya koymuş olmanın bir artısı var mı? Kesinlikle hayır. O halde sakın bilerek, isteyerek yapmış olmasın? Yani diğer maddeler gibi, sadece “dostlar alışverişte görsün” düşüncesi ile getirilmiş olmasın? SON SÖZ: Şimdi bir kez daha düşünelim. Yukarıda söylediklerimiz doğru değil ise, eleştirilerimiz haklı değil ise, unutulanların gerçekten unutulduğunu düşünüyorsanız, Anayasa’ya “evet” verin, ama söylediklerimiz doğru ise, Anayasa’ya “hayır” verelim.
Bu hafta sadece fıkra günü. Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla sizi başbaşa bırakmak istiyorum. Keyifli pazarlar dilerim...Unutmuş65 yaşındaki bayan arkadaşım çeşitli ek hormonlar alarak hamile kaldı ve çocuk doğurdu. Tebrik etmek için gittim, “Bebeği görebilir miyim?..” dedim, “Olmaz..!” dedi.. “Neden?..” diye sordum, “Yahu sen yabancı değilsin, sabahtan beri nereye koyduğumu hatırlayamıyorum.. Biraz sonra ağlayınca gider beraber bulup severiz!..” dedi..***Bana mı?Savcı, mahkemede şahide dönüp “Bu davanın sonucunu etkilemek için para aldın değil mi?” diye sormuş.. Şahit hiç oralı olmayıp sandalyesinde oturup boş boş önüne bakınca savcı yinelemiş sorusunu “Bu davayı para alarak sulandırmak istedin değil mi?” diye.. Şahitte yine en ufak bir hareket olmayınca bu sefer hâkim şahidi uyarıp “Soruya cevap versenize!” demiş sinirlenerek, “Ö.. Öyle mi?..” demiş şahit sandalyesinde toparlanarak, “Affedersiniz efendim ben de o soruyu savcı bey size soruyor zannetmiştim de!..”***Bacak-kancaSarışın petshop’ta satın almak için papağan bulamayınca “Kahretsin..” demiş tezgâhtara, “Hayatımda ilk defa sosyetenin kıyafet balosuna gidecektim, elimden geldiğince gerçekçi bir kıyafet seçtim, herkes çok şaşıracaktı.. Yaratacağım tipte en önemli aksesuar olan papağan yok.. Tüh..!” demiş ağlayarak.. “Üzülmeyin, üzülmeyin.. Eğer önümüzdeki perşembe gelirseniz yeni bir sevkiyat bekliyoruz, papağanınıza kavuşursunuz..” demiş tezgâhtar. “Gelemem, ne o gün ne de ertesi gün gelemem..” demiş sarışın, “O gün bacağımı kestirip tahta, ertesi gün de kolumu kestirip kanca taktıracağım!..”***Kılavuz köpekMağaza müdürü öğle yemeğinden dönmüş, bir bakmış ki tezgâhtarın eli sarılmış ve boynuna asılı.. Tam ne olduğunu soracakken “Size müthiş bir haberim var efendim..” diye atılmış tezgâhtar, “Tahmin edin? Yıllardır mağazamızda duran o korkunç, o iğrenç takım elbise vardı ya, onu biraz önce sattım efendim!..” Müdür “Hani pembe üzeri mor benekleri olan felaket şeyi” deyince tezgâhtar “Evet” cevabını vermiş. Müdür “Harika.. O şeyden asla kurtulamayacağız diyordum.. Hayatta gördüğüm en çirkin takım elbiseydi.. Bu arada eline ne oldu?” diye sorunca “Oh evet..” demiş tezgâhtar, “ O elbiseyi sattıktan sonra paketlerken satın alan adamın kılavuz köpeği elimi ısırdı efendim!”***Korkutmak lazımBir gemi batmış, baba oğul iki canavar büyük beyaz köpekbalığı batan gemiye doğru hızla giderlerken “Benim yaptıklarıma dikkat et oğlum..” demiş baba köpekbalığı. Denizin ortasında ümitsizce çırpınan onlarca insana doğru iyice yaklaşmışlar, “Önce etraflarında beş altı tur atarak sırt yüzgeçlerimizi hepsinin görebileceği bir şekilde teşhir edeceğiz..” (Denileni yapmışlar) “Şimdi hafif yan dönüp bütün dişlerimizi görmelerini sağlayarak yüzeceğiz..” (Denilen tekrar yapılmış), “Tamam.. Şimdi hepsini yiyebiliriz!” Yavru köpekbağlığı “Baba, neden direkt saldırıp onları yemedik de etraflarında dönüp durduk, sırt yüzgeçlerimizi, dişlerimizi falan gösterdik?..” diye sormuş... “Yavrum” demiş baba köpekbalığı, “İnsanlar korkudan kendi kendilerine içlerini temizliyorlar, o zaman yenilirse daha lezzetli oluyor!”***BalayıGeçen yaz Kaş’ta tanıştığım bir İngiliz kızla evlendim, balayımızı Londra’da geçirmeye karar verdik, uçağımız Londra’ya inince o İngiliz vatandaşlarının pasaport kontrol sırasına girdi, ben de tabii “Yabancı Yolcular” sırasına.. Sıra bana geldiğinde pasaport polisi “Londra’ya neden geldiniz?..” diye sordu, ben de “Balayı için..” diye cevap verdim, “Hayret..” dedi pasaportuma giriş damgasını basmadan, “Size tuhaf gelecek belki ama, çoğu erkek balayına karısını da getiriyor!”***O kadar değilKıymetli kitap koleksiyoncusu tozlu ve eski bir sandıkta bulduğu İncil’i çöpe attığını öğrendiği adamın evine koşmuş, biraz sıkıştırınca “Baskısı Guten mi neydi öyle birine aitti..” demiş adam. “Neee?.. Gutenberg olmasın?..” Adam “Ha..Ha.. Evet o.. Oydu..” demiş. Koleksiyoncu “Allah cezanı vermesin salak. İlk basılan kitaplardan birini atmışsın.. Onun kopyası, sadece kopyası yarım milyon dolara gitti” deyince “Yok.. Yok.. Yok, o kadar kıymetli bi şey olamaz..” demiş adam, “Yan boşluklarında hep notlar, karalamalar vardı.. Martin Luther diye biri notlar falan almış..”***Beyazlı adamAmeliyat sonrası hastanın şuuru yavaş yavaş yerine gelirken başucunda bekleyen beyazlar giymiş adama “Evet doktor..” diye sormuş hasta, “Operasyonum başarılı geçti mi?” Beyazlı adam “Üzgünüm evlat, ben doktor değilim..” diye cevap vermiş, “Acaba hemen kalkıp şu ipin üzerinden karşıya geçebilir misin?”***Annesi üzülürKüçük Alihan bahçede oynarken annesi onun topraktan çıkardığı solucanı spagetti yer gibi hüplettiğini görünce “Sakın Alihan haaayırrr!..” diye bağırmış, “Korkunç iğrenç bir şey buu.. Solucanlar yenmez!..” demiş. Oğlan aldırmayınca onu daha farklı bir şekilde de etkilemek için “Şimdi anne solucan onu arayıp bulamayınca çok üzülecek amaaa” diye eklemiş. “Üzülmeyecek” demiş Alihan solucan dudakları arasında tutarken. “Neden yavrum?..” diye sormuş annesi ümitsizce. “Çünkü ilk onu yedim!”***** Geçenhaftaki Özal öyküsüGeçen hafta bu köşeyi okuyanlar hatırlayacaktır. Turgut Özal Başbakan olduğu yıllarda, yeni bir arabayı denerken hatalı dönüş yapınca bir polis tarafından durdurulmuş, ancak Özal yanında ehliyeti olmadığı için paniğe kapılmıştı.O yıllarda Sabah’da birlikte çalıştığım sevgili dostum Orhan Uğuroğlu aradı yazıdan sonra. “Unutmuşsun, o haberi ben yapmıştım ve gazete yayınlanmıştı” dedi. 12 Ağustos 1984’te olmuş olay. Üzerinden 27 yıl geçmiş, olay aklımda kalmış ama haber yapıldığını unutmuşum.Orhan Uğuroğlu “Bir iki düzeltme yapayım alınmazsan” dedi. Niye alınayım ki?Araba Honda değil, Suzuki cip. Arabada sadece Ahmet Özal değil, Semra Hanım ve Efe de varmış.Her şeyin doğru olması amacıyla bunları size tekrar anlatmak istedim.
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sürekli ağır eleştiriler, hakaretler yağdıran bazı yayın organları PKK saldırılarının daha önceden haber verildiğini, ama askerin hiçbir önlem almadığını ileri sürüyor.Bu, ilk kez olmuyor. Son iki yıldır ağır kayıplar verilen kanlı baskınların hepsinin daha önceden bilindiği söyleniyor.Bu medya bir yandan devletin artık PKK ile masaya oturması gerektiğini söylerken, diğer yandan da orduya PKK teröristlerinin hesabını neden görmediğini soruyor.Aslında ilginç bir çelişki bu. Bir taraftan PKK örtülü biçimde desteklenirken, diğer taraftan neden imha edilmediği sorgulanmış gibi bir durum çıkıyor ortaya.Ama benim üzerinde durduğum bu değil... Eğer iddialar doğruysa, ki bana pek inandırıcı gelmiyor, Silahlı Kuvvetler neden saldırılar karşısında ağır yara almayı istesin?Ordu karşıtı yayın yapanlar bunu “Türkiye’nin karıştırılmak istenmesine” bağlıyorlar. Yani PKK saldırıları olacak, şehitler verilecek, bunlar bahane edilerek darbe ortamı yaratılacak. O olmazsa bile durum iktidar aleyhine kullanılacak, referandum ve genel seçimlerde halk iktidara karşı propaganda bombardımanına tutulacak.Kimileri bu senaryolara çok inanıyor ve ciddi ciddi savunuyor.Ama unutulan şu: Asker şehit verse de vermese de PKK saldırıyor. Yani asker PKK ile anlaşıp kendine saldırtmıyor ki...Bu durumda, asker neden adeta şehit vermek için davranmış olsun? PKK saldırıları anında püskürtülür, hatta askeri deyimle teröristler “etkisiz hale getirilir” bu arada doğal kayıplar da verilir. Sonuçta PKK saldırıları bahane edilerek kamuoyu yine etkilenir.Yani bu medyanın ileri sürdüğü gibi kaos ortamı yaratmak için ille de sadece askerin kayıp vermesi gerekmez. Saldırıların sürmesi başlı başına kaos değil midir?Anladığım kadarıyla bitmek tükenmek bilmeyen PKK saldırılarına kılıf uyduramayanlar “asker biliyordu ama engellemedi” diyerek hem kafaları karıştırıyor, hem halkın zihninde şüphe uyandırıyor hem de askerin moralini bozuyor.Dörtyol’un ilginç tarihiTerör saldırısı sonrası 4 polisimizin şehit olduğu Dörtyol, çıkan olaylar nedeniyle son birkaç günün gündemine oturdu. Olayların yaşandığı Dörtyol, tarihine bakıldığında da ilginç bir yerleşim merkezi. Dörtyollu okurum Bilal Karaca, Dörtyol’un tarihinden tarihten bir özet yapmış. Sizlere de aktarmak isterim:“Dörtyol Osmanlı döneminde Adana vilayetine bağlı, Yörük Türkmen-Ermeni nüfustan oluşan bir yerleşim alanıdır. Bölge, 600 yıllık Osmanlı otoritesini ve yerleşik düzeni hiçbir dönemde tamamen kabullenememiştir. Dadaloğlu’nun “ferman padişahınsa dağlar bizimdir” deyişi bu durumu özetler. Ermenilerin ilk ve en önemli isyanı bu bölgede (Zeytun) yaşanmış ve Ermenilere karşı ilk sivil direniş savaşı da bu bölgede başlamıştır. Osmanlı Batı’nın baskısı üzerine Çukurova’da devlet otoritesini tesis, Türkmen başkaldırısını bastırmak ve Ermeni nüfusun can güvenliğini temin etmek amacıyla “Fırka-i İslahiye” (Bölgeyi ıslah etme anlamındadır, Gaziantep’in İslahiye ilçesinin adı bu ordunun adından gelir, ordu karargâhı burada kurulmuştur.) adında bir ordu oluşturarak bölgeye gönderir. 1. Dünya Savaşı esnasında Fransızların ilk asker çıkardığı yer yine İskenderun ve Dörtyol’dur. Ermenilerden oluşan Fransız lejyonları işgale ve katliamlara buradan başlamışlardır. Genelkurmay resmi kayıtlarına göre milli mücadele Dörtyol’da başlamış ve Fransızlara karşı ilk silahlı direniş hareketi burada, Özerli Köyü’nde (dört polisimizin şehit edildiği mahalle) örgütlenmiştir. Bu nedenle Dörtyol’a ilk kurşun anıtı dikilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, Suriye cephesi dönüşü buradan geçmiş ve bu direnişten haberdar olmuştur. Atatürk’ün “Bende milli mücadele azim ve kararlılığı bu vilayette doğmuştur” sözleri Dörtyol direnişi üzerine söylenmiştir. Dörtyol’daki Kürt nüfus Cumhuriyet döneminde tarım işçiliği ve göç yoluyla oluşmuştur. Dörtyollular Kürtlere karşı belki de Türkiye’nin hiçbir yerinde görülmemiş ölçüde hoşgörü göstermiş, kız almış vermiş, akrabalık tesis etmiş, ticari alanlar açmış, kendisinin ayrılmaz bir parçası olarak görmüştür. Bugüne kadar Kürtler’le yerli halk arasında hiçbir etnik ihtilaf yaşanmamıştır. 2002 yılında bölgede başlayan terör hadiselerine rağmen yerli halkın doğudan gelen yurttaşlarımıza karşı tutumu asla değişmemiştir.”*****Bülent Arınç, Kılıçdaroğlu için, “Şu kadar boyuyla bir şeyler söylüyor” demiş. Kılıçdaroğlu, özlenen muhalif çabayı sergiliyor ve bu noktada önemli olan boyu değil işlevi! (Gani Yıldız)*****‘Hayır’ diyenlerin farklı gerekçeleriAnayasa referandumuna kafalar çok karışık olarak gidiyoruz. Öncelikle yapılan araştırmalar halkın yüzde 82’sinin “neyi oylayacağını” bilmediğini ortaya koyuyor. Muhalefet referandumu iktidarın istenip istenmediği oylaması olarak görüyor.İktidar, “demokrasi ve darbe karşıtlığı” ile varlığını korumayı amaçlıyor. Bugün sizlere “hayır” oyu vereceğini söyleyenlerin öne sürdükleri gerekçelerden bazılarını sunmak istiyorum: - Habur görüntüleri hazmedilemedi. - Valiler kapı kuluna çevrildi. - Tarikatlara yeşil ışık yakıldı. - Şehit sayısı 8 yılda hızla arttı. - Yoksulluk edebiyatı yapılırken lüks araba kullanan türbanlı sayısı arttı. - Güneydoğu’da sınırdaki mayınların temizliği İsrail’e peşkeş çekilmek istendi. - Arap şeyhleri, kralları otel odalarında ziyaret edildi. - ‘’Ananı da al da git’’ sözü hiç unutulmadı. - Makarna, kömür dağıtımıyla oy almak ahlaklı değil. - Madencilerin ölümü için ‘’kader’’ dendi. - TSK sistematik biçimde yıpratıldı. - Mustafa Balbay çocuklarının büyüdüğünü göremiyor. - İlhan Selçuk ve Türkan Saylan’ın ölümü hızlandırıldı, cenazelerine hükümet katılmadı. - Hızlı tren kazasına neden olanlar cezalandırılmadı ve Bakan görevden alınmadı. - Çocuklara oyuncak dağıtılması etik bulunmuyor. - Her yer iş bilmez badem bıyıklılarla dolduruldu. - Milletin çocukları imam hatipe giderken kendi çocuklarını Amerika’ya gönderdiler. - 3 çocuk yapın diyerek eğitimsiz ve kalitesiz nüfus yaratmak istiyorlar. - Alçak iskemleye oturtulan İsrail Elçimiz hemen geri çekilmedi. - Çin’deki Türkmen katliamına duyarsız kalınırken, Gazze için aşırı tepki gösterildi. - Başına çuval geçirilen askerlerimiz korunmadı. - Havalimanında apronda deve kesildi.
Başlık aslında bilinen bir gerçeğin tekrarından başka bir şey değil. Ancak günümüz koşullarında muhalefet partilerine hatırlatmakta yarar var.Çünkü son birkaç seçimdir, muhalefet nedense seçimlerin sandıkta kazanıldığını unutmuş gibi bir rehavet içinde.Genel seçimlerden önce 12 Eylül’de bir referandum var. Muhalefet liderleri, haklarını yemeyelim her yere koşturuyor, elinden geldiğince halka gerçekleri anlatmaya ve referandumda “hayır” oyu vermeleri gerektiğini anlatmaya çabalıyor.Buna karşın, partilerin sandık kurulları ile ilgili çalışma yapıp yapmadıklarını bilmiyoruz.Bilmiyoruz ama hiçbir çalışma yapmadıklarını da fark etmemek de mümkün değil. Eğer böyle bir çalışmaları olsa medyaya da yansırdı mutlaka.2007 seçimleri, çok fazla tartışılmasa da pek çok kişinin kafasında hâlâ “Hile mi yapıldı?” kuşkusu var.Seçimlerden sonra ilk kez ben yazmıştım bu kuşkuyu. Oylar çok çabuk sayılmıştı örneğin. Pek çok kişi başında bekledikleri sandıkların bile sonuçlarını sonradan öğrendiğinde şaşırmıştı.CHP ve MHP ise seçimlerde bir hile yapılmış olabileceğine inanmamış ve birçok sandıkta hata olduğunu gördüğü halde harekete geçmemişti.O günlerde bazı parti yöneticilerine hilenin nasıl yapılmış olabileceğini örnekleriyle anlatmıştım. Bir yıl önce önemli bir siyasetçi bu konuda hata yaptıklarını, olayın üzerine gitmeleri gerektiğini itiraf etmişti bana.Ama bunlar geçmişte kaldı. Şimdi önümüzde bir referandum ve bir de genel seçim var.Muhalefet şimdiden sandık kurullarını oluşturmak zorunda. Çünkü sandık konusu çok önemli. Sandık başında durmak seyirci gibi oturmak değildir. Yasasını, uygulamalarını ve sandık heyetinin yetkilerini iyi bilmek gerekir.Bu nedenle de şimdiden oluşturulacak sandık görevlilerinin eğitilmeye başlanması çok önemlidir.Seçimlerde tahminen 180 bine yakın sandık kullanılacak. Her sandıkta iki görevlinin bulunması 360 bin kişi demektir. Demek ki muhalefet partileri şimdiden sandıklarda görevlendireceği 360 bin kişiyi belirlemek durumunda.Bu konuda geç kalınırsa sadıklar yine iktidarın elinde kalır, oy sayım ve tutanakların tutulmasında muhalefet pek çok yerde hiç olmaz.Sonra kimse “Hile mi yapıldı?” diye dövünmesin. ***** Provokasyondan sarhoşluğaİçişleri Bakanı Beşir Atalay’ı anlamak zor. Bir gün önce İnegöl olaylarının provokasyon olduğunu söyledi. Hatta daha da ileri giderek “referandum öncesi böyle olayların artacağını tahmin ettiklerini” ileri sürdü.Demek istediği şuydu: “AKP iktidarını devirmek isteyenler her şeyi yapıyorlar. Bunun için ülkeyi kan gölüne bile çevirirler.”Oysa aynı Bakan dün tamamen aksi açıklamalar yaptı.Aslına bakarsanız işin doğrusu da buydu. Bakan olarak olayları daha da tahrik edici açıklamalar yerine “soğutucu” sözler söylemesi gerekirdi. Gelelim Bakan’ın dünkü açıklamalarına. Atalay bu kez de işi “sarhoş kavgasına” çevirdi. Bütün olayları içki içip sarhoş olan ve kendinden geçen bir gruba bağladı.Atalay belli ki büyük sıkıntı içinde. Bir gün önce “terörist” sıfatıyla aranan bir generale “Ne yaparsanız yapın Amanosları temizleyin” diyor, İnegöl ve Dörtyol olaylarını hükümeti yıkmak isteyenlerin tahriklerine bağlıyor, sonra da geri adım atıp bunun sarhoş işi olduğunu belirtiyor. Belli ki iktidar ipin ucunu iyice kaçırmış durumda. Referandum ve seçime gidilen ortamda bu hiç de hayra alamet değil. ***** İşe yaradı ama...Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Muhtıra konusunda Büyükanıt, Erdoğan’la işbirliği yaptı” açıklaması doğal olarak siyaseti karıştırdı. AKP açıklamaya büyük tepki gösterdi. Hüseyin Kılıç “Bu ölüyü bile güldürür” dedi.Herkes haklı aslında. Çünkü bu tür bir iddianın belgesi, kanıtı olmaz. Tıpkı rüşvetin belgesi olmayacağı gibi.Ama siz sonuca bakın. Ordu bir gece yarısı muhtırası veriyor. Hükümet bunu ciddiye almadığı gibi gereğini de yapmıyor. Ardından Genelkurmay Başkanı ile Başbakan “Allah’ın tanıklığında” özel bir görüşme yapıyor. Sonra Genelkurmay Başkanı ağzını kapatıyor, ne Atatürk ilkeleri ne laiklik kalıyor. Emekli olunca da teamüllerin dışına çıkarak bir milyon liralık arabasına kuruluyor.Arada yapılan seçimlerde ise iktidar “darbe ve muhtıra” silahını kullanarak oy oranını yüzde 47’lere çıkarıyor. Yani sonuca bakın siz. Büyükanıt, Erdoğan işbirliği yapsın yapmasın, o muhtıra AKP’ye açık ara seçim kazandırdı mı kazandırmadı mı? *****İktidar, başlattığı önemli projelerden biri olarak “bölünmüş yol çalışmaları”nı görüyor. Ancak aynı iktidar, içi doldurulmayan bir açılımın “bölünmüş ülke çalışmaları”na zemin hazırladığını gözden kaçırıyor. (Gani Yıldız)
Art arda çok tatsız olaylar yaşıyoruz. İnegöl’de basit bir nedenle başlayan tartışma bir anda kavgaya dönüşüyor. Kavga aynı anda “etnik kimliklerin” çatışması halini alıyor. Binalar taşlanıyor, dükkânlar yakılıyor, emniyet araçları tahrip ediliyor.Antakya Dörtyol’da hainler 4 polisimizi şehit ediyor, buna öfkelenen halk adeta ayaklanıyor. Olayların şiddet gösterisine dönmesi görevlilerin çabası ve halkın sağduyusu ile önleniyor.Benzer olaylar yurdun dört bir yanında yaşanıyor. Kimilerinin gazetelere haber olmaması, neyse ki fazla büyümemelerinden kaynaklanıyor.Hepimizin endişe duyması gereken olaylar. Bunların yaygınlaşması, her tarafı sarması bir tür örtülü iç savaş sinyalidir ki, kimsenin müsamaha göstermemesi gerekir.Oysa iktidar kanadına bakıyoruz, olayları çok farklı açıdan yorumlamaya çalışıyorlar.Örneğin İçişleri Bakanı diyor ki “Bunlar provokasyondur. Tahrikçileri biliyoruz. Yaklaşan referandum öncesi zaten bu tür tahriklerin olmasını bekliyorduk.” Bravo yani. Bakan suçluyu bulmuş bile. Referandum öncesi ülkeyi karıştırmak isteyenler varmış. Bu olaylarda, tahrik, provokasyon yok mudur? Vardır belki. Tabii halkın öfkesini görmezden gelirseniz her şeyi provokatörlere bağlamanız işi kolaylaştırır.Ama tahrik ve provokasyon durduk yerde olmaz. Eğer bir iklim oluşmamışsa kimse provokasyona cesaret edemez.Ne zaman siz ipin ucunu kaçırırsınız, basiretsiz ve yetersiz politikalarla günü kurtarma telaşına kapılırsınız, tahriklere işte o zaman gün doğar.Bugün yaşanan olaylara neden olan iklimi yaratan bizzat iktidardır. İçi boş bir açılımla bir yandan halkın bir bölümünü umutlandırırken, diğer yandan halkın önemli bir bölümünün beynine kuşku tohumları serpildi.Düne kadar kimsenin aklına Türk- Kürt düşmanlığı gelmezken bugün kimileri “Bırakalım bu Kürtler gitsin” deme noktasına getirildi.Her gün gelen kahredici şehit haberleri ise bu iklimin insan ruhuna da işlemesine olanak sağlıyor.Sonuçta bir tahrik ya da provokasyona bile gerek kalmadan sabrı taşan halk öfke patlaması yaşıyor. İktidar, her olayın altında AKP’yi devirmek isteyen komplolar arayacağına, yarattığı iklimin bir an önce değişmesini sağlayacak adımlar atmalıdır. Tahrikten ve provokasyondan medet ummak sadece göz boyamaktır.*****CHP mitinglerinin coşkusuKemal Kılıçdaroğlu, seçildikten sonra verdiği sözü tutarak tüm ülkeyi karış karış gezmeye başladı. Henüz hiçbir CHP mitingine katılmadım, bu nedenle Kılıçdaroğlu’nun gezilerini televizyonlardan izleme olanağım var.Gördüğüm şu: CHP mitinglerinde, uzun yıllar önce tanık olduğumuz manzaralar yaşanıyor. Vatandaşlar CHP Genel Başkanı’nı büyük bir sevgi ve heyecan çemberi içine alıyor. Kılıçdaroğlu da her geçen gün biraz daha halk adamı portresi çizerek olağanüstü bir sempati topluyor. Ancak her şeye rağmen şunu da biliyorum ki, bu tür mitingler her zaman göründüğü gibi olmayabilir. Toplama kalabalıklarla ve sürekli slogan atan çığırtkanlarla bir miting olduğundan daha coşkulu gösterilebilir. Bu nedenle, Kılıçdaroğlu nereye giderse gitsin, orada yaşayan bir tanıdığımı, dostumu bulup izlenimlerini soruyorum. Ki bunların bir kısmı CHP’li de değil. Aldığım en önemli bilgi şu: Kılıçdaroğlu nereye giderse gitsin, yanında, partinin sürekli görevlileri ve bazı davetliler dışında, başka yerlerden getirilen kimse yok. Yani mitingler, gidilen kentin veya ilin halkı tarafından dolduruluyor. Bu çok önemlidir. Toplama kalabalıklar yanıltır. Ama bir kentin sadece kendi halkı böylesine bir coşku ile bir siyasi parti liderini karşılıyorsa, durum çok farklıdır. CHP’nin beklenenden de fazla bir başarı yakalaması kimseyi şaşırtmasın.***** Bu turuncu da neyin nesi?Başbakan Erdoğan’ın “Evet” mitinglerinde bir nokta çok dikkat çekiyor.Alanlara toplanan hemen herkesin başında turuncu renkli bir şapka var. Üzerinde “evet” yazıyor.Turuncu renk çok ilginç.Hatırlayın Ukrayna’da, Gürcistan’da büyük kalabalıklar halinde iktidarı devralanlar turuncu rengi kullanıyorlardı.Peki neydi bu turuncunun sırrı?Soros adındaki uluslararası bir para spekülatörü, Amerikan yanlısı yapılması istenen devletlerdeki bazı siyasi partileri destekliyordu. Soros bazı ülkelerdeki yönetimleri değiştirmek için olağanüstü maddi desteğin yanı sıra, özellikle o ülkenin entelektüellerini de maddi çıkarlar karşılığında kendisine bağlı vakıflarda çalıştırıyordu.AKP’nin “turuncusu” Soros destekli mi bilemem tabii. Ama öğrendiğime göre AKP Genel Merkezi, “evet” mitinglerinde dağıtılmak üzere 5 milyon şapka, 5 milyon tişört ve 10 milyon bayrak yaptırmış. Geri kalanlarını ise her ilin örgütlerinin yapması talimatı verilmiş. *****‘Karşı çıkan silinip gidecek’Haber kanallarında her gece çok yoğun tartışma programları yapılıyor. Bu programlarda genellikle iktidar yanlısı maskeliler daha fazla yer alıyorlar.Ve bunlar, koşullar ne olursa olsun kurulu saat gibi hep aynı şeyleri tekrarlayarak bir tür beyin yıkama operasyonu yapıyorlar.Son günlerde dikkatimi çekmeye başladı. Bu maskeliler ısrarla şu söylemi dile getiriyor: “Türkiye değişiyor. Daha demokrat oluyor. Bu referandumda demokrasi kazanacak. Referanduma hayır diyenler statükonun, darbelerin, askeri vesayetin sürmesini isteyenlerdir. Ama evet diyenler kazanacak, diğerleri de silinip gidecek.”Bu çok tehlikeli ve demokrasi dışı bir söylem. Eğer ortaya iki şık konmuşsa, bunlardan herhangi birini seçmek herkesin en özgürce kullanacağı demokratik hakkıdır. Buna ipotek konamaz, bu bir.İkincisi ise, eğer siz bir tarafı “silinip gidecekler” diye küçümsemeye kalkarsanız, karşı tarafı da bilersiniz. Ve düşünün ki, beklediğinizin tam tersi çıktı. Bu durumda kendiniz mi silinip gideceksiniz?Ülkemin “sözde aydınları” bu kadar mı mantıksız ve hesapsız düşünüyor?*****Yıldırım Tuna kusura bakmasınİçişleri Bakanı Beşir Atalay dün Adana’da yaptığı konuşmada “terörist” olduğu gerekçesiyle hakkında “yakalama emri” çıkartılan 6. Kolordu Komutanı Korgeneral Nejat Bek’e bakarak “Ne yaparsanız yapın bu Amanoslar’ı teröristlerden kurtarın” demiş.Pazar günlerinin kahramanı Yıldırım Tuna hiç kusura bakmasın ama, kırk yıl düşünse bundan daha komik bir fıkra yazamaz herhalde. *****YSK, AKP borazanı olmakla eleştirilen TRT’ye, “Referandum sürecinde tarafsız yayın yap!” demiş. Türkçesi, “12 Eylül’e kadar sabret, 13’ünde kaldığın yerden devam!” olsa gerek... (Gani Yıldız)