Geçen hafta Habertürk’te Ahmet Tezcan’la “liderlerin görüşmelerini” konuşurken, aklıma gelen bir anıyı anlatmıştım. Daha sonra programı izleyemeyenlerden hayli mesaj aldım. Diyorlardı ki “Demirel ve Erbakan’la ilgili çok ilginç bir anı anlatmışsınız, ama kaçırdık. Anlatanlardan dinledik. Sizden ricamız, olayı ayrıntılarıyla yazmanız.” Peki; anlatayım o zaman. Yıl 1979. Ecevit yapılan ara seçimlerde 5 ilde birden, ki biri CHP’nin kalesi olarak bilinen Edirne, “Halkın desteğinin kalmadığını gördüğüm için istifa ediyorum” demiş. Tabii yeni bir hükümet krizi... Cumhurbaşkanı Korutürk hükümeti kurma görevini parlamentodaki ikinci büyük parti olan Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’e veriyor. Demirel’in amacı MC yani Milliyetçi Cephe hükümetini yeniden kurmak. Turlara başlıyor. MHP, Güven Partisi hükümete gireceklerini açıklıyorlar. Geriye kalıyor Erbakan’ın Milli Selamet Partisi. Erbakan o yıllarda kendisini anahtar olarak görüyor. Onsuz hükümetin mümkün olmadığını düşünüyor. Demirel görüşmek üzere MSP Genel Merkezi’ne geliyor. Erbakan kapıda karşılıyor. Demirel “Baş başa görüşelim, biz çıkıncaya kadar da içeri kimse girmesin” diyor. Erbakan kabul ediyor. Demirel “Kapıyı da kilitle” diyor. Kapı kilitlenince, Demirel İstanbul Teknik Üniversitesi’nden de arkadaşı olan Erbakan’a adıyla hitap ederek “Necmettin, bir kerede söyle, var mısın yok musun?” diyor. Erbakan “Abi tabii varım, zaten başka çare mi var?” dedikten sonra Demirel odadaki deri koltuğa yönelerek; “O zaman” diyor, “O kadar yoruldum ki ayakta duramıyorum, şurada biraz kestireceğim.” Ve lafını bitirir bitirmez de ayakkabılarını çıkartıp koltuğa uzanıyor, bir iki dakika sonra da uykuya dalıyor. Erbakan ise masasına geçiyor ve çalışıyor. Demirel tam iki saat hiç uyanmadan uyuyor. Uyandıktan sonra birer kahve istiyorlar, yarım saat sonra da kapıdan birlikte çıkıyorlar. Dışarıdaki manzara ise başka alem. Çünkü kimsenin aklıma Demirel’in içeride uyuduğu gelmiyor. Görüşmenin alışılmadık biçimde uzaması ise “Erbakan çok direndi, istediği bakanlıkları alabilmek için çok uğraştı” yorumlarına neden oluyor. Tabii ertesi gün gazeteler de bu başlıkla çıkıyor. Bilmiyorum ama herhalde Demirel de Erbakan da bunları okurken nasıl da gülmüşlerdir. Diyeceğim, bazen liderler arasındaki görüşmeleri çok önemseriz. Kapalı kapılar ardında yapıldıkları için de kendimizce ne yorumlar üretiriz.Oysa içeride ne olduğunu hiç bilemeyiz... *****Kısacık kısacıkYine Yıldırım Tuna’dan...Bir adam arabaya binerken karısına arabasının kapısını tutuyorsa emin olabilirsiniz: Ya arabası yenidir, ya da karısı!***Pamela Anderson 10 yaşındaki çocuğunun yanında üstsüz güneşlendiği için magazin basınınca hayli tenkit edilmiş. Bu konuda basının suçlamalarının gereksiz olduğunu ileri süren Pamela “Büyütmenize gerek yok..” demiş, “Ben sadece çocuk gölgede otursun istedim!..”***- Sence dünyanın en cesur adamı kimdir?..- Evine sabaha karşı her tarafı ruj içinde, kadın parfümü kokarak sarhoş gelen ve eve girdiğinde onu kapıda bekleyen karısının poposuna bir şaplak atıp “Şişkom, şimdi de sıra sende” diyebilen adam!..***Soru: Kız arkadaşla, eş arasında ne fark vardır?Yanıt: 20 kilo!..***Erkek evlenene kadar yarımdır!.. Evlendikten sonra ise bitmiştir!***Sadece kültablasını döküp sanki bütün evi temizlemiş havasını verebilen kişiye “koca” denir..***Evli erkek hatalarını unutmalıdır.. İki kişinin birden aynı şeyi akılda tutmasına gerek yoktur..*****Bu pazarın fıkraları Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla yine keyifli pazarlar dilerim... ŞaşırmasınEmektar boğanın hızlı günleri sona erip yaşlanınca çiftçi onun ineklerin arasında ömrünün son yıllarını geçirmesine izin verip çiftliğe yeni bir genç boğa satın almış. Dev gibi yeni boğa çiftliğe gelir gelmez büyük bir iştahla ve inanılmaz bir süratle bir o inekle, bir bu inekle beraber olmaya başlayınca bizim eski boğa homurtular çıkarıp ön ayaklarıyla yerleri eşelemeye başlamış, boynuzunu sinirli sinirli sağa sola oynatmış. “Boşuna gaza gelmeye çalışma” demiş onu gören çiftçi, “Bu işler için artık çok yaşlısın.” Yaşlı boğa “Biliyorum, biliyorum” demiş ön ayaklarıyla toprağı tozuturken, “Şu şerefsiz beni diğer ineklerle karıştırmasın diye böyle farklı havalar vermeye çalışıyorum işte.” ***YanlışlıkSevaptır diye kız ve erkek arkadaşlarımdan ikisinin arasını yaptım.. Aradan bir gün geçti kız telaşla beni aradı, “Ne kadar ahlaksız bir arkadaşın varmış, benimle neden tanıştırdın?” diye azarladı. “İlk tanıştığımız gece bana kalkmış (Sekste güçlü müsün) diye soruyor terbiyesiz.. Yapıştırdım tokadı..!” dedi. Şaşırdım hemen erkek arkadaşımı aradım “Ne oldu?” diye. “Kardeşim kadınların yaşı sorulmaz derlerdi de inanmazdım” dedi, “Seninkine (Seksen üçlü müsün) dedim, birden delirdi manyak.” ***TokatYeni sefere konulan süpersonik uçaktan indikten sonra gazeteciler ilk yolcunun izlenimlerini almak için adamın etrafını çevirmişler ve sormuşlar “Seyahatiniz nasıldı, ne fark vardı?” diye. “Anlatayım kardeşim” demiş adam, “Bir kere anormal hızlı.. İnsanın heyecandan nutku tutuluyor.. O nedenle uçak kalktıktan sonra hostesler ‘Ne içersiniz?’ sorusuna cevap alabilmeleri için yolcuları mecburen tokatlamak zorunda kalıyorlar!..” ***Bir kerecikAdam eşiyle aşk hayatındaki problemlerden ötürü bir psikiyatra gitmiş. Doktor ona bir sürü sorular sormuş ama net bir çözüme ulaşamamış. Sonunda “Aşk yaparken hiç onun yüzüne baktınız mı?” diye sormuş. “Bir kere göz göze geldik” diye cevap vermiş adam. “Nasıl görünüyordu?” diye sormuş doktor. Adam “Bana çok kızgın bakıyordu” deyince doktor bir çözüme yaklaştığını hissedip daha detaya girmek istemiş. “Kızgın ha? Nasıl fark ettiniz?” Adam cevaplamış tekrar: “O gün işinden erken çıkmış, aksilik bu ya yatak odasının perdesi açık kalmış, o da burnunu cama dayamış bizi seyrediyordu!”
Kim ne derse desin, yeni kurulmak istenen askeri (ya da polis) birlikler konusu bana iyi bir fikir gibi gelmiyor. Çünkü iş daha başından garip yürümeye başladı. Başbakan pek çok konuda olduğu gibi burada da önce sessizce bekleyip sonra “geri” sayılabilecek bir adım attı.Tartışılan konu, Güneydoğu Bölgesi için kurulacak yeni bir orduydu. Bu söz durup dururken çıkmadı. Başbakan’la görüşen DSP Genel Başkanı Masum Türker açıkladı. Başbakan’ın “teröre karşı görev yapacak, tamamen profesyonellerden oluşan yeni bir kuvvet kurmaya hazırlandığını” söyledi. Herhalde Masum Türker‘in zekâsı ve hafızası “hudut birlikleri” ile “özel ordu”yu karıştıracak gerilikte olamaz değil mi?Üstelik bu açıklamadan sonra özellikle AKP yanlısı gazeteler birinci sayfalarından bu “özel orduyu” anlatan ayrıntılar yayınladılar.Görev süresinin 10 yıl olacağını, 32 yaşından sonra bu görevde olanların başka görevlere kaydırılacağını, bu gücün dağlarda gerilla gibi çalışacağını yazdılar iki gün boyunca.Derken dün Başbakan konuştu ve “Özel ordu değil, hudut birliği” dedi. Aslına bakarsanız ikisi arasında dağlar kadar fark var. Sanıyorum Başbakan, konunun uzmanlarının eleştirileri üzerine bu fikrini yeniden şekillendirdi.Tabii, adı ne olursa olsun, böyle bir girişim ilk anda mantıklı gibi görünmekle birlikte pek çok sakıncayı da yanında taşıyor.Birincisi, kurulacak birliğin askere mi polise mi bağlı olacağı konusunda hâlâ net bir bilgimiz yok. Kısa bir süre önce Emniyet Genel Müdürlüğü’nün “ancak ordularda bulunan ağır silahlar almak üzere ihale açmak istemesi” kafaları karıştırmıştı. Kim bilir belki sonra akamete uğrayan bu girişim “polise bağlı hudut birlikleri” konusunun ilk sinyalleriydi.İkincisi “belli bir konu” için bir silahlı güç kurulması, daha önce yaşanan JİTEM benzeri son derece rahatsız edici sonuçlara da kapı açılmasını kolaylaştırılır. “İyi niyetle” bile kurulsa, bu tür bir silahlı gücün özellikle iktidar elinde inanılmaz suistimallere yol açması tehlikesi asla gözardı edilemez.Üçüncüsü, eğer söylendiği gibi 10 yıl görev yapanlar başka kamu kurumlarına aktarılacaksa bunun da umulmadık sonuçlarıyla karşılaşabiliriz. 10 yıl boyunca dağlarda, sadece silahlı mücadeleye alışmış kişilerin, geri plandaki bir kamu görevinde rahat durabileceklerini düşünmek safdillik olur. Bunun tipik örneğini Güneydoğu’da yıllarca özel harekât polisi olarak çalışanların, daha sonra büyük kentlere atanmalarında yaşamıştık.Ve tabii belki de en önemlisi, kamuoyunun önemli bir bölümünün zihninde “AKP kendi ordusunu mu kuruyor?” sorusu oluşuyor. Bunu paranoya olarak görmek yanlış. Çünkü geçmişte Özel Harekât timleri için de “Çiller Özel Ordusu” tanımı yapılmıştı. Özel Harekât elbette “Çiller Özel Ordusu” değildi ama, bu ekipler içinden çıkan pek çok kişinin daha sonra suç dünyası ile nasıl içli dışlı hale geldiklerini de ibretle izlemiştik.*** İlk kez kurdele kesip açılış yaptım Kanal D’de yayınlanan Abbas Güçlü ile Genç Bakış ekibinden Meryem Şengül Kala “Kardeşlerimle birlikte bir pastane-restoran açıyoruz, açılışa davet etmek istiyorum gelir misiniz?” diye sordu. Neden olmasın? Meryem’i tanıyorum ama kardeşlerini tanımıyorum. Kavacık’taki Dilek Pastanesi’ne gittiğimde kapıda ilk karşılayan genç kadın “Ben Meryem’in kardeşiyim” dedi. Sonra bir başkası, ardından bir başkası, hepsi de “Ben Meryem’in kardeşiyim” diyor. Say say bitmiyor, Meryem televizyoncu ya “Kamera şakası mı yapıyorlar yoksa” diye geçirmedim değil içimden. Yok doğruymuş. Meryem, Ayşegül, Mehmethan, Ceylan, Zeynep Beyza ve Gülizar. Tam 6 kardeş, anne ise hepsinden genç. Adı pastane ama yemek içmek konusunda yok yok. Pastaların baklavaların, unlu mamüllerin yanında dünya mutfağının tüm yemekleri de var. Benim gibi yemeye meraklı biri için ideal yer.Derken bir anons, Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da açılışa gelecekmiş. Az sonra başkan geldi. Kapıya kırmızı kurdele çekildi. Başkan beni görünce “Can Bey siz de gelsenize” dedi. Bana da bir makas verdiler. Hayatımda ilk kez bir kapı önünde kırmızı kurdeleyi kestim.Ekranlardan görüp hep merak ederdim, hayli eğlenceliymiş. Bir kere keser gibi yapıp bir iki dakika fotoğraf çekimi için beklemek komik oluyor ama zorunlu da tabii.Açılıştan sonra ikramlardan birer lokma tattık, Başkan’la biraz sohbet ettik. Aklımdan hiç çıkmayacak sözü şu oldu: “İstanbul’un pek çok sorunu var, hepsini çözene kadar gitmeyeceğim.” Ben de “Çok iyi olur, ama biraz acele edin o zaman” deyiverdim, güldük.*** Sayın Başkan, lütfen soruşturunBüyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş‘la karşılaştıktan sonra yanıma yaklaşan biri “Ben İstanbul İtfaiyesi’nde görevliyim, tatsız bir olay yaşadık, keşke sizi daha önce görseydim de Başkan’a iletseydiniz” dedi.Anlattığı konu çok can sıkıcıydı. Özetle şöyle: Geçen ay Cemal Reşit Rey Salonu‘nda İslam Ülkeleri toplantısı vardı. Topbaş da bu toplantıya katılmıştı. Salonun altı itfaiye merkezi.. Topbaş’ın makam arabası ile koruma araçları tam itfaiyenin önüne park etmişler. Görevliler ise “Burası çıkış noktası, arabaları çekin, yol açık kalmalı” demişler. Buna her nedense korumalar öfkelenmiş. Ufak çaplı bir itiş kakış yaşanmış. Korumalar giderken “Siz görürsünüz gününüzü” demişler.Bu olayın ardından 7 itfaiye eri Silivri’ye gönderilmiş. Olayı anlatan “Hepsi de olay sırasında oradaydı” dedi.Kadir Topbaş‘tan ricam bu olayı soruşturması. Gerçekten o itfaiye erleri bu nedenle mi sürüldü? Ama bunun da ötesinde aracının sürücüsü ve korumaları itfaiyenin önünün kapanmaması gerektiğini bilmiyorlar mı? Makam aracı olunca akan sular duruyor mu?*** Askeri bota kredi kartı ile yakıtPoyrazköy davası duruşmasında “terör sanığı!” SAT komandolarından biri Kardak olayını hatırlatarak “Kendi kredi kartımızı kullanarak bota yakıt aldık” demişti. Tesadüfe bakın ki, haberin çıktığı gün, Çetin Güvenlik şirketi sahibi Ahmet Çetin‘i ziyaret etmiştim. Çetin de eski SAT komandosu. Aksaz’da düşen Skorsky helikopterinden kurtulan iki kişiden biri. Kardak operasyonuna da katılmıştı.Laf tam üstüne gelince “Bu nasıl iş, o botlarda yakıt yok muydu?” diye sordum.Güldü ve anlattı: “Olur mu öyle şey. Ama biz Bodrum’a gitmek üzere yola çıkarken uçağımıza yakıt koymadık. Tüm techizatı yüklendik, yakıta yer kalmadı. Onu da yerinden alırız diye düşündük. İşe bakın ki Gümüşlük’teki ekip bunu düşünmemiş. Operasyona geç kalıyorduk, Bodrum’dan yakıt beklemek yerine Gümüşlük’ten aldık. Bu nedenle de kredi kartlarımızı kullandık.” Öyle ya da böyle, bugün özellikle AKP ve yandaşlarının terörist diye aşağılamaya çalıştığı bu kahraman evlatlar görev olduğu an hiçbir olumsuzluğa meydan vermeyecek kadar da engin yürekliler.***Meclis Başkanı, TBMM Üstün Hizmet Ödülü’nün iktidara yakın isimlere verildiği eleştirisine, “Ödül sahipleri, özel idareler ve valilerce Meclis’e önerildi” cevabını vermiş. Soru basit: Önerenler devletin valisi miydi yoksa AKP’nin valisi mi? (Gani Yıldız)
Herkes büyük bir merak içinde bugün yapılacak Kılıçdaroğlu-Erdoğan görüşmesini bekliyor. Hemen söyleyeyim ki, bu görüşmeden hiçbir şey çıkmayacaktır. Çünkü çıkması olanaksızdır.CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın randevu talebini “nezaket” gereği kabul etmiştir. Kılıçdaroğlu, AKP ve yandaşlarının “muhalefete muhalefet” konusundaki beyin yıkamayı andıran propagandalarına karşı “çaresiz” kalarak bu randevuyu vermiştir.Kamuoyunda “Her şeyi CHP engelliyor, dünyanın hiçbir yerinde bu kadar kötü muhalefet yok” söylemine karşı, halkın tepkisini toplamamak adına görüşmeyi kabul eden Kılıçdaroğlu, bu baskı nedeniyle bence önemli bir hata da yapmıştır.O da şudur: İktidar Kürt açılımı adını verdiği sonra binbir kere ismini değiştirdiği “sözde açılım” adına şu ana kadar somut tek adım bile atmadı.Çünkü artık çok belli ki AKP’nin bu açılımla ilgili hiçbir planı, projesi yok. Sadece Güneydoğu halkına “şirin gözükmek” ve BDP’ye gitmesi muhtemel oyları AKP’ye çekmek için başlatılan bu açılımın içi boştur. Boş olduğu için de iktidar özellikle muhalefete yönelmekte ve “Taşın altına elimizi hepimizin sokması gerek” gibi karşı çıkılamayacak ama anlamı da olmayan bir politikayı dayatmaktadır. Erdoğan “görüşmelerden yarar umduğunu” belirterek, yine kamuoyuna “şirin” gözükecek bir söylemle “Gelsinler, önerilerini söylesinler, birlikte yapmaya hazırız” demektedir. Oysa CHP Genel Başkanı’nın görüşmeye gitmeden önce “bir gündem talep etmesi” gerekirdi. Kılıçdaroğlu “Bizimle ne konuşmak istiyorsunuz, hangi önerileri hazırladınız” diye sorması ve görüşme için randevuyu ondan sonra vermesi daha doğruydu. Bugünkü görüşmeyi belli ki Tayyip Erdoğan bir propaganda aracı olarak kullanacaktır. İçi boş bir açılıma ne CHP’nin ne de başkasının bir katkı sağlaması mümkün değildir. Bu durumda Erdoğan “Elimizden geleni yapıyoruz ama muhalefet diretiyor, yol alamıyoruz” deme şansını bulacaktır ve kamuoyunun bir bölümünü etkilemekte başarılı da olacaktır. Bugünü heyecanla bekleyen, bir sonuç çıkacağını uman ve böylelikle “Kürt sorununun çözüleceği” varsayımına kapılanları uyarmak istedim. *****Dursun Çiçek olayıİnanılır gibi değil. Eğer iddialar doğruysa Askeri savcılık kamuoyunda “ıslak imza” olarak bilinen “AKP’yi ve Gülen’i bitirme planı”nın kahramanı Dz. Albay Dursun Çiçek’in, bu planı tek başına ve sırf intikam amacıyla yaptığını belirlemiş. Savcılık bu nedenle bir de iddianame hazırlamış. Eğer bunlar doğruysa son yılların en büyük askeri skandalı ile karşı karşıyayız. Ben bunları yazıncaya kadar Genelkurmay’dan bir açıklama gelmemişti. Pazar gününe kadar bir açıklama olması ihtimali üzerine beklemek istiyorum. Çünkü her şeye rağmen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu kadar zayıflamış olabileceğine inanamıyorum.Eğer tatmin edici bir açıklama olmazsa pazartesi günü bu konudaki görüşlerimi yazacağım. *****Bu bir acz göstergesi değil mi?İsrail’in vahşi Mavi Marmara baskınında 9 yurttaşımızı kaybetmiştik. Bunlardan biri henüz 19 yaşında olan Furkan’dı. İyi eğitim gören, pırıl pırıl bir gencimiz İsrail’in ala saldırısı sırasında hayatını kaybetti.Türkiye elbette bu kanlı cinayetlerin hesabını soracaktır.Ancak Erdoğan’ın Srebrenica katliamını anma törenlerinden sonra yaptığı konuşma beni gerçekten hayretler içinde bıraktı. Çünkü Erdoğan, Furkan konusunda Amerika’yı suçlayarak “Türk kökenli olduğu için mi hiç ilgilenmiyorlar?” diye sordu.Erdoğan’a böyle söyleten, Furkan’ın aynı zamanda Amerikan vatandaşı olması. Ve Erdoğan ölen bir Türk genci için Amerika’nın hesap sormasını istiyor.Furkan, doğum yeri nedeniyle Amerikan vatandaşı olabilir. Ama o bir Türk gencidir ve hesabının sorulması için Amerika’dan medet ummamıza gerek yok. Eğer alçak bir saldırıda öldürülen Türk gencinin hesabının Amerika tarafından sorulmasını istiyorsak, bu aynı zamanda bir acz göstergesidir de.Önce sen hesabını soracaksın, ancak ondan sonra “katmerli” olsun diye Amerika’nın da hesap sormasını tavsiye edeceksin.*****‘Siz ucuza satacaksınız biz de ucuza yiyeceğiz’Aydın’ın Sultanhisar İlçesi Atça Beldesi’nde onlarca tarım üreticisi ile sohbet ediyorum. Hepsi yakınıyor. Mallarının para etmediğini, borç içinde kıvrandıklarını söylüyor. Kimileri ise “çekip gitmekten” bile söz ediyor. Örneğin biri “Fransa’da olsak devlet bizi el üstünde tutar, çünkü biz tüm halkın karnını doyuruyoruz, biz çalışıyoruz, üretiyoruz” diyor. Bir üretici diyor ki; “Yıl boyu uğraşıp dünyanın en lezzetli çileğini yetiştiriyoruz, ama bir liraya bile satamıyoruz.”Bunları dinlerken, şaka ile karışık “İyi de, siz çileği bir liraya satınca biz de İstanbul’da 2 liraya harika çilek yiyoruz” dedikten sonra ekliyorum; “Bakın, bir gazeteci olarak sizi yazdığımda tahmin ediyorum pek çok okur bana tepki gösterecek. Çünkü onlar gerçekten sizin çektiğiniz sıkıntıları bilmiyorlar, ama hiç olmazsa ucuza meyve sebze alabildikleri için de şükrediyorlar. Kısacası bizim kentlerdeki rahatımız sizin sıkıntılarınız sayesinde oluyor.”Bu tabii çok önemli bir çelişki. Hiç kimse kentlerde yaşayan milyonlarca insana “Çiftçi kan ağlıyor, bu kadar ucuza meyve sebze yiyemezsiniz” diyemez. Ama nereye kadar?Gün gelecek, çiftçi hiç üretemez hale düşecek. O zaman bırakın ucuzu acaba mal bulabilecek miyiz? Ki bunu çok ciddi düşünmemiz gerek. Tabii tarım üreticisinin malını değerinde satamamasının temel nedenlerinden biri de dünya fiyatlarıyla rekabet.Örneğin, pamuğu neden Yunanistan’dan alıyoruz da dünyanın en değerli pamuğunu ekmekten vazgeçiyoruz. Çünkü Yunan pamuğu çok daha ucuz. Ama ucuzluğunun nedeni Yunanistan’da pamuk üreticisine sağlanan devlet desteği. Aynı şekilde Türkiye’nin neredeyse her tarafını dolduran ithal malı sebze ve meyveler, sanayi hammaddesi olan tarım ürünleri için de geldikleri ülkede çok ciddi destekler var.Türkiye uzunca bir süre önce tarım ülkesi olmaktan vazgeçip sanayi ülkesi olmaya soyundu. Bunun sonuçlarının çiftçiyi vurmaması mümkün değil tabii ki. Konuya başka açılardan devam edeceğim.*****Kürt sorununa kumalı çözüm getiren belediye başkanı AKP’den kesin ihraç talebiyle disiplin kuruluna sevk edilmiş. Başkanı bilemeyiz ama zihniyeti değil partiden, ülkeden ihraç edilse azdır! (Gani Yıldız)
Arıcı dostum Mustafa Sarıoğlu Aydın’ın Sultanhisar İlçesi’ne bağlı Atça Beldesi’nde yaşıyor. Atça, Sultanhisar’dan çok daha büyük nüfusa sahip ve çok daha önemli ama bir türlü ilçe olamıyor, onu da bir başka yazıda anlatırım.Mustafa Sarıoğlu ile Marmaris dağlarında orman içindeki arıcıları gezmiş, sorunlarını ve taleplerini birinci ağızdan dinlemiştim. Sarıoğlu ne zamandır ısrarla “Arıcılar ölüyor, ama çiftçinin durumu daha da facia. Türkiye zenginlik ortasında yoksulluk çekiyor, gelip yerinde görmen gerek” diyordu.Geçen hafta sonu atlayıp gittim Aydın’a, oradan Atça’ya. İki gün boyunca dağ, tepe tarla gezdim. 35 derece sıcağın altında onlarca çiftçiyle konuştum. Hepsi nasıl yakınıyor anlatması bile zor.Öncelikle şunu söyleyeyim: Aydın Ovası dünyadaki en kaliteli pamuğun yetiştiği bölge. Ama şu anda üretici pamuk ekmiyor, çünkü pamuk ne yazık ki Yunanistan’dan geliyor. “Ucuz” diyorlar. Yunanistan devlet desteği veriyor, Türkiye ise kendi pamuğunu yok ediyor.Pamuk ekilmeyince üretici bu kez başka ürünlere yönelmiş. Ama onlar da para etmiyor.Açıkçası şöyle bir durum gördüm: Toprak inanılmaz verimli. Hani “Kuru tahtayı toprağa sok, seneye ağaç olur” denir ya, işte öyle. Kaldığım otelin balkonundan bütün ova görünüyordu, tek karış ekili olmayan yer yok. Her taraftan ürün fışkırıyor. Ama gel gör ki, kimse para kazanamıyor.Peki neden? Maliyetler çok yüksek. Örneğin mazot herkesin elini yakıyor. Çiftçi diyor ki “Eskiden bir kilo pamuk parasıyla bir litre mazot alırdık, şimdi üç kilo pamuk parası bile bir litre mazota yetmiyor.”İkinci büyük girdi gübre. Üçüncüsü tohum bedeli. Üstelik tohumların hepsi ithal, İsrail’den geliyor, bir kere kullandın mı, vazgeçebilmen olanaksız, ayrıca zaten başka tohum kullanmak da yasak.Hani hesapta İsrail’le ilişkilerimiz kötü ya, tohum işini nasıl halledecekler acaba? Çünkü bu tohumların dışında tohum da kullanılamıyor artık. Toprak bir kere bu tohumu gördü mü, başkasını kabul etmiyor.Ardından tarımsal ilaçların pahalılığı geliyor. Gerçi piyasada ucuz ilaç da var ama bunlar denetimsiz ve hatta zararlı. Bu ilaçları kullanan üreticilerin tonlarca malı yurt dışından dönmüş örneğin. İçinde zehir bulmuşlar.Dikkat ederseniz maliyeti artıran tüm unsurlar, aslında devletin elinde olan hizmetler. Devlet çiftçisini böyle öldürüyor.Sonuç: Çiftçinin durumu, çok üretebilmesine rağmen içler acısı. Başbakan “Ananı da al git” demişti bir çiftçiye. Çiftçi diyor ki “Gitmesine gidelim de, gidecek takat bile kalmadı ki.”Konuya çeşitli açılardan önümüzdeki günlerde de devam edeceğim.*****Erbakan’dan iptalCumartesi günü Ankara’dan İzmir’e doğru giderken Necmettin Erbakan‘ın basın danışmanı arayarak “Sayın Hocamız önümüzdeki perşembe günü sizin de arasında bulunduğunuz bir grup gazeteci yazar ile kahvaltılı bir sohbet yapmak istiyor. Katılabilir misiniz?” diye sordu. “Tabii” dedim. O sırada henüz Saadet Partisi Kongresi yapılmamıştı. Aklıma ilk gelen bu kongreden sonra bazı önemli konuları bizzat Erbakan’ın anlatmak istediği oldu. Referandum sürecine girilmesi de Erbakan’ın söyleyeceklerini bana göre önemli hale getiriyordu. Ancak pazar günü yapılan Saadet Partisi Kongresi’nde “beklenen” ama “bu çapta olacağı” tahmin edilmeyen gelişmeler yaşandı. Erbakan’ın istediği isimler listelerden çıkartıldı. Numan Kurtulmuş kongreden “yara” almış bir görünümle çıktı. Pazartesi günü ve dün Erbakan cephesinden yeni bir haber gelecek mi diye bekledim. Nitekim dün öğleden sonra arayarak “Sayın Hocamızın kahvaltılı toplantısı iptal edildi” dediler. Demek ki Erbakan kongredeki durumu kabullenmiş. *****HÂŞÂAslında yazınca kızıyorlar ama, bunları söylemek gerekiyor. Başbakan’ın enflasyondan teröre, duble yollardan dış politikaya kadar “başarı” olarak anlattığı her konuya “hamdolsun” diye başlamasını eleştirmiştim zamanında. Kızanlar olmuştu; “Burası Müslüman ülke” diye. Ben de “Tamam da, her konu dini bir tekele bağlanmaz ki” diye hep itiraz ediyorum.Başbakan’ın uçağına binen gazetecilerden öğrendiğimize göre Başbakan “erken seçim” konusunda “Erken seçim mi, hâşâ” demiş. Bu kelime aslında “asla” kelimesinin “dini” karşılığıdır. Hâşâ; Dine aykırı görülen bir ihtimalden söz edilirken kullanılır. Başbakan’ın bunu bilmemesi mümkün değil. Ama seçim konusunu bile dini bir kavramla anlatmaya çalışıyor. İyi de “erken seçimin dine aykırı tarafı” ne olabilir ki?*****Siz olana bakınÇevre Bakanı Veysel Eroğlu her nedense bütün mesaisini “23.59’da eğlence hayatının bitirilmesine” veriyor. Varsa yoksa İstanbul Boğazı’ndaki bazı eğlence yerlerinin yarattığı gürültü. Ama aynı Bakan örneğin “otoyol gürültüsü” konusunda hiçbir şey yapmıyor. “Egzoz” kirliliğine karşı bir şey söylemiyor. Anadolu’daki bütün akarsuları kirleten sanayi atıkları konusunda da çok önemli çaba görmüyoruz. Bakan kendi kitlesine hitap eden “popülist” bir söylemle eğlenceyi sorun ediyor. Bunun tatsız bir örneği Bursa Karacabey’de yaşandı. Bir düğünde müzik yayını 23.59’da bitmeyince, İlçe Emniyet Müdürü Selman Duman düğünün yapıldığı yere gidiyor. Gece yarısı olduğunu söyleyerek müziğin kesilmesini istiyor. İtirazlar sırasında kendini bilmezin biri müdürün kafasına şişeyle vuruyor. Müdür kan revan içinde hastaneye kaldırılıyor. Zannedersiniz ki Karacabey’de her gece düğün olur ve sabahlara kadar müzik çalar. Belli ki “bakanın” genelgesi zorunlu olarak emniyeti harekete geçirmiş. Ancak 40 yılda bir yaşanan bir olaya “bakan adına” müdahale edilince de, kendini bilmez vatandaşlara yeşil ışık yakılmış oluyor.*****Haklısınız ama...Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir aradı dün. Sultanahmet’teki turizm alanında turist otobüslerine çıkarılan zorlukları yazmış ve “Alan trafiğe kapalı ama belediye ve valilik araçları diledikleri gibi park ediyor” demiştim.Mustafa Demir “Evet haklısınız, maalesef bunu yaşıyoruz” dedikten sonra “Ancak çok önemli ve trafik açısından sıkıntılı bir bölge söz konusu. Üzerinde aylarca çalıştık. TÜRSAB ile işbirliği yaparak çözüm yolları aradık. İşimiz henüz bitmedi, yeni projeler devreye girecek” diye ekledi.Sonuçta şöyle anlaştık: Sultanahmet, yani tarihi yarımada çok önemli. Telefonla bazı bilgilerin verilmesi kolay değil. Bu nedenle önümüzdeki hafta Fatih Belediye Başkanı ile tarihi yarımada turu yapacağız. Ben eleştirilerimi söyleyeceğim, Başkan da hem cevaplayacak hem de projelerini anlatacak.*****Başbakan, “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısı tartışılmalı” demiş. Anlaşılan Türkiye’deki kurumların yapılarını tartışıp düzelttik, sıra uluslararası kurumlara geldi! (Gani Yıldız)
Geçen hafta Anayasa Mahkemesi kararı, terör olaylarındaki tırmanış, Başbuğ’un Cumhurbaşkanı’nı kızdıran konuşması arasında üzerinde fazla durulmayan ama son derece önemli bir gelişme daha vardı.Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mehmet Ali Şahin, bundan böyle her gün odasında “dinleme cihazı olarak bilinen” böcek taraması yapılmasına karar verdi. Bu konudaki karar Meclis kuralı olarak da kayda geçti.Böylelikle ilk kez iktidar kanadı “dinleme” konusunun çok ciddi olduğu yolunda bir itirafta bulunmuş oldu. Demek ki “dinleme” artık iktidar için de ürkütücü ve korkutucu bir hal almış durumda.Peki “dinleme” yapanlar kimler? Meclis Başkanı hangi amaçla dinlenir? Kaydedilen konuşmalar nasıl bir amaç için kullanılır?Aslına bakarsanız, Meclis Başkanı’na Ulaştırma Bakanı’nın bir süre önceki sözlerini hatırlatmak da gerek. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım telefonlarının dinlenmesinden şüphelenen vatandaşlara “Korkacak bir şeyi olmayan dinlemeden neden rahatsız olur?” demişti.Gerçekten Meclis Başkanı’nın da korkacak bir şeyi olmaz aslında.Burada dikkat çekici ve şaşırtıcı olan iktidarın “dinlemelerden” sakınmaya başlamış olması. Çünkü 8 yıllık AKP döneminde dinlemeler, izlemeler, gizli kayıtlar, video çekimleri hep iktidara muhalif çevrelere karşı uygulandı. Daha sonra bunlar “hükümeti devirme” gibi bir suç adı altında hem kamuoyuna açıklandı hem de pek çok kişi bu nedenle hapislere atıldı.8 yıllık iktidar döneminde AKP’lileri ilgilendiren bir iki dinleme kaydı kamuoyuna ifşa edildi, ki bunlar da iç çekişmelerin ürünüydü.Bu durum kaç yıldır ilgimi çok çeker. Çünkü iktidar sürekli olarak bir darbe paranoyası ile dinlendiğini, izlendiğini, fişlendiğini ileri sürerek hem kamuoyunun beynini yıkama operasyonu yapıyor hem de gözüne kestirdiklerinin başını ciddi biçimde sıkıntıya sokuyor.Bu kadar kişi “darbe yapmak” ya da “hükümeti devirmek” gibi iddialarla suçlanırken, her nasılsa bu “çetelerin” iktidara mensup kişilerle ilgili tuttukları kayıtların hiçbiri ortaya çıkmıyor. Eğer bu “çeteler gerçekten kayıtlar yaptılarsa bunlar nerede, neden iddianamelerde bunlar hiç yok?”Varsa yoksa muhalif kesimin telefon kayıtları, fişlenmeleri, izlenme görüntüleri. Bir kişi de çıkıp “Darbe yapacakların tüm konuşmaları dinlenmiş de, bunların dinletikleri neden ortada yok?” diye sormuyor.Mehmet Ali Şahin “dinleniyorum” paniğine kapılınca bunları hatırladım birden.***** Sarıgül iyi kurtulmuşMustafa Sarıgül, CHP’deki rüzgârı gördükten sonra biliyorsunuz “CHP’ye herkesin yardımcı olması gerek” diyerek partileşme aşamasındaki Türkiye Değişim Hareketi’ni durdurmuştu. Şimdi bakınca “çok iyi yapmış, ayrıca kendini de kurtarmış” diyebilirsiniz.Çünkü pek çok kişi TDH’nin “Baykal alerjisi nedeniyle” kurulduğunu ve CHP’nin yapamadığı muhalefeti yapacağını düşünüyordu. Hatta bu nedenle “TDH CHP’nin oylarını bölecek, Sarıgül ne yapmak istiyor böyle” diyenler bile vardı.Ancak şimdi anlaşılıyor ki TDH’nin böyle bir misyonu pek yokmuş. Çünkü Sarıgül hareketi durdurduktan sonra girişimi oluşturanlar “kitleler halinde AKP’ye kaydolmaya” başladı. Demek, Sarıgül dışındakilerin asıl derdi “tek başına iktidar olamazsa” AKP’ye payandalık yapmakmış. Sarıgül, Türkiye’nin çıkarı için bir adım atınca, TDH’yi oluşturanların da gerçek amacı ortaya çıkmış oldu.Sarıgül Kılıçdaroğlu’na yatıp kalkıp dua etmeli. Eğer hareket devam etseydi, TDH’yi oluşturanların gerçek niyeti de ortaya çıkacaktı, o zaman Sarıgül çok zorda kalacaktı. *****Sultanahmet’te turizme darbeFatih Belediyesi Sultanahmet’te “sözde trafiği düzenlemek” adına Ayasofya meydanına ve çevresine araç park ettirmiyor. Turist getiren otobüsler 50 lira karşılığında meydana girip yolcularını bırakıyor ve sonra gidiyor.Oysa Sultanahmet dünyanın en önemli turizm merkezlerinden biri. Turizme önem veren ülkeler öncelikle turistlerin bu bölgelere rahat gelmelerini sağlarlar. Bizde ise tam tersi oluyor. Turisti de turist getireni de bezdiriyorlar ve adeta haraç alıyorlar.Belediye yetkilileri “meydanı boş bırakıp güzelliği sergiliyoruz” türünden bahaneler ileri sürebilirler. Hemen söyleyeyim, turist otobüslerine yasak olan alanda belediyeye ve vilayete ait resmi plakalı araçlar canlarının istediği gibi park edebiliyorlar.*****Çağdaş gençlerle keyifli anlarÇağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, burs verdiği ya da derneğe gönüllü destek veren öğrencilerden oluşan bir yaz kampı açıyor her yıl.Kamp bu yıl Antalya’da. Öğrenci temsilcileri beni de davet ettiler. Kalkıp gittim.100’ün üzerinde üniversite öğrencisi Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin tahsis ettiği alanda çadırlarını kurmuşlar. Öğrenciler doğal olarak üçer dörder kişi aynı çadırı paylaşıyor.Kampta her şey öğrencilerin, daha ilk buluştukları gün oluşturdukları ekipler tarafından yapılıyor. Yemek düzeni, çevre temizliği, duyuruların yapılması, gezi ve eğlencelerin düzenlenmesi ve çalışma gruplarının oluşturulması günlük rutin işler.Gerçi bir yaz kampı havasında ama “Çağdaş Gençler” proje çalışmalarına ve beyin fırtınası niteliğindeki görüş alışverişine kendilerini o kadar kaptırmışlar ki denize girmeye fırsat bulamıyorlar. Öğrencilerin çoğu sabah 07.00’de kalkıp denizin tadını çıkarıyor.Çağdaş Gençlerle gerçekten çok keyifli anlar yaşadım. Benden bir gazetenin nasıl hazırlandığını öğrenmek istiyorlardı. 34 derece sıcağın altında iki saatlik sohbet eğer “Çocuklar biraz da şu güzel denizin tadını çıkaralım” diye müdahale etmesem hiç bitmeyecekti.Çünkü seçtikleri konulara hazırladıkları projelere o kadar sahip çıkıyorlar ki, dikkatlerini hiçbir şey bozamıyor.Kamptan ayrılırken, içimdeki umudun daha da arttığını hissettim. İktidarın 12 Eylül darbe döneminden kalma “gençleri pasifleştirin, bilgisiz, duyarsız, ilgisiz kalmalarını sağlayın” yönündeki yöntemine karşı direnen ve düşünüp, üreten ve bunları hayata geçirmeye çabalayan gençler sayesinde Türkiye’ye kimsenin kötülük yapamayacağına inanıyorum. *****İktidar, içeriği birbirinden çok farklı değişiklikleri aynı pakete koyup oylamamızı bekliyor. Referandum, sonucu itibariyle üstad Erkan Yolaç’ın “evet-hayır”ına benzeyecek. İki cevapta da kaybeden olacağız! (Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; geçen hafta kelimenin tam anlamıyla “dananın kuyruğu koptu” ve Anayasa Mahkemesi anayasa değişikliklerinin iptali konusunda kararını verdi. Zaten tartışılan iki madde içindeki birkaç kelime cımbızla çıkarıldı. Şimdi gözler referanduma çevrildi. Partiler “çok istekli” olmasalar da şimdilik referandum kampanyası için hazırlıklar yapmaya başladılar.AKP’nin işine gelmediAKP belli etmiyor belki ama, alınan karardan hiç de mutlu olmadığını söyleyebilirim. İktidar sözcüleri “iri” sözlerle referandumda “ezici bir evet oyu çıkacağını” söylüyorlar belki ama, içlerinden geçen şu: “Evet oyları yüzde 40’ın üzerinde olsun yeter, kabul edilmese de olur. Hatta keşke referanduma hiç gidilmeyecek bir formül bulsak.”Hesaplar tutmadıAKP ve maskeli yandaşları uzunca bir süredir “demokrasi ve özgürlük” nutukları atarak Anayasa değişikliklerini savunuyorlar. Gerçi asıl arzulanan Anayasa Mahkemesi’nden “tamamen iptal kararı” çıkmasıydı. Çünkü o zaman bunu “27 Nisan bildirisi” gibi kullanacaklarını hesaplıyorlardı. Mahkemenin bu kararı AKP ve yandaşlarının bütün hesabını bozdu.Operasyon suya düştüOysa AKP’nin Anayasa değişiklikleri ile temel hedefi Anayasa Mahkemesi’ni ve yargıyı tamamen ele geçirmekti. Şimdi öyle bir gelişme yaşandı ki AKP “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma” durumuna düştü. Anayasa değişikliklerinin kabul edilmesi halinde hızla amacına ulaşmak isteyen AKP şimdi tam tersi bir durumla karşılaşabilir.Tam egemenlikDurumu şöyle anlatayım: Eğer anayasa değişiklikleri aynen referanduma gitse ve kabul edilseydi, Anayasa Mahkemesi’nin ve HSYK’nın yeni yapısı için hızla seçimlere gidilecekti. Demokrasi ve hukuka hiç uymayan seçim sistemi sayesinde yargı içinde AKP zihniyetine bağlı kişiler kaç oy alırsa alsın göreve getirilecekti. Böylelikle en geç Ekim ayı içinde Anayasa Mahkemesi ve HSYK tamamen AKP kontrolünde olacaktı.Tam tersi olabilirBuna karşın, yeni durum referandumda kabul edilirse, bu kez yine seçimler yapılacak ama AKP zihniyetinde olanların “atama listelerine girme” şanslarının pek olmadığı ortada. Bu durumda örneğin üye sayısı 17’ye çıkan Anayasa Mahkemesi’nde AKP yanlısı 4 kişide kalırken hukuk ve demokrasiden yana olanların sayısı 13’e çıkabilir. Kısacası AKP en korktuğuna uğrayabilir.Gürültü sunidirAKP ve yandaşları birkaç gündür “demokrasi ve özgürlükler adına” diyerek yoğun bir kampanya sürdürüyor. “Yetmez ama evet” sloganıyla “güya” referanduma hazırlanılıyor. Ancak bana göre AKP durumdan son derece rahatsız ve değişikliklerin bu haliyle geçmesini hiç istemiyor. Çıkarılan gürültünün suni olduğunu ve kamuoyunu yanıltmaya yönelik olduğunu söyleyebilirim.Yollar aranacaktırBu nedenle önümüzdeki günlerde referandumdan kurtulmanın formülleri bulunursa kimse şaşırmasın. Örneğin Anayasa Mahkemesi’nin “TBMM’den halkoyuna giden metinde değişiklik yapmış olması” baz alınarak “Bu durumda millet iradesi çiğnenmiş oluyor, maddeler ya tamamen çıkmalı ya da yeniden görüşülmeli” görüşünün aktif hale gelmesi beklenebilir.Siyasi sıkıntıTabii referandumu yapmamak ya da bu maddeleri geri çekmek başta AKP olmak üzere partiler adına “siyaseten” çok sıkıntılı bir durum. Bu faktörleri öne sürmek rakipler tarafından “minderden kaçmak” olarak nitelenecektir. Bu nedenle dolaylı yollardan ve hatta yine hukuk üzerinden gelinerek bir formül arayışı yapılacaktır. Bu kimseyi şaşırtmasın.CHP de mutlu değilAnayasa Mahkemesi kararı CHP için de pek hoş olmadı. Çünkü CHP özellikle “seçim sistemi” nedeniyle Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın yeniden yapılanmasına karşı çıkıyordu. Seçim sistemi değişince, bu argüman hayli zayıfladı. CHP artık eskisi kadar “bu maddeler yargıyı ele geçirmek için düzenlendi” deme şansına sahip değil.AKP’yi oylamakDurum bu olunca CHP’nin temel politikası artık Anayasa değişikliklerini anlatmak yerine direkt iktidarı hedef almak ve referandumu “AKP’den kurtulmak istiyor musunuz” haline getirmek oldu. Peki bu tutacak mıdır? Açıkçası pek emin değilim. Kamuoyunun önemli bir bölümü “anayasa değişikliği ile iktidarın gitmesini” aynı potada değerlendirecek bilgiye sahip değil.Kampanya zorluğuAyrıca CHP ve diğer muhalefet referandum kampanyasında da AKP’nin olanaklarına sahip değil. AKP medyanın bütününde çok etkili. Özellikle ekranlarda “evet”çiler çok daha fazla boy gösterebiliyor. Muhalefetin elinde tek koz var: “Bu hükümet gitsin.” Oysa iktidar “demokrasiden, özgürlükten, darbe karşıtlığından, 12 Eylül intikamından” yola çıkarak pek çok argümanı kullanacaktır.Muhalefetin büyük hatasıSöz buraya gelmişken belirtmek istediğim bir nokta daha var. CHP’nin yeni yönetimi bana göre çok acele ederek henüz AKP bir yorum bile yapmadan, Başbakan ortaya çıkmadan, “Hayırda hayır vardır” açıklamasını yaptı. Oysa hiç olmazsa mahkemenin gerekçeli kararını açıklayana kadar bekleyebilirlerdi, ki çok şey değişebilirdi.AKP rahatlayıverdiEğer muhalefet “hayır” kararını birkaç gün bekletse, AKP şaşıracak ve ne yapacağını bilemeyecekti. Çünkü bir tarafta hiç işine gelmeyen bir değişiklik, diğer tarafta ne yapacağı belirsiz bir muhalefet. Böyle bir durumda AKP daha baştan panikleyecek ve çelişkili açıklamalar yapacaktı. CHP karar açıklayarak AKP’yi rahatlattı. AKP’nin memnuniyetsizliği aleni biçimde ortaya çıkmamış oldu.Hatta CHP evet deseBen burada biraz daha ileri gidiyor ve diyorum ki: CHP ve MHP hayır kampanyası yerine “Bu durumda AKP yargıya hâkim olamayacaktır, amaç oluşmuştur. Diğer maddelerle sorunumuz olmadığına göre biz de evet diyeceğiz” açıklaması yapsa AKP’nin tüm kimyası bozulabilirdi. Ancak özellikle CHP konuyu hiç düşünmedi bile ve hemen “hayır” diye ortaya attı kendisini.Boşuna güç harcanacakBu pazartesi son olarak anayasa referandumu konusunda oyumun hayır olduğunu belirtmek ama şunu da eklemek istiyorum: Şu anda yapılacak bir referandumun kimseye yararının olmayacağı ortada. Vatandaşın derdi anayasa değişikliği değil. Bu nedenle özellikle muhalefetin bu tür anlamsız bir referandumda boşuna güç harcayacağı çok ortada.Aslolan seçimdirBugün Türkiye’nin temel sorunu AKP’nin yargıyı ele geçirmek için dayattığı anayasa değişiklikleri değil, genel seçimlerdir. Referandumda zafer kazanmak muhalafet için elbette çok önemlidir ama asıl hedef genel seçimlerde AKP’nin yeniden tek başına iktidar olmasını önlemektir. Muhalefet bunu sağlayacak yöntemler bulamadığı takdirde referandumun da hiçbir önemi kalmayacaktır.Hepinize iyi haftalar dilerim...
Televizyon şovmenleri arasında kuşkusuz en başarılı isimlerden biri Acun Ilıcalı. Hiç bitmeyen bir enerji ile yıllar boyu, hiçbir şeyi kompleks yapmadan çalıştı, çabaladı, bugün Türkiye’nin en sevilen isimleri arasında.Acun’un en beğenilen programlarından biri tadı damaklarda kalan “Var mısın Yok musun” yarışması.Peki bu yarışmayı “çok izlenir” yapan unsurların başında ne geliyordu?Dostluk, arkadaşlık, dayanışma... Çünkü bu programdaki yarışmacılar, yarışan arkadaşlarının başarısı, para kazanması için ellerinden geleni yapıyorlardı.Kazananla coşkun bir sevince kapılıyor, kaybedenle de ağlıyordu yarışmacılar.Bir tür insanlık dersiydi bu yarışma.Ama Acun tuttu, bu yarışmanın en sevilen isimlerini Survivor denilen bir yarışmanın elemanları yaptı.İşte sihir de o zaman bozuldu.Çünkü bu yarışmada öne çıkmak, diğerlerini elemek ve hedefe ulaşmak gerekiyor.O andan itibaren o çok sevilen yarışmacıların bütün sevimliliği gitti, yerini sürekli dedikodu yapan, kavga eden, rakibini oyundan attırmak için her şeyi mübah sayan kişiler çıktı ortaya.Yanisi; insan karakterinin kötü tarafı baş gösterdi.Var mısın Yok musun’da dayanışma, sevgi, kardeşlik, dostluk, duygusallık sergileyenler şimdi haset, kin, nefret ve hırs duyguları içinde.Bilemiyorum; Acun’a bu gerçeği çıplak biçimde gözler önüne serdiği için teşekkür mü etmeliyiz, yoksa cana yakın sevgililerimizi elinden aldığı için kınamalı mıyız?Ben işin içinden çıkamıyorum.*****Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla keyifli pazarlar dilerim... Biraz sonraYaşlı dul kadın sabaha karşı polis karakolunu aramış. Kısık bir ses tonuyla “Dev gibi adamın biri evime girdi, üstümü başımı parçaladı, doymak bilmez azgın king kong beni defalarca mahfetti..” diye bir tecavüz ihbarında bulunmuş.. Polis “Şimdi hâlâ orada mı?..” diye sormuş. “Evet?..” demiş kadın.Polis “Sakin olun, hiçbir şey olmamış gibi davranın bir ekip gönderip aldırıyorum..” diye karşılık verince, yaşlı kadın “Şeyy, şimdi kendileri duşta..” demiş, “Sabah kahvaltımızdan sonra gönderseniz?.. Dokuz, on gibi mesela..”***ZayıflamaUma Thurman “Kilo vermek istediğim zaman çırılçıplak soyunur, yemeğimi öyle yerim..” diyor.. Aynada gördüğü zerafetini kaybedeceği düşüncesi ile az yiyormuş.. Ben de bunu denemeğe kalktım, Mc Donalds’tan tekme tokat kovdular!.. ***Ressamın ModeliRessam bütün dikkatini yaptığı nü resme yoğunlaştırmaya çalışmış. Başaramayınca peletini, fırçasını bir kenara fırlatıp resmini yaptığı dayanılmaz güzellikteki model kıza sarılmış ve uzun uzun öpmüş onu.. Kız onu ittirerek kurtarmış kendisini, “Çalıştığınız bütün modellere de aynı şeyi mi yaparsınız?..” demiş kızarak dudaklarını kolunun tersiyle silerken, “Hayır.. Yemin ediyorum, ilk defa böyle bir şey oldu..” diye cevap vermiş ressam ağlamaklı. “Gerçekten mi?..” demiş kız yumuşayarak, “Daha evvel bu stüdyoya kaç model girdi?..” Ressam başını öne eğerek “Dört..” demiş, “1 sürahi, 2 elma ve bir vazo!..”***Neredeyiz?Bir grup ekonomist Alp Dağları‘na tırmanmışlar. Birkaç saatlik bir tırmanıştan sonra kaybolduklarını fark etmişler. Kafile başkanları haritayı açmış, ters çevirip bakmış, düzeltip bakmış, arazi üzerindeki nirengi noktalarını araştırmış, elindeki pusula ve güneş konumunu incelemiş... Bir takım hesaplar yaptıktan sonra, “Evet arkadaşlar..” demiş, işaret parmağını ileri doğru uzatarak, “Şu ilerideki dağı görüyor musunuz?” Diğerleri hemen onaylamış, “Evet..” diye, “Mevcut harita konumu ve yaptığım hesaplara göre şu anda onun tam üzerinde bulunuyoruz!..” ***Spor salonuAdamın biri işe girerken “Şirketinizde jimnastik salonu var mı?” diye sormuş.“Bizde böyle bir şeye ihtiyaç duyulmaz..” diye cevap vermiş müdürü ve gerekçelerini sıralamış: “Size verilen bir görevi tamamlamak için sabahtan akşama kadar koşuşturacaksınız, bin dereden su getireceksiniz, bitince başınız göğe erip patrona koşacaksınız, hata yapma ihtimaliniz varsa ayaklarınız önce geri geri gidecek, sonra onun etrafında daireler çizeceksiniz, o işle ilgili vergi kaçıracak ve sorumluluğu başkasına atacaksınız, işi tamamlamak için kuralları eğip büküp gerecek, ağırlığınızı koyacaksınız ve her zaman şansınızı zorlayacaksınız!..” ***Doğum günüHastanede doğum sonrası bebekle ilgili kayıtlar tutulurken anneye sormuşlar “Babasının doğum tarihi ne ?..” diye. Kadın söyleyince hemşire “Dikkat ettiniz mi?..” demiş, “Bebeğinizin doğum tarihi kocanızınkinden tam 9 ay sonra!..”Kadın “Hiç fark etmemiştim..” diye cevap vermiş, “Önceki oğlumun da öyle..”Hemşire “Size bir akıl vereyim..” demiş kadının elini okşayarak, “Bir dahaki sefere kocanızın doğum gününde bir kravat almayı düşünseniz!..” ***** Öldüren diyaloglarTabii ki Yıldırım Tuna’dan...- Neden kadınların sadece yüzde 10’u cennete gider?..- Tamamı gitse orası cehenneme dönerdi!..***- Kocamla aşk hayatımıza “Olimpiyat aşkı” adını taktım şekerim..- Hadi yaa?.. Hızlı ve heyecanlı yani?..- Yok hayatım, herifle dört senede bir beraber olabiliyoruz!..***- 55 yaş üzeri kadınların göğüslerinin arasında olan, ama 25 yaş cıvarı kızların gögüslerinin arasında olmayan şey nedir?..- Göbek deliği!..***- Kocamla anlaşamıyoruz şekerim çünkü burçlarımız anlaşamıyor.. Ben aslanım o.. Herif resmen bir ayı!..- Aa?.. Akrep, koç falan değil mi yani?..- Yok canım, herif resmen bir ayı!..
Gaziantep Türkiye’nin en hızlı gelişen ve değişen kentlerinden biri. Bunu taa Celal Doğan’ın başkanlık yaptığı dönemden beri adım adım izliyorum ve büyük keyif alıyorum.Celal Doğan Gaziantep için efsane bir başkan olmuştu.Çok güzel ve olumlu olan şu ki, Doğan’dan sonra gelen başkan Asım Güzelbey de yapılan atılımları geliştirerek sürdürdü. Bir komplekse kapılmadan Gaziantep’in yıldızını parlatmaya devam ediyor.Geçen hafta sevgili dostum Ömer Kayalıoğlu arayarak “Gaziantep’ten gelen iki arkadaşımla tanıştırmak istiyorum. Anlattıkları beni çok heyecanlandırdı, bu heyecanı senin de yaşayacağını umuyorum” dedi.Buluştuk. Kayalıoğlu’nun arkadaşları meğer Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Fuat Özçörekçi ile Genel Sekreter Yardımcısı İbrahim Evrim’miş. Özçörekçi’yi görünce çok şaşırdım, çünkü o kadar genç ki... Zaten şu anda büyükşehir belediyeleri genel sekreterleri arasındaki en genç olanıymış.Neler konuştuk? İnanın o kadar çok şey anlattılar ki, bırakın ayrıntıları, madde madde sıralasam yerim kalmaz.Ama örneğin Atatürk’ün Gaziantep Bey Mahallesi nüfusuna kayıtlı olduğunu bilmiyordum. Cumhuriyetin ilanından önceki müthiş savunması nedeniyle Antep’e Gazi unvanı verilmesinden sonra soyadı kanunu sırasında Gaziantepliler “Siz ‘Gazi’siniz, biz de ‘Gazi’yiz. Size fahri hemşehrilik vermek istiyoruz” demişler. Atatürk kabul edince Bey Mahallesi nüfusuna kaydını yaptırmışlar. Böylelikle Atatürk’ün nüfus kütüğü de Gaziantep’e gitmiş.“Biz Atatürk’ün yönetim anlayışını Gaziantep’te yaşatmaya çalışıyoruz, gardırop Atatürkçülüğü yapmıyoruz” dedi. Özçörekçi buradan yola çıkarak “2011 yılını Gaziantepli Atatürk sloganı ile yaşayacağız. Atatürk’ün burada kaldığı evi Sanioğlu Ailesi bedelsiz belediyeye verdi. Orayı şimdi müze ev haline getiriyoruz” bilgisini verdi.Peki nedir Gaziantep’teki başarının sırrı? “İnsan kaynaklarını iyi kullanma ve eğitim” diye cevap verdi Genel Sekreter: “Biz bildiğimizi iddia etmiyoruz, ama hep birlikte öğreniyoruz. Yönetim ve kaynakların kullanılması konusunda sürekli eğitim alıyoruz ve veriyoruz. Böylelikle belediyede çalışan herkes yönetime katılma, verimli olma, yeni projeler üretme konusunda vizyon sahibi oluyor.”Gaziantep’in raylı sistemi bitmek üzereymiş. Başka illerde en az 180 milyon euro’ya mal olan raylı sistem Gaziantep’te sadece 60 milyon liraya mal edilmiş. “Nasıl olur?” diyorum. Cevap veriyorlar: “Biz de inanamadık. Ama işi bilmediğimizi, her şeyi öğrenmek istediğimizi söyledik. Tek bir ihale yerine her konu için ayrı uzmanlar bulup işi verdik. Kullanılmış vagonlar alıp yeniledik. Önce çok karşı çıkan oldu. Karışıklık olur diyenler çıktı. Sonuçta inanılmaz bir fiyata raylı sistemi bitirdik.”Aslına bakarsanız Özçörekçi ve Evrim daha çok kültür, sanat ve eğitim alanında konuştular. Çünkü diyorlar ki “Gaziantep’teki klasik belediye hizmetlerinde hiçbir aksama yok. Biz kaliteyi artırma adına sanatı, tarihi, eğitimi yüceltmeye çalışıyoruz.”Bunun mantığı da şuymuş: “Türkiye’de eksik olan şeylerden en önemlileri nezaket ve zarafet. Bu iki özelliği kazanmak da kültür ve sanattan geçiyor. Kültür sanat gelişip halkın da özümsemesi sağlandıkça nezaket ve zarafet de artacatır.” *****Kısa başlıklarla GaziantepFuat Özçörekçi ve İbrahim Evrim’le sohbetimde Gaziantep’le ilgili pek çok bilgi aldım. Birkaçını burada yazmak istiyorum:* Gaziantep müzeler kenti oluyor. Şu anda 7 müzesi var. Sayı 15’e çıkacak.* Dünyanın en büyük mozaik müzesine sahip Gaziantep, yeni ve modern müzenin açılışına hazırlanıyor.* Doğal ortamda yaşayan hayvanların izlenebildiği hayvanat bahçesi turizmde bir cazibe alanı haline getirilecek.* Kentte işsizlik oranı çok düşük.* 4 organize sanayi bölgesine beşincisi de yakında katılacak.* Gaziantep yakın bir gelecekte “kara limanı” haline gelecek. Orta Doğu’nun lojistik merkezi olacak.* Türkiye’de ilk kez bir “yeni kitaplar kütüphanesi” oluşturuldu.* Ferzan Özpetek bütün Türkiye galalarını Gaziantep’te yapıyor.* Kente 30 kilometre uzaklıkta ortaya çıkarılan Anadolu’nun en büyük Bizans kilisesi onarılıyor. Çevrede kazılar yapılıyor. Kilisenin bir özelliği de üzerinde tarih olması. Kilise 490 yılında yapılmış. ***** Kask sadece büyük kentlerde takılıyorBir iki yıl önce yazmıştım. Ama yetkililer “uyuduğu” için değişen bir şey olmuyor.Günümüzün kent içi ulaşımında en çok kullanılan araçlardan biri motosiklet. Ancak bu çok yararlı araç kötü kullanım, trafik kurallarına uymama ve dikkatsizlik nedeniyle pek çok ölüme de neden oluyor.Bu tür kazalarda sürücüyü koruyan önlemlerin başında kask geliyor. İstanbul’da kask takmamış bir motosikletliye rastlayamazsınız. Çünkü polis aksi halde anında ceza yazar. Haydi bir de Ankara ve İzmir böyle diyelim; diğer kentlerde kask takan bir kişi bulamazsınız. Sanki kazalar sadece büyük kentlerde sürücülerin ölümüne neden oluyor. Anadolu kentlerinde on binlerce kişi her gün kask takmadan trafiğe çıkıyor. İşin garibi çok açık görünen bir suç olduğu halde Anadolu kentlerinde trafik polisleri hiçbir işlem yapmıyor.*****Maliye: Baş edemiyoruzPerşembe günü yayınlanan “Maliye zorla dergi satar mı?” başlıklı yazım üzerine Maliye Bakanı Mehmet Şimşek‘in basın danışmanı Hakan Aktürk aradı. Aktürk bu tür dolandırıcılık girişimleri ile baş etmekte zorluk çektiklerini belirterek, “Bazılarını yakalatıyoruz, sonra başka yerden tekrar çıkıyorlar” dedi.Aktürk, Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanan ve mükelleflere satılan hiçbir dergileri olmadığını, mevcut olan hiçbiriyle de bağlantıları bulunmadığını söyledi. “Vatandaşın maliyeden gelen bir yazı sanarak tuzağa düştüğünü” belirten Aktürk, “Herkese sesleniyorum. Maliye adına geldiğini söyleyen kim olursa olsun mutlaka hüviyet sorun, eğer şüphelenirseniz de hemen polisi ya da maliyeyi arayın demekten daha fazla şansımız da yok” dedi. ***** Nikâh terörüHafta içinde nikâhtan çıktıktan sonra tinercilerin saldırısına uğrayan gelin damat haberi vardı gazetelerde. Beyoğlu Evlendirme Dairesi‘nde nikâhlanan bir okurum da başından geçenleri sıralamış:* Nikâh salonu görevlileri bahşiş almak için beni bir odaya soktular.* Para vermezsem nikâhın düzgün gitmeyeceğini söylediler.* Video-fotoğraf çeken kişi 350 lira para istedi.* Nikâh sonrası çekilen fotoğrafları davetlilere fahiş fiyatla sattılar.* Çıkışta etrafımızı tinerciler sardı, para istedi.* Verdiğimiz parayı beğenmedikleri için arabamızı çizdiler.Bütün bunlar Beyoğlu Belediyesi Evlendirme Dairesi yetkililerinin gözü önünde yaşanıyor, kimse önlem almıyor. Benim gücüm bu kadar masrafı kaldırmaya yetmez ki.