Herkes büyük bir merak içinde bugün yapılacak Kılıçdaroğlu-Erdoğan görüşmesini bekliyor. Hemen söyleyeyim ki, bu görüşmeden hiçbir şey çıkmayacaktır. Çünkü çıkması olanaksızdır.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın randevu talebini “nezaket” gereği kabul etmiştir. Kılıçdaroğlu, AKP ve yandaşlarının “muhalefete muhalefet” konusundaki beyin yıkamayı andıran propagandalarına karşı “çaresiz” kalarak bu randevuyu vermiştir.
Kamuoyunda “Her şeyi CHP engelliyor, dünyanın hiçbir yerinde bu kadar kötü muhalefet yok” söylemine karşı, halkın tepkisini toplamamak adına görüşmeyi kabul eden Kılıçdaroğlu, bu baskı nedeniyle bence önemli bir hata da yapmıştır.
O da şudur: İktidar Kürt açılımı adını verdiği sonra binbir kere ismini değiştirdiği “sözde açılım” adına şu ana kadar somut tek adım bile atmadı.
Çünkü artık çok belli ki AKP’nin bu açılımla ilgili hiçbir planı, projesi yok. Sadece Güneydoğu halkına “şirin gözükmek” ve BDP’ye gitmesi muhtemel oyları AKP’ye çekmek için başlatılan bu açılımın içi boştur. Boş olduğu için de iktidar özellikle muhalefete yönelmekte ve “Taşın altına elimizi hepimizin sokması gerek” gibi karşı çıkılamayacak ama anlamı da olmayan bir politikayı dayatmaktadır. Erdoğan “görüşmelerden yarar umduğunu” belirterek, yine kamuoyuna “şirin” gözükecek bir söylemle “Gelsinler, önerilerini söylesinler, birlikte yapmaya hazırız” demektedir. Oysa CHP Genel Başkanı’nın görüşmeye gitmeden önce “bir gündem talep etmesi” gerekirdi. Kılıçdaroğlu “Bizimle ne konuşmak istiyorsunuz, hangi önerileri hazırladınız” diye sorması ve görüşme için randevuyu ondan sonra vermesi daha doğruydu. Bugünkü görüşmeyi belli ki Tayyip Erdoğan bir propaganda aracı olarak kullanacaktır. İçi boş bir açılıma ne CHP’nin ne de başkasının bir katkı sağlaması mümkün değildir. Bu durumda Erdoğan “Elimizden geleni yapıyoruz ama muhalefet diretiyor, yol alamıyoruz” deme şansını bulacaktır ve kamuoyunun bir bölümünü etkilemekte başarılı da olacaktır. Bugünü heyecanla bekleyen, bir sonuç çıkacağını uman ve böylelikle “Kürt sorununun çözüleceği” varsayımına kapılanları uyarmak istedim.
Dursun Çiçek olayı
İnanılır gibi değil. Eğer iddialar doğruysa Askeri savcılık kamuoyunda “ıslak imza” olarak bilinen “AKP’yi ve Gülen’i bitirme planı”nın kahramanı Dz. Albay Dursun Çiçek’in, bu planı tek başına ve sırf intikam amacıyla yaptığını belirlemiş. Savcılık bu nedenle bir de iddianame hazırlamış. Eğer bunlar doğruysa son yılların en büyük askeri skandalı ile karşı karşıyayız. Ben bunları yazıncaya kadar Genelkurmay’dan bir açıklama gelmemişti.
Pazar gününe kadar bir açıklama olması ihtimali üzerine beklemek istiyorum. Çünkü her şeye rağmen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu kadar zayıflamış olabileceğine inanamıyorum.
Eğer tatmin edici bir açıklama olmazsa pazartesi günü bu konudaki görüşlerimi yazacağım.
Bu bir acz göstergesi değil mi?
İsrail’in vahşi Mavi Marmara baskınında 9 yurttaşımızı kaybetmiştik. Bunlardan biri henüz 19 yaşında olan Furkan’dı. İyi eğitim gören, pırıl pırıl bir gencimiz İsrail’in ala saldırısı sırasında hayatını kaybetti.
Türkiye elbette bu kanlı cinayetlerin hesabını soracaktır.
Ancak Erdoğan’ın Srebrenica katliamını anma törenlerinden sonra yaptığı konuşma beni gerçekten hayretler içinde bıraktı. Çünkü Erdoğan, Furkan konusunda Amerika’yı suçlayarak “Türk kökenli olduğu için mi hiç ilgilenmiyorlar?” diye sordu.
Erdoğan’a böyle söyleten, Furkan’ın aynı zamanda Amerikan vatandaşı olması. Ve Erdoğan ölen bir Türk genci için Amerika’nın hesap sormasını istiyor.
Furkan, doğum yeri nedeniyle Amerikan vatandaşı olabilir. Ama o bir Türk gencidir ve hesabının sorulması için Amerika’dan medet ummamıza gerek yok. Eğer alçak bir saldırıda öldürülen Türk gencinin hesabının Amerika tarafından sorulmasını istiyorsak, bu aynı zamanda bir acz göstergesidir de.
Önce sen hesabını soracaksın, ancak ondan sonra “katmerli” olsun diye Amerika’nın da hesap sormasını tavsiye edeceksin.
‘Siz ucuza satacaksınız biz de ucuza yiyeceğiz’
Aydın’ın Sultanhisar İlçesi Atça Beldesi’nde onlarca tarım üreticisi ile sohbet ediyorum. Hepsi yakınıyor. Mallarının para etmediğini, borç içinde kıvrandıklarını söylüyor. Kimileri ise “çekip gitmekten” bile söz ediyor. Örneğin biri “Fransa’da olsak devlet bizi el üstünde tutar, çünkü biz tüm halkın karnını doyuruyoruz, biz çalışıyoruz, üretiyoruz” diyor.
Bir üretici diyor ki; “Yıl boyu uğraşıp dünyanın en lezzetli çileğini yetiştiriyoruz, ama bir liraya bile satamıyoruz.”
Bunları dinlerken, şaka ile karışık “İyi de, siz çileği bir liraya satınca biz de İstanbul’da 2 liraya harika çilek yiyoruz” dedikten sonra ekliyorum; “Bakın, bir gazeteci olarak sizi yazdığımda tahmin ediyorum pek çok okur bana tepki gösterecek. Çünkü onlar gerçekten sizin çektiğiniz sıkıntıları bilmiyorlar, ama hiç olmazsa ucuza meyve sebze alabildikleri için de şükrediyorlar. Kısacası bizim kentlerdeki rahatımız sizin sıkıntılarınız sayesinde oluyor.”
Bu tabii çok önemli bir çelişki. Hiç kimse kentlerde yaşayan milyonlarca insana “Çiftçi kan ağlıyor, bu kadar ucuza meyve sebze yiyemezsiniz” diyemez. Ama nereye kadar?
Gün gelecek, çiftçi hiç üretemez hale düşecek. O zaman bırakın ucuzu acaba mal bulabilecek miyiz? Ki bunu çok ciddi düşünmemiz gerek. Tabii tarım üreticisinin malını değerinde satamamasının temel nedenlerinden biri de dünya fiyatlarıyla rekabet.
Örneğin, pamuğu neden Yunanistan’dan alıyoruz da dünyanın en değerli pamuğunu ekmekten vazgeçiyoruz. Çünkü Yunan pamuğu çok daha ucuz. Ama ucuzluğunun nedeni Yunanistan’da pamuk üreticisine sağlanan devlet desteği.
Aynı şekilde Türkiye’nin neredeyse her tarafını dolduran ithal malı sebze ve meyveler, sanayi hammaddesi olan tarım ürünleri için de geldikleri ülkede çok ciddi destekler var.
Türkiye uzunca bir süre önce tarım ülkesi olmaktan vazgeçip sanayi ülkesi olmaya soyundu. Bunun sonuçlarının çiftçiyi vurmaması mümkün değil tabii ki. Konuya başka açılardan devam edeceğim.
Kürt sorununa kumalı çözüm getiren belediye başkanı AKP’den kesin ihraç talebiyle disiplin kuruluna sevk edilmiş. Başkanı bilemeyiz ama zihniyeti değil partiden, ülkeden ihraç edilse azdır! (Gani Yıldız)

