‘Vaka-i Hayriye’ tamam şimdi sıra Asakir-i Mansure-i Muhammediyye’de

26 Temmuz 2010

Zaman Gazetesi yazarı Profesör Mümtazer Türköne “Ordunun fesat yuvası haline geldiğini ve artık yeni bir ordu kurulması gerektiğini” yazdığında açıkçası bunu bir “şaka” gibi değerlendirmiştim. Hatta yazdığım yazıda orduya bu kadar hakaret edilmesini de eleştirmiştim. Yine de yazımın sonunda “Yazan kişinin kim olduğuna bakınca, bunun hayata geçirilmesi için hazırlıklar yapıldığı gerçek olabilir” yorumunu eklemiştim.Çünkü kim olursa olsun Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında bu kadar iddialı ve ağır bir yazı yazacağını pek düşünmüyordum. Korkulacağı için değil, ülke güvenliği ve esenliği için sakıncalı olacağını düşündüğüm içindi.Mahkemenin 28’i muvazzaf general/amiral olmak üzere 102 kişi hakkında “yakalama” emri çıkarmasından sonra Türköne’nin yazısının hiç de şaka olmadığını, hatta bununla ilgili yazımın sonundaki yorumun da doğru olduğu yolundaki görüşüm daha netlik kazandı.Anlaşıldığı kadarıyla ordu içinde çok ciddi bir tasfiyeye gidiliyor. Türköne’nin tanımındaki gibi “fesat yuvası haline gelen ordu” ortadan kaldırılmıyor ama, iktidarı rahatsız eden tüm unsurlar yok ediliyor.AKP ve yandaş medya çok uzun süredir Silahlı Kuvvetler üzerinde spekülasyonlar yaratıyor, ordu karalanıyor, aşağılanıyor. “Darbe paranoyası” yaratılarak bu görüşlere kamuoyunun da ortak olması sağlanmaya çalışılıyor.Demokratik hukuk devleti kuralları içinde, bu yıpratmalara karşı Silahlı Kuvvetler’in etkisiz ve yetersiz kaldığı da net biçimde görülüyor. Hele son dönemlerde ordunun en üst yönetimini elinde tutan komutanların çekingenliği, basiretsizliği de buna eklenince ordunun ne saygınlığı ne de güven vericiliği kaldı.İktidar, Silahlı Kuvvetler’in yapısından, eğitim sisteminden, ideolojisinden çok rahatsız. Özellikle laik demokratik devlet yapısının korunması konusunda Silahlı Kuvvetler’in hassasiyetinin bilinmesi, bir yaptırım gücü olmamasına rağmen iktidarı sürekli tedirgin ediyor.Şimdi belli ki, Silahlı Kuvvetler‘e yönelik operasyonun son hamlelerine gelinmiş durumda. Yüksek Askeri Şûra toplantısından hemen önce hayata geçirilen bu “yakalama” emirleri sayesinde tutuklansınlar tutuklanmasınlar, adı geçen tüm generallerin emekli edilmeleri şaşırtıcı olmayacaktır.Ve çok belli ki Genelkurmay Başkanı da bu tasfiye planının bir parçasıdır. Hukuk ve demokrasi gereği olsa da, hiçbir ülkede 102 subayın birden, üstelik elde yeni kanıtlar bulunmadan tutuklanması normal karşılanmaz. Ve hiçbir ülkede bir Genelkurmay Başkanı’nın haberi ve hatta oluru olmadan böyle bir operasyon yapılmaz.Başbakan’ın, “demokratik açılım” derken bir anda “terörü bahane ederek” yeni kurulacak bir ordudan söz etmesi de bu tasfiye hareketine bir başka anlam katıyor.Kısacası 1826’dan sonra ikinci bir “Vaka-i Hayriye” olayı yaşıyor gibiyiz. Sorun “Asakir-i Mansure-i Muhammediyye” kurulacak mı kurulmayacak mı?*** Vaka-i Hayriye nedir? Osmanlı İmparatorluğu’nun en büyük askeri gücü, imparatorluğun kuruluş yıllarından itibaren hizmet veren (1324) Yeniçeri Ocağı idi. Osmanlı’nın fetih dönemlerinde olağansütü başarılar gösteren Yeniçeri Ocağı, duraklama döneminden itibaren çeşitli nedenlerle devlet yapısı içinde sorun olmaya başlamıştı. Özellikle savaş ganimetlerinin paylaştırılmasında adaletsizlik olduğunu dile getiren Yeniçeriler “kazan kaldırma” olarak tanımlanan, küçük çaplı isyanlarla padişahların da korkulu rüyası olmuştu.Bu kazan kaldırmalar sonunda pek çok sadrazam ya da yüksek katlardaki devlet görevlilerinin azline-idamına sebep olan Yeniçeriler’i ortadan kaldırma fikri ilk kez Sultan 2. Mahmud döneminde gündeme geldi.2. Mahmud, sık sık başkaldıran Yeniçeri Ocağı’nı lağvetmek için çok gizli bir operasyon başlattı. Yeni bir askeri yapının temelleri atılırken Yeniçeriler’in bundan hiç haberi olmadı.11 Haziran 1826’da, bir şekilde kışkırtılan Yeniçeriler başkaldırdı. Yeniçeriler 15 Haziran’da Babıali’ye doğru yürüyüşe geçip çevreyi kontrol altına alınca, Ulema bunun caiz olmadığına karar verdi ve operasyon başladı. Sekban askerleri arkalarına silahlandırılmış halkı da alarak Yeniçeri Kışlası’nı sardı. Kışla top ateşiyle yerle bir edilirken, yakalanan Yeniçeriler kılıçtan geçirildi, kaçmayı başaranlar sonradan yakalanıp idam edildi.17 Haziran 1826’da 2. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nın tamamen kapatıldığını açıkladı.Bu, tarihin bir parçası. İşin bir de başka yüzü var. Yeniçeri Ocağı aynı zamanda Bektaşi Ocağı. Sünni kesim Yeniçeri’nin bu durumundan pek hoşnut değil. Hele Yeniçeri’nin, para kazanmak adına güç kullanarak ticarete girmesi, Ahi teşkilatlarını da kontrol etmesi rahatsızlık yaratıyor.Bu açıdan bakınca, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması aynı zamanda Bektaşiliğin de sonunu getirmiştir. Yeniçeriler bittikten sonra Bektaşi Ocakları, tekkeler, zaviyeler de kapatılmış ve mensupları da ya öldürülmüş ya da sürülmüştür. Sünni-Alevi gerginliğinin başlaması da bundan sonradır. Yeni ordu ile Sünnilik de artık tamamen resmi ideoloji haline gelmiştir.*** Hiç kimse “ne oluyor?” diye dövünmesin!İnegöl’de yaşanan olaylar dehşet vericidir, ürkütücüdür, korkutucudur. Ama Anadolu’nun çeşitli yerlerinde bu tür olaylar yaşanıyor, İnegöl şimdiye kadar olanlar içinde en şiddetlisi.Peki ne zamandan beri yaşanıyor benzer olaylar? İktidarın “açılım yapıyorum” demesinden ve hiçbir şey yapılamamasından sonra.Açılıma asla karşı çıkmadan, ancak “Bunun içi boş; bu, sorun yaratacaktır” dedim ilk günden beri. Ardından yaşadığımız olaylar gösterdi ki, bugüne kadar terörle teröristi ayırmayı bilen Türk ve Kürt halkları giderek düşman haline getiriliyor. Bu konuda pek çok kişi uyardı. Ama kendilerini demokrat diye niteleyen kesimler açılım sorgulmayı darbecilik, ırkçılık, Kürt düşmanlığı olarak tanımladılar. Televizyonlardaki sayısal üstünlüklerini kullanarak milletin beynini yıkamaya çalıştılar.Oysa sonuç ortada. Açılımdan bu yana terör arttı, ayrılıkçı söylemler güçlendi, halkın zihninde hiç olmayan kin ve nefret ortamı gelişmeye başladı. Ülkenin önemli bölümü “barut fıçısı” haline geldi.Daha önce de yazdığım gibi bu tür olaylar direkt Türk-Kürt tartışmasından başlamaz. Çok daha basit nedenlerle, örneğin kız meselesinden, trafikte yol vermemekten, borcunu ödememekten kaynaklanır ve birden etnik kavgaya döner.İnegöl’de de böyle oldu. Aynı kavga açılımdan önce de yaşanabilirdi muhtemelen. Ama bu kadar büyümezdi. Taraflar arasındaki sıradan bir kavga olarak başlar ve biterdi.Ancak görüyoruz ki, basit bir kavgada bile tarafların kimliğine göre olaylar büyüyor. İktidar bu olaydan büyük öfke ve üzüntü duyduğunu açıkladı. Ama dövünmenin âlemi yok. Bu iklim bilerek ve isteyerek yaratıldı. Değiştirmek de iktidarın görevidir.***Türkiye sivilleşiyormuş. Doğrudur, zira dışarıda asker kalmadı! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

AKP’nin hedefi yüzde 40’ın üstü

25 Temmuz 2010

Sevgili okurlar; haftanın son gününü bitirdiğimizi sandığımız bir anda, mesai saatinin bitiminde İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi “Balyoz” adını verdiği dava ile ilgili olarak 28’i muvazzaf general, muvazzaf-emekli toplam 102 subay için “yakalama” kararı aldığını açıkladı. Yaklaşan referandumla bağlantısı olabileceği anlaşılan karar tabii ki gündeme bomba gibi düştü.Darbe hesaplaşmasıİktidar referandum sürecini “darbe karşıtlığı” stratejisi üzerine oturttu. Nitekim iktidar yanlısı medya 102 yakalama kararını hemen 12 Eylül’le bağdaştırdı. Yapılan yayınlardan anladığımız kadarıyla iktidarın askeri bu kadar çaresiz hale getirmesi bir “kahramanlık” olarak sunuluyor. “12 Eylül’de buna cesaret eden çıkamamıştı” mesajı verilmeye çalışılıyor.Bu nasıl cunta?İktidar ve yandaş medya, her şeye rağmen tüm orduyu karalamaktan çekindiği için ısrarla “cunta” ve “çete” tanımları üzerinde duruyor. “Biz orduyu çok seviyoruz ama içindeki çeteler ayıklansın” söyleminin arkasına sığınarak orduya diledikleri gibi hakaret etme alanı yaratıyor kendilerine. Tabii bir cuntada 28 generalin bulunmasının garipliği üzerinde hiç kimse durmuyor.Ne çekmişler?Başbakan, referandum kampanyasını “darbe karşıtlığı” üzerine oturturken, 12 Eylül’ü şikâyet ediyor ve darbenin mağduru olduklarını söylüyor. Ama sıra örnek vermeye gelince 27 Nisan’a getirip bağlıyor konuyu. Çünkü 12 Eylül’de dini siyasete alet edenlerin neredeyse hiçbir mağduriyetleri olmadı. Tam tersine bu kesim 12 Eylül’e büyük destek verdi. 1982’de Anayasa referandumunda da “evet” dedi.Biraz vicdan varsaBu nedenle, diyorum ki kendilerini 12 Eylül mağduru gibi gösterenler, eğer vicdanları varsa 1982 Anayasası için kullandıkları oyu açıklasınlar. Bir yazarın istediği gibi Kuran’ı Kerim’e el basarak yemin falan da etmesinler, gözlerimizin içine bakarak kullandıkları oyun rengini söylesinler. Ama söyleyemezler, çünkü gerçeği söylediklerinde bugünkü oyunları batağa saplanır.Demokrasi oylanmıyorDönelim önümüzdeki referanduma. AKP kampanyayı Bingöl’den başlattı. Başbakan halka “Demokrasi istiyorsanız evet deyin, darbeden yanaysanız hayır kullanın” dedi. Bu söylem kandırmacadır. Demokrasi oylanmıyor, Daha önce 16 seferde yapılmış 66 madde değişikliğine 24 yeni madde ekleniyor. Hepsi bu. Halkın önüne götürülen bir konuyu böyle adlandırmak bile demokrasi karşıtlığının kanıtıdır.İntikamcı demokrasi!AKP ve yandaşları referandum kampanyasını 12 Eylül üzerine oturtmaya çalışırken, demokrasiye çok ters bir söylemi dile getiriyorlar aslında. İnsan olmanın en büyük zaaflarından biri olan “intikam” duygusunu öne çıkarıyorlar. Evet 12 Eylül darbedir ve toplumun bir kesimine çok çektirmiştir, ama demokrasi “intikam” üzerine kurulabilir mi?AKP’nin işine gelmiyorTabii işin aslına bakarsanız bu değişiklikler AKP iktidarının ve yandaşlarının işine gelmiyor. Bu nedenle, AKP kazanmak için çok çaba harcayacaktır ama referandumda “evet” çıkmamasına çok üzülmeyeceklerdir. Bence AKP yüzde 45 ve üzerindeki “evet” oyuna daha çok sevinecektir.Amaç gerçekleşmediAKP bu değişiklikleri ne demokrasi ne hukuk ne insan haklarına yarasın diye getirdi Meclis’e. Bu değişikliklerin içinde sadece 3 madde ilgilendiriyordu onları. Parti kapatma, Anayasa Mahkemesi ile HSYK’nın yapısının yeniden düzenlenmesi... Gerisi hiç önemli bile değil. Parti kapatma AKP oyları ile reddedildi. Ama asıl planlanan sistem Anayasa Mahkemesi engeline takıldı.Tehlikeli bile olabilirÇok kaba özetle plan şuydu: Anayasa Mahkemesi üye sayısı 11’den 17’ye çıkartılıyor. Ancak üye belirlenmesindeki seçim öyle bir planlandı ki, Cumhurbaşkanı sadece AKP yanlısı isimleri bu göreve getirebilme gücüne kavuşuyordu. Seçim sistemi Anayasa Mahkemesi’ne takılınca yandaş 6 yeni üye seçimi de tehlikeye düştü. Hatta öyle ki Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma durumu ortaya çıktı.7’ye 4 daha iyiAnayasa Mahkemesi’ndeki üye yapısı şu anda 7’ye 4 olarak görünüyor. Bu oran AKP’nin kapatılmasına olanak vermiyor. Ama AKP korktuğu için oranı tamamen lehine çevirmeye çalıştı. Yeni gelecek 6 üye kendinden olunca denge AKP lehine 10’a 7 olacaktı. Böylelikle istendiği kadar dava açılsın, kapatma kararının Anayasa Mahkemesi’nden çıkması olanaksız hale gelecekti.Ya 13’e 4 olursaOysa şimdi yeni gelecek üyelerle denge AKP’nin aleyhine 13’e 4 bile olabilir ve bu dengenin değiştirilmesi için 7-8 yıllık bir süreç gerekebilir. Mevcut durumda kapanma riski pek olmayan AKP bir anda kapanma ile yüz yüze kalabilir. Üstelik bu öyle bir risk ki, AKP ilk seçimlerde yine tek başına iktidar olsa bile bu tehdit hep tepesinde kalır.45’in üstü işlerine gelirBu durumda AKP hayır oylarının fazla çıkmasıyla bu tehlikeden kurtulmayı, ama evet oylarını da yüzde 40’ların üzerine çıkarmayı daha uygun görecektir. Muhalefetin referandumu “AKP gitsin” kampanyasına çevirmesine karşı kıl payı kaybetmiş bir AKP arkasındaki desteğin sürdüğünü gösterecektir. Bu da ilk seçimlerde yine tek başına iktidar olma şansını artıracaktır.Yüzde 40 önemliİlk bakışta “Evet oyları AKP’nin oyu anlamına gelmez” denilebilir. Bu doğru ama burada psikolojik etkiyi görmezden gelemeyiz. Saadet Partisi ve BBP evet oyu kullanacaklardır, ama AKP de “Baraj altında kalmak yerine bize katılın” çağrısı yapacaktır, ki zaten bu partilerin baraj altında kalacaklarını bile bile seçimlere girmesinin de bir anlamı yoktur. Yüzde 50’ye yakın evet oyu muhalefetin de moralini bozacaktır.Biraz da matematikBir de referandumun sayısal analizine bakalım. Halen 50 milyon seçmen var. Katılım oranının yüzde 80’lerde olması halinde 40 milyon kişi oy kullanacak. Demek ki örneğin evet çıkması için 20 milyon oy gerekli. AKP son seçimlerde 15 milyonun üzerinde oy almıştı. Düşüş trendindeki AKP’nin şu ada bu kadar oyu olmadığı görülüyor. Peki Saadet, BBP, MHP ve CHP’den gelecekler bu rakamı 20 milyona çıkarabilicek mi?Katılım oranının önemiBu durumda katılım oranı ne kadar düşerse, yüzde 50’yi bulacak sayı da düşecektir. 40 yerine 35 milyon kişi oy kullanırsa, 17 milyon oy ile yüzde 50’yi geçmek mümkün olacaktır. Bu nedenle muhalefetin hayır oylarını artırmaya çalışırken katılımı artıracak söylemi de kullanması gerekecektir. Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Özal’ın polisten korktuğu an

24 Temmuz 2010

Geçen hafta 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le ilgili bir anıya yer vermiştim bu köşede. Bu hafta da 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’la ilgili çok ilginç bir olayı anlatmak istiyorum.Tarihini tam hatırlamıyorum. Turgut Özal, o zaman Başbakan.Hakkındaki bütün eleştirilere rağmen Özal’ın en sevildiği dönem. “Tonton” lakabının takıldığı günler.Özallar o sırada Yeniköy sırtlarındaki apartman dairesinde kalıyorlar. Özal İstanbul’a geldiğinde hemen bu eve yerleşiyor.O sıralar Özal’ın Türkiye’ye “çağ atlattığını” söylediği günler. İthalat alabildiğine artmış. Türkiye “batıya giden bir arkadaşından Nescafe istediği” dönemi geride bırakmaya başlamış.O tarihlere kadar sadece yabancı otomobil dergilerinde görünen lüks arabalar sokaklarda cirit atıyor artık. Nescafe artık ısmarlanmıyor, tam tersine “marka bolluğu” nedeniyle yeni bir “sıkıntı” bile baş göstermiş.Turgut Özal, yeniliklere, özellikle de teknolojik olanlara çok meraklı. Adeta bir çocuk gibi bu “yeniliklerle” oynuyor. İşte böyle günlerden birinde, Türkiye’ye yeni gelen Honda marka bir cip almıştı Turgut Özal’ın büyük oğlu Ahmet Özal. Bu Honda cipler çok “şeker” görünümlüydü. Hawaii’de geçen filmlerden tanıyorduk o zamanlar bu arabaları.Özal da arabaya çok meraklı. Kendi makam aracını kullanan galiba ilk başbakandı. Sürat yapmayı da severdi. Bir keresinde de Semra Hanım’la gezerken “Tak şu kaseti Semra Hanım, neşemizi bulalım” sözleriyle dikkat çekmişti.Yerel seçim öncesi propaganda amacıyla yapmıştı bunu ama ters tepmişti, belediyeleri kaybetmiş ve ANAP yüzde 21’e düşmüştü.Gelelim Honda’ya. Özal İstanbul’da, Yeniköy’deki evine yerleşmiş. Ahmet Özal bahçedeki arabayı gösteriyor. Özal’ın içi içine sığmıyor. İllaki kullanacak bu yeni arabayı. Ama istiyor ki yanında korumalar falan olmasın, özgürce sürsün.Nasıl yapıyorlarsa yapıyorlar, Özal arka bahçeye çıkıyor gizlice, korumalar ön kapıda beklerken, yan taraftan çıkıyorlar. Özal direksiyonun başında, Yeniköy’ü geçiyorlar, İstinye’de şimdi İDO İskelesi olan yere gelince bir bakıyorlar ki, ileride trafik tıkalı.Ahmet Özal “Baba geri dönelim, bu sıkışık trafikte sorun olur” diyor. Bunun üzerine Özal “dönülmez” işareti olan yerden geri dönüş yapıyor ki...Tam orada bir trafik polisi durmuyor mu?Turgut Özal “Ahmet eyvah, polis” diyor refleksle. Ahmet Özal “Ne oldu ki baba” diye sorunca Özal cevaplıyor: “Yahu galiba ehliyetimi yanıma almayı unutmuşum.”Polis ne bilsin ki arabayı kullanan Başbakan.. “Kural çiğneyen” sürücüyü yakalamanın keyfiyle polis sol ön camın yanına geliyor ve o anda şaşkınlıktan dona kalıyor. Direksiyonda Başbakan. Ceplerini karıştırıyor ki belki ehliyetini bulacak.Tam bu sırada korumalar Özal’ın “kaçtığını” fark etmişler, aramaya çıkmışlar. Özal’ın camının yanında donakalmış polis bir anda havalanıyor ve yok oluyor. Korumalar polisi anında derdest etmişler.Özal araçtan iniyor, polislerine çıkışıyor, trafik polisini yanına getiriyorlar tekrar. Özal heyecandan ve belki de “korkudan” titreyen polise “atla arabaya” diyor. O polisi eve götürüyor, Semra Hanım da tam o sırada börek yapmış. O polise çay ve börek ikramı yapılıyor. Özal bol bol sohbet ediyor, trafik polislerinin dertlerini öğreniyor.Rivayete göre o polis ara sıra hâlâ uğrarmış Semra Hanım’a.Kızardık falan ama rahmetli gerçekten çok değişik bir adamdı. *****Bu haftanın fıkralarıYıldırım Tuna’dan gelen fıkralardan bir demetle iyi pazarlar... Rolls RoyceKolejli kız ‘chat’te tanıştığı adamla ilk defa buluştuğu cumartesi gecesi geç saatte kampüse dönmüş. Onu beklemekte olan oda arkadaşı ışıkları hemen açıp merakla sormuş “Nasıldı?” diye. “Berbattı..” demiş kız, “Buluşmaya 1932 model Rolls Royce’u ile geldi.” Arkadaşı “Vaaayy” demiş “Kızım çok havalı ve pahalı bir araba o... Nesini beğenmedin ki?..” Kız “Hayatım” demiş sinirle, “Herif arabanın ilk sahibi!..”Neyim var?İş hanında kadının biri “Doktor..” diye içeri atılmış, “Bana ne durumda olduğumu dürüstçe, tek tek söylemenizi istiyorum.” Adam onu yakın gözlüğünün üzerinden uzun uzun süzdükten sonra “Bayan” demiş sonunda “Size 3 şey söyleyeceğim.. Bir, en az 15 kilo vermeniz şart.. İki, bu bluz eteğinize hiç uymamış. Ne o çoraplar öyle? Üç, burası terzi dükkânı, doktorun muayenehanesi bir kat üstte!”İşin bitmişHayli yaşlı bir adam gece yarısı şehrin ‘kırmızı fenerli’ mahallesine gitmiş. İşe çıkmış bir fıstığı görünce gençlik günleri aklına gelip heyecanlanmış. Yanına yaklaşıp “Birden içimden seninle bir şeyler yapmak arzusu geldi” demiş titreyerek. “Şaka yapıyor olmalısın amca.. Çok yaşlısın iş bitmiş sende bitmiş” demiş kız kıkırdayarak. “Efendim?” demiş ihtiyar. “Bitti diyorum, farkında değil misin o iş çoktan bitti!” Adam “Oh öyle mi harika!..” demiş gururlanarak, “Borcum ne kadar bebek?”PostacıKadın elinde köşesinden ‘bir pislikmiş gibi’ tutulmuş bir ipek mendili sallayarak sert bir ifadeyle “Bu” demiş kocasına, “Bu mendil senin sekreterinin değil mi?” Kocası “N..Ne?.. Nereden buldun?” diye kekeleyerek cevap vermiş. “Ben bulmadım” demiş kadın alaylı ve manalı bir ses tonuyla “Bizim postacı senin pijamanın sağ cebinde bulmuş!..”Yardım derneğiAdam kapının zilini çalmış, kapıyı üzerinde sadece bir külot olan orta yaşlı çıplak bir kadın açmış. “Günaydın bayan” demiş adam şaşkınlığından kurtulur kurtulmaz, “Yardım derneğinden geliyorum.. Muhtaç insanlar için verebileceğiniz fazla giysi, eşya gibi şeyler varsa topluyoruz..” Kadın“Nereden bileyim?.” demiş kapıyı ardına kadar açarak, “Gerçekten yardım derneğinden geldiğinizi nereden bileyim?.. Sizin, evinde yalnız yaşayan müdafaasız, korkusundan bir erkeğin seks teklifine kesinlikle ‘Hayır’ diyemeyecek, öğleden sonra 17.30’a kadar boş vakti olan bir kadın olduğumu anlamadığınızı nereden bileyim?..”Böyle oldukAslan evlenirken fare düğünde çığlık çığlığa bağırarak aslanı kutluyormuş, “Tebrik ederim kardeşim.. Şansın bol olsun kardeşim.” Bu laubaliliğe sinirlenen düğüne davetli başka bir aslan gelip fareyi pençesinin arasına almış “Ne o?..” demiş, “Kimsin sen?.. Sadece bir faresin.. Aslan nasıl senin kardeşin oluyor bakayım?..” Fare “Yahu eskiden ben de aslandım..” demiş, “Vallahi.. Evlendik de böyle olduk!..” *****Kısacık kısacıkYine Yıldırım Tuna’dan...- En etkili doğum kontrol hapı hangisi?..- Aspirin..- ???..- Bir aspirin alıyorsun, iki dizinin arasına sıkıştırıyorsun ve yere düşmemesi için elinden geleni yapıyorsun..***İskeletin biri bara girip “Bana bir bardak bira..” demiş, “Bir de yer bezi lütfen!..”***İddiaya girerim Leonardo da Vinci, Mona Lisa tablosunu yaparken çırılçıplaktı.. Karım beni öyle gördüğünde suratında aynı sırıtış oluşur!..***- Bir erkek ne zaman orgazm taklidi yapmalıdır?..- Eğer bir rotweiller ona bakıp hırlayarak bacağına sürtünüyorsa..***Fahişenin biri hastalanıp doktora gitmiş, “Vücudunuz zayıf düşmüş..” demiş doktor, “Birkaç gün kesinlikle yataktan uzak durun!..”

Devamını Oku

Genelkurmay ağzıyla kuş tutsa bile olmaz

23 Temmuz 2010

Gazetelere yansıtılan “Ordu içinde PKK yanlıları var, operasyonları önlemek için çaba harcıyorlar” haberleri ve dağıtılan telefon konuşmalarına Genelkurmay nihayet “somut” bir cevap verdi. Verilen cevapta “Soruşturmanın sürdüğü” belirtiliyor. Çünkü “yeterli kanıt” bulunamamış, ama buna rağmen araştırılıyormuş.Tam üç yıl önceki olay bu. Hâlâ soruşturuluyor.Bana göre doğruyu söylemiyorlar. Söyleyemiyorlar. Çünkü anladığım kadarıyla bunun arkasında yaşananlar daha kötü. Asker her şeye rağmen nezaket ve soğukkanlılığını koruyor.Ama ortaya başka bir gerçek daha çıkıyor ki o da şudur: Genelkurmay artık ağzıyla kuş tutsa faydası yok, çünkü öyle ağır bir saldırı ve baskı altında ki, bundan kurtulabilmesi de çok zor.Yandaş medya “Ordu’daki PKK’lı subaylar” yayınını sürdürüyor. İşin içine çok üst rütbeli subayları da sokuyor. Peki gerçek neden ortaya çıkmıyor.Bana göre olayın gelişimi şöyle: MİT bir süredir Genelkurmay’ı izleme ve dinlemeye almış. Bu izlemelerden birinde ne anlama geldiği pek belli olmayan bir “Operasyonlarda çok adam kaybediyoruz, şu Heronları ya çekin ya düşürün” cümlesi kaydediliyor. MİT bunu Genelkurmay’a rapor ediyor. Belli ki aynı rapor Başbakanlık ve İçişleri Bakanlığı’na da gidiyor.Genelkurmay’ın MİT tarafından izlenip dinleniyor olması elbette karargâhta rahatsızlık yaratmıştır. Anlaşıldığı kadarıyla Genelkurmay, bu rahatsızlığı dile getirse de yine bir soruşturma yapıyor. Konuştuğu belirtilen kişilerden birinin o sırada uçuş eğitiminde, diğerinin de yurt dışında olduğunu saptayınca işin içinde bir oyun olduğunu düşünüyor. Dosya kapanmıyor ama üzerine de gidilmiyor.Geçen üç yıl içinde Genelkurmay bildiğimiz gibi hayli yıpratıldı. Bunun devamını isteyenler, bu olayı da kullanmaya karar veriyorlar ve konuşmaları yandaşlara veriyorlar. Onlar da bunu manşete taşıyor.Aynı medya haberi sürdürmek için İçişleri Bakanı’na soruyor. Bakan “Çok vahim” ifadesini kullanıyor. Ama durum burada da çatallı. Eğer gerçekten çok “vahimse” üç yıldır neden hiçbir şey yapılmıyor, bu belli değil.Genelkurmay bu beklenmedik atak karşısında sıkışıyor elbette. Sonunda yine kimseyi tatmin etmeyen, pek mantıklı ve akılcı olmayan açıklama yapmak zorunda kalıyor.Komutanların artık “durumu kurtarma” çabalarını bir kenara bırakıp “Biz nasıl bu kadar aciz hale geldik?” diye düşünmeleri gerekiyor. Bunu yapmazlarsa önümüzdeki günlerde benzer pek çok saldırı ile karşılaşırlar. Herhalde MİT, Genelkurmay’ı izlerken, kafa karıştıracak sadece bu konuşmaları kaydetmemiştir. Devamı gelir mutlaka...Tam bu satırları bitirmiştim ki 102 yakalama emri haberi geldi. Referandum öncesi çok müthiş bir hamle. Devamı gelir diyordum, geliyor işte, daha durun... ***** Tarihi yarımadada değişikliklerGeçen hafta Fatih Belediye Başkanı’nı ziyaret edeceğimi ve bazı çalışmalar hakkında yerinde bilgi alacağımı yazmıştım. Çarşamba günü Fatih Belediyesi’ne gittim. Başkan Mustafa Demir ile kahvaltı ederken Fatih için yaptıklarını bilgisayar gösterisiyle anlattı.Öncelikle söyleyeyim, Fatih Belediye Binası çok güzel ve çok modern. Belediye ile işi olanlar gelip önce numara alıyorlar sonra çay kahve içerek sıralarının gelmesini bekliyorlar. Sıraları geldiğinde görevli memura isteklerini anlatıyorlar.Başkan Demir, bilgisayar sistemini çok iyi kullanıyor. Belediye sınırları içindeki bütün binalar, apartmanlar, daire daire kaydedilmiş. Nerede kim oturuyor, ne iş yapıyor, belediye ile herhangi bir işi olmuş mu, parti aktivitelerine hiç katılmış mı, bir tıklamayla ortaya çıkıyor.Aslında Fatih Belediyesi iyi ki AKP’li. Muhalefette olsa, “vatandaşı fişliyorlar” diye soluğu Ergenekon hapishanesinde alabilirler.Başkan’la birlikte kısa bir “tarihi yarımada” turu attık. Özellikle Laleli beni çok şaşırttı. Hayli zamandır gitmiyordum. Son gördüğümde, karmakarışık bir yerdi. Şimdi pek çok cadde trafiğe kapatılmış. Demir, “Esnek kapalı” diyor bu sisteme. Bu caddelerde iş yeri olanlar sürekli park etmemek kaydıyla araçlarını sokabiliyor ve işlerini görebiliyorlar. İş yeri olanlar için iyi mi bilemem, ama hem görüntü hem yaşam alanı olarak çok iyi olmuş.Çocukluğumun ve meslekte ilk yıllarımın geçtiği Çemberlitaş, Cağaloğlu, Sultanahmet ise eskisine oranla çok daha iyi durumda. Demir, eleştirilerime neden olan Sultanahmet Meydanı’ndaki park sorununu çözmek üzere olduklarını söyledi. Fatih halkı Başkan’dan ve belediyeden ne kadar memnun bilemem tabii. Gerçi halk arasında gezerken, öyle fazla coşku görmedim ki bu da AKP’nin son zamanlarda düşen trendine bir örnek gibi geldi bana. Ama hakkını da yememek gerek, çünkü Fatih İlçesi’nin çehresi hayli değişmiş. En güzel çalışmalardan biri de, her biri çirkinlik abidesi olan ve rastgele yapılan binaların ön cephelerinin belli bir estetik mantıkla güzelleştirilmesi. Yüzlerce binanın çehresi değişmiş. Bu da kenti daha güzel gösteriyor.Gidip gezmem iyi oldu. Tek cümle ile özet isterseniz söyleyeyim: Fatih Belediyesi’ni başarılı buldum.***** En ilginç ‘inceleme’ gezisiBaşkan Mustafa Demir ile Sultanahmet’e doğru giderken, sabah evden çıktığım sırada yakalandığım “aşırı sağanak” tekrar başladı. Yağmur böyle yağarsa dışarı çıkıp bazı yerleri yakından görmek mümkün değil. Ama Başkan “Erimeyiz ya, şemsiyelerimiz de var, yağmurda yürür müyüz” diye sordu.Bana göre hava hoş, ama Başkan takım elbiseli, üstelik benden sonra Amerikalı konukları varmış, onlarla yemek yiyecek. “Ben yürürüm” dedi ve Çemberlitaş’ta arabadan indik.Ellerimizde koca şemsiyeler, herkes bir çatı altına sığınmış, ama biz Başkan’la yürüyoruz, üstelik ikide bir duruyoruz, bana bir şeyler anlatıyor.Yağmur ise bir türlü durmak bilmiyor. “Bakın başkanım” diyorum, “Bu yağmurda foyalar ortaya çıkabilir, sonra karışmam” diye takılıyorum. Kendinden emin “Bir şey olmaz” diyor.O yağışın altında bugüne kadar hiç haberim olmayan bir yeri görüp öğrendim. Fatih’e bağlanmadan ayrı belediye olan Eminönü Belediyesi’nin başkanlık binası yıkılmış, arsası park olacakmış. Ama binanın altında meğer bir su sarnıcı varmış. Yerebatan’ın küçüğü... O binayı bunun üzerine yapmışlar. Hem de bilerek. Neyse ki şimdi bina yıkılınca girişi ortaya çıkmış. Orası da ayrı müze olacakmış.Sultanahmet Meydanı’na kadar yürüdük. Başkan meydandaki yeni trafik düzenlemesini anlattı. Otobüslerin sadece turistleri bırakıp çıktıklarını, sonra tekrar yolcularını almaya geldiklerini söyledi. Şimdi yollar yeniden düzenlenecekmiş, çevredeki farklı yol ve kaldırım kaplamaları da tek tip olacakmış.Meydanın bir köşesinde virane halinde bir yer vardı, orası da Belediye Sosyal Tesisi yapılmış. Bir kahve için buraya girdik. Oturduk ve yağmur dindi. Kahvelerden sonra bir tur daha atalım diye çıktığımızda yağmur yine başladı. Birazdan da vedalaştık zaten. *****Başbakan, partililerine, “Referandum değil, halk oylaması diyelim, halk daha iyi anlar” demiş. Aslında halk oy(a)laması denmeliydi. Zira dağ gibi sorun varken, yatıp kalkıp 12 Eylül’ü konuşuyoruz! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Zamanında ağlamayanlar şimdi samimi olamazlar!

21 Temmuz 2010

Neredeyse bütün gazeteler dün Başbakan’ın Meclis’te gözyaşları içinde yaptığı konuşmayı manşet yapmışlardı. 12 Eylül askeri darbesinin astığı ilk 4 genci partisinin grup toplantısında gündeme getiren Başbakan “İşte bunlar için anayasa değişikliklerine evet demeliyiz” dedi.Tabii kimse gencecik insanların, suçları ne olursa olsun, idam edilmelerine rıza gösteremez. Bir insanın ölümünden kimse haz duyamaz.Ancak gelin bir de o günlere gidelim.Asıl ağlanması gereken gerçekleri de görmezden gelmeyelim.Öncelikle çok merak ediyorum, bugün elinde mektup gözyaşlarını tutamayarak konuşan Başbakan Erdoğan o tarihlerde ne yapıyordu? Peş peşe idamlar yaşanırken ne düşünüyordu, karşı çıkıyor muydu, bir tepki gösteriyor muydu?Bağlı bulunduğu siyasi görüş o tarihlerde bırakın idamlara karşı çıkmayı gelişmelerden hiç de şikâyetçi değildi. O görüşün tabanı, özellikle sol görüşlü gençlerin idamına alkış bile tutuyordu. Biz hep yaşadık bunları, tanık olduk.Çok açık yazıyorum; Tayyip Erdoğan’ın “gelin 12 Eylül darbe anayasasını gömelim” dediği 82 anayasasına şimdiki AKP tabanında olan hiç kimse hayır dememişti. Hiçbirinin aklına bu anayasanın bir askeri anayasa olduğu, kişi hak ve gözgürlüklerini kısıtladığı gelmiyordu.En önemlisi avuçları patlarcasına alkışlıyorlardı o günün darbe lideri generali Kenan Evren’i. O Evren açık hava toplantılarında “Netekim, bunları asmayalım da besleyelim mi?” diye sorduğunda, kalabalıkların gösterdiği aşırı yakınlık, bir gazeteci olarak o tarihlerde yüreğime saplanıyordu.Kimse kendini kandırmasın. 12 Eylül olduğunda bu ülkenin büyük çoğunluğu darbeye olağanüstü destek verdi. Darbeye karşı çıkanlar, genellikle sol kesimde yer alan bir avuç aydından ibaretti. Kendini sağda gören veya dinci politikaları destekleyen kitlelerin darbeye karşı çıkmak gibi bir düşünceleri asla olmadı.Bakmayın bugün iktidarın peşine takılıp da “anayasa değişecek, 12 Eylül gömülecek, darbe anayasası bitirilecek” diyenlere.Türkiye’de siyasetçiler hiç samimi ve dürüst davranmadıkları için kitleler de aynı samimiyetsizlik içinde tepki verdiler bugüne kadar. Şimdi bir “sözde demokratlık” modası var. Demokrasinin ne olduğunu bilmeyen, bilse asla içine sindiremeyecek olanlar demokrasi bayraktarlığı yapıyorlar.Öfkelenmemek elde mi?*****Suçu övmekSayın Başbakan; 12 Eylül darbecilerinin idam ettiği dört gençle ilgili “ölüm cezası” kararları 12 Eylül’den önce mahkemeler tarafından verilmişti. Üstadınız Necmettin Erbakan’ın “kerhen” desteklediği AP azınlık hükümeti döneminde Meclis’e gönderilmişti. 12 Eylül darbecileri, ellerindeki hazır kararları uyguladılar. İdamdan yana olmak bana göre alçakça bir tavırdır. Ama mahkemeler o günkü yasalarla suçu sabit görmüş ve karar vermişlerdir. Siz bir anlamda suçu övmüş oldunuz. Hem de bir Başbakan olarak. Bunun da cezası iki yıldır. Sadece hatırlatmak istedim. ***** ‘Darbe karşıtı aşırı...’Balyoz iddianamesi kabul edilince özellikle yandaş medyada büyük bir sevinç yaşandı. Bu suçlamaya muhatap olan generallerin ve subayların serbest bırakılmasından çok rahatsız olanlar şimdi ellerini ovuşturarak “haydi hapse” çığlıkları atmaya başladılar. Suçu olan varsa tabii ki hapse girecektir, o başka.Ama iddianameye atfen yapılan yayınlardaki bazı ifadeler çok dikkatimi çekiyor. Çünkü bunlar “jargona” pek uymuyor.Örneğin balyoz operasyonu ile bazı kişilere siukastlar düzenleneceği iddia ediliyor. Ama bunların konu başlıkları garip. Örneğin tasnif yapılırken “darbeye karşı aşırı sağcı isimler” konu başlığı görüyorsunuz. Ya da “darbeye karşı olan aşırı solcular” veya “liberaller.”Jargona uymayan bu darbeci(!) askerler eğer böyle bir liste hazırlıyorsa “darbeye karşı” ifadesini kullanmazlar. İki nedenle. Çünkü yaptıklarının “darbe” olduğuna inanmazlar, bunu ülkeyi kurtarmak olarak görürler. İkincisi asker mantığı ile bakarsanız, onlar o listelerde sayılan isimlere “darbeye karşı” diye bakmazlar. Onların adı askeri dilde başkadır. Bilen bilir. *****Hedef ve tarih çok ilginçHakkari Çukurca’da askeri birliğe yapılan PKK saldırısı sonunda 6 askerimizi daha şehit verdik.Bu olayda çok ilginç iki nokta var.Birincisi: Saldırı tarihi 20 Temmuz.İkincisi: Saldırıya uğrayan Kayseri Komando Tugayı’na bağlı birlik. Bu birlik, normal zamanlarda Kayseri’de bulunuyor. Yaz aylarında ise yurdun çeşitli yerlerine dağılıp eğitimlerini sürdürüyorlar.Kayseri Komando Tugayı’nın özelliği, 1974 Kıbrıs harekâtında adaya inen ilk birlikler olması. Paraşüt komandoları, hava kuvvetlerinin desteğinde Girne’nin arkasına Beşparmak Dağları’na inmişlerdi. Tarih 20 Temmuz’du.PKK saldırısının bu birliğe yapılması bana hiç de tesadüf gibi gelmiyor. Belli ki hedef de tarih de özellikle seçilmiş.Sanki Türkiye’ye “bir şeyler” söylenmeye çalışılıyor. ***** İngilizlerin PKK merakıİngiliz medyasında üst üste PKK ve şimdiki görünür lideri Murat Karayılan ile yapılan röportajlar yayınlanıyor. Önce Daily Telegraph muhabiri Kandil Dağı’na çıktı ve Karayılan’la konuştu.Ardından BBC ekibi de Kandil’e tırmanarak Murat Karayılan tarafından ağırlandı.Gazete neyse de BBC sonuçta İngilizler’in “özerk yapıdaki” bir devlet kurumu. Elbette haber seçimi ve yayını konusunda bağımsızdır da, terörle ilgili bir konuda muhatap olarak bir terör örgütünü almak herhalde üzerinde düşünülmüş, çalışılmış konudur.Peki ne oluyor da İngilizler PKK terör örgütüne bu kadar yaklaşıyor ve örgüt liderlerini konuşturup bunu dünya kamuoyu ile paylaşıyor?Geçmişe gidince, Kürt isyanlarında da İngilizlerin parmağı olduğunu biliyoruz. Şimdi sanki benzer biçimde PKK’ya yönelik bir “koruma kollama” var gibi görünüyor.BBC Karayılan’ın yaptığı “Eğer Türkler saldırıları durdurmazsa özerkliğimizi ilan edeceğiz” sözlerini Türk Dışişleri’ne sormuş. Dışişleri “bir terör örgütünü muhatap alamayacaklarını” belirterek “terör liderinin sözlerine de cevap verilemeyeceğini” bildirmiş.Tabii ki doğrusu bu da, önemli olan BBC gibi bir kurumun Türkiye’den geçip Kandil Dağı’na gitmesidir. Dış politikamızla harikalar yarattığımızı, dünyanın lideri konumuna geldiğimizi, süper güç olduğumuzu söyleyen bir Dışişleri Bakanı’na sahibiz.İşte o bakanın döneminde, yabancı medya, üstelik çok kritik bir dönemde terör örgütüne daha fazla ilgi gösteriyor.Vah Türkiyem.*****Kılıçdaroğlu, “Hayır’da hayır vardır” dediğinde evetçiler kızmıştı. Aynı evetçiler, “13 Eylül 2010’da yepyeni bir Anayasa tartışması başlamalı” diyor. Demek ki gerçekten evet’te hayır yok! Gani Yıldız)

Devamını Oku

Ah be Sayın Başbakan öyle bir örnek verdiniz ki

20 Temmuz 2010

Sayın Başbakan; Meclis’teki salı konuşmanız dün çok “duygu” yüklüydü. 12 Eylül darbecilerinin astığı gençleri anlatırken gözyaşlarını tutamamanız ekran başındaki pek çok kişiyi de ağlattı.O günleri yaşayan biri olarak çekilen acıları yakından biliyorum. 12 Eylül’ün ilk idam ettiği Erdal Eren’in infazını görevim gereği sabah 04.00’e kadar beklemiştim o zamanki Günaydın Gazetesi’nde.Ve o bekleyiş sırasında sanki ilmik benim de boğazıma geçmişti. Aynı şekilde adlarını saydığınız diğer üç gencin idamını da aynı duygular içinde görevim gereği gazetede beklemek durumundaydım.Ancak Sayın Başbakan bugünkü “anayasa dayatmanızı” desteklemek için geçmişe yönelik eleştirileri gözyaşları içinde dile getirirken verdiğiniz bir örnek, sizi de zora soktu.Dediniz ki “12 Eylül’ün zulüm ve işkencelerinin mağdurlarından biri de Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’dır. 12 Eylül’de hapiste olan Günay babasının cenazesine gidememişti.”Çok haklısınız. Günay yanılmıyorsam Dev-Yol’a yataklık yapmaktan suçlanıyordu ve hapisteydi. Babasını kaybetti ve cenazeye gitmesi için kendisine izin verilmedi.Tamam da Sayın Başbakanım, o dönem askeri darbe dönemiydi. Oysa, güya demokratikleştiğimiz, askeri vesayete başkaldırdığımız sizin yönetiminiz döneminde aynısı yaşanmadı mı?20 Ocak 2010’da dünya çapındaki doktorumuz Prof. Mehmet Haberal’ın babası Yaşar Ali Haberal vefat etti. Mehmet Haberal 23 Ocak’taki cenazesine katılmak istedi ama kendisine son görevini yerine getirmesi için izin verilmedi.Şimdi Sayın Başbakan, verdiğiniz örnekten yola çıkarsak... Sizin tutumunuzun askeri dönemden ne farkı var?Ve siz konuşurken 7 yeni şehidimiz daha vardı ve siz onlar için ağlamadınız.*** Görmeyen Heronlarİngiliz Daily Telegraph Gazetesi şu sıralar bütün kanlı PKK eylemlerini yöneten Murat Karayılan’la bir röportaj yapmış. Gazete bu haberi büyük puntolarla ve tam sayfa duyurdu okurlarına.Karayılan’ın sözleri dehşet verici. Terör saldırılarını artıracaklarını ve özellikle turistik bölgelerde eylem yapacaklarını anlatıyor.Haberin bir satırında İngiliz muhabirin “Heron’lara (insansız keşif uçaklarına) yakalanmadan” Kandil Dağı’na götürüldüğü belirtiliyor.Demek ki, PKK teröristleri Heron’lara yakalanmamamın yöntemini bulmuşlar. Bu durumda İngiliz muhabiri Kandil Dağı’na götürebiliyorlarsa, yine Heron’lara yakalanmadan Türkiye’ye sızıp askerlerimize de saldırabiliyorlardır.Ya da bu uçakları Türkiye kimler verdiyse bilgi verme sistemleriyle oynuyorlar ve PKK da bunu biliyor.*** Demokratik intiharLiberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker’den küçük ama çok ilginç bir mesaj aldım. Anayasa değişiklikleri referandumu için yazmış. Bakın ne diyor:Bir an için referanduma sunulan paketin maddelerini bir kenara koyalım. Zihniyet ve icraat sicilinde “yıllarca onlar bizi fişledi, şimdi sıra bizde” demekten tutun da, Meclis Başkanı’nı “sen mi susturacaksın, ben mi susturayım” diyerek azarlamaya, yasa dışı telefon dinlemelerden, patronları “köşe yazarlarını kapının önüne koyun” uyarılarına varan, 23 Nisan’da bir çocuğa “artık Başkan sensin, istediğini asarsın istediğini kesersin” nasihati veren bir partinin yürütmesine ve yasamasına referandumla yargıyı da kontrol altına alacağı daha fazla yetkiyi vermek demokratik intihardır.*** Sağlık Bakanı: Mahkeme kararına saygılıyımSağlık Bakanı Recep Akdağ dün yazdığım yazıda kendisine atfen belirttiğim “Bu yasa beni bağlamaz, ben anlamam” şeklindeki sözlerin kendisine ait olmadığını söyledi. Akdağ, gönderdiği açıklamada Anayasa ve yasalara saygılı olduğunu, Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmamasının mümkün olmadığını altını çizdi. Akdağ, mahkeme kararını eleştirdiğini ve sübjektif bulduğunu ama “uymam” demesinin asla mümkün olmadığını belirtti.*** Kadın disipliniMesajlarıma bakarken, kimin yazdığını bilemediğim bir fıkra buldum. Ben çok güldüm, sizinle de paylaşmak istedim: Ölüm döşeğindeydi yaşlı adam, artık son dakikalarını yaşıyordu. Hasta yatağında yatarken birden mutfaktan gelen kokuyu duydu. En sevdiği çikolatalı kurabiyelerin kokusunu.Birden gözleri aralandı...Kendisini ayağa kalkacak kadar güçlü hissetti. Bu, şaşılacak bir şeydi, ölmek üzere olan adamı ayağa kaldırmaya kurabiyelerin kokusu yetmişti.Duvara tutunarak merdivenlere kadar yürüdü. Basamakları ağır ağır inerken sanki mutfağa değil hayata yaklaşıyor gibi heyecanlıydı.Nihayet mutfak kapısına kadar geldi. İşte masanın üzerindeki tepside onlarca çikolatalı kurabiye, tam karşısında duruyordu.Son gücüyle masaya yaklaştı, o kurabiyelerden bir tane ağzına atabilse sanki ömrüne ömür katılacaktı. Bir tane almak için elini uzattı...Ama birden karısı yetişti ve eline vurdu: “Çek elini bakayım. Onlar cenaze için...”*** Mahkemeler karıştıAlbay Dursun Çiçek’in “irtica ile mücadele eylem planı hazırladığı ve darbeyle hükümeti ortadan kaldırmaya çalıştığı iddiasıyla” yargılanmasına dün devam edildi.Aynı Albay askeri mahkemede “amiral olamadığı için sahte bir plan yazdığı ve bunu basına sızdırdığı” iddiasıyla yargılanmaya başlanacaktı. Ancak askeri mahkeme iddianameyi reddetti. Şimdi ortaya daha da garip bir durum çıktı. Asker kendi iddialarını yalayıp yutmuş oldu. Peki o zaman bu iddianame neden hazırlandı. Ve şimdi neden yok edildi. Bu durumda biraz ciddiyet istemek hakkımız.İşte yalanların dolanların Türkiye’yi getirdiği nokta bu.***ÖSYS kılavuzundaki 49 yanlış küçük bir unutkanlıktan kaynaklanmış. Dua edelim bu unutkanlık diğer kurumlarda olmasın ve referandumdaki oy pusulasına “hayır”ın konulması unutulmasın! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

AKP-CHP koalisyonu zorlaması

19 Temmuz 2010

Bu, yazıp da koymadığım yazıdır! Şimdi okuyacağınız yazıyı aslında bundan 10 gün önce yazdım. Tam sayfaya koyarken vazgeçtim. Çünkü şöyle düşündüm: “Bu yazının temelini oluşturan konu gizli gizli konuşuluyor, hatta bazı CHP ve AKP yöneticilerinin de temaslarda bulunduğu biliniyor. Ama şu sıralar yazmam yanlış anlaşılabilir.”Ancak geçen hafta önce bir TV kanalında bu soruyu direkt bana sordular, “Duydun mu?” dediler. Orada biraz anlattım. Ardından MHP Genel Başkanı bu konuda konuştu. Kılıçdaroğlu “Biz tek başına iktidara hazırlanıyoruz” cevabını verdi.Sonuç olarak konu artık gündeme geldi. O halde 10 gün önce ne yazmıştım, sizlerle de paylaşabilirim:Seçime bir yıl var ama, siyaset sahnesinde şimdiden “olasılık” hesapları yapılmaya başlandı bile. Başlığa bakınca şaşıranlar olacaktır elbette ama, bazı hazırlıklar çok önceden yapılır; zamanı gelince anlatmak ve kamuoyu oluşturmak kolay olsun diye.Hemen söyleyeyim, seçimden sonra bir AKP-CHP koalisyonu olasılığı gerçekçi mi?İlk bakışta “mümkün değil” gibi görünmesine rağmen “koşullar” böyle bir birlikteliği zorunlu kılabilir. Siyaset sıkıştığında böyle bir olasılığını da bir kenarda bırakamaz.Konuya gelelim. Evet, seçimlerden sonra oluşacak aritmetik tablo bir AKP-CHP ya da tersi bir koalisyon modeline yol açabilir.Hafta sonunda siyasetçi olarak Türkiye’ye çok şey katmış bir dostumla sohbet ediyordum. Dostum geçen hafta yazdığım “erken seçimin olmayacağı ve tek başına iktidar olamayan AKP’nin hızla eriyeceği” konulu analizlerime getirdi sohbeti.“Haklısın ama bir AKP-CHP koalisyonunu sakın gözardı etme” dedi. Sonra da ekledi: “Eğer ben bunca yıl siyaset içinde kaldıysam, tecrübeme güven, bunun hazırlıkları şimdiden başlamış olmalı.”Siyasetçi dostuma göre Türkiye’nin birkaç temel sorunu var. Bunların başında Kürt sorunu ve terör geliyor. Ardından Anayasa çalışmaları ve tabii ki ekonomi, işsizlik. Diyor ki “İlk seçimlerde AKP tek başına iktidar olamayabilir. Ama bu durumda Meclis’te güçlü bir muhalefet olarak oturacaktır. AKP dediğin gibi tabii dağılabilir, ama seçimden sonra herkes iktidarın neresinden tutacağını da hesaplayacaktır ve bir süre herkes etrafı kollayacaktır.”Dostum bu girişi yaptıktan sonra asıl söylemek istediğine geldi: “Siyasi tecrübem şunu öğretti ki, öncelikle Kürt sorunu ve terör, AKP ya da CHP muhalefette olduğu süre içinde çözülemez. Çünkü bu konu çok güçlü bir irade gerektirir ki, partiler bunu tek başlarına yapamazlar. CHP-MHP koalisyonunda bu sorunun çözülmesi düşük ihtimal. Ama AKP-CHP koalisyonu bu sorunu hızla çözer.”Dostumun bu değerlendirmesine karşı “Ama bu durumu CHP’nin tabanı kabullenir mi, üstelik hesap sorma iddiası da var” dedim.Dostum gülerek “Bak” diye yanıt verdi, “Siyaset böyle bir şey, zamanı gelince her adıma mantıklı açıklamalar bulunur, ayrıca inanıyorum ki AKP seçimlere gitmeden önce hesap sorulmasını beklediği konularda adımlar atacak ve kendisini sağlama alacaktır.”Sonra da ekledi: “Bu görüşüm sana uçuk gelebilir, ama sakın yabana atma, çünkü içinde bulunduğumuz uluslararası ittifakların tercihi de bu yönde olabilir. Eğer Erdoğan kendisini kurtaracağını hatta cumhurbaşkanlığına atlayacağını tahmin ederse başbakanlığı bile bir başkasına bırakmaya razı gelir. Olmaz olmaz deme.”*** ‘Fatura doktorlara çıkarılmasın’ Özellikle Sağlık Bakanlığı’nın çok üzerinde durduğu Tam Gün Yasası’nın Anayasa Mahkemesi’nden dönmesinin yankıları sürüyor. Sağlık Bakanı ateş gibi. “Doktorlardan biri 5 dakika bile erken çıkarsa canını yakarım” diyor sonra ekliyor: “Bu yasa beni bağlamaz, ben anlamam.” İktidar kendisini Anayasa ve hukukun çok üzerinde gördüğünden, bu tür açıklamalara da alıştık aslında. Dün sabah değerli doktor dostum Profesör Serdar Erdine aradı. Erdine, Türkiye’nin en önemli algologlarından biri. Anlaşılır dille “ağrı bilimci.” Türk Algoloji Derneği’nin de başkanı olan Erdine, bugüne kadar kim bilir kaç bin ağır ağrı çeken kişinin imdadına yetişmiştir.Hemen ara bilgi vereyim, bu bilim dalı hayli eski olmasına rağmen Türkiye’de yeni keşfediliyor. Özellikle kanser tedavisi sırasında çekilen ağrılar, ağır migrenler, romatizmal ağrılar için en önemli başvuru merkezi algoloji olmaya başladı.Serdar Erdine Hocam “Tam Gün Yasası’nın iptalinin faturası doktorlara kesiliyor ama, bu aslında üniversitelerdeki bütün dalları kapsıyor. Doktorlar ön plana çıkarılıyor” dedi. Erdine daha sonra ekledi: “Yasanın iptaline doktor lobilerinin neden olduğunu iddia ediyorlar. İnanma bunlara, biz doktorların bu kadar gücü yok. Ama üniversitelerin diğer fakültelerindeki üyelerin lobileri çok daha güçlü. Bu yasa bizim sayemizde iptal edilmedi.” Serdar Erdine “Ne olursa olsun, bu yasa yanlıştı, adaletsizdi, Anayasa Mahkemesi doğru olanı yaptı. Sağlık Bakanı’nın öfkesi yerinde değil” diye konuştu.*** Böylesi askeri dönemde olmazdıAydın’da yaşananlar, askeri dönemleri bile aratır. Nedir? MHP üst üste gelen şehit haberlerinden sonra Aydın İlçe Binası’na bir pankart asıyor. Pankartta diyor ki “Sen açıldıkça analarımız ağlıyor.” Bu pankart uzunca bir süre ilçe binasında asılı durmuş. Ne zaman ki Erdoğan bir konuşmasında bu pankarta gönderme yapmış, bunu emir telakki eden Aydın Valisi Hüseyin Avni Coş, coşmuş ve harekete geçmiş. “Kabahatlar Kanunu’nu bahane ederek” pankartın indirilmesi talimatı vermiş. Bunu yerine getirmek için de 500 polisle parti binasını kuşatmış ve gece yarısı itfaiyenin desteği ile pankartı indirtmiş.Kabahatler Kanunu’nun ilgisini anlayamadım. Çünkü bu kanun “kamu binalarına asılan pankartlar” konusunda bir madde içeriyor. Parti binalarını bu kapsama sokmak ancak zorlama olur.Doğal olarak MHP’nin tepkisi sert oldu. Dün Aydın MHP milletvekili Ali Uzunırmak, olayı protesto etmek için bir basın toplantısı düzenledi. İlginç olan tam 600 polisin basın toplantısının yapıldığı binanın etrafında güvenlik önlemi alması. Basın toplantıs bu kadar “korkutucu” mu bulundu, yoksa Aydın Valisi “korkutmaya mı çok meraklı” anlamakta zorluk çektim açıkçası.Aydın Valisi aslında çok ilginç bir bürokrat. Bir süre önce “Bugünkü hükümet Cumhuriyet Hükümetleri içinde işini en iyi yapan hükümettir” demişti. Coş bir başka konuşmasında ise PKK terörüne karşı “devletin de silah bırakması gerektiğini” söylemişti. Anlayın işte.***OGS’de oyun mu?Her gün Avcılar’dan TEM’e giren bir dostum OGS ile ilgili garip bir şey anlattı. 15 Temmuz’da sabaha karşı 05.30’da Avcılar’dan giriş yapmış. Geçtiği OGS gişesinin yeşil ışığı yanmıyormuş. Mahmutbey çıkışına geldiğinde ne görsün, ekranda 6.50 yazıyor. Oysa Avcılar’dan girip Mahmutbey’den çıkmanın bedeli 1.4 lira. 6.5 lira ise Edirne’den giriş yaparsanız yazıyor. Demek ki Avcılar girişinde OGS onayı yok, bu nedenle en uzun mesafe parası tahsil ediliyor.Arkadaşım “Her gün geçen birkaç arkadaşıma sordum, onların da başına gelmiş bir iki kere” dedikten sonra ekledi: “Bunu kasıtlı yaptıklarını düşünüyorum, millet anlamaz diyerek bu küçük soygunu yapıyorlar.”Olur mu olur vallahi.

Devamını Oku

Genelkurmay’a artık güvenemiyorum

18 Temmuz 2010

Sevgili okurlar; bu hafta askerin düştüğü-düşürüldüğü çok acıklı durumla ilgili duygu ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Çünkü bir taraftan terör saldırıları, şehit olan yiğitlerimiz, diğer yandan beceriksizlikler ve akılalmaz gelişmeler benim olduğu kadar sanıyorum sizlerin de yüreğini daraltıyordur. Konuya “Islak imza” olayı ile başlamak istiyorum.Hiçbir açıklama yokPerşembe günü “ıslak imza” olarak bilinen Deniz Albay Dursun Çiçek’in yargılandığı “AKP’yi ve Gülen’i bitirme operasyonu” ile ilgili olarak askeri savcılığın hazırladığı iddianame üzerine Genelkurmay’dan bir açıklama yapılıp yapılmayacağını merak ettiğimi yazmıştım. Şu ana kadar hiçbir açıklama yapılmadı. O halde askeri savcılığın iddianamesini doğru kabul etmek durumundayız ki, bu bir faciadır.Çok kısa bir özetYazının bundan sonrasını toparlamak amacıyla ıslak imza konusunda çok kısa bir özet yapmak istiyorum. İddiaya göre Albay Çiçek bir irtica ile mücadele eylem planı hazırlamış, iktidarın düşmesini ve Fethullah Gülen hareketinin bitirilmesini sağlamak için bir dizi eylem yapılacağını kayda geçirmişti. Bu iddia kimliği belirsiz bir subayın ihbar mektubuyla ortaya atılmıştı.Sürekli inkâr edildiAdı geçen subay sürekli inkâr halinde, böyle bir planın hazırlanmadığını, ayrıca belgedeki imzanın da kendisinin olmadığını söylemişti. Genelkurmay Başkanı da belgenin bir kâğıt parçası olduğunu belirtmişti. Buna rağmen savcılık dava açmış, birkaç denemeden sonra baskın çıkarak Albay’ı tutuklamayı da başarmıştı. Tam mahkemenin başladığı günün ertesinde askeri savcılık şok bir iddianame açıkladı.İnanılmaz bir iddianameAskeri iddianameye göre aslında Albay böyle bir belge hazırlamıştı. Çünkü Albay Çiçek amiral olmak için bekliyordu, ama bu gerçekleşmedi. Bunun üzerine ordudan intikam almak isteyen Albay böyle hayali bir plan yazdı, altına imzasını attı. Yetinmeyip bunu gerçekmiş gibi basına sızdırdı. Böylelikle kendisini amiral yapmayan üstlerinin başını derde sokacak ve orduyu perişan edecekti.Biraz akıl biraz izanŞimdi gelelim konumuza. Çünkü bu noktadan itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve tepe noktalarının nasıl bir acz içinde olduklarını ibretle görmeye başlıyoruz. Biraz akıl ve izandan nasibini almış herkes, böyle bir iddianamenin garipliğini fark edecektir. Konu tam bir yıldır kamuoyunda tartışılıyor. Aradan bir yılı aşkın süre geçiyor ve nihayet ordumuz uyanıyor ve gerçeği açıklıyor! Öyle mi? Bu millet bu kadar aptal yerine konabilir mi?Basit bir araştırmaOrdunun başındaki kişi ısrarla “hukuka ne kadar bağlı olduklarını” ve “yargıya asla müdahale etmeyeceklerini” anlatıyor biteviye. Hukuka bağlı olmak farklı, orduyu yakından ilgilendiren bir konuda araştırma yapmak ve hızla sonuca gitmek farklıdır. Söz konusu Albay, Genelkurmay’da görevlidir. Haber basına yansıdığı an çağırırsın Albay’ı yanına, sorarsın ve o dakika öğrenirsin gerçeği. Bilemedin 10 gün içinde tüm gerçek ortaya çıkar. Ama bir yıl sonra böyle bir açıklama yaparsan sadece kendine güldürürsün.Yeni tür adam yemeBu tür gelişmeler aslında yeni değil. Tarih boyunca, gücü daha iyi kullananlar, bunun devamını sağlamak için adam kellesi almışlardır. Belli ki bu olayda işin ucu sonuçta kimi halen görevde olan kimi emekli olmuş çok önemli isimlere doğru gidecekti. Akla ve mantığa uysun uymasın, işin içinden sıyrılmak için gözleri başka tarafa çevirirsin, birilerini harcarsın ve kurtulursun. Peki vicdanlardan kurtulmak mümkün mü?Biri bitmeden yenisiDursun Çiçek olayını burada keseyim, çünkü onun şokunu atlatamadan bir başkası ile karşı karşıya kaldık. Yeni iddia şu: Bazı subaylar PKK’ya karşı yapılan operasyonların durdurulması için çaba harcamışlar. PKK’lı teröristlerin harekete geçtiğini saptayan insansız uçakların (Heron) düşürülmesini istemişler. MİT konuşmaları dinlemiş ve Genelkurmay’a, Başbakanlığa, Savunma Bakanlığı’na iletmiş.“İçimizdeki hainler”Olay AKP’li ve yandaş medya tarafından “İçimizdeki hainler” olarak sunuluyor. İşin aslını yapılan haberlerden anlamak pek kolay değil. Subayların “adamlarımız” diye söz ettikleri PKK’lılar mı yoksa “aralarına sızdırılmış” istihbaratçılar mı? Ben ikincisinin olduğunu düşünüyorum. Çünkü ne olursa olsun ordu içinde PKK’ya destek veren bir subay deşifre olursa, onu koruyacak kimse olamaz.Başka bir savaş mı?Bu olayda üzerinde durulmayan bir nokta var. Anlıyoruz ki, MİT askeri yakın takibe almış ve bunu raporluyor. Bu askeri çok rahatsız eder. Asker kendi içinde soruşturma açmış, ama nasıl sonuçlandığını bilmiyoruz, çünkü istihbarat MİT’ten geldi diye oraya cevap vermek zorunda değiller. Peki Savunma Bakanlığı ne yapmış? Onu da bilmiyoruz ama konuyu basına sızdırdığı yolunda şüphem var. Bakan’ın garip açıklamasıBu kanıya şuradan varıyorum: Savunma Bakanı belli ki konuyu biliyor. Diyor ki “Durum faciadır. Ama şimdi soruşturma tamamlandı, yargıya müdahale etmeyelim.” Bu “yargıya müdahale etmeyelim” söylemi beni hep huylandırıyor. Çünkü “iddia” de, olmayacak şeyleri kamuoyuna aktar, ondan sonra “Ne yapalım yargıyı bekliyoruz” bahanesinin arkasına sığın. Bu arada koca ordumuz yıpranmış, paralanmış kimin umurunda.Ve başka sorularDoğal olarak bu tür olaylarda asıl suçlu olarak Genelkurmay’ı görüyorum. Hiçbir konuda tatmin edici ya da “akla mantığa uygun” bir açıklama yapmıyorlar. Günlerdir Türkiye sevgisizleri “Ordudaki PKK hainleri” yayınları yapıyor, tıs çıkmıyor. Sadece bu mu, daha ne sorulara cevap vermiyorlar. Ne amaçlıyorlar, nereye varacaklarını düşünüyorlar, insanın aklı almıyor.PKK’ya dokunulmuyor mu?Örneğin yine çok yayılan bir iddia var. PKK’lı teröristler, askeri birliklerimizin gözü önünde operasyonlara gidiyorlarmış. Ama “emir gelmediği” gerekçesiyle bunlara müdahale edilmiyormuş. Bunları anlatanlar bizzat şu anda askerde olanlar ya da yeni terhis olanlar. Bu iddialara inananların sayısını kimse azımsamasın. Analar babalar bunları duydukça oğullarını askere göndermemek için ellerinden geleni yapıyor.Apo’ya izin mi verildi?Şu sıralarda 2004 yılında ortaya atılan bir iddia daha konuşuluyor. Hulki Cevizoğlu, Ceviz Kabuğu programını Flaş TV’de yaparken, gecenin 03.30’unda bağlanan ve subay olduğunu söyleyen biri “Hava Kuvvetleri’nde görevliyim Suriye’den kalkan ve Türk hava sahasını geçen bir uçağın içinde Abdullah Öcalan’ın olduğu yolunda istihbarat aldık. Durumu merkeze bildirdik ama kimse bir şey yapmadı” demişti.Bu ülkeyi sevenlerSonuçta gelmek istediğim bir nokta var. Ne Ergenekon’un, ne darbelerin ne de askeri vesayetin asla yanında olmayan, demokrasi ve hukuk için mücadele eden, aralarında benim de olduğum pek çok kişi, eleştiri ve hakaretleri de göğüsleyerek askerin yıpratılmasına karşı çıkmaya çabalıyor. Çünkü askerin yıpratılmasının asıl amacının ne olduğunu biliyoruz. Ki bundan sonra da askere rağmen, bu yıpratılmaya karşı çıkacağım.Büyük hayal kırıklığıOysa Genelkurmay, öyle bir tavır içinde ki, demokrasi ve hukuka gönülden bağlı olanların da ellerini kollarını bağlıyor. Daha da ötesi, bu ülkenin gerçek vatanseverlerinin darbeci, postal yalayıcı, statükocu gibi algılanmalarına çanak tutuyor. İnsanın içine “Eski ve yeni bazı komutanlar kendi çıkarlarını Türkiye’nin çıkarlarının önünde tutuyor” hissini yerleştiriyorlar. Bu çok kötü bir duygu.Benim güvenim yokBu açıdan bakınca; en aşağılık iddialara bile mantıklı, akılcı ve tatmin edici hiçbir açıklama getiremeyen, günü basit şovlarla geçiştirmeye çalışan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tepe noktasına güvenim neredeyse hiç kalmadı. Gözlediğim kadarıyla kamuoyunun büyük bölümünde de bu hayal kırıklığı yaşanıyor. Bu ülkeye yazık değil mi?Hepinize (olabiliyorsa) iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku