Pazarın keyifli fıkraları

14 Ağustos 2010

Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralardan bir demet. Hepinize keyifli pazarlar dilerim... Gerçek erkekKadınlar takma kirpik, tırnak, göğüs, gölgeler, göz farları, ruj, oje, parfüm, kremler, silikonlar, peruk, postiş, lens kullanır, kaşlarını aldırır manikür, pedikür, ağda yaptırır, her taraflarından estetik ameliyat olup ‘gerçek bir erkek’ bulamadıklarından yakınırlar...Kafayı takmakArkadaşımla “Nemfomanyak” isimli filmi izlemek için sinemaya gittik. Bana “Nemfomanyak ne demek?..” diye sordu, “Kafasını sekse takmış kadın” dedim. “Peki, kafasını sekse takmış erkeğe ne denir?” dedi, “Hiiççç..” dedim, “Onun özel tıbbi bir ismi yok.. Normal olarak sadece ‘Erkek’ işte!..”Gerçek SevgiAdam iki haftadır gece kulübüne sürekli yalnız gelen kadının yanına gidip ‘arkadaşlık’ teklif etmiş. “Hayır, teşekkür ederim..” demiş kadın nazikçe “Size tuhaf gelecek ama gerçekten sevdiğim bir adama rastlayana kadar kendimi saf ve temiz olarak sadece ona saklamak istiyorum!..”Hafif bozulan adam “Bu devirde çok zor..” demiş. “Haklısınız, ama ben fazla kafama takmıyorum..” diye cevaplamış kadın, “Fakat kocam gerçekten ‘Kafayı yemek’ üzere!..”Geç kalmakAynı yerde çalışan iki arkadaştan biri ötekine “Hafta sonunda 3 kere aşk yaptım” diye hava atmış, “Birinci aşk, on dakika uyku, 2. aşk, tekrar bir on dakika uyku, 3. aşk ve ertesi sabah bir dinamit gibi uyanıp işe gidiyorsun, Sen de dene” diyerek. Onu kıskanan arkadaşı o gece eve gidince ona tembih edileni aynen uygulamış, birinci aşk, on dakika uyku, 2. aşk, on dakika uyku ve 3. aşk.. Sabah yataktan sürünerek kalkmış, işe yolda resmen emekleyerek gitmiş, kapıda onu sinirle bekleyen patronu görünce “Aşk olsun patron..” demiş yerden doğrularak, “20 yıldır yanında çalışıyorum, bir gün bile geç gelmem, bugün ilk defa yarım saat geciktim diye burun deliklerin şişmiş kapıda beni bekliyorsun!..”Patron “Ne yarım saati be?..” demiş sinir içinde, “Sen Salı ve Çarşamba günü neredeydin onu anlat bakalım!..”CinderellaSoru - Cinderella masalını bir kadının yazdığını nereden anlarız?Cevap - Eğer yazarı erkek olsaydı, Prens gece 12’ye kadar Cinderella ile beraber olur, tam saat 12’de Cinderella dumanı tüten mis gibi bir tereyağlı işkembe çorbasına dönüşürdü..Çok kötü günKızcağız çalan ev telefonunu panik içinde açmış ama karşısındaki “Tatlım nasılsın? Günün nasıl geçiyor?” diyen dostça ve yumuşak ses onu rahatlatmış. “Oh anne!” demiş kız hüngür hüngür ağlamaya başlayarak, “Çok kötü bir gün geçiriyorum.. Bebeğim mamasını yemiyor, çamaşır makinem bozuldu, ayak bileğimi burktuğum için çarşıya gidemiyorum, ev berbat, üstelik de akşama yemeğe misafirlerimiz var!..”Anne şaşkın ama sükunetini bozmadan cevap vermiş: “Bak önce otur, gözlerini kapat ve rahatla. Yarım saat sonra oradayım, gelirken de gerekenleri alırım, evini temizler akşam için de yemeklerini hazırlarım.. Şimdi lütfen ağlamayı kes.. Her şeyi ben hallederim. Hatta şimdi Mahir’i arayacağım bugün bürosundan biraz erken gelsin de sana yardım etsin.” Kız “Mahir?..” demiş kız, “Kim o Mahir?” Kadın “ Aa?.. Kocan Mahir kızım?” demiş. Ardından sormuş “Orası 555 1374 değil mi?” Kızcağız “Hayır, 555 1375?” cevabını vermiş. Uzun bir sessizlik olmuş, “Yani?..” demiş kız tekrar ağlamaya başlayarak, “Yani bu bana gelmiyorsunuz anlamına mı geliyor?..”PapağanKadın, ‘polis imdat’ı arayıp papağanının kaybolduğunu ihbar etmiş. “Size yardımcı olamam efendim” demiş görevli, “Bu telefon acil durumlar içindir!..” Kadının ısrarı üzerine “Merak etmeyin efendim..” demiş görevli, “Bu tür kuşlar geri döner genelde..” Kadın ağlayarak “Anlamıyorsunuz” demiş, “Bu kuşun öğrendiği tek cümle ‘Gel pisi pisi’..!”Fıçı biraAdam bardan evine sabaha karşı dönmüş, önce kapının önündeki mangalı devirmiş, sonra içerideki mobilyalar yerlere yuvarlanmış, sesleri duyan, üst katta yatmakta olan karısı uyanıp “Ne yapıyorsun orada?” demiş, “Komşuları uyandıracaksın!..” Sarhoş koca “Bir fıçı şarabı merdivenlerden yukarı taşımaya çalışıyorum!..” diye cevap vermiş. “Sabah yaparsın orada bırak!” demiş kadın. “Bırakamam..” diye cevap vermiş adam, “Midemde!..”Haklı soyguncuAdamın biri karanlık bir sokakta iyi giyimli başka bir adamın önünü kesip silahını doğrultmuş, “Paranı ver!..” demiş. “Bana bak!..” diye cevap vermiş iyi giyimli adam, “Ben kimim biliyor musun?.. Ben milletvekiliyim” Adam “O halde..” demiş tekrar silahını doğrultarak, “Paramı ver!..”

Devamını Oku

Evet çıksın Kılıçdaroğlu gitsin

13 Ağustos 2010

ANALİZGenel başkan değişikliği ile CHP’nin arkasına bir rüzgâr aldığı kesin. Bir başkanlık değişimi bile toplumda oluşan bezginliği ve umutsuzluğu biraz kırdı. AKP iktidarının hiçbir şekilde gitmeyeceğine inanan ve oy verecek bir alternatif umudu da taşımayan milyonlarca vatandaş CHP’deki değişimle umutlandı.Kemal Kılıçdaroğlu gerçekten olağanüstü bir performansla il il, kasaba kasaba, hatta köy köy dolaşarak CHP’nin üzerindeki “ölü toprağını” atmaya çalışıyor. Ancak sadece Kılıçdaroğlu’nun eforuyla CHP bir değişimi yaşar mı? Kuşkular burada yoğunlaşıyor. Elbette, giderek hareketlenen CHP’de canla başla çalışan pek çok kişi var, onlara haksızlık etmemek gerek, buna karşın kamuoyundan aldığım izlenim, CHP’nin hâlâ hantal olduğu doğrultusunda.Pek çok kişiden “CHP’ye oy verebilirim ama gerçekten bir şeyler yapabilecek mi?” endişesini duyuyorum. CHP’nin yönetim kadroları bu endişeyi kulak arkası etmemeli meydanlardaki heyecanla yetinmemeli.Tabii ayrıca “parti içi çekememezlikten” kaynaklanan sorunlar da var. Örneğin neredeyse her gün CHP’den bir makam sahibi referandumda oyunun “evet” olacağını açıklıyor. Geçen hafta yazdığım gibi kimse buna “parti içi demokrasi” gözüyle bakmasın. Parti içi demokrasi bir karar alınıncaya kadar olan fikir özgürlüğünü kapsar. Referandumda “evet” diyecek olanlar, daha bu konuda karar alınmadan bunu söylemeli, gerekirse sert mücadele vermeliydi.Ama karar alındıktan ve topyekûn atağa kalkıldıktan sonra karşı çıkmak demokrasi değil disiplinsizliktir. CHP yönetimi bu disiplinsizliğe karşı en sert önlemleri çok hızlı biçimde almaktan kaçınmamalıdır.Bir diğer bozgunculuk da “Referandumda evet çıkacak” denilmesidir. Şu anda CHP içinde bunu yapan çok kişi var. Eski yönetimden kalan, bu kurultayda görev alamayan, Kılıçdaroğlu veya yeni yönetimle sorunu olanlar adeta böbürlenerek “Evet çıkar, Kemal Bey’in durumu ondan sonra netlik kazanır” diyor.Bunların amaçları aslında referandumda “evet” çıkması. Öyle olursa Kılıçdaroğlu “başarısız” ilan edilecek ve parti içi kavga başlatılacak.Artık yeniden Baykal’ı geri getirme operasyonu mu başlar, içinde genel başkanlık hırsı taşıyanlar mı ortaya dökülür bilemem.Ancak Kemal Kılıçdaroğlu, halka derdini anlatmak için oradan oraya koşarken, arkasından çevrilen dolapları da görmeli ve önlemini almalı. Aksi takdirde CHP “umut” olmaktan uzun bir süre uzaklaşır.*****MERAK ETTİKLERİMAfişler söküldü ya sorumlularMemur sendikalarının İstanbul’daki billboard’ları işgal eden “Evet” afişleri yerinden kaldırıldı. Yapılan şikâyetler üzerine valilik bu afişlerin yasal olmadığına kadar vermiş.Buraya kadar tamam. Ama asıl önemli olan bu yasa dışı işe imza atanlardan hesap soruluyor mu sorulmuyor mu?Bir sendika nasıl olur da yüz binlerce lira tutan billboard kiralama işine soyunabilir? Memurlardan toplanan paralarla yönetilen bir sendikanın buna hakkı var mı? Bunların cevabı alınmalı.Ayrıca bu yerleri kiralayan belediyeye de sorulması gereken sorular var.Birçok şirket sırada beklerken, nasıl oluyor da bir memur sendikası bir anda bu kadar çok billboard kullanabiliyor?İktidar referanduma giden yolda propaganda amacıyla her yolu kendine mübah görüyor. Bunun hesabını sormak muhalefet partilerine aittir.*****BAŞIMDAN GEÇENLER22 yıl hapis yatan mahkûm pat diye kapı önüne konmamalıGeçen salı günü sevgili anne babamı uzun süredir ihmal ettiğimi fark edip, görmek üzere Anadolu yakasına geçiyordum. Levent bağlantısından otoyola girerken sıcaktan bitap düşmüş bir kişi el sallayınca durup aldım.Nereye gideceğini sordum “Darıca” dedi. Meğer oradan da Yalova’ya geçip, Akçay’a gitmeye çalışıyormuş.Ne iş yaptığını sorduğumda “Hapisten üç gün önce çıktım” dedi. Doğal olarak “Geçmiş olsun, ne kadar yattınız?” diye sorunca “22 yıl” cevabını hayretler içinde aldım.“Herhalde cinayet?” dedim. “Evet iki kişiyi öldürmüştüm” karşılığını verdi. Merakla “Peki iyi halden, aflardan yararlanmadınız mı?” diye üsteledim. “Hayır, çünkü askeri suçtu” dedi.Kendisine küfür ettikleri gerekçesiyle 22 yıl önce bir astsubay ile bir üsteğmeni öldürmüş. Cezasının tamamını çekmiş. Hapisten salındıktan sonra üç gündür İstanbul’da dolaşıyormuş, Akçay’a gitmenin çarelerini arıyormuş.Anladım ki hiç parası yok. Ayrıca anasından başka yakını da yokmuş. Üç gün boyunca vapura binmeye çalışmış, tabii parası olmadığından almamışlar. Kamyoncular da bindirmemiş, otostopla “22 yıl öncesinden hatırladığı” güzergâhı kullanmayı düşünmüş.“Peki” dedim, “Sizi böylece kapı önüne mi koydular?” Aynen öyleymiş.22 yıllık mahkûmu Harem-Ankara kavşağında bıraktım. Cebimdeki sınırlı paranın yarısını verdim, almak istemedi, zorladım, hiç olmazsa otobüse binmesini önerdim.Sonra beni bir düşünce aldı sardı.Bir adam 22 yıl hapis yatıyor. Sonra bir anda dışarı bırakıyorlar. Kimse “Bir yakının var mı, nereye gideceksin, paran yeterli mi?” diye sormuyor. İnsan küçük bir kasabada bile 22 yıl sonra sokağa çıkarsa göreceği değişim nedeniyle şoka girer. Bir de İstanbul’u düşünün. 22 yıl sonra çıkıyorsunuz ve gördüğünüz hiçbir şey eskisi gibi değil.Bir hukukçu arkadaşıma sordum; “Bu maalesef böyle” dedi. Cezaevlerinde uzun süreli yatanlara çıkarken bir destek sağlanmıyormuş. Yakınları, akrabaları varsa mesele yok. Ama ya böyle hiç kimsesi olmayan, anacığından başka sığınacak yer bulamayanlar ne yapacak?Cebinizde 5 kuruş olmadan, iki gün yaşayın İstanbul’da. Mümkün mü? İçiniz iyilik dolu olsa bile suç işlemeye müsait hale gelirsiniz.Bu benim yaşadığım bir olay. Yazıyorum ki, belki Adalet Bakanlığı bu konuda bir çalışma başlatır. Uzun süreli hapiste yatan mahkûmlar salıverilmeden önce psikolojik olarak hazırlanır. En azından güvenli bir yuvaya kavuşana kadar izlenir, yardım edilir. Sosyal devlet olmak bunu gerektirmez mi?*****CANIMI SIKAN ŞEYLERSon iki gündür AKP’li ve yandaş medyanın manşetlerini, ana haber bültenlerini Kılıçdaroğlu’nun “havuzlu” tatil evi süslüyor. Yandaşlar mal bulmuş gibi atlamışlar haberin üzerine “İşte bakın, Kılıçdaroğlu’nun da havuzlu villası var, üstelik onun havuzu Başbakan’ınkinden 3 santimetre daha uzun.”Bir tatil sitesindeki havuzlu evle İstanbul’un en değerli yerlerinden birindeki havuzlu villaları kıyaslamaya kalkmak tabii ki çok komik de, ama yandaşların farkında olmadan yaptığı gaf daha büyük.Çünkü bu yandaş medya, Kılıçdaroğlu‘nun tatil evine kafayı takmadan önce Erdoğan’ın havuzlu villası olduğunu hiç haber yapmamıştı bugüne kadar. Yandaş medyayı izleyenler bu villalardan habersizdi. Şimdi hepsi öğrenmiş oldu. *****Dinlendiğini düşünen milletvekilleri, odalarında, böcek denilen dinleme cihazı için tarama yaptırabilecekmiş. Anlaşılan bu böcekler, dokunulmazlık zırhını bile delip geçebiliyor! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Sevsinler darbe karşıtlığını

11 Ağustos 2010

ANALİZYandaş medya ile maskeli faşistlerin ne kadar samimiyetsiz oldukları son Yüksek Askeri Şûra kararları ile tekrar ortaya çıktı.Bu kesim güya darbeye karşı, güya demokrat, güya hukuka saygılı. Her gün adeta işgal altında tuttukları medya organlarından Türkiye’nin değerlerine, çağdaş insanlarına, demokrasi ve hukuka gerçekten bağlı olanlara ağır hakaretler yağdırıyorlar.Sorarsanız darbelere karşılar, askeri vesayetin kalkmasını istiyorlar, referandumda da evet verecekler. Bunların maskelerini düşüren herkes onların dilinde “darbeci, statükocu, anti demokrat, hukuka saygısız.”Ama gelin görün ki, bir olay bile turnusol kâğıdı gibi bunların rengini ortaya çıkarıyor.İşte bunun en güzel örneklerinden biri Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirilen Orgeneral Erdal Ceylanoğlu konusunda takındıkları tavır.AKP yandaşı medya ile bu maskelilere göre 28 Şubat bir darbedir. Bu nedenle bu yıl 28 şubat günü gösteriler düzenlediler, darbeyi lanetlediler.Ama hiçbirin aklına bunca “darbe soruşturması” arasında neden 28 Şubat komutanlarından hiçbirinin yer almadığını sormak gelmiyor.Bu gelmediği gibi 28 Şubat’a darbe yakıştırması yapılmasını sağlayacak tek eylemin kahramanının Başbakan Erdoğan’ın sevgisine mazhar olarak Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirilmesini de sorgulamıyorlar.Erdal Ceylanoğlu 28 Şubat döneminde Ankara’da görev yapıyordu ve bir sabah tankları sokaklara salarak dönemin iktidarını korkutmaya çalışmıştı.Eğer Necmettin Erbakan- Tansu Çiller ikilisinde biraz cesaret olsaydı, Ceylanoğlu Paşa daha o tarihte görevinden alınacaktı. Ancak bu ikili tüm uyarı ve önerilere rağmen askere karşı koyamamıştı.Şimdi bu Paşa AKP’nin tercih ettiği Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. Yandaşlarda ve maskelilerde ise “tık” yok. Sadece biri herhalde vicdanı elvermediğinden olacak “O paşaya emri Çevik Bir vermişti” diyebildi.Peki güzel kardeşim, o halde Çevik Bir nerede? Demek ki Çevik Bir “darbe hazırlığını ve hatta provasını o yapmış” niye yakasına yapışılmıyor da korunuyor.Erdoğan Kara Kuvvetleri’ne Ceylanoğlu’nu getirdi, 2013 Genelkurmay Başkanlığı için de tercihini Necdet Özel’den yana yaptı. Onlar da Atila Kılıç’ın hassasiyetine zerre saygı duymadan oturuverdiler koltuklara.Yeni paşalarımız ülkeye millete hayırlı olsun.*****BUNU YAZMAK GEREKObama’yı dinlemedilerABD Başkanı, Erdoğan’la yaptığı görüşmede “İsrail konusundaki hassasiyetinizde haklısınız, ancak uluslararası soruşturma istemeyin, aleyhinize de olabilir” demişti. İktidar bunu ciddiye almadı ve uluslararası soruşturmada ısrar etti. Sonunda bu soruşturma açıldı, karar yakında çıkar.Ancak görüldüğü kadarıyla iş pek bizim lehimize gitmiyor. İsrail soruşturmadan haklı çıkmayacaktır mutlaka ama, Türkiye de beklediğini alamayabilir. Hatta sonuç bizi çok üzebilir de. Çünkü İsrail yetkilileri, geminin yola çıkışının öncesinden ibaren Türk Hükümeti ile görüşmeler yapıldığını söylüyor. İşin özeti, Türkiye hükümeti neler olabileceğini önceden biliyor. Buna rağmen hiçbir önlem alınmaması, İsrail’in saldırısına en azından “ağır tahrik” nedeniyle kısmi meşruiyet kazandırabilir.Evet, İsrail yarattığı vahşet ile dünya kamuoyu önünde mutlaka gereken cevabı alacaktır ama sonuçta Türkiye için de pek çok soru ortada kalacaktır.*****ÜZÜLDÜMKüçük bir düzeltmeDünkü yazımda referandumda oy pusulalarının ayrı ayrı olduğunu yazmıştım. Oysa oy pusulası tek parça. Bir tarafı beyaz bir tarafı kahverengi.Aslında o yazıda sistemin milletin kafasını karıştıracak biçimde olduğunu ayrıca kamuoyunda “hile yapılması ihtimalinin” zihinleri kurcaladığını anlatmak istedim. Sonuçta tek parça bile olsa “Evet mi Hayır mı?” diye sorulan bir referandumda tercihin de “evet” mührü ile yapılacak olması bile başlı başına bir cinliktir. Ayrıca “Hayır”ı kahverengi gibi sevimsiz bir renkle “Evet”i ise beyaz gibi saflığın sembolü ile tarif etmek de ayrı bir kurnazlık.*****KAFAMI BOZAN ŞEYLERHak arama kafanı patlatırımİktidar daha çok özgürlük, daha çok demokrasi, daha çok hukuk için referandumda ‘Evet’ verilmesi gerektiğini söylüyor.Ama iş uygulamaya gelince bunun ne büyük bir samimiyetsizlik olduğu ortaya çıkıyor.Sözleşmeli öğretmenler sıkıntılarını anlatmak için eylem yapıyorlar. Milli Eğitim Bakanlığı ise bir açıklama yayınlayarak “Eylemlere katılanlar hakkında disiplin soruşturması açılacağını” bildiriyor. Üstelik eylem yapan öğretmenler yasa dışı örgütlerin emrinde gibi gösteriliyor.Bunun Türkçesi şudur: Özgürlük, demokrasi, hukuk benim söylemimdir. Söylerim ama uymak zorunda değilim. Benim sözümün dışında davrananların ise kafasını patlatırım. Ona göre.*****CANIMI SIKAN ŞEYLERYeni iç tehdit orduOrdu üzerinde oynanan oyunlara ve iktidarın tercihlerine bakınca artık Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yeni bir döneme girdiğini söyleyebiliriz.Son Yüksek Askeri Şûra’da hiç kimse ihraç edilmedi. Demek ki son bir yıl içinde orduda disiplin suçu işleyen kimse çıkmamış.Bu, askerin büyük başarısıdır. Sistem yerine oturmuş demek ki. Oysa bizzat kendi komutanları bir ara ordu içinde yer eden cemaat ve tarikatlardan söz etmişti. Gerçi bu sözleri söyledikten sonra yapılan saldırılar sonucu ordunun bel kemiği de kırıldı ya, o da ayrı.Şimdi görevlerini devreden veya emekli olan komutanlar veda konuşmaları yapıyorlar. İlk devir teslim töreninde komutandan ordunun PKK teröristlerine ne kadar iyi davrandıklarını ve hukukun dışına çıkmadıklarını öğrendik. Güzel bir şey.Ülkeyi karanlığa götüren irtica ile ilgili bir kaygının ise artık olmadığı görülüyor. Bakalım daha büyük komutanlar bundan söz edecek mi?Bilemiyorum ama, anladığım kadarıyla Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında artık gündem değişecektir.Bugüne kadar MGK toplantılarında Türkiye Cumhuriyeti’ni tehdit eden unsurların başında bölücülük ve irtica gelirdi. Bu konuda hazırlanan raporlar görüşülürdü.Herhalde bundan sonra irtica tehdit olmaktan tamamen çıkmış sayılacak. Bölücülük ise hukuk çerçevesinde hak ettiği yeri alacak.Ancak sanıyorum “iç tehdit” olarak bundan böyle “ordunun tartışıldığını” göreceğiz. MGK’nın sivil kanadı askerlerin önüne her toplantıda ordu içinde darbe hazırlıklarını içeren “imzasız ihbar mektuplu” iddiaları koyacaklardır.Toplantı sonunda yayınlanacak bildiri ise “MGK iç ve dış olayları görüşmüş, iç tehdit unsuru ordu konusundaki son gelişmeler ele alınmıştır. MGK ordunun darbe çabalarına karşı çok sert mücadele edilmesi kararı almıştır” şeklinde olacaktır.*****CHP’de referandumda “Evet” diyecekler varmış. Onların yaptığına muhalefet değil, olsa olsa muhalEVET denir! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Referandumda neden birleşik oy pusulası yok?

11 Ağustos 2010

MERAK ETTİKLERİMTam bir ay sonra referanduma gidiyoruz ama, oylama yöntemi, pusulaların oluşturulması konusunda çok ciddi kaygı ve kuşkular var.2007 seçimlerinde “hile yapıldığına” inananların çokluğunu biliyorsunuz. Benzer bir korku şimdi referandum için de yaşanıyor.Pazartesi günü “Hayır çıkma olasılığı çok daha yüksek” diye tahminde bulunmuştum. Gerçi AKP ve yandaşları buna çok kızdılar ve 13 Eylül sabahı “görüşeceğimizi!” son derece “anlamlı” cümlelerle ifade eden mesajlar gönderdiler.Buna karşın, referandumda “hayır” oyu kullanmayı düşünenler “Biz de sizin gibi hissediyoruz ama, referandumda hile yapılmayacağı ne malum” diye meraklarını dile getiriyorlar.Seçimde hileyi önlemenin yolu biliyorsunuz sandıklara sahip çıkmaktan geçiyor. Önümüzdeki pazartesi günü sandıklara sahip çıkabilmenin ve hileyi kökünden önlemenin yöntemlerini tek tek sıralamaya çalışacağım. Bu önerileri siyasi partilerin yerine getirmesi halinde kimsenin aklında kuşku kalmayacaktır.Referandumla ilgili en çarpıcı ve şaşırtıcı yöntem, oylamada iki ayrı pusula kullanılacak olması.Yüksek Seçim Kurulu referandumda iki pusula kullanılacağına karar verdi. Evet pusulası beyaz, hayır pusulası ise kahverengi olacak.Seçmenler diledikleri pusulanın üzerine “Evet” mührünü yasacak ve zarfa koyacaklar.Burası kafa karıştırıcı. Zarfa tek pusula mı konacak? İki pusula konursa oy iptal mi edilecek?Pusulaların üzerine neden “Evet” mührü vuruluyor. Bazı sandıklarda bu “Evet”ler de “Hayır” üzerine vurulmuş olsa da “Evet” sayılamaz mı?En sonunda, zarflar ince olursa, koyu bir renk olan “Kahverengi” dışarıdan belli olabilir, bu da muhtemelen bazı vatandaşları korkutacaktır.Baksanıza, sadece “Evet” veya “Hayır” diye oy kullanacağız, ama karşımıza bir çok kuşkulu soru çıkıyor.Oysa Yüksek Seçim Kurulu hepsini bitirecek bir karar alabilir.Tıpkı genel ve yerel seçimlerdeki gibi “Birleşik oy pusulası” hazırlanabilir. İki seçenekli pusulanın üzerine seçmenler neyi tercih ediyorlarsa üzerine “Tercih” mührünü vurabilir. Böylelikle bütün kuşkuların ve olası yanlışlıkların önüne geçilmiş olabilir.Her nedense özellikle muhalefet partileri bunun gürültüsünü hiç çıkarmadılar. Oysa bu konuları çoktan düşünmüş ve uygulatmış olmalılardı.*****KAFAMI BOZAN ŞEYLERNereden bu bolluk?Önce Hak-İş kentlerdeki billboard’ları doldurmuştu “Evet” sloganıyla. Şimdi de bir Memurlar Sendikası çıktı. Neredeyse İstanbul’un tamamını kaplamışlar. Başka kentleri şimdilik bilmiyorum.Peki bunlar nasıl sendikadır ki çok pahalı olan bu reklam alanını bu kadar zahmetsiz biçimde kullanıyorlar? Nereden geliyor bu değirmenin suyu?Özellikle İstanbul’da billboard’larda yer bulmanın ne kadar zor olduğu bilinir. Büyük şirketler aylar öncesinden buraları kiralar ve paraların yatırır. Yani tam bu dönemde buralarda yer bulmak çok zordur. Ama belli ki Belediye kendi kontenjanını bunlara kullandırıyor.Burada görev muhalefet partilerine de düşüyor. Örneğin CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’ndeki üyeleri imar işlerini kovalamaktan başlarını biraz kaldırıp bunlarla da ilgilenmeli.Bu billboard’ların nasıl kiralandığını, kaç lira ödendiğini, bu kadar çok miktarda kontenjanın nasıl açıldığını sorgulamalı.Maliye Bakanlığı bu sendikaların hesaplarına bakmalı. Sendikalar bu kadar rahat reklam harcaması yapabiliyor mi araştırılmalı.*****Terbiyesiz yazarAdamın biri oturmuş bir kitap yazmış. Adını verip reklamını yapmak istemem.Kitabın üzerinde “hepsi bir bahaneyle tasfiye edilmiş” bazı askerlerin üniformalı fotoğrafları var.Kitabın adı bile askeri “aşağılayan, onurunu zedeleyen” kelimelerden oluşuyor.Kitabın içinde ise hepsi yakından tanınan ve tasfiye edilmiş bulunan komutanlar hakkında doğru olup olmadığını şu anda bilemeyeceğimiz iddialarla dolu.Üstelik bu iddialar pek çok hakaret sıfatının desteği ile alaylı biçimde kaleme alınmış.Buraya kadarı beni çok ilgilendirmez. Burası demokratik ve özgür bir ülke. Her ne kadar basın özgürlüğü konusunda dünyanın 106’ncı ülkesi olsak da, iktidarın beğenmediği kişi ve kuruluşlara, Cumhuriyet değerlerine, Atatürk’e ve ilkelerine hakaretlerde bulunma özgürlüğünde herhalde dünya birincisiyiz.Ancak kitabı yazan kişi, ki adını daha önce hiç duymamıştım. Kitabından bana da göndermiş. Üstelik imzalamış da. “Sayın Can Ataklı postalseverine” diyor ve altında kötü bir Türkçe ile yazılmış bir alay hakaret...Ne yazık ki bu türle çok karşılaşıyoruz son yıllarda. Türkiye sevgisizi bir zihniyet bunların eline kalem kâğıt verip, herkese çamur bulaştıran, ipe sapa gelmez sözde iddiaları yazdırıyor, ortalığa salıyor.Kitap yazmanın da içine ettiler ya. Ne diyeyim?Bu arada terbiyesizlikte sınır tanımayan bir başka yazar daha var. O bir gazetede yazıyor, adını vermek ve saçma sapan bir polemiğe girmek istemiyorum.Ama sağa sola bulaşan ve kendi zihniyetinin temsilcileri tarafından komik bulunan bu yazar kendi kafasından darbeci gazeteciler sıralaması yapmaya kalkışmış.Bir şey söylemeye gerek bile yok, kendi bataklıklarında güldürsünler kendileri gibi düşünenleri. O kadar.*****İktidar, Anayasa değişikliği filmini kendisi yazdı, başrolde de kendisi var. Bu durumda muhalefete söyleyecek tek bir replik kalıyor, “Nayır, nolamaz!” (Gani Yıldız)*****YENİ ÖĞRENDİMBir dokun bin 'ah' işitBu köşede dün “dünyanın en pahalı taksilerinin” Bodrum’da olduğunu yazmıştım. Daha sabahın erken saatlerinde Bodrum’dan bir taksici aradı.“Can Bey” dedi, “Evet haklısınız, dünyayı bilemem ama Türkiye’de Bodrum’dan daha pahalı taksi ücreti olan yer yok.”Ben de “Tamam işte ben ne yazdım zaten” diye sordum. Taksici devam etti: “Bundan biz de çok şikâyetçiyiz. Hep sorun yaşıyoruz. Taksiye binenler kendi şehirlerindeki fiyatları biliyor ve tepki gösteriyor” dedikten sonra şunu ekledi:“Durum böyle olunca, müşteri ile pazarlık yöntemi daha cazip oluyor. Taksimetre açmak yerine aşağı yukarı belirlenmiş daha ucuz fiyatları söylüyoruz müşterilere”Taksici okurum, “Ama asıl sorun bu değil” diye yeni bir sayfa açtı konumuza. Anlattıklarını aynen sizle paylaşıyorum:“Bodrum Belediyesi taksimetre ücretlerini çok yüksek tuttu. Ama bir şey daha yaptı. Biz taksiciler, durak dışında müşteri alamıyoruz. Örneğin Bodrum’dan Türkbükü’ne müşteri getirdik. Geri dönerken yolda duran biri işaret etse, durup almamız mümkün değil. Çünkü 600 lira ceza yazılıyor.”Tabii şaşırarak “Neden?” diye sordum. Taksici anlattı: “Gittiğimiz yerin taksicilerini mağdur etmemek içinmiş. Yani biz ancak tek yol çalışabiliyoruz. Zaten gittiğimiz yerden geri dönüş için çok nadir müşteri çıkıyor, ama çıksa da biz alamıyoruz. O müşteri neredeyse oranın taksi durağına gidecek ve oradan binecek.”İşte belediyenin taksimetre ücretlerini yüksek tutmasının nedeni buymuş.

Devamını Oku

Şûra sonucu sanki 27 Nisan

9 Ağustos 2010

ANALİZYüksek Askeri Şûra’da neden kriz çıktı ve kriz çözüldü mü? Bunlar pek anlaşılamadı. Asker açısından bakılınca “hangi konuda pürüz çıkarmışlardı” sonra ne oldu da bu pürüzler giderildi? Bunu anlayan yok herhalde.Sonuca bakalım: Alevi olduğu ileri sürülen Orgeneral Hasan Iğsız emekli edildi, Kara Kuvvetleri Komutanı olmasına önce kesin gözle bakılan Orgeneral Atilla Işık “kendiliğinden” elendi. “Asker galiba gurur sorunu yapıyor” denildi, ama 28 Şubat’ın “tank yürüten paşası” böyle bir duyguya sahip olmadığını göstererek Kara Kuvvetleri koltuğuna oturdu, Tayyip Erdoğan’ın “2013’te Genelkurmay Başkanı olarak görmek istediği” Orgeneral Necdet Özel “özel olarak” korundu.Peki kriz neydi? Gerçekten bir kazananı kaybedeni var mı?Yok.O zaman belli ki işin özeti şu:İktidar, referanduma giderken, en önemli propaganda silahı olarak “darbelere karşı olmayı, 12 Eylül’den hesap sormayı” kullanıyor. Bu nedenle ordu üzerinde ciddi bir güç gösterisi yapması ve “askeri hizaya sokması” kendi adına çok gerekliydi.İktidar, Şûra’da gösteri olarak “Bugüne kadar asker istediği gibi terfi ve atamaları yapıyordu, bu sefer başımızı sallayan olmayacağız” diyerek “terfi ve atamalara müdahale!” etti.Oysa bu asla gerçek değildi. Çünkü bugüne kadar siyasi otorite defalarca Şûra’ya müdahale etmişti ve askerin kendi içinde oluşturmaya çalıştığı terfi-atama silsilesini bozmuştu.Buna rağmen doğru olmayanı söylemekten çekinmeyen iktidar kamuoyunda “askere ilk kez söz geçiren hükümet” imajını pekiştirdi. Bu açıdan müthiş bir başarı kazandı.27 Nisan’da Büyükanıt bir muhtıra yazmış ve bu AKP’ye yaramıştı. Üstelik askerin itibar kaybının da başlangıcı olmuştu. Bu Şûra da bir tür 27 Nisan etkisi yaratabilir. Askere boyun eğdirmiş bir iktidar bundan prim yapmayı düşünecektir mutlaka.Tabii manzaranın böyle olacağı üç aşağı beş yukarı herhalde birkaç hafta öncesinden belliydi. İlker Başbuğ, Başbakan’la defalarca görüştü. Savunma Bakanı ile sayısız toplantılar yapıldı. Bu konuların görüşülmemiş olması ve her şeyin Şûra günü başlamış olması hiç mantıklı değil. Yani aslında her şey önceden belliydi.Zaten Cumhurbaşkanı ve Savunma ve Adalet bakanları “Hiçbir sorun yok, doğal akışında sürüyor” demediler mi? Çünkü işin aslını biliyorlardı herhalde.Tahminim, Şûra’ya katılan her komutan bu denli bilgili değildi. Bazıları “pürüz” çıkarmış olabilir.İşte o aşamada da “yargı sopası” devreye girdi. Başbakan Erdoğan “aranmakta olan generallerle” aynı “resmi masada” oturmaktan çekinmedi ama, bu yargı sopasıyla da onları hizaya getirdi. Yine tahminim, Başbuğ da “herhangi bir soruşturmanın konusu olmayacağı” güvencesini aldı.İkinci yargı sopası da Hasan Iğsız‘ın Kuvvet Komutanı olmaması için devreye sokuldu. Galiba “istenmeyen” generallerden biri de Aslan Güner‘di. Onun için de yeni bir kriter belirlendi ve “devlet büyüklerinin eşlerine saygısızlık” maddesi uyarınca kendisi safdışı bırakıldı. Böylelikle asker “büyüklerin eşlerine saygı” konusunda da hizalandı.Sonuç şudur: İktidar “zafer kazanmış” olmanın haklı gururuyla 12 Eylül’deki referanduma elini daha da güçlendirerek girmektedir.Asker ise kendi içinde temizlik yapmış, iktidarın istediği kişilerin önünü açmış, “direniyormuş” gibi yaparak halkın gözündeki güven ve itibarını biraz daha aşağı çekmiştir.Bundan sonra sık sık tekrarlanan “Muhammed’in ordusunu kurma” fikri daha da güçlenecektir.*****BUNU YAZMAK GEREKBEN SANA DEMİŞTİM RASİM OZANBir konuda “Ben dememiş miydim” demeyi pek sevmem ama bazen yeri geliyor mecbur kalıyorsunuz. Belki bilen ve izleyen vardır, cuma geceleri saat 22.00’de Ankara’daki Beyaz TV’de, Rasim Ozan Kütahyalı ile karşılıklı bir tartışma yapıyorum. Zaman zaman çok elektrikli anlar yaşıyoruz.Gerçi bazı izleyicilerim bana kızıyor, “Niçin bu kişiyle aynı ekranda tartışıyorsun?” diye soruyorlar. Aslını anlatayım: Rasim Ozan Kütahyalı çok genç bir yazar. Taraf’ta çalışıyor. Yeni nesil liberal görüşlere sahip. AKP veya zihniyeti ile uzaktan yakından ilgisi yok ama, olaylara sadece kendi liberal anlayışı ile bakınca AKP’yi demokrat, özgürlükçü, yenilikçi ve çağdaş bir parti zannediyor.Bunu ifade ederken cesur da davranıyor. Bu nedenle AKP ve aynı zihniyetteki yandaşların gözbebeği oluyor. Bu kesim Rasim Ozan’ı koyacak yer bulamıyor, el üstünde taşıyor, oradan oraya gezdiriyor.Program öncesi sohbetlerde öyle bir Türkiye anlatıyor ki, şaşırıyorum. Zannedersiniz ki tüm Türkiye AKP’li üstelik hepsi de demokrat, liberal, çağdaş, AB yanlısı.Bu sohbetler sırasında biraz da yaşıma ve deneyimlerime güvenerek “Rasim, sen heyecanlısın, öfkelisin, dilini de tutamıyorsun ama destek verdiğin bu kesimi çok iyi tanımıyorsun. Şu anda onlar adına yüksek sesle propaganda yaptığın için seni seviyor gözükürler. Ama inan bana, ilk seçimde tekrar tek başına iktidar olurlarsa, artık sana ihtiyaçları kalmayacak, ayrıca onların istediklerinin dışına çıkarsan da anında satarlar, yok başkaları iktidara gelirse, sana pek iyi gözle bakmazlar” dedim kim bilir kaç kez.Ama beni dinlediğini söyleyemem. Tam tersine hem yayında hem yayın dışında sürekli AKP ve yandaşlarını övdü durdu. Hele bir başka kanalda program yaptığı yandaşlara toz bile kondurmadı, onları nasıl korudu anlatamam.Dün Rasim Ozan‘ın bu kanaldaki programdan çıkarıldığını öğrendim. Diğerleri devam ediyormuş. Üstelik o kanalın devlet görevlisi müdürü Rasim Ozan için hayli ağır sözler söylemiş, “Seviyesiz” bile demiş. Ama işin ibret verici bölümü, Rasim Ozan’ın o toz kondurmadığı iki program ortağının sözleri. Anında satmışlar bu öfkeli delikanlıyı.Şimdi “Ben sana dememiş miydim?” sözü yanlış mı?*****Dünyanın en pahalı taksisiBunun “nerede” olduğunu sorarsanız söyleyeyim, Bodrum‘da. Önceki hafta iki günlüğüne kaçmıştım Bodrum’a. Havaalanına erken gelince vakit geçirmek için dış hatlar bölümünün önündeki açık hava kafeteryasında oturdum biraz. İç hatlar tarafında böyle bir yer yok. Uçak rötar yaptığında gidecekler ya da gelenleri karşılayanların açık havada bekleyebilecekleri bir yer düşünülmemiş.İnsana saygı olmayınca böyle oluyor. İlle içeri girecek ve ancak 10 kişinin oturabileceği kafeteryadan yararlanacaksınız. Hava alamazsınız.Neyse, o ayrı konu. Uçak saati yaklaşınca dış hatlardan iç hatlara o sıcakta yürümemek için bekleyen bir taksiye bindim. İstanbul’daki alışkanlıkla 5 lirayı da önceden verdim.İstanbul’da bazen yapıyorum. Çok kısa mesafeye gideceksem, beş lira verip iniyorum, oysa o sırada 3.60 yazmış oluyor örneğin. İç hatlarda tam ineceğim, şoför mahcup bir sesle “11 lira 40 kuruş tuttu” demez mi. İç hat dış hat arası 300 bilemedin en fazla 400 metre ve taksimetre 11 lira yazıyor.Şoför 10 liranın yeteceğini söyledi yine mahcup biçimde. Onlar da şikâyetçiymiş aslında bu tarifeden ve bu nedenle belli noktalara özel fiyat uyguluyorlarmış taksimetle açmadan. Çünkü bu taksimetre ile havaalanından Bodrum’a gitmek 150 lirayı geçer, ama fiks 85 lira alıyorlarmış.*****İktidara yakın araştırma şirketlerinin kamuoyu anketlerine göre “Evet” yüzde 60’lardaymış. Buna, “Kamuoyunun nabzını tutmak” değil, “Kamuoyu araştırması ile halkın kafasını karıştırmak” denir! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Kozmik odada durum görüldü, düğmeye basıldı

8 Ağustos 2010

Sevgili okurlar; Türkiye’de artık sapla saman iyice birbirine karıştı. Cehalet, kin, öfke, nefret, kompleksler neredeyse bazılarının günlük yaşamının bir parçası oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin sonunu getirdiklerine inananlar referandum ile son kozlarını oynayacaklarını müjdeliyor birbirlerine.Başarısız değilAslına bakarsanız Türkiye sevgisizi çevreler başarısız da değiller. 12 Eylül darbesinden bu yana uygulanan ekonomik, sosyal ve siyasi programlarla cahilleştirilen, duyarsızlaştırılan, değerlerinden uzaklaştırılan yeni neslin beyni hayli yıkandı. Şimdi son darbe vurulmak isteniyor.Darbeyle kafayı yemekNasıl Hitler‘in propaganda uzmanı Goebbels “10 basit propaganda cümlesini halka 100 kere tekrarlayacaksınız, sonunda size inanmayan kalmayacaktır” demişse, bugün de aynı taktikle 3 yıldır “darbe” lafları tekrarlanıyor. Artık en inanmayan bile “Varmış galiba bir şeyler” demek durumunda kalıyor.Olmayacağı biliniyorDaha önce de defalarca yazdım. İktidar da yandaşları da artık Türkiye’de bir darbe ihtimalinin hiç olmadığını biliyor. Ancak bir yandan mağdur edebiyatını sürdürmek, diğer yandan yaratılan kaos sayesinde tehdit olarak görülen tüm kurumları yıkmak en temel politika oldu.Balyoz planıBütün bunlar olurken, ortaya atılan “balyoz” iddiaları, Türkiye’yi dönüştürmeyi “demokratikleşme olarak yutturmaya” kalkanların içine küçük bir şüphe düşürdü. Balyoz‘un da yalan olduğu bilinmesine rağmen bu konuda da hiçbir kuşku kalmaması için ciddi kanıtlar aranmaya başlandı.Kozmik oda baskınıAranan çare sonunda bulundu. Bir suikast bahanesi bulunarak Türkiye’nin “iktidarlar tarafından da bilinen” en gizli bilgiler merkezine baskın yapıldı. Günlerce süren çalışmadan sonra Balyoz‘un da tamamen bir düzmece olduğu anlaşılınca, nihai sonuç için düğmeye basıldı.Askerin tasfiyesiBugünkü ortamda askerin darbe yapamayacağı çok ortada ama, bu tehlikenin tamamen bertaraf edilmesi gerekiyordu. Önemli olan askerin burnunun iyice sürtülmesi, bir müdahaleyi düşünmek bir yana, iktidara muhalif gözle bakılmasının bile önüne geçilmesiydi. Bu da YAŞ toplantıları ile yerine getirildi.Olmadık işlerSon YAŞ toplantıları Türkiye tarihine geçecek niteliktedir. Demokrasi ve hukuk kavramlarının bu kadar aşağılandığını, bir iktidarın yargıyı çıkarı için göstere göstere kullanıldığına hiç tanık olmamıştık. İktidar askerin belini kırmak için yargı üzerindeki baskısını fütursuzca kullanmaktan çekinmedi.Açık pazarlıkBu noktada konuyu biraz açmak istiyorum. Çünkü bu dönem tarihimize de ibretle geçecektir. Birçok siyasi iktidar YAŞ toplantılarında askerle çekişti bugüne kadar, ama hiç böylesine ilginç pazarlıklar yapılmadı, yargıyı bir tehdit sopası gibi kullanmak hiçbir siyasi iktidarın aklına gelmedi.Aranan generallerÖrneğin Başbakan, mahkeme tarafından “aranan” üstelik “terörist” suçlamasıyla aranan generallerle aynı masada oturmaktan sakınmadı. Onları ihbar etmedi, yakalanmaları için harekete geçmedi, ama emeklilikleri için pazarlık yapmaktan geri durmadı. Böyle bir şey hiç yaşamadık.Hasan Iğsız olayıYine tam Şûra devam ederken, Kara Kuvvetleri Komutanı olması ihtimali güçlü Hasan Iğsız‘la ilgili savcılıktan gelen “darbecilikten ifade vermeye gel” çağrısı da Başbakan’ı rahatsız etmedi. Tam tersine belli ki çok işine geldi ve “Bu Paşa’yı istemiyorum” tavrını koydu ortaya.Kimse inkâr edemezSon Şûra’ya damgasını vuran yargı sopası, yandaş çevrelerce “hukukun zaferi” olarak sunuluyor ve bunda iktidarın payının olmadığı ileri sürülüyor. “Vardır” demenin kanıtlarını elbette ortaya koyamayız, ama oyun bu kadar açık oynanınca da zaten bir yorum yapmanın gereği kalmıyor.Baykal’ın durumuŞûra toplantısı sırasında yaşanan Iğsız olayının yanı sıra, bir operasyon da CHP eski Genel Başkanı Baykal’a karşı yapıldı. Ergenekon Savcısı, Baykal hakkında fezleke düzenleyeceğini açıkladı. Başsavcı ise bu yetkinin ancak kendisinde olduğunu belirterek girişimi “şimdilik” durdurdu.İşin özü bozulmuyorTabii Başsavcı’nın bu açıklaması işin özünü bozmuyor. Baykal yine her an ifade almaya çağrılabilir ve üstelik tutuklanabilir de. Çünkü iddia “devlete karşı suç” kapsamında. Durum böyle olunca dokunulmazlık bir yarar sağlamıyor. Sadece süreci biraz uzatır. Ergenekon savcısı olmaz da Başsavcı karar alır.Dokunulmazlık konusuTabii burada ince bir nokta daha var. Sık sık “dokunulmazlıklar kaldırılmalı” açıklamaları yapan CHP’ye karşı “Bu konuyu o kadar da kurcalama, ikide bir dokunulmazlıklar diye tutturma, başınıza öyle bir iş açarım ki dokunulmazlık da sizi kurtaramaz sonra” mesajı veriliyor sanki.Referandum yalanlarıGelelim referandum sürecine. Yandaş ağızlar, iktidarla işbirliği yaparak o kadar çok gerçek olmayan şey söylüyorlar ki, tek tek ayırmak bile zor. Ama en önemli yalan “Evet denilmesiyle 12 Eylül darbe anayasının tarihe karışacak” olması. Bunu yüzleri kızarmadan nasıl söylüyorlar şaşmamak elde değil.Referandum gerçeğiGüya bir anayasa değişiklikleri paketini oylayacağız, ama hemen herkes bunun böyle olmadığını biliyor. 12 Eylül’de oylanacak olan AKP iktidarıdır aslında. Kamuoyu AKP iktidarından memnun olup olmadığını bir tür anketle ortaya koyacaktır. İktidarı tedirgin eden de budur.Telaş ve heyecanBu nedenle iktidar ve yandaşları büyük bir telaş ve heyecan içinde. AKP’ye oy vereceklerin nasıl olsa hiç düşünmeden evet diyeceğini bildiklerinden CHP ve MHP’liler “duygusal” yönlerden etkilenmeye çalışılıyor. Bu amaçla da 12 Eylül mağduriyeti kullanılıyor alabildiğine.Evet ihtimali yokGerçi ne olduğu belirsiz anketlerde evet oylarını yüzde 65’lerde gösterenler bile var, ama ben kendi tahminimi söyleyeyim: Evet çıkma ihtimali yok. Seçmen sayısı ve rakamlar ortada. AKP’li olmayanlar içinde bu anayasa değişikliği ile demokrasinin kurtulacağına, 12 Eylül’ün intikamının alınacağına inanacak kadar saf olan kaç kişi çıkar acaba?Rakamlara bakalımGeçen hafta yazmıştım, oransal değil rakamsal bakın. 50 milyon seçmen var. Yüzde 80 katılımda 40 milyon oy eder. Demek evet için 20 milyon oy gerek. Katılım yüzde 70 olursa 17 milyon 500 bin oy ‘evet’i sağlar. Yüzde 60’ta 15 milyon. Son anketlerde AKP’nin oyu bu kadar çıkmıyor. Hepsi evet verse ne olacak?Tehlikeli günlerBu değerlendirmeme inanmayanlar hatta öfkelenler olacaktır. Ama emin olun, iktidar ve yandaşları bu hesabı çok iyi yapıyor. Nitekim sertleşmeleri, gerginlik politikası uygulamaları bu nedenle. Korkarım referanduma doğru gözler daha da kararabilir, hiç akla gelmeyen uygulamalar yapılabilir.Varlık yokluk savaşıİktidar belki de farkında olmadan referandumu varlık yokluk savaşına çevirdi. Kaybettiği an seçimlerde de başarısız olacağını biliyor. Tek başına iktidarı kaybettiğinde ise partinin dağılacağının farkındalar. O halde önümüzdeki günlerde herkes çok dikkatli olmalı ve kendini iyi korumalı.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

GBT benim de tansiyonumu çıkarıyor

8 Ağustos 2010

NOSTALJİ Eksi 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan biliyorsunuz “terörist” olduğu suçlamasıyla “arananlar” listesinde. Şu anda hastanede. Çünkü “arandığını” öğrenince yanında korumalarıyla birlikte İstanbul’a gelmek üzere yola çıkarken Bodrum’da gözaltına alınmıştı. Emekli Paşa “GBT” denilen “Genel Bilgi Toplama” sistemine “yakalanmıştı” aslında.Bu durum Çetin Doğan‘ın tansiyonunu fırlatmıştı. Bu nedenle de hapishane yerine hastaneye gönderilmiş, AKP yandaşı medya da “buna inanmadığını” belirtmişti. Tabii Paşa’nın yaşına başına, daha önce yaptığı görevin konumuna bakmayınca tansiyon yükselmesi onlara “inandırıcı” gelemiyor.Oysa açık söyleyeyim, hiçbir tansiyon sorunum olmamasına rağmen şu GBT denilen uygulama ile karşılaştığımda benim de tansiyonum yükseliyor. Çünkü hiçbir suçunuz olmadığı halde toplum önünde “şüpheli” gibi algılanmanız son derece rahatsız edici.Tabii bazı tatlısu vatandaşları “Canım ne var bunda, hepimizin güvenliği” falan gibi abuk cümleler kurmaya çalışıyorlar. Vapurdan çıkıp da yüzlerce kişi arasından durdurulup üstünüz aransın, herkesin içinde mahçup olun da göreyim sizi.Benim başıma da birkaç kez GBT uygulaması rast geldi. Bunların bazıları Anadolu havaalanlarında oluyor. İstanbul, Ankara, Antalya gibi milyonlarca kişinin geçtiği havalimanlarında GBT uygulaması yok ama örneğin Kayseri’de biniş kartınızı almadan önce polise gidip “aranmadığınızı” kanıtlamak zorundasınız.Bu yılın başında bir keresinde Kağıthane yolunda durdurdu polis. Yarı kibar bir ifadeyle “İnin arabadan” dedi. “Hayrola” diye sordum. “Güvenlik araması yapıyoruz” dedi. Hiç ses etmedim. “Kollarınızı açın” dedi. Açtım. Haşur huşur üst araması yaptı. Bir polis de arabanın içini aramaya koyuldu.Birden “Amirim silah buldum” dedi. Silah dediği tabanca. Yan koltukta duruyor zaten.Hemen etrafım çevrildi tabii. “Ne bu?” dedi polisin biri. “Siz daha iyi bilirsiniz, belinizde var zaten” dedim. Sonra “Elimi cebime sokabilir miyim” diye sordum. Dikkatle izlediler, elimi cebime sokup ruhsatı çıkardım.“Niye söylemediniz?” dedi polisin biri. “Sormadınız ki, sadece arabadan indirdiniz” karşılığını verdim. “Buyrun gidin” dediler.Tabii yaşım gereği bunlara çok alışığım. Sonuçta 12 Mart‘ı da 12 Eylül‘ü de yaşamış biriyim. Şimdikilerin pek aklı almaz ama, 12 Mart’ta sokaklarda devriye gezen askerler yanlarında makas taşırlardı. Neden biliyor musunuz, saçı uzun olan erkeklerin saçlarını dipten keserlerdi. O sıralarda ünlü Hair müzikalinin yerli versiyonu sahneleniyor. Neco başrolde. Sokakta gezemezdi, çünkü aynı müzikalde oynayan sanatçılardan biri saçlarını sokakta kaybetmişti.12 Eylül sırasında da gece çalışıyordum Günaydın Gazetesi’nde. Sokağa çıkma yasağı nedeniyle “özel izin kartlarımız” vardı. Yasak başladıktan sonra eve giderdim. Adım başı arabamız durdurulurdu. Özel kartlarımız incelenirdi ki bu sırada dışarı çıkar ve arabaya ellerimizi koyarak beklerdik.Bir keresinde arkamdaki askere dönmek istemiştim de, asker namlunun ucuyla sırtımı öyle bir itmişti ki aylarca ağrısı geçmemişti.Sonuçta sokak ortasında durdurulmak, aranmak, suçlu muamelesi görmek çok tatsız bir şey. Kesin tansiyon yükseltir yani.*****PAZAR FIKRALARIYıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla keyifli ve neşeli pazarlar geçirelim birlikte...BaykuşKuşlara meraklı yaşlı adam bir yaz gecesi evinin balkonunda otururken bir ‘baykuş sesi’ duymuş. Çocukça bir hevesle aynı sesi o da çıkartıp cevaplamış o ötüşü. Kendisine tekrar cevap gelince çok sevinmiş, aynı senaryo ertesi gün de devam etmiş. Bütün bir yaz boyu yaşlı adam ve onun bilinmedik ‘tüylü arkadaşı’ karşılıklı ötüşüp durmuşlar. Bir gece yaşlı adam baykuş arkadaşıyla karşılıklı ötüşerek oynaşırlarken karısı da evinin bahçe duvarına yaslandığı komşusu ile sohbete başlamış, “Kocam her şeyi bir kenara bıraktı, bütün gecelerini baykuşlarla karşılıklı ötüşerek geçiriyor” diye şikâyete başlamış. “Aa? Çok ilginç” demiş komşusu, “Benimki de aynen öyle!”Güzel haberCiddi tıbbi şikâyetleri olan adamın tepeden tırnağa tahlilleri yapılmış. Elinde raporlarla odasına gelen doktor “Size bir kötü bir de iyi haberim var” demiş, “Hangisini önce söylememi istersiniz?” Adam “Bana her şeyi apaçık söyleyin doktor” diye cevap vermiş, “Öleceğim değil mi?” Doktor “Evet, ölmek üzeresiniz.. Tedavisi mümkün olmayan, Dünyada çok seyrek görülen bir hastalığınız var, bunun ilacı da yok.. Üzgünüz tıp olarak yapacak bir şey de kalmadı.” Adam “Aman Tanrım” demiş perişan halde, “Konuşmanızın başında bir de ‘iyi haber’den bahsetmiştiniz? Neydi o?” Doktor “Oh, evet unutmuştum” demiş “Size bakan o genç, harika hemşire hanım var ya, bu gece onunla yemeğe çıkıyorum!..” Yaş 103Adam 80 yaşında olmasına rağmen her gün golf oynuyormuş, bir gün eve gelmiş “Bitti artık” demiş. “Gözlerim artık iyi görmüyor, topun nereye gittiğini bilemiyorum, golf hayatım da bitti artık.” Bu duruma üzülen karısı “Yanında ağabeyimi götürsene” teklifinde bulunmuş. “Ama o 103 yaşında, hafızası da çok zayıfladı?” diye cevap vermiş adam. “Tamam da gözleri hâlâ müthiş görüyor, o sana yardım eder” karşılığını vermiş karısı. Ertesi gün iki ihtiyar birlikte golf sahasına gitmişler, adam topu dikip vurmuş, top havada süzülerek uzaklaşmış. “Topun nereye gittiğini gördün mü?” diye sormuş adam, “Evet, gördüm” diye cevap vermiş kayınbiraderi, “Gözlerim süperdir.” Diğeri sormuş. “Peki nerde?” Kayınbirader cevaplamış “Valla unuttum!..”Yalan söylüyorHarry aynı hafta içinde 3. kere büroya geç gelince patronu sinir içinde odasına gelerek “Bu sabahki hikâyen ne Harry?..” diye sormuş, “Bari bu sefer geçerli bir mazeret duyalım..” “Bu sabah her şey aksi gitti efendim..” diye başlamış Harry, “Karım beni istasyona bırakmayı teklif etti, 10 dakikada hazırlandı ve çıktık.. Köprü tıkanmıştı nehri yüzerek geçmek zorunda kaldım.. Bakın elbiselerim hâlâ ıslak.. Havaalanı kıyısına çıktım, oradan helikopter kiraladım, o beni yandaki radyoevinin çatısına iple sarkıttı, çatıdan pencerelere yapışarak indim ve geldim efendim..” “Yalan söylüyorsun Harry” demiş patronu. “N..Nerden çıkardınız efendim?..” demiş Harry. “Şuradan belli ki hiçbir kadın 10 dakikada hazırlanıp evden çıkamaz!..”Kısacıklar- Karıcığım.. İkimiz de birbirimize ne kadar yakışıyor ve ne kadar uyumlu aşk yapıyoruz değil mi? - İkiniz de kahrolun inşallah.. Al o fahişeyi defolun evimden sapık!.. Aa, nerde görülmüş bu?.. Karısına göstere göstere!.. ***16 yaşında bir kız evde mininin minisi bir bikini giymiş.. Sade ip varmış her yanında “Ne düşünüyorsun bunun hakkında anne?” diye sormuş. “Ben senin yaşında iken bunu giyseydim” demiş annesi “Sen şu anda beş yaş daha büyük olurdun!”***G Noktası adında bir gece kulübü açılmış, ama bomboş ve sinek avlıyor.. Yerini kimse bulamıyor tabii..

Devamını Oku

Referandum olmayabilir

6 Ağustos 2010

ANALİZReferanduma artık çok az zaman kaldı. Bir ay sonra sandık başındayız. İyi güzel de, bu referandum Anayasa’ya uygun mu? Bu referandum hukuk kuralları içinde mi yapılacak? Aslına bakarsanız bütün hukukçular bu referandumun aslında “yasal” olmadığının, Anayasa’nın eğilip büküldüğünün ve referanduma bu şekilde gidiliğinin farkında. Buna karşın, iktidar kendisini referanduma öyle bir kilitledi ki kimse “Bu referandum yapılamaz” söylemini dile getiremiyor. Açıkçası ben bile bir haftadır bu konuyu yazıp yazmamayı düşünüyorum. Çünkü “Evet” çıkmayacağını gören ama genel seçim öncesi kullanmak üzere oranı artırmaya çalışanların sesi o kadar yüksek çıkıyor ki, insan yazmaya çekiniyor. Biliyorum ki, bu maskeli kesim aslında hiç de istemediği referandumun masaya yatırılmasını “minderden korkup kaçma” olarak niteleyecek. Buna rağmen şunu belirtmek istiyorum: Bu referandum Anayasa’ya aykırıdır. Yapılacak referandum hukuk dışıdır. Çünkü, Anayasa’nın 7. maddesi “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iradesinin başka hiçbir kuruma devredilemeyeceğini” açıkça belirtiyor. Oysa, Anayasa Mahkemesi, Anayasa değişiklikleri ile ilgili metinde değişiklik yaptı. Referandumda oy vereceğimiz metin artık Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iradesi değil Anayasa Mahkemesi’nin iradesi ile yazılmış metindir. Açıkça Anayasa’nın 7. maddesi ihlal edilmektedir. Gerçi Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararında bu durumun izah edildiği söylenmektedir, ama hukukçular bilmektedir ki bu gerekçe doğru değildir. Sadece madde değişikliğinin ötesinde bir de referandumu önleyen kurum olmamak istemekten kaynaklanmaktadır bu. Kısacası Anayasa Mahkemesi de bir tür takiye yapmıştır. Bu durumu düzeltecek tek kurum Yüksek Seçim Kurulu’dur. Ancak bu kurum, herhangi bir başvuru olmadığı için kendiliğinden harekete geçememektedir. Partiler de “korktu” suçlaması nedeniyle seslerini çıkarmamaktadır. Oysa bütün partiler referandumun artık gereksiz hale geldiğinin farkında. Üstelik seçim öncesi yükselen tansiyon, artan gerilimin ülkeye verdiği zarar da görülüyor. Bana göre referandumun yapılmaması, yapılmasından çok daha hayırlıdır. Dün Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker, Yüksek Seçim Kurulu’na başvurarak referandumun ertelenmesini istedi. LDP değiştirilen maddenin tekrar Meclis’e gönderilerek yeniden oylanmasını, tekrar Resmi Gazete’de yayınlandıktan sonra referanduma gidilmesi gerektiğini belirtti. Şimdi Yüksek Seçim Kurulu’nun önünde “Anayasa’ya uyulmasını isteyen” bir başvuru var. Toker ayrıca Meclis Başkanlığı’na da bir dilekçe vererek Meclis onurunun korunması için Başkan’ı göreve davet etti. YSK’nın referandumu ertelemesi kimse için şaşırtıcı olmasın. *****MERAK ETTİKLERİM: Menderes gibi Başbakan Erdoğan nedense “Menderes benzetmesini” pek sık kullanır oldu. Herhalde ancak yaşı 65’in üzerinde olanların tanıyabileceği Menderes’in sadece “idam edildiğini” bilen gençleri etkilemek istiyordur. Gerçi idam cezası artık olmadığı için bu laflar da havada kalıyor ya, o da ayrı. Ancak asıl şaşırtıcı olan Erdoğan’ın tıpkı Menderes veya Demokrat Parti (eskisi tabii) “Artık yeter” sloganını kullanması. Erdoğan neye artık yeter diyor ki? Bayar-Menderes ikilisi tek parti iktidarına karşı “Artık yeter” diyordu. Oysa AKP tam 8 yıldır iktidarda. Başbakan’ın bir çocuğa söylediği gibi “Başbakanlık onda, ister asar ister keser.” Bütün güç elinde. Neredeyse ordu dahil devletin tüm birimlerindeki kadroları da hâkimiyeti altında. Peki “yeter” olan ne? Yoksa sıra Atatürk, Cumhuriyet ve tüm ilkelerine “yeter” demeye geldi? *****KAFAMI BOZAN ŞEYLER: Nedir bu saçmalıkNihat Doğan adında bir şarkıcı varmış. Son günlerde referandumda “Evet” denmesi için şarkılar yapıyormuş. Vatan’ın internet sitesinde gördüm. Bir de bant koymuşlar, şarkıyı dinleyebiliyorsunuz. Olabilir, şarkıcıdır, AKP’lidir, kendi kişisel görüşüdür, tavrıdır. Kimsenin karışmaya ya da eleştirmeye hakkı yok. Ama bir şarkıcı, sırf iktidarı desteklemek adına haddini aşıp 80 küsur yıllık Cumhuriyet’e, Atatürk ilkelerine, Cumhuriyet devrimlerine dil uzatmaya kalkarsa, o zaman iş değişir. Adama sorarlar, “Yaşın ne başın ne, kimsin nesin ki, Türkiye’nin en önemli değerlerine küfretme hakkını ve haddini kendinde buluyorsun?” diye. Şu şarkının sözlerine bakar mısınız: “Yedi bölge tüm Türkiye gelin Türkiye’nin demokratik sürecini bir de bizden dinleyin 80 sene millete nice zulüm yaptılar. Köylüme çoban deyip hep sırtına vurdular Demek 80 yıldır bu millete zulüm yaptılar öyle mi? 80 yıl ne anlama geliyor? Cumhuriyet’in kuruluşu. Yani Atatürk’ün çökmüş bir imparatorluktan bir millet bir devlet çıkarması.” Ve bu şarkıcı utanmadan sıkılmadan 80 yıldır bu halka zulüm yapıldığını söyleyecek kadar cahil cesareti ile ortalığa salıyor kendini. Pes yani.*****HOŞUMA GİDEN ŞEYLER: Bir musibet bin nasihatten evladırEski bazı kelimeleri bilmeyen gençler için başlığı biraz sadeleştireyim: Başa gelecek kötü bir olay, önceden söylenecek pek çok uyarıdan daha önemlidir, etkilidir. Bu konu CHP’nin düzenlediği seminelere gelen üyelerin çoğunun geç kalmasından ve Genel Başkan’dan “azar işitmelerinden” sonra gündeme geldi. Siyasi partilerimiz dışarıdan bakıldığında büyük ve ciddi kuruluşlar gibi görünür. Ama içi genellikle öyle değildir. Örneğin bugüne kadar partilerin hiçbir toplantısına önceden belirttikleri saatte başlayabildiklerine tanık olmadım. Hatta öyle ki bazı liderlerimiz “geç kalmalarıyla” ünlenmişlerdi ve partilerde “zamana uymama” konusu genel başkanların bir güç gösterisine bile dönüşmüştü. Partili dediğin liderini her şartta bekleyecek, sıkılsa da bunalsa da bekleyecek o kadar. İlk kez bir genel başkan son derece ciddi biçimde yürütüyor parti çalışmalarını. Kemal Kılıçdaroğlu CHP seminerinin sabah 09.00’da başlayacağını bildiğinden tam o saatte salondaki yerini alıyor. Ama ne var ki salon bomboş. Çünkü üyeler eski alışkanlıkla “Nasıl olsa 9’daki toplantı 10’dan önce başlamaz” diye düşünerek sallanıyor. Ama bu kez öyle olmadı. Salona “canının istediği saatte” gelenler karşılarında Genel Başkanı görünce şaşırdılar. Eğer üyelere daha önce “Aman dikkat, Kemal Bey çok dakik adamdır, herkes toplantılara zamanında gelsin” deseydi bir şey değişmezdi. Kimse aldırmazdı. Oysa bu kez Kemal Kılıçdaroğlu hiç çekinmeden herkesi azarlayıverdi, üstelik kürsüden. Haberlerde bütün Türkiye bunu izledi. Şimdi sıkı mı bundan sonraki toplantılara geç gelmek. Bunu basit bir olay gibi algılamayın sakın. CHP’de çok ciddi bir değişim yaşanıyor.* Başbakan, Anayasa değişikliklerinin yargıdaki “kast sistemi”ni yok edeceğini söylemiş. Güzel ama yargıdaki kast sistemini yok edelim derken bağımsız yargının canına kastediliyor! (Gani Yıldız)

Devamını Oku