AKP’den af hazırlığı

8 Temmuz 2010

Anayasa Mahkemesi kararını verdi. Durum çok net değil ama AKP çok güvendiği anketlere bakacak ve erken seçime gidip gitmeyeceğini düşünecek. Görünen manzaraya göre AKP’nin birinci parti olsa bile tek başına iktidar olma olasılığı özellikle Yüce Mahkeme’nin kararından sonra daha da azaldı. Çünkü bu karar “orta yol” bulma ihtiyacından kaynaklansa da sonuçta AKP’nin yenilgisi bir anlamda. Üstelik şimdi öyle bir durum doğdu ki referandum için güçlü bir kampanya yapamayacak. “Demokrasiye müdahale” deyip 27 Nisan bildirisi gibi konuyu istismar edemeyecek. Ankara’ya gidip geldikçe, (biliyorsunuz her Cuma günü Ankara’da oluyorum. Beyaz TV’de tartışma programına katılıyorum) siyasi çevrelerle de temas olanağı buluyorum. Ankara artık tamamen seçime kilitlenmiş. AKP seçime gidecek gitmesine de “tek başına iktidarı kaybetmesi” halinde “hesap sorulması” olasılığının da güçlü olduğunu biliyor. Anayasa Mahkemesi kararından sonra konunun daha da ciddileşeceği büyük bir olasılık. İşte bu nedenle bazı hukukçuların çok gizli biçimde “bir genel af tasarısı” üzerinde çalışmaya başladığı konuşuluyor.Konuyu bana aktaran bir siyasetçi “AKP bir af kanunu çıkartmadan seçime gitmez, gidemez. Çünkü tek başına iktidar olamaması halinde açılacak davalarla ve özellikle Yüce Divan’la baş edebilmesi çok zor” dedi.Aynı siyasetçi AKP’nin 1999’daki “Rahşan Affı”nı hatırlatır nitelikte bir af çıkartmak zorunda olduğunu belirterek şöyle konuştu: “Genel af konusunda sıkıntı terör suçları ve özellikle İmralı’daki kişinin durumuyla ilgili. Yapılacak en küçük hata sonucu, eşitlik gereği İmralı’dakinin de bundan yararlanma ihtimali ortaya çıkar. Bu nedenle AKP özellikle mali suçların üzerine gidecektir.”Bu siyasetçinin, AKP kulislerinden aldığı bilgilere göre anlattıklarının özeti şu: “Seçimlere kısa bir zaman kala AKP parlamento çoğunluğuna dayanarak, seçim sonrası kendilerine yönelecek hangi suçlamalar olacaksa bunlarla ilgili af çıkartacak. Bu konu seçimlere çok az zaman kalacağı için kamuoyunda gereği gibi tartışılamayacak. AKP seçimi kaybetse bile, yeni iktidarlar, hesap sormak adına dava açsalar da bunlar af kapsamına gireceği için fazla bir hükmü olamayacak.” ***** Mavi Marmara olayında kafama takılan sorularBaşkan Obama’nın Tayyip Erdoğan’a “İsrail’den taleplerinizin ilk üçü tamam, uluslararası soruşturma istemeyin, siz de zararlı çıkabilirsiniz” dediği basında yer aldı. Doğal olarak insan bunun ne anlama geldiğini merak ediyor. Uluslararası bir soruşturmada Türkiye’nin aleyhine ne çıkabilir ki?Olaya sadece bizim açımızdan bakınca, sadece uğradığımız alçakça saldırıyı, İsrail’in terörünü görüyoruz. Ama belli ki iş uluslararası boyuta taşınınca durum farklılaşıyor. O zaman Türkiye’ye de bazı sorular sorulacağı anlaşılıyor.Olayın ilk gününden beri kafamı kurcalayan bazı sorular vardı. Günün sıcaklığında ve hassasiyeti de göz önüne aldığımda o soruları hemen sormamıştım. Ama konu madem Obama’nın da diline dolandı, sormak gerektiğine inanıyorum.Sorularım Mavi Marmara gemisinin yola çıkış yöntemiyle ilgili.Bu gemi yardım gemisi olmasına rağmen bir yolcu gemisi statüsü ile yola çıktı. Bu durumda geminin bir konşimentosunun olması ve tüm yolcuların da burada gösterilmesi gerekir. Ayrıca gemi hareket ederken gideceği limanlar, kalacağı süre, yolcu kapasitesi, çalışan sayısı, günlük iaşe miktarı da belirlenmek ve raporlanmak zorundadır.Buradan yola çıkarak aklıma takılan soruları sıralayayım:1- Mavi Marmara gemisi yola çıkmadan önce hangi rotayı saptadı? Varış limanı belirlenmiş miydi?2- Gemiye yolcu kabulü ne şekilde yapıldı?3- Yolcular bilet aldılar mı?4- Aldılarsa bu biletler için bir bedel ödendi mi?5- Geminin yolcu kapasitesi ne kadardı?6- Yolcular gidecekleri herhangi bir ülke için vize aldılar mı?7- Yolcular gemiye binerken pasaport kontrolünden geçtiler mi?8- Pasaport polisi gidilecek ülkeyle ilgili vizeyi görmek istedi mi?9- Yolcular çıkış harcı ödediler mi?10- Yolcular dönüşte yurda pasaport göstererek mi girdiler? *****Somali’de Türk gemileri varObama’nın “Uluslararası soruşturma istemeyin” uyarısıyla Somali’deki korsanlara karşı görev yapan Türk gemilerini kastettiği de ileri sürülüyor. Somali’de gemi kaçıran korsanlara karşı uluslararası güçler Aden Körfezi’nde devriye geziyor. Bu savaş gemileri bir güvenlik tehdidi algıladıklarında müdahale hakkına sahip. Uluslararası deniz hukuku bu hakkı veriyor.“Türk gemileri güvenlik tehdidine karşı başka gemilere açık sularda müdahale ediyor. Biz de aynısını yaptık. Tehdit gördük” demesi halinde Türkiye’nin zorda kalabileceği ileri sürülüyor. *****Maliye zorla dergi satar mı?Okurlardan birkaç tepki alınca ben de yazmak gereği hissettim. Çünkü hani “sinek küçüktür ama mide bulandırır” denir ya, işte böyle küçük gibi görünen bir yolsuzluktan, usulsüzlükten söz etmek istiyorum.Yönetim yeri İstanbul olan “Maliye” adlı bir dergi var. Bu dergiyi satmak için ilginç bir pazarlama yöntemi bulmuşlar.Dergi adına bazı kişiler adreslere “kurye” gibi giderek üzerinde “Maliye” yazan ve hepimizin görür görmez tanıdığı ve anladığı sarı resmi zarfı üzerinde adı yazan kişiye uzatıyorlar. Bu tebligatın karşılığında da 10 lira istiyorlar.Bu zarfı görenler genellikle bir resmi evrak geldiğini düşünerek 10 lirayı veriyorlar. Daha sonra zarfı açtıklarında ise bir dergi ile karşılaşıyorlar.Bu konuda o kadar çok şikâyet olmuş ki, bir internet sitesi bile açılmış. Buna rağmen “bana mısın” diyen yok. Dergi aynı yöntemle “satılmaya!” devam ediyor.Dergi, Maliye Bakanlığı’nın yayın organı görünümünde. İçindeki yazılar ve haberler de hep bakanlıkla ilgili. Acaba Maliye Bakanı’nın veya yetkililerinin bundan haberi var mı?Yoksa, önlem almalılar. Eğer varsa da, ciddi bir ülkede Maliye “üç kuruş para için bu yolları dener mi” diye sormak hakkımız olur. ***** Akbil’ler değişiyorBir okurdan gelen haklı feryadı sizlerle paylaşmak istedim: Akbil’ler temmuz sonunda değişecek ama 10 lira karşılığında sadece 2 noktada bu değişim yapılıyor. 69 yaşındaki anam, Akbil’ini değiştirmek için temmuz sıcağında, herkesin akın akın geldiği, kuyrukta, saat 11.00’den 16.00’ya kadar bekliyor. Haliyle kadıncağız, onca saat ayakta durmaktan harap, akşam dayak yemiş gibi her tarafı ağrıyarak yattığı yeri bilmeden perişan vaziyette kalıyor. “Hangi devlet vatandaşına bu kadar zulüm ediyor?” (Hele ki 65 yaş üstü! Hadi biz gençler bekleriz...)

Devamını Oku

Başbuğ biraz geç kaldı

6 Temmuz 2010

Genelkurmay Başkanı görev süresinin sona ermesine az bir zaman kala art arda gazetecilerle görüşüyor, açıklamalar yapıyor. Gerçi Başbuğ ilk kez konuşmuyor ama bu kez söyledikleri eskilerine oranla daha açık, daha net.Ama geç kalmış değil mi?Ergenekon konusundaki sözlerini şaşırarak izledim. Çünkü Genelkurmay Başkanı “haksızlıklar” yapıldığını söylüyor. Sonra da “yargı devam ediyor” gibi pek de anlamlı olmayan bir bahanenin arkasına geçiyor.Yargı devam edebilir, Türk Silahlı Kuvvetleri hukuka saygının gereğini yerine getirebilir, ama bu haksızlığı ortaya çıkarmak için çaba harcanmasının önüne geçmez.Madem generaller, subaylar ya da askeri kişilere haksızlık yapılıyor, en azından bu kişilere hukuki desteğin esirgenmemesi de gerekir.Oysa haklarında dava açılan, tutuklanan asker kişiler mahkemelerde tamamen kendi olanaklarıyla savunma yapıyorlar.Ayrıca sadece savunma hakkı konusunda değil, Genelkurmay haksız noktaları da açıklığa kavuşturmak zorundadır. Nerede ve nasıl haksızlık yapıldığını söylemek ve bunun hukuki belgelerini ortaya koymak herhalde yargıya saygısızlık veya yargıyı etkilemek olmaz.Bir başka nokta da ‘siper’ konusunda dikkat çekiciydi. Başbuğ’un konuşmasından anladığımız kadarıyla Başbakan’ın sınırdaki bir sipere götürülmesi tamamen Genelkurmay’ın inisiyatifinde gelişmiş. Başbakan nereye ve neden gideceğini bilmiyormuş. Başbakan’ı sipere götüreceksiniz, askeri bir önlem olarak çömelmesini isteyeceksiniz, sonra bunları basına vereceksiniz, ardından ana muhalefet liderine de benzer bir prosedür uygulayacaksınız, onun için siperlerde oynama yapacaksınız ve en sonunda da “Siper tartışması bitsin” diye yakınacaksınız.Genelkurmay’ın bir halkla ilişkiler hatasının faturası neden medyaya kesiliyor anlayamıyorum. *****Obama olsam derdim kiLiberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker‘den bir mesaj aldım. Toker “bir başarı öyküsü” gibi sunulmaya çalışılan İsrail ilişkilerini Amerika üzerinden sürdürme çabalarıyla hayli “dalga geçen” bir metin yazmış.İsrail’le gizli toplantı, Obama’nın “uluslararası soruşturmayı istemeyin, sizin de başınızı sıkıntıya sokar” açıklamasından sonra Toker’in yazısını okuyunca insanın içine sanki Obama bunları gerçekten söylemiş gibi duygu yayılıyor. Siz de okuyun, kararınızı verin. Acaba Obama aslında bu hayali cümleleri mi söyledi yoksa Erdoğan’a:“Başında terör belası var. İstihbarata ihtiyacın var. Başta helikopterler olmak üzere, modern silahlara ihtiyacın var. Savaş uçaklarını kaldırabilmen için benim programlarıma ihtiyacın var.Bütün bunları sana verebilmem için Kongre’nin onayı lazım. Amerika, ‘Ben ne dersem o olur’ şeklinde bir muz cumhuriyeti değil. Kongre’de Yahudi lobisi çok güçlü. Bu Kasım ayında Amerika’da milletvekili genel seçimi var.İstersen artılarını eksilerini bir daha düşün. Arap sokaklarında kahraman olmak kolay ama Washington ve Brüksel‘de bu tavırlar işlemez.Tamam, benden öncekiler ‘Seni ve yönetimini İslam dünyasına model olarak destekleyeceğiz’ demiş ama sen de biraz sınırlarını bilerek kontrollü git. Mısır’dan Mübarek, Ürdün’den Hüseyin hatta Suudlar bile senden şikâyetçi olmaya başladı.8 senedir demokratik reform yapıyorum diyorsun ama ne Amerikan ne Avrupa kamuoyunda bir karış yol katediyorsun. Savaş halinde olmamana rağmen, ülkende siperleri ziyaret ediyorsun. Gerçek bu iken, Sıfır Problem Bakanın hızını alamadı, Doğu Kudüs’ü kurtarmaktan bahsediyor.Haddim olmayarak, değerli dostun Ahmedinecad kafası ile değil, bu gerçekleri görerek politikalarını belirlemeni öneririm. Beni ve geleneksel müttefiklerini çok zor durumda bırakıyorsun.***** Aytaç Durak görevine iade edilecek mi?İlk günden beri yazıyorum, eski Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak hakkında bazı yolsuzluk iddiaları olabilir. Bunların doğru olup olmadığını takdir edebilecek kadar bilgi ve belge yok elimizde. Ancak olayın hukuki sürecindeki aksaklıkları da hep gördük.AKP’den aday gösterilmeyen, bunun üzerine MHP’ye geçen ve seçimi yine kazanan Durak, bir ayak oyunu ile görevinden alındı. Hakkında aylardır sürdürülen müfettiş incelemesi nihayet tamamlandı. İşe bakın ki Durak hakkında iddialar içeren 28 dosyanın 27’si asılsız çıktı. Kalan tek dosya ise Durak’ın görevden alınmasına neden olan bir suçlama değil. Bu durumda Durak’ın görevinin iade edilmesi gerekmiyor mu? *****Türk hakem yokDünya Kupası’ndan önce spor basınında hayli yer aldı aslında ama ben izledikçe kahrolduğum için bir kere daha yazmak istiyorum. Dünya Kupası’nın sonuna doğru geliyoruz. Büyük bir talihsizlik eseri bu şampiyonada yokuz. Ama ne gariptir hakemlerimiz de yok. Adını ya da haritada yerini bilmediğimiz ülkelerden gelen hakemler maç yönetiyor da bizim tek hakemimiz bile sahaya çıkamadı.Bir taraftan gerek kalite gerek tesis gerekse anlayış açısından futbolun ilerlediğini söyleyeceğiz, öte taraftan futbolun en önemli unsurlarından biri olan hakemlerimiz dünya sıralamasında hiç olmayacak.Demek ki burada bir arıza var. Futbol Federasyonu Dünya Kupası’ndan sonra sorunu ele almak ve sorumlulardan hesap sormak zorundadır.

Devamını Oku

Belli ki kaset ters tepti

5 Temmuz 2010

Cumartesi günü “İddia: Kaset AKP’deydi” başlıklı yazım hayli ilgi çekti. Zübeyir Kındıra‘nın “Kemal” kitabından yaptığım alıntıya şu ana kadar Deniz Baykal’dan veya iktidar kanadından bir açıklama, düzeltme veya yalanlama gelmedi.Kitabın yazarı Zübeyir Kındıra ile de konuştum. Kendisine yönelik bir açıklama veya yalanlama gelip gelmediğini sordum. Ona da gelmemiş. Ayrıca “Kimse yalanlayamaz zaten, çünkü bilgilerim çok sağlam, yalanlayan olursa başka noktaları da açıklarım hemen” dedi.Bu arada anladığım kadarıyla Kındıra’nın “kaset olayındaki aracı” olarak adını vermeden söylediği kişi herkesin hemen tanıyacağı biçimde tanımlanmış. Şimdi gerçeği söylemek istiyorum. Evet, isim herkesin tanıdığı bir merhuma ait. Ama Başbakanlık özel kaleminde çalışan bir kişinin da adı soyadı aynı.Gelelim kasetin neden servis edildiğine.Kındıra kitabında diyor ki “Aslında kaset 2007 seçimlerinden önce AKP’nin elindeydi. Tayyip Erdoğan’ın bilgisi vardı. Ama o sıradaki anketler AKP’nin zaten tek başına iktidar olacağını gösteriyordu, bu nedenle kasetin daha uygun zamanda kullanılmasına karar verildi.”Bu satırları okuyan bazı okurlar “O halde kaset neden seçimden önce değil de, CHP Kurultay’ın önce gündeme getirildi, burada mantıksızlık yok mu?” diye sordular.Mantıken haklılar ama gerçek farklı. Benim yorumum şu: AKP özellikle Kürt açılımı nedeniyle hızla oy kaybettiğini görüyor. Seçimlere kadar bu düşüş tek başına iktidar olma ihtimalini ortadan kaldırabilir. Bu durumda kaset seçimden önce ortaya çıksa bile beklenen etkiyi yapmayabilir.Oysa Kurultay öncesi bu kasetin açığa çıkması ile ortaya iki durum çıkar. Birincisi Baykal istifa etmez, ama itibarı çok düşer, partideki desteği azalır. İkincisi Baykal istifa eder yeni Genel Başkanlık için kavga çıkar ve CHP’den ayrılmalar olabilir.Yani her iki durumda da CHP’nin bölünmesi kaçınılmaz olarak tahmin ediliyor. AKP, bölünme sonrası solda oluşacak yeni partiyle koalisyon ortağı olabileceğini de hesaplamış olabiliri.Ancak hepimizin bildiği gibi olaylar hiç de böyle gelişmedi. CHP’de bölüme bekleyenlerin tersine, kamuoyunun da baskısıyla parti bütünleştiği gibi arkasına rüzgâr da aldı.*****İktidar artık kaset olayını çözmek zorundaBaşlıkta artık diyerek iktidara bir parça avans vermeyi düşündüm. Çünkü normal koşullarda zaten iktidarın elindeki bütün gücü kullanarak Deniz Baykal aleyhine düzenlenen komployu ortaya çıkarması gerekiyordu. Nedene bugüne kadar yapmadılar.Ancak bu andan ibaren durum farklı. Henüz yalanlanmayan iddiaya göre Baykal kaseti AKP’ye pazarlandı. Başbakan’ın durumdan haberi vardı.Demek ki artık kaset olayını çözmek AKP’nin de namusu haline geldi. Kuru bir yalanlama ile konu geçiştirilemez. AKP teknolojik olanakların denetiminden de sorumlu üstelik elinde her türlü güç de var.Kasetin kim ya da kimler tarafından servis edildiği mutlaka ortaya çıkarılmalıdır.*****Raportörün raporuAnayasa Mahkemesi önümüzdeki günlerde siyasetin de kaderini çizecek çok nemli bir kararı almak üzere. İktidarın yargıyı da tamamen ele geçirme planı ya durdurulacak ya da Türkiye sonu belirsiz bir karanlığa adımını atacak.Bu aşamada Anayasa Mahkemesi raportörleri başvurunun reddini isteyen bir rapor hazırladılar. Gerekçe olarak yasalaşma sürecinin henüz tamamlanmadığı ileri sürülüyor. Yani rapora göre mahkeme ancak halkoylamasından sonra konuyu inceleyebilir.Bu gerekçe bana mantıklı gelmedi. Çünkü sonuçta yasama meclisi bir karar vermiş ve Cumhurbaşkanı da bunu onaylamıştır. O halde Anayasa Mahkemesi başvuruyu buna dayanarak reddedemez.İnceleme biçimi konusundaki hukuki tartışmalara ise girmek istemiyorum. AKP ve yandaşları dışındaki bütün anayasa uzmanları mahkemenin yürütmeyi durdurabileceğini söylüyor zaten. Karar Anayasa Mahkemesi’nin artık.*****Bunun neresi kahramanlık?İsrail’le yapılan “gizli toplantıyı” tekrar gündeme getirmek istiyorum. Bu konuyu hiç yazmadım, ama iki ayrı televizyonda görüşlerimi belirttim. Bugün de kayda geçmesi için sizlerle de paylaşmak istiyorum.Dışişleri Bakanı Davutoğlu İsrailli Bakan Eliezer’le Brüksel’de gizlice bir araya geldi. Haberin İsrail basınına sızması üzerine olay açığa çıktı.Dışişleri Bakanı gizli görüşmeyi doğrulamak zorunda kaldı.AKP yandaşı medya ise bu görüşmeyi adeta bir kahramanlık havası içinde sunmaya çalıştı. Şartlarımızı İsrail’in önüne koyduğumuz söylendi. Görüşme talebinin İsrail’den olduğunun altı kalın çizgiyle çizilerek “ayağımıza geldiler” havrası yaratıldı. Neredeyse ikinci “one minute” vakası yaşamış gibi olduk.Oysa bu gerçek değil. Bana göre bu gizli görüşme çok büyük bir skandaldır. Haklıyken haksız konuma düşmektir.Çünkü Türkiye, İsrail’e tepkisini açıkça dile getirdi. Başbakan, İsrail’e diplomatik sınırları aşan ifadelerle ağır sözler söyledi. Taleplerimizi hiç gizlemeden dünyanın önünde açıkladık. Elbette devletlerarası ilişkilerde gizli görüşmeler de yapılabilir. Ama bu durumda asla. Çok haklı olduğunuz bir olayda ilk teması neden gizli yapasınız ki? Tam tersine eğer İsrail gizlilik istiyorsa bunu sizin ifşa etmeniz bile daha doğru olurdu. *****İsveç’le farkOkurlarımdan birinden gelen mesajı sizlerle de paylaşmak istedim. Bakın ne yazmış:Tanınmış üniversitelerimizden birisinin merhum rektörü evinin bahçesinde dostlarını ağırlıyordu. Davetlilerden birisi İsveç’teki bir üniversiteden bir profesör idi. Masada bir İsveçli olunca sohbet ister istemez İsveç üzerine odaklandı. Davetlilerden birisi “İsveç, İsveç diyorsunuz, o kadar büyütmeyiniz, otomobilse otomobil biz de yapıyoruz, aramızda ne fark var ki” demek gafletinde bulundu İsveçli profesörün beraberinde getirdiği olan aynı kürsüde görev yapan Türk profesöre.Türk profesör gayet sakin “Size aramızdaki farkı anlatmak çok uzun sürer, yalnızca bir iki örnek vereyim” diye yanıtladı bu soruyu. İsveç’te Başbakan işine bisikletine binerek gider. Önünde arkasında eskort filan yoktur.Kent dışında örneğin Konya’da işi varsa kentlerarası otobüslerden birisini kullanır.Bundan gazetecilerin bile haberi olmaz. İşte aramızdaki fark budur. (Engin Saldamlı)*****Seçim için geri sayım başladı. Politikacılarımız yatırımlara devam ediyor. Günlerdir “siperden birinci parti olarak çıkma çabalarını” izliyoruz. (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Aman dikkat halkın sabrı taşmak üzere

5 Temmuz 2010

Sevgili okurlar; bazı anlar vardır, zihninizde oluşan bir konuyu yazıp yazmamakta, okurla paylaşıp paylaşmamakta zorlanırsınız. Çünkü bu öyle bir konudur ki yanlış anlaşılması ya da istismar edilmesi halinde yaşanacaklar sizi üzebilir. Ancak bir an gelir, gerçeklerden kaçamayacağınızı görürsünüz. İşte bugünkü sohbetim böyle bir şey. Açılım harekâtı Aylardır bir Kürt açılımını tartışıyoruz. İktidar tamamen Güneydoğu bölgesinin oylarını toplamaya yönelik bir girişimi “açılım” adı altında pazarlamaya çalıştı. Olmadı, “demokratikleşme” dedi. O da olmadı bu kez slogan “birlik ve kardeşlik hareketi” haline geldi. Ama adı ne olursa olsun iktidarın gücü içini doldurmaya yetmeyince hepsi fos çıktı. Açılımdan önceŞimdi önce “açılımdan” önceki manzaraya bir bakalım. Türkler ve Kürtler ya da kim kendisini hangi kimlikte görüyorsa, hepsi aralarında hiçbir sorun olmadan birlikte yaşamışlar ve yaşamaya da devam ediyorlar. Bu barışı bozmaya yönelik tek olumsuzluk PKK teröristlerinin acımadan ve Kürt-Türk demeden çoluk çocuk ayırmadan insanları öldürmesi. Buna rağmen sükûnet 26 yılda neredeyse 40 bin can alan teröre rağmen Türkler ve Kürtler arasında yine bir husumet, bir düşmanlık doğmamış. Çünkü tüm Türkiye terör ve teröristle, halkları ayırmayı becermiş. Bunca tahrike, bunca kana rağmen halklar arasında bir çatışma çıkmamış. Camilerden kalkan cenazelerde tek çatışma çıkmadığı gibi sataşma bile olmamış. Kürtlere özel ilgi Terörün acımasızlığına rağmen geçen sürede Türkiye’de yaşayan herkes terörü bir kenara bırakarak özellikle Güneydoğu’da yaşayanların sıkıntılarına, kendi sıkıntılarını bir kenara bırakarak ortak olmaya çalışmış. Kendisini Kürt olarak tanımlayanların kendi dillerini konuşamamalarına, kültürlerini yaşayamamalarına tepki göstermeye başlamış. Pek çok adım atıldı Türkiye’nin Güneydoğu’da yaşayan halka gösterdiği bu yakınlık sayesinde, hiçbir anlamı olmayan Kürtçe yasağı kaldırıldı, kültürel hakların kullanılması, gelenek ve göreneklerin yaşatılması kolaylaştırıldı. Hatta sadece bölge halkına hitap eden Kürtçe televizyon kanalı bile hizmete girdi. Derken açılım geldi İşte böyle bir iklimde her şey adım adım iyiye doğru giderken iktidar bir anda “Kürt açılımı yapacağım” diye ortaya çıktı. Amaç bölge halkının daha iyi yaşamasını, demokratik yapıdan daha fazla yararlanmasıydı. Açılım sözü kulağa iyi geliyordu da, yapılmak istenen neydi? İktidar bunu hiç söylemeden kapı kapı dolaşarak “fikir” toplamaya soyundu. Yoğun destek geldi Açılım hamlesiyle birlikte toplumda da bir dalgalanma oldu. Gerçi açılımın ne olduğu bilinmiyordu ama kamuoyu özellikle akan kanın duracağına inanarak iktidara yoğun destek verdi. Ne zamana kadar? Ta ki üniformalı bazı PKK’lı teröristlerin Habur Sınır Kapısı’nda karşılanmalarına kadar. O görüntüler Kürtler dışındaki herkesi şaşkınlığa düşürdü. Hepsi mi terörist Yaşanan şokun özeti şuydu: O güne kadar herkes teröristle normal Kürt halkını ayırmayı başarmıştı. Ama bu görüntüler zihinlerde bir anda “Biz sadece PKK’lıları terörist sanıyorduk. Peki karşılamacı bu on binlerce kişi de neyin nesi? Yoksa yanıldık mı? Kürtlerin çoğu terörist ya da terörist yandaşı mı?” soruları uyandı. Geldiğimiz nokta Sözü çok uzatmadan günümüze gelmek istiyorum. Habur’dan bu yana yaşananlar artık halkın sabrını taşırmak üzere. Kürtler ve kendisini Kürtlere adayan sözde aydınlar tarafından adeta işgal edilmiş televizyon erkanlarından her gece yapılan Kürt propagandaları, Türklüğe hakaret yarışları sıradan insanların bile öfkesini en tepeye çıkarıyor. Husumet artıyor Çok uzun yıllardır gazetecilik yapıyorum. Bu nedenle çeşitli dönemlerde halkın nabzının nasıl attığını görmek ve değerlendirmek konusunda uzman olmasam bile çok deneyim sahibi oldum. Açılım öncesi nasıl halklar arasında bir husumet olmadığını görebiliyorsam, bugün bunun tam tersine doğru çok hızlı bir koşu olduğunu fark edebiliyorum. Mesajlarda patlama Şimdi üzerinde fazla yorum yapmadan bir fotoğraf sunmak istiyorum sizlere. Son bir aydır okurlardan gelen ve hepsi sorularla dolu olan mesajlarda bir patlama oldu. Bir yıl önce hiç sorulmayan sorular, yorumlar, değerlendirmeler beni çok şaşırtıyor. Sokakta görüp çevirenler eskiden “Ne yapacağız” diye sorarlardı. Şimdi bu sorular da değişti. Halkın anlamadığı Açılım, demokratikleşme bir yana halkın anlamadığı şu: Kürtler ne istiyor? Ardından değerlendirmeler geliyor. Diyarbakır’da yaşayan bir Kürt’le Manisa köylüsünün farkı ne, Kürtler diledikleri yere gitmiyor mu, diledikleri işe girmiyor mu, okuyamıyor mu, milletvekili, bakan olamıyor mu, yurt dışına çıkamıyor mu? Benzer birçok soru... Kürtçülük olarak algılanıyor Vatandaş özellikle televizyonlarda terör örgütünün muhatap alınması isteklerini, anayasa değişikliği önerilerini ama özellikle Kürt olmadıkları halde Kürtlerden bile daha fazla Kürt savunusu yapanları anlamakta zorluk çekiyor. Böylelikle giderek Kürt sorunu hakkında yapılan her konuşma “Türkiye’yi bölmek, ırkçılık yapmak, Kürtçülük” olarak algılanıyor. Haksız değiller Tabii bunları söyleyince Kürtlerden ve kendisini Kürt sorununa adayanlardan itirazlar yükseliyor ve “Egemen Türkler kendilerini üstün görerek Kürt halkını aşağılıyor. Sorun bu değil, çok daha derin” diyorlar. Ancak benim sunduğum fotoğraf sade vatandaşın duygu dünyasında yaşadıkları. Bu gerçeği görmezden gelmek büyük aymazlık olur. Her gün ayrı hakaret Teröristlerin gemi azıya almaları, hemen her gün bir veya daha fazla şehit haberinin gelmesi, askerin nedense basiretsiz davranması halkı bir yandan umutsuzluğa sevk ederken öfkeyi de kabartıyor. Kürt temsilcilerinin akıl almaz tehditleri, “Kentleri zindan ederiz, avucunuzu yalarsınız, önümüzde diz çöktüreceğiz” türü sözleri ise sabırları taşırıyor. Akıl almaz öneriler Son günlerde o kadar saçma öneriler geliyor ki şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemiyorum. Türkiye’deki bütün Kürtleri Güneydoğu’ya göndermek isteyenler; Kürtlere ev, arsa ve iş verilmemesini önerenler; BDP milletvekillerinin parlamentodan atılması gerektiğini söyleyenler... Hatta “Verelim birkaç il, kursunlar devletlerini, biz de rahat edelim” diyen bile var. Ciddiye almak gerek Televizyonların verdiği olanaklarla rahat konuşma ortamı bulan Kürtlere ve destekçilerine naçizane bir önerim olacak. Türkiye’de şu anda sadece şehit cenazelerinde gösterilen öfke gösterilerini ciddiye almak gerek. Gözlediğim kadarıyla sıradan vatandaşın öfkesi giderek büyüyor ve sabrı taşıyor. Bu hiç de hayra alamet bir durum değil. Kim zararlı çıkar Yaratılan hoşgörü ortamı içinde Kürt önderler ve özellikle terör yanlıları, Başbakan’ın deyimiyle “ayılıp bayılanlara” bakarak Türk halkının moralini iyice bozduklarına ve pasifize ettiklerine inanabilir. Bu büyük bir yanılgıdır. Eğer kimi terör yanlısı Kürtler’le Türkiye’yi dize getirdiklerini zanneden Kürtler bu havaya kendilerini kaptırırsa, bundan kimin zararlı çıkacağı belli olmaz. Herkes dikkatli olmalı İşte sevgili okurlar; Türkiye’nin hızla içine sürüklendiği manzaranın bir fotoğrafını sunmak istedim sizlere. Dediğim gibi bunları yazmak gerçekten çok zor. Ama gerçeği göstermek de hepimizin görevi. Bu manzarayı iyi görmek ve her şeye rağmen sorumlu davranarak makul bir çözüme ulaşılmasını sağlamak zorundayız. Aksi bir durum çok uzun yıllar acısını çekeceğimiz gelişmelere neden olacaktır.Bu hafta çok önemli Son olarak bu hafta ile ilgili birkaç noktayı hatırlatmak istiyorum. Anayasa Mahkemesi değişikliklerle ilgili kararını bu hafta içinde açıklayabilir. Bu açıklama siyasetin geleceğini belirleyecektir. Erken seçim konusundaki tahminimi yazmıştım, bu hafta içinde ise olası seçim öncesi ve sonrası bazı olası gelişmeleri kaleme alacağım. Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Haftanın fıkraları

3 Temmuz 2010

Bu haftanın Pazar Fıkraları da Yıldırım Tuna’dan...YapamadıklarımYaşlı adam yolda yürürken kaldırımın kenarına oturmuş ağlayan küçük bir çocuk görmüş ve ona “neden ağladığını” sormuş. “Genç ağabeylerin yaptıklarına imreniyorum ve ben onların yaptıklarını yapamıyorum!” demiş çocuk hıçkırarak. Yaşlı adam çocuğun dediklerini bir müddet düşündükten sonra o da oturmuş çocuğun yanına ve o da ağlamaya başlamış!..Aptal kocaAdam evinin yatak odasına girdiği anda bir bakmış ki karısının koynunda başka bir adam. “Hiii!..” demiş çığlık atarak, “Siz.. Siz burada ne yapıyorsunuz?” Karısı “Gördün mü? Sorduğu şeye bak” demiş sevgilisine doğru dönerek, “Benim kocam aptalın tekidir demiştim sana!..”Kıymetli eşyaEvin hanımı işe yeni başlayan hizmetçiye evdeki eşyaların değerini anlatıp onlara dikkatli davranmasını sağlamak için “Bak şu yemek masası ve sandalyeleri var ya taa 14. Lui’nin sarayına kadar gidiyor dikkat et” demiş. Hizmetçi “Merak etme hanımım” diye cevap vermiş, “Bizim evdeki eşyalar her ay muntazaman taa icra dairesine gider gider ve geri gelir hiçbir şeycikler de olmuyor valla!..”KerevizAnnesi Mary’nin tabağına yemeğini koyup mutfağa gitmiş. Döndüğünde minik kızını gözlerini yummuş, ellerini açmış yemek öncesi duasını yaparken bulmuş. Sessizce ve mutlulukla onu seyrederken Mary duasını bitirmiş, gözlerini açıp önündeki tabağa bakmış. Birden “Heyyy!” demiş tavana doğru bakarak, “Bu kereviz daha hâlâ tabağımda ama?”MangalAdam mahallesindeki inşaat malzemesi satan dükkâna girip “Bir kamyon tuğla istiyorum” demiş. “Oooo, epey tuğla ha?” demiş satıcı, “Ev falan mı yapıyorsunuz?” Adam “Yok, mangalımı koymak için altlık yaptıracağım” diye cevap vermiş adam. “Yahu bunun için 1 kamyon tuğla fazla değil mi?” diye sormuş satıcı. “Yooo ne fazlası?” demiş adam, “Kardeşim ben 8. katta oturuyorum!..”Tuvalet adıRestoranlarda en çok kadınlarla erkeklerin tuvalet kapısına konulan ve cinsiyet farklılıklarını belirten, ilginç işaret ve resimler dikkatimi çeker. Geçen gün lüks bir otelde tuvaleti ararken yan yana iki kapı gördüm, birinin üzerinde “MERCAN” diğerinde “KAKTÜS” yazıyordu. Şaşırıp orada bulunan otel görevlisine “Ben tuvalet ihtiyacım için hangisini kullansam bilemedim. Mercan’a mı girsem, Kaktüs’e mi?” dedim gülümseyerek. “İkisinde de hoş karşılanmazsınız.. Bence şuraya gidin” dedi ve dönüp üzerinde “ERKEK” yazan kapıyı gösterdi. “Mercan ve Kaktüs küçük gruplar için otelimizin özel yemek salonları efendim!”Dişsiz canavarUzun süre sonra ilk defa yolda karşılaşan 2 sınıf arkadaşı birbirlerine görüşemedikleri yılları anlatmaya başlamışlar. “Evlendikten hemen sonra ailemize eğri mi eğri çöp bacaklı, dişsiz bir canavar katıldı” diye başlamış Sera. “Nee? Bir bebeğiniz oldu ha?” diye sevinçle zıplamış arkadaşı. “Yok” demiş Sera, dişlerini sıkarak, “Kocamın annesi bizimle yaşamaya başladı!..”Gül döğmesiİki yaşlı kadın güzellik salonunda otururlarken içeri tek göğsünde “kısa saplı gül” dövmesi yaptırmış genç bir fıstık girmiş. Kadınlardan biri diğerinin kulağına eğilip “Bu gençler son derece düşüncesiz..” demiş, “Hiç göğüse böyle kalıcı dövme yapılır mı? Şimdi gül orada hayli hoş duruyor ama 50 sene sonra sarkık Pazar filesinin içindeki uzun saplı ıspanağa dönecek!..”Çaycı TemelFabrikada iş arayan Temel’e iş yerlerinde onun nasıl faydalı olabileceğini öğrenmek isteyen patron “Çay demleyebilir misin?” diye sormuş. “Evet” demiş Temel. “Güzeelll” demiş patron, “Peki, vinç de kullanabilir misin?” Temel “Neden?..” demiş şaşırarak, “Kardeşim sizin çaydanlık kaç ton?..”VazgeçeceklerYaşlı kadın itfaiyeyi arayıp “Çabuk yardım edin, iki kişi pencereme tırmanmaya çalışıyorlar bana tecavüz edecekler” demiş heyecanla. “Burası itfaiye efendim, siz polisi arayın..” demiş hattın ucundaki görevli. “Hayır aradığım sizsiniz” demiş yaşlı kadın telaşla, “Uzunca bir merdivene ihtiyaçları var, yoksa korkarım vazgeçip gidecekler!”Hep oluyorEmniyet yetkilileri uyuyor mu?.. Böyle bir dolandırıcılık ne görülmüş ne de duyulmuştur.. Dinleyin bakın. Büromdan çıkarken 18-20 yaşlarında iki kız gelip arabamın ön camını silmeye başladı.. Önleri yer yer yırtık ve açık ve ıslak t-shirtlerine bakmamak, etkilenmemek mümkün değildi. Teşekkür edip bahşiş vermek istedim, almadılar ve onları şehirde başka bir park alanına bırakmamı istediler. Kabul ettim, onlar arka koltuğa geçtiler ve yolda birbirlerini soymaya başladılar, daha sonra biri ön koltuğa geldi beni öpmeye başladı diğeri o sırada cüzdanımı çaldı.. Bu olay daha geçen Salı günü oldu, Çarşamba da 2 kere başıma geldi, Perşembe ve bu cumartesi.. Sanırım yarın da aynısı olacak!..*** KısacıklarAileden biri evlendiğinde ne zaman düğüne gitsem aile büyüklerinin omuzuma şöyle bir şaplak atıp “Bundan sonra sıra sende” demelerine sinir olurdum.. Ama aynı şeyi ben onlara cenaze törenlerinde yapmaya başlayınca artık vazgeçtiler..***Temel’le Fadime kavga etmişler. “Herif..” demiş Fadime, “Sen benim gibi kadını omuzlarında taşımalısın!” Temel “İnşallah” demiş, “Allah o günleri de göstersin!..”***Temel 1 saat önce tanıştığı Fadime’yi sinemaya götürmüş. Film başlayıp kolunu Fadime’nin boynuna dolayıp elini kızın sütyeninin içine sokunca bir gülmedir almış Fadime’yi.. Çünkü parasını çorabının içine sakladığından o kadar eminmiş ki!..***Sinemaya gittim, film başladı, tam önümde oturan iki bayan bırbır bırbır konuşmaya başladı. Sinir oldum, tam önümde oturanın omuzuna hafifçe dokunup “Afedersiniz duyamıyorum” dedim. “Duymayın zaten” dedi, “Özel bir şey anlatıyoruz herhalde!..”***Küçük kız çocuğu psikolojik terapi yapan babasına “Sen neden iyi bir doktor değilsin?” diye sormuş..“Nerden çıkardın yavrum?” demiş adam hayretle, “Baktığın hastalar devamlı tekrar geri geliyor!..”***Benzin istasyonlarında lütfen sigara içmeyiniz.. Hayatınız ucuz olabilir ama benzin gerçekten çok pahalı!..***Alışveriş merkezlerinde kadınlar güzel bir şey bulduklarında müthiş heyecanlanırlar ve mutlu olurlar.. Erkekler aynı duyguyu aynı binanın bodrumunda boş park yeri bulduklarında yaşarlar..

Devamını Oku

İddia: Kaset AKP’deydi

3 Temmuz 2010

Piyasada satılan bir kitap var. Adı: “Kemal” Bu ismi görünce anlıyorsunuz ki anlatılan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu.Kitabın yazarı bir gazeteci olan Zübeyir Kındıra. Ankaralı gazeteci ciddiyetiyle tanınıyor.Kitabın 30 ve 31’inci sayfalarında çok önemli ve daha önce hiç duymadığım bir iddia var. İnternete baktım, bu iddia henüz hiçbir yerde yayınlanmamış. Bu bölüm hakkında bir yalanlama da olmamış.Kındıra, Deniz Baykal‘ın CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa etmesine neden olan kaset olayını anlatıyor. İsimleri vermiyor ama tarif ediyor. Gerekçe söylüyor.Ama en önemlisi bu kasetin hayli yüklü bir para karşılığı satın alındığını ve AKP’ye verildiğini ileri sürüyor. Üstelik yeni de değil, 2007 seçimlerinden önce ulaşmış iddiaya göre kaset AKP’ye ve Başbakan Erdoğan’ın da haberi varmış.Ben üzerinde fazla yorum yapmak istemiyorum. İşte o kitabın 30. sayfasındaki ilginç iddia aynen aşağıda:“Kaset aslında Baykal’ın da dediği gibi ‘son iki haftanın ürünü’ değildi. 2007 seçimleri öncesinde kullanılmak istendi. Ama o tarihlerde AKP’nin rakibi yoktu. Anketler yüzde 47‘yi gösteriyordu. Böyle bir yıpratmanın, zaten yenileceği belli olan Baykal’ın o sırada “vurulmasının” anlamı yoktu. Böyle bir şey önemli bir kozu harcamak demekti. İleride ve çok gerektiği bir zamanda kullanılmak üzere saklandı.Kasetler basit bir kurmaca ile hazırlandı. Kıbrıs’ta kumarhaneler başta olmak üzere birçok isme milyonlarca dolar borcu olan biri tarafından pazarlandı. Hem de bir değil birkaç kesime. Kasetten gelen paralarla borçlar ödendi. Ama kaseti satan kişinin hâlâ 1 milyon dolar kadar borcu var.Kasetin ulaştığı kesimlerden biri kaseti inceletti. Kendisini CIA Türkiye radyosu şefi olarak tanıtan biri tarafından incelendi. Sesbilim uzmanı olan ve 7 dil bilen bir profesör inceleme sonucunda; seslerin Baykal ve Baytok’a ait olduğu raporunu hazırladı.Başbakan Erdoğan’a yakın ve iki yıl önce sürpriz ölümü ile tüm ülkeyi üzen, hâlâ adı birçok spor tesisine verilen ünlü bir ismin de akrabası olan bu uzmanın verdiği rapor AKP kurmaylarına ulaştırıldı. Dahası kaset olayı patladıktan sonra bu rapor ve raporu hazırlayanların ismi, bu raporun Erdoğan’a iletildiği yolundaki bilgiler Deniz Baykal’a gitti.Baykal bu bilgileri alınca, problemi çözdü.”NOT: Sordum, kaseti satan kişinin Nesrin Baytok’a çok yakın bir isim, 7 dil bilen sesbilimci profesörün ise AKP yanlısı bir gazetenin yazarı olduğu cevabını aldım. *** Müthiş kadının yeni kitabıNalan Türkeli’yi daha önce yazdığı kitaplardan ve basından tanıyordum. “Varoşta Kadın Olmak” kitabıyla birden ünlenen Nalan Türkeli “İki Hayat ve Düşlerimde Sen Varsın” adlı kitaplar da yazmıştı.Geçenlerde aradı, gazetede ziyarete geldi. Böylelikle Nalan Türkeli‘yi daha yakından tanıma fırsatı buldum.Çok zayıf, hayli esmer, yüzünde yılların acılarının çizgileri ile her şeye rağmen hayat ve umut dolu, ne dediğini bilen, eğitim kurumlarından geçmemiş bir eğitimli kadındı karşımdaki.Yeni kitabını uzattı. “Belki De Hiç Yok Ölüm.” Adına baktım, gülümsedim, ama bu gülümseme yazarın kimliğini bilince mutluluk gülümsemesinden çok acı bir gülümsemeydi galiba.Nalan Türkeli’nin çileli bir yaşamı var. Gerçekten gecekonduda yaşamış, yaşıyor. Neredeyse çocuk yaşta evlendirilmiş, kocasını trafik kazasında kaybetmiş, yaptığı ikinci evlilikte ise yüzü gülmemiş yine kendi başına kalmış.Ama çileli hayat Türkeli’yi hiç yıldırmamış. Yazmaya başlamış. Güzel de olmuş. Kendisini yetiştirmiş. Ne bulursa okumuş, sormuş, öğrenmiş.Türkeli’nin yeni kitabı “Belki De Hiç Yok Ölüm” pek çoğumuzun başına gelebilecek anne hasta evlat ekseninde günün tüm siyasi, ekonomik ve sosyal olaylarının harmanlandığı bir roman. Birbiri ardına gelen cümlelerin içindeki duyguları, düşünceleri ve gerçekleri bir solukta okuyorsunuz.Nalan Türkeli, kitabını raflarda sattıramıyor çünkü ancak baskı parası bulabilmiş, o da eski kitapların gelirinden. Bu nedenle internet ortamında satabiliyor kitaplarını. Bu gerçekten müthiş kadının kitabını okuyun derim. İnternete girin, kitap satan sitelerde Nalan Türkeli adını bulun ve ısmarlayın. Pişman olmayacaksınız.*** Biri bizi çok kötü kazıklıyorİİki gündür özellikle AKP’li medyada zafer çığlıkları atılıyor. Büyümede neredeyse dünya rekoru kırmak üzere olduğumuz, şans eseri OECD ülkeleri birincisi olduğumuz, krizi teğet geçtiğimiz yazılıp söyleniyor.Sevindirici tabii bu haberler de ne kadarı doğru. Aklı başında ekonomistler dibe vurduktan sonraki çıkışın normal olduğunu belirterek aslında hâlâ ekside olduğumuzu vurguluyorlar.Aslına bakarsanız vatandaşa yansımadıktan sonra büyümüşsün büyümemişsin fark etmiyor.Örneğin baksanıza 500 en büyük şirketin toplam satışları yüzde 10 düşmüş ama kârlılık yüzde 62 artmış. Bu işte bir gariplik yok mu? Satışlar düşüyor ama kâr artıyor. Bankalarda da durum böyleydi. Herkes fakirleşirken bankaların kârları dudak uçuklatan rakamlara çıkmış durumda.Türkiye halkı birileri tarafından fena halde kazıklanıyor mu nedir?*** Tavuk böyle mi taşınır?Hayvansever bir okurum tüm tavuk üreticilerine bir mesaj göndermiş. Günümüz siyasetinin yarattığı koyu gri havaya rağmen duyarlı insanların varlığını göstermek amacıyla bu mesajı sizlerle paylaşmak istiyorum: Geçenlerde TEM karayolunda giderken yanımdan geçen kamyonda gördüklerimden dolayı dehşete düştüm. Kamyonun üzerinde minicik kafesler ve kafeslerin herbirinin içinde silme dolu canlı tavuklar vardı. Bu insanlık dışı görüntüden dolayı insanlığımdan utandım. İşlerinizi yaparken ve hayatınızı kazanırken, bu sisteme daha insani bir çözüm bulamaz mısınız? Yoksa bu hep böyle devam edecek ve sizler hayatınızı kazanmak pahasına bu tavukçukların işkenceli ölümlerini normal mi karşılayacaksınız?*** Hüseyin Çelik’in başlattığı üç aşamalı SBS’yi Nimet Çubukçu bitirdi. Bu karmaşadan dolayı kimseye kızmayalım. Zira kendileri gençlerimize, deneme yanılma yoluyla öğrenmenin inceliklerini öğretiyor! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

AKP iktidardan düşerse dağılır

1 Temmuz 2010

Çok partili demokrasi hayatımızda tek başına iktidar olmuş sadece 4 parti var.Tek başına iktidar olan partilerin ilki Demokrat Parti‘ydi. Daha sonra Adalet Partisi. Ardından ANAP ve son olarak da AKP tek başına iktidar oldu. Bunun dışında Türkiye hep koalisyonlarla ya da ara rejimlerle yönetildi.Tek başına iktidar olan son iki partinin ortak özelliği kurulmalarıyla birlikte iktidara gelmeleri. İkisi de lider partisiydi ve liderleri de muhalefete hiç düşmedi.ANAP Genel Başkanı Turgut Özal cumhurbaşkanı olduktan sonra seçim kaybetti, bir daha kendini toparlayamadı ve eriyip gitti.AKP’nin geleceğinin ne olacağını ise henüz bilemiyoruz.Ama kesinlikle söyleyebileceğim bir özellik var ki, eğer AKP tek başına iktidar olamazsa parti hızla küçülür ve tıpkı ANAP gibi eriyip gider.Çünkü ANAP gibi AKP de sağlam bir ideolojiye dayanan, fikri yapısı güçlü parti değil. Her iki parti de uzun ve yorucu bir siyasi mücadeleden çıkıp gelmediler. Günün koşulları gereği bir “toplama” sonucu oluştu bu partiler.Örneğin Özal “4 eğilimi birleştiriyorum” derken 12 Eylül darbesinin darmadığın ettiği siyasi görüşleri tek parti altında bir araya getirmeye çalışmıştı.AKP ise hırsızlık, yolsuzluk ve beceriksizlik döneminin ardından yine “toplama” mantığı ve “değiştim” söylemiyle kuruldu.Sonuçta bu iki partinin de aslında güçlü tabanları olmadı, olamazdı da. Bu partiler bir tür “menfaat birlikteliği” niteliğinde. Menfaat grupları sadece iktidar olduklarında bir arada tutulabilirler. Eğer iktidar elden giderse o menfaat grupları da partiyi anında terk eder.AKP’nin ANAP’tan tek farkı “kurucu unsurun” birbirine çok bağlı, temelini dinden alan, takiye yoluyla çevreyi etkilemeyi bilen küçük bir çekirdek gruba sahip olması. Bunun oy karşılığının yüzde 7-8’i geçmesi mümkün değil. Bu kesim şu anda Türkiye yönetiminin neredeyse yüzde 90’ına sahip.Bu çekirdek kadrodan sonra AKP’nin etrafında oluşan menfaat halkaları var. Dinine bağlı, dini gerekleri yerine getiren ama cumhuriyet ve ilkeleriyle kavgalı olmayan AKP’yi “dindar gördüğü için” sempati duyan bir çevre en önde geliyor.Ardından tarikat ve cemaatler biraz daha geniş bir halka oluşturuyor.En büyük halka ise çeşitli siyasi görüşlere sahip olan ama değişik gerekçelerle AKP’ye destek verenler. Bu halka AKP’yi yüzde 18-20’lerden alıp yüzde 47’lere kadar çıkartabiliyor.Ancak bu son ve büyük halka çok farklı menfaatler sağladığı için iktidar elden gittiği an hemen çözülecek kesimi de oluşturuyor.Bu durumda eğer AKP tek başına iktidar olma şansını kaybederse oyları yüzde 20’nin bile altına düşecektir. Ayrıca AKP’deki hızlı düşüşün nedeni de zaten bu son halkanın giderek çözülmesidir. *****Korku da bir menfaat halkasıTek parti iktidarları istikrar adına bir ülke için yararlıdır, ama eğer iktidarlar güç zehirlenmesine uğrarsa bu onların sonunu hazırlar. Tek parti iktidarları döneminde etkili çevrelerden gelen destekler de çoğu kez “sahte” olabilir. İktidarlar bazen bunun farkına varabilir ama genellikle varmaz. Çünkü o güç zehirlenmesi nedeniyle gözler de körelir. Yapılan “yalakalıkların” aslında bir “korku” nedeniyle olduğu gerçeği gözardı edilir.Bu konuda birden çok tanık olduğum bir “sahte yalakalık” olaylarını sizlerle paylaşmak istiyorum.İşim gereği Türkiye’nin çeşitli illerindeki sivil toplum kuruluşlarından, üniversitelerden davetler alıyorum. Sohbet toplantılarına katılıyorum.Bu gezilerimde dikkatimi çok çeken bazı şeyler görüyorum. Örneğin bir ilde konuşma yaptıktan sonra yerel bir televizyona konuk olarak davet ettiler. Programdan önce kanalın sahibiyle sohbet ederken, tamamen benimle aynı görüşte olduğunu, iktidarın uygulamalarından şiddetle rahatsız olduğunu fark ettim. Oysa o TV kanalı kentte “AKP’nin yayın organı” gibi görülüyormuş.“Bu nasıl iş?” diye sorduğumda kanalın sahibi unutamayacağım şu cevabı verdi: “Can Bey siz Anadolu’da iş yapmak nedir bilir misiniz? Kolay mı iktidara karşı durmak. Mecburen öyle görünüyoruz.”Yine bir başka ilde iş adamları derneğinde sohbet ederken, neredeyse tüm iş adamlarının iktidara karşı olduğunu gördüm. Oysa pek çoğu AKP teşkilatlarında da görevliydi. Onların da gerekçesi aynıydı: “Sıkı mı bu iktidara karşı durmak?”Kısacası, AKP iktidarı bir kaybederse.... *****Karşılama komedisiHer cuma günü Beyaz TV için Ankara‘ya gidip geliyorum ya, uçakta siyasetçilerle karşılaşmamak mümkün değil. Siyasetçi kesiminin “güçlü makam sahibi” olanlarıyla ilgili ilginç sahnelere de tanık oluyorum. Örneğin bu makam sahiplerinin alanda karşılanmaları bana çok komik geliyor.İki hafta önce İstanbul’a dönerken uçakta Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin de vardı. Uçağımız körüğe yanaşmadı, açıkta park etti. Merdiven yanaşırken camdan bakıyorum, aşağıda bir kalabalık belirdi. Hepsini tanıyamadım, biri generaldi.Hepsi dizildiler. Merdivenden önce Şahin indi tabii. Hepsinin elini sıktı sonra bir araca binip gittiler.Geçen hafta da uçakta İçişleri Bakanı ve eşi vardı. Yine aynı manzara. Kapıda vali emniyet müdürü, başkaları... Valinin eşi de gelmiş, bakanın eşi var ya.Tabii bu bir protokol. Ama uçak camından bakarken çok komik bir görüntü oluşuyor. Hele bakan inmeden yapılan hazırlıkları tepeden izliyorsunuz ya orası çok daha komik.Bu karşılamalar diyorum ki “acaba uçağın kapısında olmasa da, mevki sahibi bir kişi bir araca binip VIP’in kapısına gittiğinde karşılansa.”Sanıyorum karşılama heyeti de uçak pencerelerinden bakan meraklı gözlerden hayli rahatsız oluyordur. *****Ordu’ya yeni sloganGenelkurmay “Güçlü Ordu-Güçlü Türkiye” sloganını asmıştı her yere. Hükümet kızdı. Genelkurmay sloganı değiştirdi. “Güçlü Türkiye-Güçlü Ordu” yaptı.Aslında günümüze daha uygun bir slogan var. Genelkurmay bunu kullansa daha iyi olur.“Güçlü Hükümet-Güçlü Ordu” demek daha iyi. Sloganın afişine de Mehmetçik resmi yerine son üç Genelkurmay Başkanı’nın fotoğrafı konmalı. Fonda ise tank, tüfek yerine Audi çok daha yerinde olur.*****Financial Times’a göre Türkiye, bölge ülkelerini hipnotize etmiş. İktidarın dış politika hamleleri hipnozdan çok okuyup üflemeye benziyor. (Gani Yıldız)

Devamını Oku

AKP yüzde 40’ın üstünü görmezse seçime gitmez

29 Haziran 2010

Nefesler tutuldu. Herkes temmuz ayını, 5 Temmuz’u bekliyor. Çünkü bu tarihte Anayasa Mahkemesi büyük bir olasılıkla CHP’nin Anayasa değişiklikleri konusunda açtığı davayı karara bağlayacak.Karara göre Anayasa değişiklikleri ya hiçbir engelleme olmadan 12 Eylül’de tamamen ya bazı maddeleri çıkarılmış olarak referanduma gidecek.Şimdi iktidar, Anayasa Mahkemesi kararını “nasıl siyasi ranta çevirebilirim?” hesabı içinde. Bu nedenle neredeyse bütün yandaşlar ve maskeliler ayaklanmış durumda. Anayasa Mahkemesi’ni baskı altına almak, kararlarını etkilemek için akılalmaz haberler yazılıyor, yorumlar yapılıyor.İktidar ise bir “erken seçim” kozuyla mahkemeyi ve siyasi çevreleri etkilemeye çabalıyor.Normal koşullarda Türkiye Büyük Millet Meclisi tatile girmiş olacaktı. Ancak iktidar “bitmemiş yasaların geçirilmesi” bahanesiyle tatil başlangıcını 16 Temmuz’a kadar uzattı.Yandaş medya aracılığı ile yayılan şu: “Eğer Anayasa Mahkemesi Anayasa değişikliklerini engellerse Erdoğan hemen erken seçim kararı alacak.”Belli ki iktidar anayasa değişiklikleri konusunu tıpkı 2007’deki 27 Nisan Bildirisi gibi kullanmak ve “mağduru” oynamak istiyor.Plan şu: “Anayasa değişiklikleri ile Türkiye hem askeri anayasadan kurtulacak hem de daha demokratikleşecekti. Ancak derin devlet, Ergenekon, muhalefet statükocu. Anayasa Mahkemesi de bu düzenin bir parçası. Türkiye’nin önünü tıkıyorlar. Daha fazla demokrasi ve özgürlükler için hemen seçime gidelim.”Beklenen de şu: “Halk darbelere karşı ama darbe isteyenler devleti ellerinde tuttukları için AKP’nin devrimci her atılımını engelliyor. Halk bunu görecek ve oylarını bize verecek.”Bunlar tutar mı bilemem. Şu anda 2007 şartlarını yaşamıyoruz. 27 Nisan Bildirisi’nin AKP oylarını artırmış olması büyük bir olasılık, ama o tarihte asıl endişe CHP-MHP koalisyonunun henüz ürkütücü görünmesiydi. Bugünden bakınca halkta artık CHP-MHP koalisyonu korkusu pek yok.Peki gerçekten AKP 5 Temmuz’dan sonra, muhtemelen 12 Eylül’de yapılacak bir erken seçimi göze alabilir mi?Bana göre kesinlikle hayır. Çünkü bütün araştırmalar her ne kadar AKP’yi yine birinci parti olarak gösteriyor olsa da, ulaşılacak oy potansiyeli AKP’ye tek parti iktidarı getirmiyor.Bu durumda AKP tek başına iktidar olamadığı gibi iktidar ortağı bile olamayabilir. Hangi parti iktidarı bile bile 9 ay öncesinden başkasına bırakmayı kabullenir?Bunun bir tek istisnası var. Eğer Başbakan Erdoğan, kamuoyuna açıklanan değil, kendisine yapılan, abartılmamış, tamamen gerçeği yansıttığına inandığı bir kamuoyu araştırmasında “yüzde 40 ve üstünü” görürse seçim kararı alabilir.Ama bunun için de Anayasa Mahkemesi kararının sonucunu almak ve ilk hafta içinde yapılacak bir araştırma gerekir. Bu durumda da 12 Eylül tarihi tehlikeye girebilir.Bu açıdan bakınca, kimse erken seçim olacağı konusunda bir hayale kapılmasın, planlarını buna göre de yapmasın.***Çömelme paniği Kemal Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın gittiği Gediktepe‘ye gitme kararı aldı ya, yandaş yazarlarda bir telaştır başladı. Hepsi bir ağızdan yaylım ateşi başlattı. Taktıkları konu; Kılıçdaroğlu’nun siperde(!) ayakta duracağını açıklamış olması.Tayyip Erdoğan’a yalakalık olsun diye Atatürk’le kıyaslayacak kadar kendinden geçenler Kılıçdaroğlu’nun ayakta durma kararını “ucuz kahramanlık” olarak niteleyerek daha fotoğraf çekilmeden etkisini kaybettirmeye çalışıyorlar.Telaşın nedeni şu: CHP seçimler yaklaştığında aynı siperde(!) ayaktaki Kılıçdaroğlu ile çömelmiş Erdoğan’ın fotoğraflarını afiş yaptırabilir.Ne yapacaktı yani Kılıçdaroğlu? Eğer ordu hükümet el ele verip, aslında bir mahzuru olmayan, ama görüldüğünde rahatsızlık yaratan bir fotoğrafı “kahramanlık” belgesi gibi kamuoyuna sunarsa olacağı budur.*** ‘Sen çocuğuna Kürtçe öğret’Geçen hafta yazdığım “Türkçe bilmeyen Kürt çocuk” başlıklı yazı çok yankı uyandırdı. Bir resmi dili olan ülkede, bu dili hiç öğretmemenin yanlışlığını vurgulamaya çalışmıştım o yazıda. Pek çok destek geldi. Ama şaşırtıcı olan kendini herkesten fazla Kürt gören bazı okurlardan çok ilginç mesajlar da aldım. Örneğin en ağırlıklı olanı “Benim dilime ne karışıyorsun, sen çocuğuna Kürtçe öğret” şeklinde olanlarıydı ki sayısı da hiç az değildi. Demek ki böyle bir anlayış var bazı Kürt vatandaşlarımız arasında. Açık söyleyeyim, bu mantıklı ve iyi bir duygu değil.*** Ciddi ve tehlikeli durumBaşlığı aslında tek kelime yapabilirdim. Çünkü “ciddi ve tehlikeli durumu” anlatan tek bir sözcük var. O da kritik.Nereden aklıma geldi? Daha önce de yazmıştım, medya zaman zaman “kelime bulma sıkıntısı” çekiyor. Neredeyse her olay “kritik” hale geldi.Sadece geçen hafta gazete başlıklarında ya da televizyon haberlerinde birbirinden çok farklı haberler için “kritik” başlığı kullanıldı.Örneğin MGK toplantısı yapıldı İstanbul’da. Neredeyse tüm TV kanalları Harp Akademesi önünden yayın yaparken “Kritik MGK” tanımını kullandı.Yani bu toplantı çok ciddi ve tehlikeli. Neden? İlk kez mi MGK toplanıyor, ilk kez mi terör görüşülüyor? Eğer toplantı “kritik” ise sonucuna da bunun yansıması gerekirdi.Sonra Cumhurbaşkanı sivil toplum kuruluşlarını toplamış. Başlık “Köşk’te kritik görüşme!” Nesi tehlikeli bu toplantının. Aynı başlık bu kez Diyarbakır’daki sivil toplum kuruluşları toplantısı için de geçerli. Başbakan’ın Obama ile görüşmesi de “kritik buluşma” diye nitelendi. Daum’un Fenerbahçe’nin başından gönderilmesi de aynı kategoride, ki siz işe bakın.Bu gelişmelerin hepsi önemli, ama kritik değil. Anladığım kadarıyla bazı meslektaşlarımız “önemli” kelimesini pek kullanmak istemiyor da “kritik” gibi hem heyecan yaratan hem de artistik tarafı olan “kritik” üzerinde karar kılıyor. Bu küçük bir medya eleştirisidir.***Başbakan, “Teröre karşı ortak duruş için parti liderleriyle görüşürüm, önyargım yok, ziyaret de ederim” demiş. Başbakan’ın, içinde “yargı” kelimesi geçmesine rağmen olumlu cümleler kurması mutluluk verici! (Gani Yıldız)

Devamını Oku