Nefesler tutuldu. Herkes temmuz ayını, 5 Temmuz’u bekliyor. Çünkü bu tarihte Anayasa Mahkemesi büyük bir olasılıkla CHP’nin Anayasa değişiklikleri konusunda açtığı davayı karara bağlayacak.
Karara göre Anayasa değişiklikleri ya hiçbir engelleme olmadan 12 Eylül’de tamamen ya bazı maddeleri çıkarılmış olarak referanduma gidecek.
Şimdi iktidar, Anayasa Mahkemesi kararını “nasıl siyasi ranta çevirebilirim?” hesabı içinde. Bu nedenle neredeyse bütün yandaşlar ve maskeliler ayaklanmış durumda. Anayasa Mahkemesi’ni baskı altına almak, kararlarını etkilemek için akılalmaz haberler yazılıyor, yorumlar yapılıyor.
İktidar ise bir “erken seçim” kozuyla mahkemeyi ve siyasi çevreleri etkilemeye çabalıyor.
Normal koşullarda Türkiye Büyük Millet Meclisi tatile girmiş olacaktı. Ancak iktidar “bitmemiş yasaların geçirilmesi” bahanesiyle tatil başlangıcını 16 Temmuz’a kadar uzattı.
Yandaş medya aracılığı ile yayılan şu: “Eğer Anayasa Mahkemesi Anayasa değişikliklerini engellerse Erdoğan hemen erken seçim kararı alacak.”
Belli ki iktidar anayasa değişiklikleri konusunu tıpkı 2007’deki 27 Nisan Bildirisi gibi kullanmak ve “mağduru” oynamak istiyor.
Plan şu: “Anayasa değişiklikleri ile Türkiye hem askeri anayasadan kurtulacak hem de daha demokratikleşecekti. Ancak derin devlet, Ergenekon, muhalefet statükocu. Anayasa Mahkemesi de bu düzenin bir parçası. Türkiye’nin önünü tıkıyorlar. Daha fazla demokrasi ve özgürlükler için hemen seçime gidelim.”
Beklenen de şu: “Halk darbelere karşı ama darbe isteyenler devleti ellerinde tuttukları için AKP’nin devrimci her atılımını engelliyor. Halk bunu görecek ve oylarını bize verecek.”
Bunlar tutar mı bilemem. Şu anda 2007 şartlarını yaşamıyoruz. 27 Nisan Bildirisi’nin AKP oylarını artırmış olması büyük bir olasılık, ama o tarihte asıl endişe CHP-MHP koalisyonunun henüz ürkütücü görünmesiydi. Bugünden bakınca halkta artık CHP-MHP koalisyonu korkusu pek yok.
Peki gerçekten AKP 5 Temmuz’dan sonra, muhtemelen 12 Eylül’de yapılacak bir erken seçimi göze alabilir mi?
Bana göre kesinlikle hayır. Çünkü bütün araştırmalar her ne kadar AKP’yi yine birinci parti olarak gösteriyor olsa da, ulaşılacak oy potansiyeli AKP’ye tek parti iktidarı getirmiyor.
Bu durumda AKP tek başına iktidar olamadığı gibi iktidar ortağı bile olamayabilir. Hangi parti iktidarı bile bile 9 ay öncesinden başkasına bırakmayı kabullenir?
Bunun bir tek istisnası var. Eğer Başbakan Erdoğan, kamuoyuna açıklanan değil, kendisine yapılan, abartılmamış, tamamen gerçeği yansıttığına inandığı bir kamuoyu araştırmasında “yüzde 40 ve üstünü” görürse seçim kararı alabilir.
Ama bunun için de Anayasa Mahkemesi kararının sonucunu almak ve ilk hafta içinde yapılacak bir araştırma gerekir. Bu durumda da 12 Eylül tarihi tehlikeye girebilir.
Bu açıdan bakınca, kimse erken seçim olacağı konusunda bir hayale kapılmasın, planlarını buna göre de yapmasın.
Çömelme paniği
Kemal Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın gittiği Gediktepe‘ye gitme kararı aldı ya, yandaş yazarlarda bir telaştır başladı. Hepsi bir ağızdan yaylım ateşi başlattı. Taktıkları konu; Kılıçdaroğlu’nun siperde(!) ayakta duracağını açıklamış olması.
Tayyip Erdoğan’a yalakalık olsun diye Atatürk’le kıyaslayacak kadar kendinden geçenler Kılıçdaroğlu’nun ayakta durma kararını “ucuz kahramanlık” olarak niteleyerek daha fotoğraf çekilmeden etkisini kaybettirmeye çalışıyorlar.
Telaşın nedeni şu: CHP seçimler yaklaştığında aynı siperde(!) ayaktaki Kılıçdaroğlu ile çömelmiş Erdoğan’ın fotoğraflarını afiş yaptırabilir.
Ne yapacaktı yani Kılıçdaroğlu? Eğer ordu hükümet el ele verip, aslında bir mahzuru olmayan, ama görüldüğünde rahatsızlık yaratan bir fotoğrafı “kahramanlık” belgesi gibi kamuoyuna sunarsa olacağı budur.
‘Sen çocuğuna Kürtçe öğret’
Geçen hafta yazdığım “Türkçe bilmeyen Kürt çocuk” başlıklı yazı çok yankı uyandırdı. Bir resmi dili olan ülkede, bu dili hiç öğretmemenin yanlışlığını vurgulamaya çalışmıştım o yazıda. Pek çok destek geldi. Ama şaşırtıcı olan kendini herkesten fazla Kürt gören bazı okurlardan çok ilginç mesajlar da aldım. Örneğin en ağırlıklı olanı “Benim dilime ne karışıyorsun, sen çocuğuna Kürtçe öğret” şeklinde olanlarıydı ki sayısı da hiç az değildi. Demek ki böyle bir anlayış var bazı Kürt vatandaşlarımız arasında. Açık söyleyeyim, bu mantıklı ve iyi bir duygu değil.
Ciddi ve tehlikeli durum
Başlığı aslında tek kelime yapabilirdim. Çünkü “ciddi ve tehlikeli durumu” anlatan tek bir sözcük var. O da kritik.
Nereden aklıma geldi? Daha önce de yazmıştım, medya zaman zaman “kelime bulma sıkıntısı” çekiyor. Neredeyse her olay “kritik” hale geldi.
Sadece geçen hafta gazete başlıklarında ya da televizyon haberlerinde birbirinden çok farklı haberler için “kritik” başlığı kullanıldı.
Örneğin MGK toplantısı yapıldı İstanbul’da. Neredeyse tüm TV kanalları Harp Akademesi önünden yayın yaparken “Kritik MGK” tanımını kullandı.
Yani bu toplantı çok ciddi ve tehlikeli. Neden? İlk kez mi MGK toplanıyor, ilk kez mi terör görüşülüyor? Eğer toplantı “kritik” ise sonucuna da bunun yansıması gerekirdi.
Sonra Cumhurbaşkanı sivil toplum kuruluşlarını toplamış. Başlık “Köşk’te kritik görüşme!” Nesi tehlikeli bu toplantının. Aynı başlık bu kez Diyarbakır’daki sivil toplum kuruluşları toplantısı için de geçerli. Başbakan’ın Obama ile görüşmesi de “kritik buluşma” diye nitelendi. Daum’un Fenerbahçe’nin başından gönderilmesi de aynı kategoride, ki siz işe bakın.
Bu gelişmelerin hepsi önemli, ama kritik değil. Anladığım kadarıyla bazı meslektaşlarımız “önemli” kelimesini pek kullanmak istemiyor da “kritik” gibi hem heyecan yaratan hem de artistik tarafı olan “kritik” üzerinde karar kılıyor.
Bu küçük bir medya eleştirisidir.
Başbakan, “Teröre karşı ortak duruş için parti liderleriyle görüşürüm, önyargım yok, ziyaret de ederim” demiş. Başbakan’ın, içinde “yargı” kelimesi geçmesine rağmen olumlu cümleler kurması mutluluk verici! (Gani Yıldız)

