Kürt açılımı oy kaybettirince...

18 Haziran 2010

Sekiz ay önce Habur Kapısı’ndan on binlerce kişinin katıldığı törenle Türkiye’ye giriş yapan ve kurulan “gezici mahkemeye” çıkarılarak serbest bırakılan PKK’lı teröristlerin bir bölümünün önceki gün tutuklanması pek çok çevrede şaşkınlıkla karşılandı.Gazetelerde ve televizyonlardaki “Kürt açılımının bittiği” yorumlarının ağırlık noktası “Devlete bundan sonra kim, neden güvensin?” sorusuydu.Oysa işin aslı bu değil. Biz daha aylarca devlete olan güveni, yargıdaki gariplikleri tartışırız. Olayın iktidar tarafından algılanışı farklı.Çünkü iktidar bir “Kürt açılımı” yapmamıştı, sadece Kürt açılımı adı altında AKP oylarının yükseleceğini hesaplamıştı.AKP’ye akıldanelik yapan maskeli faşistler, medyadaki işgalleri sayesinde boylarından çok büyük ses çıkardıkları için iktidara “Kürt sorununu da çözersen artık seni kimse tutamaz. Avrupa Birliği’ne giriyorsun, bölgede etkin güç oldun, dünya Türkiye’den söz ediyor, bunlar iyi güzel, ama bir de Kürt sorununu çözdün mü tamamdır” diyorlardı.İktidar olaya sadece bölgesel bakınca bu görüş değer kazandı ve AKP sözde “Kürt açılımına” karar verdi.İlk başlarda, bu girişim toplumun birçok kesiminde, hatta o güne kadar PKK terörüne “Kürtçülük” olarak bakanlarda bile bir umut yarattı.Nereye kadar? Habur Sınır Kapısı’nda yaşanan rezalete kadar.O gün, bizzat bir AKP’li yöneticiden duyduğum şu sözü unutmuyorum. Demişti ki “İl başkanlarının telefonlarına çıkamaz olduk. İnanılmaz bir tepki yağıyor, il başkanlarımızın bazıları partinin kapısına kilit vurup gitmişler çünkü korkuyorlar.” Nitekim bu tepki AKP yönetimini de şoke etti. Başbakan ilk 24 saat durumun farkında olmadığı için “barış” gösterileri yaptı ama hemen ertesi gün sert açıklamalar başladı. İlk icraat olarak da Avrupa’dan gelecek kafileye izin verilmedi.Ama artık cin çıkmıştı. AKP Kürt kozunu kullanayım derken hızla oy kaybetmeye başladı. “Zevahiri kurtarmak” adına bir süre sanki Kürt açılımının arkasında duruyormuş gibi yaptı. “Bu bir demokrasi, kardeşlik projesidir” dedi. Ama oy kaybı durdurulamayınca politika tamamen tersine döndürüldü. Mekanizma işlemeye başladı. KCK operasyonları adı altında kentlerde av başlatıldı. Son hamle olarak da Habur’daki imajı düzeltmek adına tutuklamalar için emir verildi.İyi de, bu yeni politika AKP’ye eski oylarını tekrar kazandıracak mı? Kürt yanlışı nedeniyle partiden uzaklaşanlar geri dönecekler mi?Bana çok geç gibi geliyor. Ünlü deyimimizdeki gibi “Takke düşünce kel görünür.” Eski oylar gelmeyeceği gibi sırf bu açılıma kanarak AKP’ye destek verenler de şimdi kaçacaklardır.*** Beklenmedik (ya da beklenen) şeyler oluyor Türkiye iki üç ay öncesinin Türkiye’si değil artık. Hem kamuoyu hem bu ülkenin gerçek demokratları, aydınlık insanları, üzerlerindeki ağır baskıyı, korkuyu, endişeyi yavaş yavaş üzerinden atıyor.İktidarın, güç zehirlenmesiyle uyguladığı sindirme ve baskı politikalarına karşı direniş hızla yükseliyor. Haksızlıklara, hukuksuzluklara, demokrasi dışı uygulamalara yönelik başkaldırı giderek umut veriyor. Kısacası, daha önce de söylediğim gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin DNA’ları harekete geçiyor. Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in “nihayet” serbest bırakılması, bu yönde katedilen yol bunun en tipik örneklerinden biri. Hastalığı kesinleşmiş bir kişiyi keyfi biçimde tutuklayan hâkimlerin tazminat ödemeye mahkûm olmaları da bunun bir parçası herhalde. İktidar, yakalandığı güç zehirlenmesinin yarattığı “Ben ne istersem o olur” mantığının hesabını vermeye başlıyor galiba.*** Dünyanın son günü Açık söyleyeyim bana internet üzerinden elektronik posta ile geldi aşağıdaki yazı. Bir yerlerde çıktı mı bilmiyorum. Bana gönderen Beyazıt Zencirci isimli bir doktor okurum. Bir yerlerde yayınlandıysa bile mahzuru yok, okumamış olanlar için çok güzel çünkü:“Amerika’da bir üniversitede, profesör derse şöyle başlamış:- Düşünün ki bugün dünyanın son günü. Yarın bu saatte her şey bitecek. Kurtuluş şansınız yok. Bugün ne yapardınız?Öğrenciler tek tek yazmaya başlamışlar..- İbadet eder, Tanrı’dan günahlarımı affetmesini dilerdim.- Tüm sevdiklerimle vedalaşırdım.- Ailemle vakit geçirirdim.- Anneme veya babama giderdim.- Arkadaşlarımla yarım saat eski günlerdeki gibi basket oynardım.- Barbekü partisi yapardım.- Sevgilimle son ana kadar sevişirdim.- Tüm sevdiğim yemekleri yerdim.- Yatar uyurdum.- Ormanda son defa dolaşırdım.- Güneşin doğuşunu ve batışını son defa seyrederdim.- Akşam yıldızları seyrederdim.- En sevdiğim yemeği hazırlar, tüm sevdiklerimi akşam yemeğe davet ederdim.- Piknik yapardım.- Hayatta en çok gitmek istediğim yere gider, orada ölümü beklerdim.- Üzdüklerimi arar, özür dilerdim.Hoca bütün hepsini tahtaya yazmış. Sonra gülerek sınıfa dönmüş ve demiş ki:- Bunları yapmak için dünyanın son günü olması şart mı?..”***Babalar Günü için ‘Baba Ressamlar’Yarın Babalar Günü biliyorsunuz. Her yerde bu özel günle ilgili etkinlikler yapılıyor. Bunlardan biri ilgimi çekti. Bugün aralarında herkesin çok yakından tanıdığı ünlü isimlerin de bulunduğu bir grup sanatçının ortak resim sergisi açılıyor.Nişantaşı City’s Alışveriş Merkezi’ndeki bugün 18.00’de açılacak sergi “Baba Ressamlar” adını taşıyor. Sanatsal etkinliklerle adından sıkça söz ettiren Hülya Kırımoğlu’nun düzenlediği sergiye adını veren “Baba Ressamlar” tanımının tek açılımı yok. Gerçekten çok ünlü ve bu sanatın “babası” sayılanlar olduğu gibi resim sanatçısı olmayıp resim yapan ama “baba” sıfatını taşıyanlar da var. Bir de Müjdat Gezen gibi bu iki tanıma da girmeyen ama yetiştirdiği yüzlerce öğrenciye “gerçek babalık” yapanlar da unutulmamış.Peki kimler var bu karma sergide? Sayayım: Ali Altın, Ahmet Kalkan, Boris Cimşurauli, Cüneyt Arkın, Erol Büyükburç, Ethem Çalışkan, Faruk Öz, Habib Gerez, Halit Ömür, Hayrettin Sönmez, Korkut Uluğ, Levent Kırca, Muhsin Kut, Müjdat Gezen, Nejat Uygur, Sadık Babayev, Serdar Samancıoğlu, Süleyman Turan, Tankut Bilge, Timur Taştekin, Yaşar Çallı.*** Her “Sınır ötesi operasyon” ile terörün biteceğini zannediyoruz. Sonrasında verdiğimiz şehitlerle “Sinir ötesi depresyon” yaşıyoruz. (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Anayasa Mahkemesi alabildiğine yıpratılıyor ki artık iş yapamasın!

16 Haziran 2010

İktidar ve yandaşları bütün işi gücü bıraktı sadece Anayasa Mahkemesi’ne saldırıyor. Amaç, Anayasa Mahkemesi üzerinde kuşku bulutları oluşturmak ve bu mahkemenin alacağı kararları şaibeli hale düşürmek.Başbakan bile aslında bir anayasa suçu işleyerek “Ana Muhalefet Mahkemesi” tanımını kullanıyor. İcranın başındaki kişi olarak demokrasinin temelini oluşturan “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin bacaklarından biri olan yargıya bu kadar ağır hakaret etmesi en hafif deyimle son derece yakışıksız aynı zamanda.Anayasa Mahkemesi’ne saldırı için, kurumun içinden biri seçildi. Sadece faşist darbeci bir zihniyetin kabul edeceği biçimde “Anayasa Mahkemesi kararlarını yok sayın” diyen bu kişi şimdi iktidar ve yandaşlarının en sevdiği isim.Bu kişinin AKP’nin Erdoğan’dan sonraki liderliğine mi oynadığını sorduğum, eskinin 28 Şubat’çısı şimdi kendisini “Ben Ak Partiliyim kardeşim” diye tanımlayan bir gazeteci, “Ne Ak Partisi yahu adam ateist” karşılığını vermişti.AKP’nin yargıyla elbette çok ciddi sorunları var. Hemen her konuyu hakka, hukuka, demokrasiye ve Anayasa’nın hükümlerine aykırı biçimde kotarmaya çalıştığı için her seferinde yargı duvarına çarpıyor.İşte Anayasa değişikliği ile yargıyı ele geçirmek istemesinin temel nedeni bu.Bugün sadece Anayasa Mahkemesi’nin AKP’nin hangi konulardaki ataklarını “Anayasa’ya aykırı olduğu” gerekçesiyle geri çevirdiğine bakmak istiyorum:* MAYINLI ARAZİ: İktidar Suriye sınırındaki mayınların İsrail firması tarafından temizlenmesini ve bu ülkeye 40 yıllığına kiralanmasını yasayla kabul ettirmek istedi. Anayasa Mahkemesi iptal etti.* YÖK: İktidar YÖK kadrolarını sadece kendi belirlemek istedi ve yasa çıkardı. Anayasa Mahkemesi iptal etti.* MEMUR MAAŞI: Memurlardan alınacak vergilerin artırılması için yasa çıkardılar. Anayasa Mahkemesi iptal etti.* ORMAN ARAZİLERİ: Orman arazilerini iştahla bekleyenlere peşkeş çekmek için yasa çıkardılar. * YABANCIYA İMTİYAZ: Türk vatandaşları tahvil gelirlerine yüzde 10 stopaj öderken yabancılara vergi imtiyazı tanıyan yasa çıkardılar. Anayasa Mahkemesi iptal etti.* EMEKLİLİK: Adeta mezarda emeklilik hakkı kazandıran yasayı geçirdiler. Anayasa Mahkemesi iptal etti.* YABANCIYA TOPRAK: Yabancılara kontrolsüz toprak satışı için yasa çıkardılar. Anayasa Mahkemesi iptal etti.* TELEFON DİNLEME: Telefon dinleme işini Başbakan’a bağlı bir birime verdiler. Anayasa Mahkemesi iptal etti. (Ancak uygulama aynen sürüyor, mahkeme kararını takmıyorlar.)Anayasa Mahkemesi bu konularda çıkan yasaları “canı öyle istediği” veya “muhalefetin güdümünde” olduğu için iptal etmedi. Bu yasalar hukuk, demokrasi ve anayasa kuralları çiğnenerek hazırlanıp, “kaldır parmak, indir parmak” yöntemiyle Meclis’ten geçirilmişti.Devletin tüm birimlerini ele geçirme planını başarıyla uygulayan AKP, son kale olarak gördüğü yargıyı da tamamen ele geçirmek için son Anayasa değişikliklerini yaptı.Anayasa Mahkemesi’nin bu değişiklikleri iptal etme ihtimali elbette iktidar ve yandaşlarının uykularını kaçırıyor.Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’ni çalışamaz hale getirmek istiyorlar. Sonunda demokrasi, hukuk katledilecekmiş, kimin umrunda.*****Üst düzey komutanlarınitibarı hiç kalmamışDünkü yazıma inanılmaz tepki geldi. Pek çok TV kanalı yazımı aynen okudu, okur yorumlarında şaşırtıcı bir patlama oldu, telefonumu bilip arayanlara cevap yetiştirmekte çok zorlandım.Tüm bunlardan çıkan bir sonuç var: Çok üzücü ama gerçek. Türk halkının önemli bir bölümünün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst düzey yönetimine güveni kalmamış. Ordunun tepesi müthiş bir itibar erozyonu yaşıyor.Askerlerimiz şehit ediliyor. Askeri birliklere saldırılar yapılıyor. Ülkenin bir bölümü mayından geçilmiyor.Sonuç: Sıfır. Şehit cenazelerinde ağdalı mesajlar, duygusal mektuplar dışında hiçbir şey olmuyor.Okurların çok önemli bir bölümü son olaylarda elbette tüm sorumluluğun askerde olmadığını da belirtiyordu gözyaşlarına boğulan mesajlarında. Doğru. Bunu aylardır söylüyorum. İktidarın PKK terörü konusundaki aymazlığını, askerin elini kolunu bağlayan tutum ve davranışlarını adeta haykırarak anlatmaya çalışıyorum. Peki bu sadece benim görevim mi? Asker neden susar, eğer eli kolu bağlıysa neden bunu açıklamaz? İstihbarat alamıyorsa, hareket kabiliyeti sınırlanmışsa bunu neden söylemez de sadece cenaze kaldırır?Ve neden bir kişiyi bile yakalayamaz?Bu ülkenin MİT’i, Emniyet İstihbaratı nerede? Birliklere yapılacak saldırıların krokilerini, fotoğraflarını hatta yapacakların isimlerini bile saptayabilirken neden engel olamaz ya da olmaz? Yoksa bütün bunların sırrı Dolmabahçe ve Çankaya’da yapılan ve sadece halktan değil ilgili olan herkesten de saklanan görüşmelerde mi yatıyor?Darbe yapılacağı öne sürülen dönemin Genelkurmay Başkanı elini kolunu sallayarak ortada gezer ve şimdiki Genelkurmay Başkanı ile namazda saf tutarken, onlarca general ve subay ne olduğu belirsiz suçlamalarla hapishanelere atılıyorsa insanın aklına başka şey gelmiyor ki.*****Tatbikattan mahkemeyeAslına bakarsanız “Böylesi bizde bile olmaz” derdim. Ama oldu ve olmaya da devam ediyor. Üstelik herkes de seyrediyor.Konumuz basit: “Kafes” adı verilen bir dava sürdürülüyor. Deniz Kuvvetleri’nin subayları akla hayale gelmeyecek şekilde suçlanıyor. Belge derseniz, karışık, tarihler birbirini tutmuyor. Tabii telefon konuşmalarının kaydı var iddianamede. O zaman suç kesin demek biliyorsunuz.Buraya kadar zaten her şey garip de, asıl garip olan şu: Bu davanın en birinci sanığı Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Kadir Sağdıç. Komutan önceki gün mahkemeye geldi, duruşmaya katıldı.Ama nereden geldi biliyor musunuz? Türkiye’nin güvenliğini sağlamak için yapılan bir tatbikatı yönetmekten. Bir saat önce “düşmanla çarpışan” amiral “terörist” suçlamasıyla hâkim önüne çıktı.Terörist olarak suçlanan bir amiral nasıl görevinin başında oturur? Bu soruyu sorunca “Baskı, asker vesayeti” gibi saçmalıklar ileri sürenler var.Türkiye bir hukuk devleti. Eğer o komutan(lar) hukuken görevden alınacak olsalar buna kimse engel olamaz. Ama belli ki iktidar da oynanan oyunu bildiğinden sesini çıkarmadan askerin adeta aç kurtlar önüne atılmasını izliyor.*****Türkiye’nin vizyonundaki genişleme heyecan verici! Taksim’e cami yapılmasını tartıştığımız günler geride kaldı. Artık, “Bir gün Mescid-i Aksa’da namaz kılmaktan” bahsediyoruz. (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Yeter artık, biri çıkıp cevap versin!

16 Haziran 2010

Herkese soruyorum: Sizin yüreğiniz acımıyor mu? Sizin vicdanınız sızlamıyor mu? Olanları sizin aklınız alıyor mu?Artık neredeyse saat başı Güneydoğu’dan ya da yurdun herhangi bir yerinden “şehit haberi almak” sıradan olay haline geldi.“Keşif gezisine çıkan askeri time ateş açıldı, 2 şehit üç yaralı.” “Teröristler askeri birliğe roket attı, 6 şehit.” “Balkonda oturan subay eşi roketle öldürüldü.” “Mayına basan 2 asker şehit, 5 yaralı.” “Askeri karakola ateş açıldı, 3 asker şehit.” Ey generaller, komutanlar; ne oluyor, nedir bu? Bir ordu bu kadar şehit verir mi? Verse bile buna sebep olanlardan birini bile yakalamaz mı? Ya da yakalayamayan hesabını vermez mi?Ne oldu İskenderun saldırısı? 6 askerimizi şehit edenler ellerini kollarını sallaya sallaya çekip gittiler. Ne bir iz, ne bir delil... Oysa o saldırı bir yıl önce ihbar edilmiş. Krokiler, fotoğraflar bulunmuş.Bu nasıl istihbarattır, bu nasıl önlem almaktır?Nerede o mayınları döşeyenler, uzaktan patlatanlar?Nerede o askerlerimizi keklik gibi vuran keskin nişancılar?Birini bile bulamıyor musunuz?Güneydoğu’da “operasyonları önlemek ve canlı kalkan olmak amacıyla” dağlara gitmeye çalışanlar var. Ne oluyor o dağlarda? Gerçekten operasyon mu yapılıyor, teröristler yakalanıyor ya da etkisiz hale mi getiriliyor?Yoksa milletin ödediği vergilerle aldığınız silahları dağa taşa sıkıp kahramanlık destanları mı yazıyorsunuz anılarınıza?Sonra bir bakıyoruz, Genelkurmay Başkanı gözleri yaşlı, duygusal mesajlar vererek subay eşinin cenazesinde saf tutuyor.Yanında ise eski bir Genelkurmay Başkanı. O eski Genelkurmay Başkanı ki, şimdikinin bütün arkadaşlarının gözaltına alınmasına, tutuklanmasına neden olmuş.Allah aşkına durdurun bu saldırıları. Artık şehit haberi almak istemiyoruz.Ama beceremiyorsunuz, başaramıyorsunuz.İstifayı basıp çekip gitmeyi de mi düşünmüyorsunuz?*** Herkesin belinde bir silah Pazar günü çok tatsız bir olaya tanık olduk. Henüz 31 yaşında olan Halikarnas Şirketler Grubu’nun veliahtı park yeri nedeniyle tartıştığı bir otel sahibi tarafından öldürüldü. Bir hiç yüzünden ölümün hüznü daha da büyük oluyor galiba. Ama burada dikkat çekici unsur şu: Demokan Özkaynak aracını park ediyor. Oradaki otelin sahibinin koruması Nihat Polat “Arabanı çek” diyor. Tartışma başlıyor. Derken koruma tabancasını çekiyor ve havaya bir el ateş ediyor. Bunun üzerine Demokan Özkaynak’ın o sırada yanında olan arkadaşı Levent Bakıray da tabancasını alıyor eline. Aynı anda otel sahibi Burhan Ataalp de olay yerine geliyor ve ondan da bir tabanca çıkıyor. Sonuç: Genç bir iş adamı pisi pisine ölüyor. Basit bir olaya dört kişi karışıyor, üçünde tabanca var.Nasıl iştir bu? Bir otelci neden silah taşır, silahlı koruma ile gezer, genç insanlar neden yanında silah bulundurur?Silah taşımak bu kadar kolay hale getirilirse biz bu tür “hiç uğruna ölümlere” daha çok tanık oluruz.*** Osman Pamukoğlu ile kahvaltıHak ve Eşitlik Partisi (HEPAR) Genel Başkanı Osman Pamukoğlu ile bir televizyondaki tartışma programında, bunun dışında bir iki kez de sosyal ortamda karşılaşmıştık. İlk kez bu pazar günü birlikte ve baş başa bir kahvaltı yaptık.Bu kahvaltıda ekranlardan izlediğim Pamukoğlu’ndan çok farklı bir Pamukoğlu ile karşılaştığımı söyleyebilirim. Bu nedenle izlenimlerimi sizlerle paylaşmak isterim.Pamukoğlu ekranlarda daha sert görünüyor. Oysa son derece neşeli, keyifli ve hoşsohbet. Tabii konu ülke sorunlarına ve özellikle Pamukoğlu’nu da yakından ilgilendiren konulara gelince heyecan dozu yükseliyor, sesi gürleşiyor.Ama harika kahkaha atıyor örneğin, esprili konuşmayı da çok seviyor.Pamukoğlu siyasete alışmış görünüyor. Hemen her siyasetçinin yaptığı gibi “çok iddialı” konuşuyor. Kitlelerin peşinden geldiğini, seçimlerde büyük sürpriz yapacaklarını söylüyor. Örneklerini veriyor.Ama hemen söyleyeyim, “yükseklerden uçmuyor” öyle. “Tek başımıza iktidarız” gibi sözler çıkmıyor ağzından. Yapılan kamuoyu araştırmalarına inanmıyor, partisinin özellikle “yok” hükmünde gösterildiğini söylüyor.Ancak anlattıkları da hayli ilginç. Diyor ki örneğin “Şehir, kasaba, belde, köy, mezra... Olmadı köyün kahvesi, berberi... Her yer bizim çalışma alanımız. Gece gündüz dinlemeden hepsini ziyaret ediyoruz.” Partinin internet sitesine baktım, gerçekten hemen her saat bir faaliyet var. Yani Osman Paşa gerçekten girip çıkmadık yer bırakmıyor.Örneğin Trakya için çok umutlu. “Banko” diyor. “Ülkenin geri kalan kısmı?” diye soruyorum. “Her yere gidiyoruz, Doğu’da teşkilatımız var. Diyarbakır’da bile varız. Ağrı’da, Van’da arkadaşlarımız çalışıyor” cevabını veriyor.Peki Pamukoğlu ve partisi HEPAR’ın seçimde şansı var mı? Bilemiyorum. Bugünkü ortamda seçmenler oy kullanırken “biraz da güce” bakacaklardır. Pamukoğlu’na yönelik ilgi oya döner mi, bilmiyorum.Ancak gördüğüm şu ki, Pamukoğlu’nu izleyen aktif ve korkusuz bir genç kesim var. Seçimlere doğru muhalefet partilerinin bu potansiyeli dikkate alacaklardır herhalde.Pamukoğlu “şimdilik” hiçbir ittifak arayışında olmadığını belirtiyor açık açık, hatta MHP ile CHP’yi çok ağır dille eleştiriyor. Bu eleştirilerini henüz kamuoyu önünde yapmadığı için ben de kendime saklıyorum.*** Üniversiteliler okul inşasında amelelik yapacak Türkiye Gençlik Birliği’nden bir üniversiteli kız aradı dün. “Okul inşa etmek için Diyarbakır’a gidiyoruz” dedi.Bismil İlçesi’nin Aslanoğlu Köyü’nün okul binası artık kullanılamaz hale gelmiş. Onlarca çocuk geçen yılı adeta okulsuz geçirmiş. Türkiye Gençlik Birliği üyeleri de “Aslanoğlu’da okul” kampanyası başlatmışlar.Bu hafta sonundan itibaren 20’şer kişilik kızlı erkekli üniversite öğrencisi gruplar Aslanoğlu’na giderek okul binası inşaatında amele olarak çalışacaklarmış.Kız öğrenci “Başımızda bir kalfa bulunacak biz de inşaat işlerini halledeceğiz. Her grup bir hafta kalacak. İnşaat malzemelerini de bağış olarak topladık” dedi. Gençler köylülerin evinde misafir edilecekmiş.Aferin be çocuklar...***Orta Doğu’nun barışa kavuşması için çaba harcadığını iddia eden iktidar, keşke aynı duyarlılığı orta direğin refaha kavuşması için gösterse! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Duygusallık maskesi altında ayrımcılık!

15 Haziran 2010

Bu yazıyı Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun küçük bir Rum vatandaşımızın İstiklal Marşı’nı okuması sırasında duygulanarak ağlaması üzerine yazıyorum ama bilin ki asıl hedef toplumun önemli bir bölümüdür.Çünkü, hemen baştan yazayım, çoğumuz asla samimi davranmıyoruz. Söylemimiz, uygulamalarımızın ve davranışlarımızın tam tersi.AKP iktidarının ve maskeli faşistlerin son bir iki yıldır dillerinden düşürmediği kavramların başında “ayrımcılık” ve “ötekileştirme” geliyor. Halkın bu kavramları tam olarak anladığını ve içine sindirdiğini düşünmüyorum, ki zaten bu yüzden iktidarın bu propagandası etkili oluyor.Bu nedenle, at gözlüğü ile bakıp sadece iktidarı destekleyenler, bu kavramları bol bol kullanıyor ve hatta bunları başkalarına karşı silah olarak da doğrultabiliyor.Gelelim konumuza: Nimet Çubukçu neden ağlıyor? Çünkü İstanbul’daki Rum okullarının mezuniyet töreninde Marina adlı kızımız İstiklal Marşımızı çok güzel okumuş.Bakan hanımın bu kadar duygulanmasının nedeni, kızımızın Rum olması. Oysa benzer törenlerde pek çok Türk çocuğu duygusal şiirler de, İstiklal Marşımızı da çok güzel okuyor ama kimse ağlamıyor.Nitekim, bütün gazeteler, ama hepsi, aynı noktadan görmüşler haberi: “Rum kızının İstiklal Marşı herkesi büyüledi.” Bu ayrımcılık değil midir?Marina, Rum kökenli ama Türkiye’de doğmuş, Türkiye’de büyümüş. Büyük olasılıkla İngilizce konuşabiliyordur da Rumca bilmiyordur. Türkçeyi bu ülkede yaşayan herkes gibi mükemmel konuşuyor.Davranışları, düşünceleri hatta gelenekleri görenekleri bile Türk. Buna karşın kimsenin ırk, din, dil, cinsiyet, etnik durumu açısından farklı olmadığını söyleyen ve bunu sanki kendi hayat biçimleriymiş gibi sunanlar işte böyle bir olayda foyalarını ortaya döküverirler.*** Yeni OsmanlıcılıkBesim Tibuk aradı dün. “Sen de Osmanlı’ya haksızlık edenler kervanına katılmışsın” dedi. Belli ki dünkü yazımı kastediyor. Başlığı “İktidarın yeni Osmanlıcılık hayali” idi ya, ondan.Tabii haklı. Diyor ki “Osmanlı ülkenin çağdaşlaşması, ileri gitmesi için çabaladı hep. Hedefi batıydı. Hiçbir zaman Orta Doğu ülkelerinde gözü olmadı. Bu uğurda kelleler aldı, kelleler verdi. 3. Selim’in, 2. Mahmud’un yaptığı yenilikler nasıl unutulur?” Tibuk’un ilginç bir saptaması daha var: “Osmanlı Hanedanı ülkeden gönderildikten sonra hepsi Batı’da kaldı. Hiçbiri Arap ülkelerine falan gitmedi. Aç aldılar, yoksullaştılar, hizmetçilik yaptılar ama o ülkelerin himmetine sığınmadılar.” Tibuk “Eğer Osmanlı olsa bunları sopayla kovalardı” dedikten sonra “Basın olarak ne olur bu tuzağa düşüp Osmanlı’ya haksızlık etmeyin” dedi.*** Hani dinleme değil de ‘takılma’ diyorlardıBirkaç gün önce gözaltına alınıp sonra serbest bırakılan eski adalet bakanlarından Seyfi Oktay’ın bir hâkimle yaptığı telefon konuşmaları medyaya servis edilmişti.İktidar ve yandaşı maskeliler, haberi yayınlarken “Seyfi Oktay dinlenmiyordu. Ama konuştuğu hâkim hakkında yasal dinleme kararı vardı. Seyfi Oktay bu dinlemeye takıldı” bahanesinin arkasına sığınıyordu.Aynı Seyfi Oktay’ın, bu kez CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal’la yaptığı telefon konuşmalarının kaydı servis edildi.Peki şimdi bunun bahanesi nedir?Seyfi Oktay dinlenmiyordu, dinlenen birine takıldı. Orası tamam.Deniz Baykal ile ilgili yasal bir dinleme izni var mı? Yok diye biliyoruz.Bu durumda, yasal olarak dinleme izni olmayan iki kişi arasındaki konuşmalar nasıl kaydedilmiş ve servis edilmiş?***Terör de yapan örgütmüşMilliyet’te Devrim Sevimay, AKP’nin medyadan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik ile müthiş bir röportaj yapmış. Ben olsam iletişim fakültelerinde ders kitabına koyar ve “röportaj nasıl yapılır” konusuna örnek diye gösteririm.Çelik, pek çok cümlesiyle İsrail saldırısında Türkiye’nin nasıl bir sorumsuzluk içinde olduğunu üstü kapalı itiraf ediyor. Ama bana göre en önemli itirafı; Hamas konusunda “Hamas terör örgütüdür” cümlesini açıkça söyleyemiyor ama Hamas’ın birçok terör olayına karıştığını da belirtiyor. Örgütü İsrail ve ABD’nin kurduğunu da söylüyor.Düşünsenize Hamas’ı İsrail ve Amerika’nın kurduğunu AKP Genel Başkan Yardımcısı ilan ediyor. Ama kendi Başkanı “Hamas da Hamas” diye yeri göğü inletiyor, Türkiye’yi terörist bir örgütün peşine takılmış gibi gösteriyor.İpin ucu gerçekten kaçmıyor mu?*** Ben bu ‘tufaya’ nasıl geldim?Cumartesi günü “Bir bilgisayar efsanesi: 15 yaz...” başlıklı bir yazı yazmıştım biliyorsunuz. Özü şuydu: Cep telefonunuza önce 15 yazıyorsunuz, sonra kendi telefon numaranızı başına kodunu da koyarak ekleyip ara tuşuna bastığınızda karşınıza Başbakanlık İletişim Merkezi çıkıyorsa telefonunuz dinleniyor demekmiş. Dinlenmeyen telefonlarda ise “yanlış numara” uyarısı alıyormuşsunuz.Tabii bunun bir internet efsanesi olduğunu ve mutlaka teknik bir açıklamasının bulunması gerektiğini de eklemiştim.Müthiş “tufaya” gelmişim. Bunu nasıl olup da düşünemediğime yanıp kendime çok kızıyorum. Olay basit: Başbakanlık İletişim Merkezi’ne hızlı ulaşım için 150’yi tuşlamamız gerekiyor. Telefona 15 yazıp sonra kendi kodunuzu (05...) yazınca telefon ilk üç numarayı esas alıp bizi direk BİM’e yönlendiriyor. Bazı telefonlar ise eğer numara hatalıysa hiç işlem yapmıyor ve “yanlış numara” uyarısı veriyor. Bu nedenle bazı kişiler BİM’e bağlandıkları halde bazıları bağlanamıyor.Belli ki, uyanık biri bu oyunu yapıp internette yaygınlaştırmış. Bize de “tufaya düşüp” eğlence kısmı kalmış.*** Küçük bir yanlışPazar günü Maça Kızı ile ilgili yazdığım yazıda, Maça Kızı’nı yaratan Ayla Hanım’ın soyadını, her nasılsa “Eryüksel” diye yazmışım. Oysa Ayla Emiroğlu olacaktı. Benim de nasıl yaptığımı anlayamadığım bu yanlışı düzeltir, hem Ayla Emiroğlu’ndan hem de siz okurlarımdan özür dilerim.***Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde, İran’a yönelik yaptırım kararlarına “Hayır” dedik. Bu “Hayır”ın hayırlara vesile olması zor gözüküyor! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

İktidarın “Yeni Osmanlıcılık” hayali

13 Haziran 2010

Sevgili okurlar; sıcak yaz aylarına girdiğimiz sırada art arda yaşanan beklenmedik -ya da beklenen- olaylarla sarsılıyoruz. İsrail’in bir yardım gemisine saldırması, dünyanın karşısına aldığı İran’ın yanında bulunmamız, anayasa değişikliklerinin yarattığı sıkıntılar gündemimizi dipsiz kuyuya çeviriyor.BM kararıGeçen haftanın sonuna damgasını vuran en önemli gelişme Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde İran’a yönelik yaptırım kararlarına Brezilya ile birlikte “Hayır” oyu vermemiz oldu. Rusya’sından Çin’ine, Avrupa’sından Amerika’sına kadar her ülkeyle ters düşmeyi göze alan iktidar, acaba Türkiye’yi çok büyük sıkıntıların içine mi sokuyor?Cevabı zor soruBu sorunun cevabı elbette sadece “Evet” veya “Hayır” denecek kadar basit değil. Türkiye’nin büyük bir maceraya girdiği, bunun bedelini ağır biçimde ödeyeceğimiz söylenebilir. Elbette bu ülkenin vatandaşı olarak tersinin olmasını arzularız. Türkiye’nin bundan “bölgenin lideri” olarak çıkması olasılığını da göz ardı etmemek gerek. Ama çok zor.Türkiye’nin görünümüNiyet ne olursa olsun, iktidarın tavrı Türkiye’yi “aykırı” konuma getirmiştir. Ayrıca bu “aykırılık” olumlu yönde bir aykırılık da değildir. Türkiye bir yandan terörist olarak tanımlanan Hamas’ın, diğer yandan da yine teröre destek veren üstelik bir çılgınlıkla dünyayı kana boyama tehdidi taşıyan İran’ın yanında durmaktadır.Büyük Orta Doğu projesiSanıyorum, iktidarı bugünkü yola sokan faktörlerin başında, Bush döneminde başlatılan “Büyük Orta Doğu projesi” geliyor. Amerika, Orta Doğu bataklığından artık kurtulmak istiyordu. Bunun için bölgede bir “ağabeye” ihtiyaç vardı. Neredeyse hepsi diktatörlüklerle yönetilen Arap ülkelerinin bu görevi üstlenmesi mümkün değildi.Türkiye çok farklıOysa tam bölgede olmasa da hemen yanı başındaki Türkiye, laik, demokratik, çağdaş yapısıyla aslında bu role biçilmiş kaftandı. Ancak sorun şuydu: Türkiye bir İslam ülkesi olmasına rağmen, Arap ülkeleri gibi değildi. Yaşam biçimi farklıydı üstelik tarihsel nedenlerle arada görünmeyen bir düşmanlık da vardı. Türkiye bütün bölge ülkelerinin üstünde olmasına rağmen ağabey olamıyordu.Daha Müslüman Türkiyeİşte Amerika’nın akıldaneleri “Eğer Türkiye daha fazla İslamcı görünür, yönetime de dini inancını daha öne çıkaran bir parti gelirse işimiz kolaylaşır” fikrini ortaya attılar. Ancak Atatürk ilkeleri ve Cumhuriyet’le çağ atlayan Türkiye’nin daha İslamcı bir görünüm alması da pek kolay gerçekleştirilecek operasyon değildi.28 Şubat harekâtıSahte demokratlar tarafından “askeri müdahale” olarak nitelenmek istenen 28 Şubat aslında bu operasyonun en büyük ayağıydı. Sözde irticaya karşı gibi yürütülen faaliyetler İslamcı akımların daha da gelişmesine ve sonunda iktidara gelmesine yol açtı. Büyük Orta Doğu projesi de artık hayata geçirilebilirdi.İktidar bunu çok sevdiBüyük Orta Doğu projesi bugünkü iktidar tarafından çok benimsendi. Başbakan Erdoğan ısrarla Büyük Orta Doğu projesinin eş başkanı olmakla övünürken, aslında dünya dengeleri de beklenmedik biçimde değişiyordu. Irak’ın devreden çıkması, İran konusu, Orta Doğu sorununun Gazze’ye indirgenmesi gözleri dünyanın başka yerlerine çevirmeye başladı.Orta Doğu’nun durumuOrta Doğu’da her ne kadar barış sağlanmadıysa da, bölge yakın geçmişe göre artık çok farklı. Öncelikle Batı enerji stoklarını ve yollarını Rusya’nın da desteğiyle şimdilik güvence altına aldı. Sorun İran’a doğru kaydı. Afganistan’dan başlayan coğrafya daha önemli hale geldi. Bu anlamda Türkiye’nin ağabeyliğinin de eski cazibesi kalmadı. Obama yönetimiyle birlikte bu daha belirgin hale geldi.Türkiye’nin ataklarıOrta Doğu’da etkin olma planının suya düştüğünü gören iktidar ise 2007 seçimlerinde kazanılan zaferin verdiği güçle bu planı bizzat yerine getirmeye karar vererek atağa kalktı. Ahmet Davutoğlu’nun “komşularla sıfır sorun” olarak tarif ettiği yeni politikanın temeline “Orta Doğu sorununu çözmeye çalışan Türkiye” oturtulmak istendi.Planın özetiKulağa hoş gelen planın özeti şöyle: Türkiye yıllardır komşularıyla gereksiz sorunlar yaşıyor. Bunu düzeltmek gerek. Irak zaten yok olmuş gibi, Kürt açılımı ile bölgede egemen oluruz. Suriye’yi Amerika’nın nasihatlerini iletip yola getiririz. Doğalgazda Rusya’ya bağımlı hale gelirsek sorun yaşamayız. Ermenilerle sınırları açarız. Bulgaristan zaten sorun değil. Yunanistan’ı da erteleriz.Buradan Orta Doğu’yaKomşularıyla “sıfır sorun” aşamasına gelen Türkiye’nin elini artık Orta Doğu’ya uzatması şaşırtıcı olmayacaktır. Burada da İsrail’i aşmak için Hamas üzerinden Filistin konusuna müdahil olmak gerekiyordu. Türkiye’nin bastırması ile İsrail’in gerileyeceği, taviz vereceği hesap ediliyordu. Sonuçta Türkiye’nin bölgede kazanmaması için hiçbir neden yoktu.Yeni Osmanlıcılık akımıAKP’ye akıl veren çevreler bunu “Yeni Osmanlıcılık” olarak tanımlıyor. Nasıl Osmanlı eskiden “emperyal ama emperyalist olmayan” bir devletti ve tüm bölgede hüküm sürüyordu, o halde şimdi de diplomasi yoluyla bu yine sağlanabilirdi. Böyle bir plan iç politikada da etki yaratacağı için AKP iktidarı yerini iyice sağlamlaştıracaktı.Evdekine uymayan hesapİktidar Yeni Osmanlıcılık hayaliyle bugün Orta Doğu sorununu çözebileceğine inanıyor. Hamas’ı yola getireceğini, Filistin’de gerçek anlamda bir devlet kurulacağını, İran’ı dizginleyip dünya sistemine katabileceğini düşünüyor. İktidar sözcüleri öyle bir havadaki “Bunu biz yapmazsak kim yapacak ki?” gibi olağanüstü özgüvenli soru sormaktan bile çekinmiyor.Çok ilginç sorularOysa sorun acaba iktidarın sandığı gibi mi? Filistinliler gerçek anlamda bir devlete kavuşmak istiyor mu, Hamas Gazze’deki ablukanın kalkmasından yana mı, İsrail Hamas’ın dinci teröründen kurtulmayı amaçlıyor mu, İran’ın amacı nükleer silah yapmak mı, bölge hâkimiyeti kurmak mı? Sorulara dikkatli bakarsanız yeniden düşüneceğinizi tahmin ediyorum.İsrail duvarı çıktıSanıyorum bu düşüncede en hesaplanmayan şey İsrail’in sert tepkisi oldu. İktidar Davos’taki çıkıştan sonra Türkiye’de yaratılan “kahramanlık” havasının İsrail’i de etkileyeceğine inandı herhalde. Türkiye’nin sert çıkışları, Hamas üzerinden “insani duygularla” yapılacak baskılardan İsrail’in korkacağı düşünüldü. Bunun iç politikaya olacak etkisi de işin cabasıydı. Ama olmadı. İsrail beklenmedik ve alçakça bir cevap verdi.İpin ucunu kaçırmakGözlediğim kadarıyla İsrail’in alçak saldırısı iktidarda müthiş bir travmaya neden oldu. Yeni Osmanlıcılık planındaki bu ağır gedik iktidarın dengesini de bozdu. Hemen ardından gelen İran kararında Türkiye’nin kullandığı oy bu öfkenin yarattığı paniğin sonucudur. Bu oyla Türkiye sonu belirsiz bir yola girdiğinin herhalde farkındadır. Ki umarım bu yöndeki tahminler tutmaz. Hepimiz aynı ülkedeyiz çünkü.Hayır yerine çekimserOysa Türkiye, sert bir tavırla BM’de “Hayır” oyu yerine “Çekimser” kalabilirdi. Bana göre çekimser kalsaydık, iktidarın “Hayır” oyu için kullandığı argümanlar daha güç kazanırdı. Türkiye uluslararası karara karşı çıkmayan, ama sorunu çözebilmek için elinden geleni yapan ülke konumunu korurdu. Şimdi bu şans çok küçük bir olasılık.Hepinize iyi haftalar dilerim...*****İslam ülkelerinin liderliğine soyunma rüyasıyla Batı’ya kafa tutuyoruz. Türk dış politikası oldu Türk “Düş” politikası. (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Denize girme kültürünü öğreten kadın: Maça Kızı Ayla

12 Haziran 2010

Maça Kızı Ayla’yı (Eryüksel) ilk kez 1983 yazında tanımıştım. Bodrum’a da ilk gidişimdi. O tarihlerde Türkbükü, Gölköy, Gündoğan’da milyon dolarlık yazlık evlerin, lüks otellerin yerinde yeller esiyordu.O tarihlerde Bodrum’un içi rağbetteydi. Bir de Bitez tarafına doğru birkaç koya denize girmek için gidilirdi. Yazlıklar falan hak getire.Bodrum’u Halikarnas Balıkçısı’nın kitaplarından ve Selim İleri’nin “Her Gece Bodrum” romanından bilen biri olarak ilk gidişimde biraz merak, biraz da heyecanla incelemeye çalışıyordum.O büyük aşkların yaşandığı, aydınların sürgün yeri olan, bir gidenin bir daha dönmek istemediği Bodrum nasıl bir yerdi?İlk görmek istediğim yer limandaki mendirek oldu. Sevgililerin ellerinde kadehlerle güneşin ilk ışıklarını karşıladığı mendirek. Sonra barlar sokağı, sabahlara kadar eğlenilen lokantalar...Konuk olduğumuz evin sahibi “Denize girmek için Torba’ya, Maça Kızı Ayla’ya gidiyoruz” dedi. Doluştuk bir dolmuş jipin arkasına. O zaman taksi ne arar, köylere giden jipler var. Hani şu askerlerin kullandığı cinsten.Şimdi moda adıyla “Beach Clup” denen yeri ilk kez Torba’da Maça Kızı’nda görmüş oldum. Belki başka örnekleri de vardı, ben bilmiyordum, ama o tarihlerde denize girmek için ya plajlara gidilirdi ya da sahilde evi olan tanıdıkların evine.Maça Kızı ise başkaydı. Sahilde basit ama şık bir çardak. Denize uzanmış bir tahta iskele. Ağaçların altına atılmış kocaman yastıklar, hasırlar ve yataklar. Sahile konmuş bir iki duş, mayo değiştirmek için gözlerden uzak bir iki kabin. Her taraf güneş şemsiyeleriyle donatılmış.Asıl sürpriz öğleden sonra saat 2’de oldu. Bir çan çaldı. “Yemek hazır” dendi. O ana kadar içecek falan istiyoruz. Yemek olduğunu da bilmiyordum, sanıyorum ki yemek için bir lokantaya gidilecek. Hatta kendi kendime içimden “Yahu acıktık nasıl söyleyeceğim” diye de geçiriyorum. İşte o çan sesiyle Maça Kızı’nın hâlâ dillere destan olan yemekleriyle ilk kez tanıştım. Ne yemekler ama... Bir kere hepsi yaz sıcağında hiç rahatsız etmeyen zeytinyağlılar, salatalar, otlu börekler. Sıcak etli yemek “sadece tadımlık” olarak sunulmuş, ki mideler şişip o sıcak altında kimse rahatsız olmasın diye.Aradan 25 yıldan fazla geçmiş. Geçen hafta cumartesi günü Türkbükü’ndeki Maça Kızı’nın 10 yılı, Garanti Bankası’nın davetine denk gelmişti. Ayla Hanım çok zarif bir jestle “Bu gecenin açılış dansını birlikte yapalım” dedi. O beş dakikalık “açılış dansı” hayatımın hoş anılarından biri olarak hafızama kazındı. Torba’daki Maça Kızı’na daha sonraki yıllarda bir iki kere daha gittim. Sonra Ayla Eryüksel kayboldu. Amerika’ya gittiği söylendi. Çok üzülmüştüm. “Bir daha öyle güzel bir yeri nerede bulacağız” diye hayıflanmıştım.Derken 90’lı yıllara geldik. Türkbükü artık “doğmaya” başlamıştı. Sahilde bir iki balık lokantası, Sabri’nin Yeri ve şimdi efsane olan Ship a Hoy, Bodrum’un kalabalığından kaçanlara hizmet veriyordu.“Maça Kızı Gölköy’de açılıyor” haberini aldığımda çok sevinmiştim. Ayla Hanım dönmüştü, yine doğanın içinde, doğaya hiç dokunmayan, sadece nimetlerinden yararlanan ama Torba’dakinden çok daha gelişmiş yerini açtı.Yemekler yine aynı, hizmet aynı, her gelene gösterilen sıcak ilgi aynı. Kim bilir kaç yaz denize girmek için hep Gölköy Maça Kızı’na gittik.Derken bir gün Maça Kızı’nın bulunduğu arazi satıldı. Maça Kızı kapandı. Ama o yılmadı, işi büyütmeye karar vermişti. Gitti, Türkbükü’nün en sonundaki dik bir yamacı aldı. Buraya ağaçlar arasına Bodrum evleri türünde ikişer katlı evler yapıp otelciliğe atladı.Ondan cesaret alan pek çok girişimci Türkbükü sahillerini, tıpkı Maça Kızı gibi hizmet veren “Beach Clup”lar ve otellerle doldurdu. Ve Türkbükü bir anda Türkiye’nin en kalabalık, en pahalı, en gözde sahil köyü haline geldi.Maça Kızı Ayla şimdi taa 1977’de yerleştiği Bodrum’un tadını bu kez gerçekten kendisi için çıkartıyor.*****Haftanın fıkralarıYıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla keyifli bir pazar günü dilerim...Kitap okumakİKİ kampçı çadırlarının önünde yaktıkları ateşin kenarında otururlarken birden karşılarında dev gibi bir ayı bitivermiş. “Sakin ol” demiş birisi gözünü ayıdan ayırmadan sırtını ağacın birine yaslayarak, “Okuduğumuz kitabı hatırla. Sert ve kararlı bir şekilde gözlerine bakıp kaçmazsak saldıramaz!” Öteki “Tamam da” demiş titreyerek, “Hadi sen bu kitabı okudun, ben de okudum ama bakalım bu ayı okudu mu?”***DayanamadımGeçen gün iş hanında asansörle yukarı çıkarken kumanda tuşlarının üzerindeki hoparlörden bir ses “Kontrol panelinin ışıkları yanıyor mu?” diye sordu. Ana kumanda panosunda arıza olduğunu, kendisinin onu tamire geldiğini de ekledi. Ben cevap verirken asansör bir katta durdu, kabine bir adam bindi, yüzündeki şaşkın ifadeden kendi kendime konuştuğumu zannettiğini anladım. Ben cevabımı tamamlayıp susunca alette sustu, “Hadiii” dedim hoparlöre doğru bağırarak, “Hadi cevap ver. Burada bir arkadaş var, benim bir ‘salak’ olduğumu zannediyor.” Asansör durdu, adam başını iki yana sallaya sallaya indi, kabin kapısı kapanır kapanmaz hoparlörden “Adam indi mi?” diye sorarak çılgın bir kahkaha sesi geldi, “Çok özür dilerim” dedi kahkahadan boğularak, “Dayanamadım da!..”***Gözleri çıkarKadIn ‘Babalar Günü’nde kocasına bir kravat almak için girdiği mağazada “Olmuyor, olmuyor, kocamın mavi gözlerini ortaya çıkaracak bir şey olmalı” diye diye tezgâhtarı canından bezdirmiş. Tezgâhın üzerindeki yığılı buruşmuş onlarca kravata bakan tezgâhtar “Bayan” demiş artık sinirlenerek, “Bunlardan herhangi birini bağladıktan sonra yeteri kadar sıkarsanız, kocanızın mavi gözleri pörtleyip Japon balığı gibi ortaya çıkmazsa şerefsizim!..”***Türkçe bilmez kiAvukat “Sayın hâkim bey, müvekkilimi ‘İnsanlardan zorla para istemek’ suçundan yargılamaktasınız. Kendisi daha geçen hafta ülkemize geldi, çok az Türkçe biliyor zaten, bu lisanıyla bu suçu işlemesi imkânsız” demiş. “Mmmm” diye düşünmüş bir an hâkim ve dev gibi iri sanığa dönüp “Bildiğin birkaç Türkçe kelime falan var mı?” Sanık cevaplamış: “Bana hemen cüzdanını ver!..”***Burası mıydı?SarhoŞ adam dere boyunda yürürken kilisenin önüne gelince onun alkollü olduğunu fark edip sinirlenen rahip “İsa’yı bulmak ister misin evlat?” diye sormuş. “Evet” cevabını alınca da onu ensesinden yakalayıp götürmüş adamın başını derenin içine sokmuş, bir müddet tutmuş ve çıkartıp “İsa’yı buldun mu?” diye sormuş. “Hayır” demiş nefessiz kalan sarhoş. Rahip tekrar bastırmış adamın başını dereye ve bu sefer biraz daha uzun tutmuş içeride. Sonra dışarı çıkarıp sormuş: “Onu buldun mu artık?” Ağzına burnuna dolan suları püskürten sarhoş “Emin misiniz?” demiş sallanarak, “Bahsettiğiniz beyefendi kesin bu noktaya mı düşmüştü?”***Sessiz sınıf4. sınıf öğretmeni ders sırasında azgınlığı ile ünlü sınıftan beş dakikalığına ayrılmış. Döndüğünde bütün sınıfı uslu, sessiz ve sakin bir şekilde kendisini bekler vaziyette bulunca şaşırmış ve sormadan edememiş: “Nasıl oldu da böyle uslu durabildiniz?” En arka sıradan küçük Alihan ayağa kalkıp cevap vermiş: “Geçen gün ‘Bir gün sınıfa geldiğimde sizi sakin, sessiz bulursam vallahi kellemi keseceğim’ demiştiniz ya öğretmenim!..”

Devamını Oku

Rica etsem (benim de) saçımı okşar mısınız?

11 Haziran 2010

Birkaç ay önce Mustafa Mutlu’yu telaş içinde görünce “Hayrola?” diye sormuştum. “Kitabım basılmak üzere, son rötuşlar yapılıyor” cevabını verdiğinde şaşırdım tabii çünkü bir kitap hazırlığında olduğunu bilmiyordum. Galiba anladı bakışımdan ve hemen ekledi, “Bana bak, yazılardan falan derleme kitap değil, daha da ötesi günlük yazılarımdaki konular da değil, bambaşka bir şey, oku göreceksin” dedi.Sonunda kitap geldi: “Rica Etsem Saçımı Okşar mısınız?” İsme bak, ne ilginç.Kitap birkaç gün önümde durdu, Mustafa da hemen yan odada, bir şey de diyemiyorum. İstiyorum ki biraz sakin zaman bulayım. Sonunda buldum ve okumaya başladım.Başladım da bitirene kadar bırakamadım. Her biri kendimiz de olabileceğimiz gibi çevremizde olan bir dizi insan öyküsü. Hepsi gerçek, hepsi sıcak. Ve Mustafa Mutlu büyük bir ustalıkla aslında çok basit olan yaşam kesitlerini hem duygu hem de fikir açısından öyle bir harmanlamış ve kitabın sonunda hepsini aynı yere öyle bir toplamış ki, inanılmaz. Mustafa Mutlu şimdi imza günlerinden başını kaldıramıyor. Kitap üçüncü baskıyı da yapmış kim bilir siz bu yazıyı okurken dördüncü baskı için makineler çalışıyor olabilir.Sordum “Nasıl gidiyor imza günleri?” diye. Abartmıyorum Mustafa’nın gözleri doluverdi. Çünkü öyle hoş anlar yaşıyormuş ki, heyecan içinde anlatırken bile sesi titriyordu.O kadar mütevazı ki, kendi köşesinde yaşadığı o güzel anları yazmıyor. Bana anlattıklarından birini yazmak istediğimi söyledim “Ne olur yazma” dedi, “Onlar benimle okurlarım arasındaki görünmeyen bağ.” Hele bir anısı var ki, herhalde her yazar böyle bir sevgiyi mutlaka yaşamak ister.“Rica Etsem Saçımı Okşar mısınız” kitabını hâlâ okumadıysanız kaybınız büyüktür derim. Hemen hatırlatayım, Mustafa Mutlu bugün saat 15.00’te Caddebostan Kültür Merkezi’nde hem okurlarıyla sohbet edecek hem de kitabını imzalayacak.*** Bir bilgisayar efsanesi: 15 yaz...Her dönem halk arasında bir efsane yayılır. “Fısıltı gazetesi” denilen bu büyük güç, haberi o kadar hızlı yayar ki, bazen ilk başlatan bile şaşırıp kalır.Şimdilerde internet efsaneleri dönemini yaşıyoruz. Biri yazıyor: “Büyük marketlerde elinde şırınga ile ambalajı plastik olan su, meşrubat süt gibi ürünlere AİDS mikrobu yayan bir adam varmış.” Bu mesaj bilgisayardan bilgisayara dolaşır. Herkes inanır ki birbirine gönderir, sözde uyarı için.Ya da bir efsane yayılır. Adamı kaçırmışlar. Kendine geldiğinde buz dolu bir küvette yatıyormuş. Yanında bir kâğıda yazılı mesaj bulmuş. Diyormuş ki mesajda “Biz organ mafyasıyız. İki böbreğini aldık. Sakın telaşlanma, hemen 155’i ara, küvetten de çıkma.” Günümüzde bir “dinlenme paranoyası” var biliyorsunuz. İktidar neredeyse tüm halkı deliye çevirdi. Herkesin merakı “Acaba beni dinliyorlar mı?” Bazen bana da söylüyorlar, “Seni dinliyorlardır” diyorlar. Bilmem belki dinliyorlardır. Ama ne fark eder ki, telefonda konuştuklarımı zaten ya yazıyorum ya da ekranlarda söylüyorum. Belki tek fark bazı anlarda kendimi rahat hissettiğim için herkes kadar argoya kaçıyordur sözlerim. Hepsi bu.Geçenlerde yine bir internet mesajı geldi. Diyor ki “15 yaz sonra başına sıfırı da koyarak kendi numaranı ekle. Ara tuşuna bas. Eğer ‘Yanlış numara çevirdiniz’ sesi geliyorsa telefonunuz dinlenmiyordur. Yok eğer karşınıza Başbakanlık İletişim Merkezi anonsu çıkıyorsa, bilin ki telefonunuz dinleniyor.” Valla ne yalan söyleyeyim ilk kez böyle bir deneyi yapmaya karar verdim. 15 yazıp numaramı ekledim ve aradım. Bir telesekreter mesajı ile karşılaştım: “Başbakanlık İletişim Merkezi’ne Hoşgeldiniz.” Gazeteci veya siyasetçi olmayan bir arkadaşımdan kendi telefonuyla aynı işlemi yapmasını istedim. Onun telefonundan “Yanlış numara çevirdiniz” anonsu geldi. Sanıyorum tamamen teknik bir durum. Ama paranoyak olduk ya, artık daha ne efsaneler öğreneceğiz.Yine de hem cep telefonu şirketlerinin hem de Başbakanlık İletişim Merkezi’nin bu konuda bir araştırma yapmasını ve sonucunu açıklamasını beklerim.***Rakı nasıl konur?Hafta içinde Tarihi Cumhuriyet Meyhanesi’nde bir “rakı muhabbetine” katıldım. Yeni Rakı’nın da sahibi olan Mey Grup’un tepe yöneticisi Galip Yorgancıoğlu bir grup gazeteciyi “rakı muhabbeti” yapmak için davet etmişti.Hoş bir gece oldu. Yorgancıoğlu “rakı kültürünün” tıpkı Fransızların “şarap kültürü” kadar engin olduğunu belirterek “Şimdi bir dizi projeyle bu kültürü anlatmaya ve belgelemeye karar verdik” dedi.Rakının bir “ansiklopedisi” ve bir “belgeseli” hazırlanacakmış. “Ansiklopedi için bu kadar malzeme var mı?” diye sordum, Yorgancıoğlu “Ne diyorsunuz, bir cilt yetecek mi bakalım” cevabını verdi. Bu arada rakı kültürü ile (belki benim cahilliğim) hiç bilmediğim bir şeyi de öğrendim. “Rakı nasıl konur?” Kimi rakıyı koyup sonra suyu ardından da buzu ekler. Bazıları rakıya önce buz sonra su koyar. Buzun üstüne rakı döken de gördüm.Ama doğrusu şuymuş: Bir kere rakı ve yanında kullanılacak su, bir saat önce buzdolabına konacakmış. Sonra bardağa önce su sonra rakı dökülecekmiş. Sorun şu: Rakının ölçüsü nasıl ayarlanacak? Galiba iki bardak kullanmak gerek. Önce rakının ölçüsünü bulup sonra bunu yeterli miktardaki suyun üzerine dökeceksiniz demektir.*** Bebek koltuğu güzel de...Trafikte yeni bir kuralımız daha var. 1 Haziran’dan itibaren geçerli olan yeni kurala göre 150 santimetreden kısa ve 36 kilogramın altındaki çocuklar için araçlarda özel bebek koltuğu bulundurmak zorunlu. Eğer araçta bebek koltuğu yoksa ya da varsa ve çocuk o koltuğa bağlı değilse sürücülere ceza kesilecek.Olumlu, yararlı ve gerekli bir önlem. Ancak yayınlanan kararda bir eksiklik var. Okurum uyardı:Eğer küçük çocuğunuz yoksa aracınızda bebek koltuğu olması da gerekmiyor. Ancak, sizin olmasa da arabanıza bebekli birini alırsanız ne olacak?Diyelim ki evinize bir misafir geldi, bebekleri de var. Gece geç olduğu için onları evlerine bırakmak istediniz. Yolda da trafik çevirdi. “Bu kişiler misafirim” derseniz kurtulacak mısınız?Ya da yağmurlu bir günde durakta bekleyen bebekli bir aileyi aracınıza aldınız, sonra da trafik kontrolüne takıldınız. Gerekçeniz geçerli olacak mı?***Anayasa Mahkemesi, AKP’nin yakın markajında. İktidar, Anayasa Mahkemesi’nin değişikliği sadece şekil yönünden inceleyebileceğini söylemek için şekilden şekle giriyor. (Gani Yıldız)

Devamını Oku