Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasıyla Türkiye’nin her yerinde başlayan hareketlilik iktidarı ciddi biçimde sıkıntıya sokuyor.Siz bakmayın yandaş medyada artık araştırmalara bile gerek duymadan yazılan “Kılıçdaroğlu’nun balonu patladı, İsrail konusundaki çıkışlarıyla CHP eski durumunun bile altına düştü. AKP yüzde 40’ları geçti” haberlerine.İktidar ve yandaşları da biliyor ki, özellikle İsrail olayı beklenen etkiyi yaratmadı, AKP yelkenlerini şişirecek bir rüzgâr oluşturmadı. Hatta tam tersine Başbakan’ın kabadayılık gösterileri endişe bile yaratıyor toplumun önemli bölümünde.Şimdilik sadece CHP’nin arkasında gibi gözüken ama genelinde AKP’yi ülke yönetiminde istemeyenlerin yarattığı rüzgârın özellikle iş dünyasında da etkili olduğunu gözlüyorum.Düne kadar “Nasıl olsa AKP iktidarı devam edecek” diye düşünen ve buna göre tutum alan iş dünyasında “yeni hesaplar” yapılmaya başlanmış.Yapılan hesap şu: CHP’nin yükselişte olduğu ve seçimlere doğru bu eğilimin artacağı görülüyor. CHP’nin oyu şu sıralarda yüzde 28-30 arasında tahmin ediliyor. Ama bunun yüzde 35’lere çıkması da olasılık olarak belirleniyor.MHP’nin ise yüzde 15-17 hattında bulunduğunu tahmin eden iş dünyasının yaptığı hesaba göre bu durumda AKP’nin tek başına iktidar olabilmesi için yüzde 40’ı geçmesi gerekiyor.En taraflı kamuoyu araştırmalarında bile yüzde 40 çıkmıyor. Yani AKP’nin “birinci parti” olması halinde bile tek başına iktidara gelmesi olanak dışı.Eğer sonuç bu olursa iki alternatif var: Biri AKP’nin başkanlığında bir koalisyon. Diğeri ise AKP’nin girmeyeceği bir koalisyon.Bugünden bakınca seçimlerin ardından bir AKP-CHP veya AKP-MHP koalisyonu zor görünüyor. En azından iki partinin yepyeni bir iktidar denemesi yapacağı düşünülüyor.İşte iş dünyasını sıkıntıya sokan durum da bu: Bugünden yeni bir koalisyona yatırım yapmak cesaret işi. Çünkü iktidar herkesi o kadar sıkı takip ediyor ki, iş dünyasından biri bırakın CHP veya MHP’yi desteklemeyi, sempati gösterip selam verse bile başına anında iş açılıyor.Bu baskı altında AKP’ye desteklerini sürdürecek olanları bu kez olası bir CHP-MHP koalisyonu düşündürüyor. Çünkü şimdiki iktidara verilen açık destek bir başka iktidar döneminde nasıl tepki yaratacak, bunu kimse kestiremiyor.***‘Görüştün’ terörüErgenekon davası hukuksuzluğun yanı sıra giderek akıl ve mantıktan da hızla uzaklaşıyor. Baksanıza bu en önemli mahkemenin başkanı olan hâkim bile dinleniyor ve kendisinin bundan haberi yok. Sonra da bu dinleme kayıtları medyaya sızdırılıyor.Konuşmalara ve bundan yola çıkarak yapılan sorgulamalara bakıyorsunuz, hep aynı ifade ile karşılaşıyorsunuz. Savcı soruyor “Falanca ile görüştün mü?” Görüştüğünü biliyor zaten savcı, ama sanık “Görüştüm” deyince yandaş medyaya malzeme çıkıyor.Bu bir terördür, baskıdır. İnsanlar elbette birbirleriyle görüşürler, bu görüşmelerde pek çok şey konuşurlar.Neymiş, falanca hâkim başka bir hâkimi aramış ve Danıştay üyeliği için destek istemiş. Bu suç mu? Demokratik bir düzende seçilmek isteyenler elbette ister tek tek ister topluca insanlarla görüşüp destek isteyebilir.İnsanları gizlice dinleyip sonra yapılan konuşmaları “suç” gibi kamuoyuna sunmak en azından ahlaki ve vicdani değil. Bunun yanı sıra “konuşan kişilerden birini baştan zaten suçluymuş gibi göstermek” hangi hukuka uyuyor?Ayrıca AKP’li bakan, milletvekili, bürokrat, iş adamı ve gazetecilerin telefon konuşmalarını da bir dinlesek. Acaba bunlar hangi talepleri dile getiriyor, kimlerin bazı görevlere getirilmesi ya da alınması konusunda ricacı oluyor, onları da öğrensek.*** Fethullah Gülen sıkıntısıYandaş medyanın ne mal olduğu İsrail olayıyla ortaya çıktı bir kere daha. İsrail skandalı konusunda “atış serbest” taktiği ile aklı başında herkese çamur atan, hedef gösteren, ağır hakaretlerde bulunanlar, Fethullah Gülen konusunda büyük sıkıntıya düştü.Haklarını yememek gerek, yandaş isimlerin çoğu, ıkınarak sıkınarak Fethullah Gülen’i eleştirdiler eleştirmesine de, bir yandan da söylenmiş sözleri nasıl yuvarlayacaklarını bilemiyorlar.Örneğin çok güldüren sözde savunmalardan biri: “Hocaefendinin bu açıklaması ilk röportajda yok. Sonra resim çekmek için gelindiğinde ayaküstü bu sözleri söylemiş.” Deyin ki öyle, bu durumda Gülen anında düzeltme yapmaz mıydı? Bugüne kadar her açıklamasını adeta imbikten geçirir gibi süzerek söyleyen Fethullah Gülen’in bu kadar önemli bir konuda “ayaküstü” konuşma yaptığına inanmak ve bunu yazmak herkesin zekâsıyla alay etmek anlamına gelir.Yandaşların bir iddiası da şu: Fethullah Gülen’in konuşması özellikle muhalefet edenler tarafından çok destekleniyormuş. Bugüne kadar Gülen’e sempati duymayanlar bile şimdi Gülen’ci olmuşlar.Bu da zekâlarla alay etmektir. Elbette muhalefet böyle bir açıklamayı görmezden gelmeyecektir.Çok değil, üç hafta önce CHP’de yaşananlar sırasında yandaş medya kendi partilerini eleştiren CHP’lileri manşetlere taşımamış mıydı?*** Dışişleri Bakanlığı’nın kuruluş kanununda yapılacak değişiklikle psikolog büyükelçi dönemi başlıyormuş. Dış politikada atılan adımların, ülkenin psikolojisini bozduğunu gören iktidar duruma çare arıyor! (Gani Yıldız)*** O fotoğrafBirkaç gündür yandaş medyadanın dilene dolandırdığı bir konu var. Hürriyet Gazetesi yaralı bir İsrail komandosunun fotoğrafını bastı. İsrail skandalı nedeniyle zora giren iktidarı desteklemek için varlarını yoklarını ortaya koyan yandaşlar bu fotoğrafın İsrail’in işine yarayacağını ileri sürüyorlar.Neymiş, İsrail bu fotoğrafı dünyaya göstererek “İşte Türklerin bize saldırdığının kanıtı” diyorlarmış.İyi güzel de, o fotoğraf olmasaydı bunu diyemeyecek miydi? Bu çağda herkesi bu kadar sersem yerine koymak da marifet oldu galiba.Ayrıca İsrail’in sadece bu fotoğrafa bel bağlaması mümkün mü? Zaten tüm dünya olayı naklen izledi. İplerle aşağı sarkan İsrail komandoları direnişle karşılaşıyor. İlk inen dört kişi sopalarla dövülüyor, biri küpeşteden aşağı atılıyor. Bunları tüm dünya gördü. O fotoğrafa gerek yok ki.Kendisine gazeteci süsü veren bazı yandaşlar da çok Amerikan filmi izlemiş olmalılar ki sanki büyük bir komployu çözermiş gibi “O fotoğrafı kim servis etti?” sorusuna cevap arıyor.Biraz akıl, biraz mantık ve tabii ki biraz ahlak lütfen.
Fethullah Gülen hareketine bugüne kadar hiç olumlu bakamadım. İki kez Fethullah Gülen’le görüşmemiz oldu, bu hareketin başında olan isimlerle çok medeni ilişkilerim var, yurt dışındaki okullarını gezdim, kitaplarını okudum. Ama kanaatimde bir değişiklik yok.ÖNYARGILISINIZ: Zaman zaman bu hareketin önemli isimleriyle de sohbet ederken bana sitem ederler, “Neden bu kadar önyargılısınız?” derler. Aslında bu bir önyargı değil, bakış açısı. Okul binası yüksekliğinde Türk bayrağı ve Atatürk posteri asmak, yurt dışında gerçekten öğünülecek düzeyde okullar açmak, herkese hoşgörü ile yaklaşmak bakış açımı değiştirmiyor.DEĞİŞİKLİKLER: Tabii bu bakış açısı bazı gerçekleri temel alıyor. Ne kadar laik, demokratik, çağdaş yöntemler kullanarak topluma mesajlar verilse de, Fethullah Gülen hareketinin temelinde dini bir eksenin bulunduğu yadsınamaz. Ancak Gülen hareketinin bu yolda Türkiye’de çok önemli değişiklikleri başardığını da kabul etmek gerek.TABU YIKILDI: Örneğin din konusu tabu olmaktan çıktı. Dindar olanlarla dini siyasete alet edenlerin farklı oldukları anlaşıldı. Dini kurallar gereği hep geri planda tutulmasına alışılmış olan kadın keşfedildi, belki bu yapılırken türbanla istismar edildi ama, toplumun geniş bir kesimi bu konuyu “kişi hak ve hürriyetleri” içinde görmeye başladı. Ki olası bir CHP iktidarında en azından üniversitede türban sorunu çok kolay halledilebilir hale geldi.EKONOMİK ATILIM: Gülen hareketi bunlarla birlikte ciddi bir sermaye birikimi de sağladı. Yetenekli olduğu halde dinsel nedenlerle özgüveni olmadığı için öne çıkamayan, servet edinme konusunda kaygılar taşıyan binlerce kişi ekonomiye girdi ve hatırı sayılır güçlere ulaştı.ASKER BASKISI: Gülen ısrarlı biçimde askeri kanaldan kaynaklanan bazı baskılara da, her ne kadar hukuk, vicdan ve ahlak kurallarına uyulmasa da karşı çıkılmasını sağlayan ciddi bir kamuoyu oluşturdu. Darbelerin çözüm olmayacağı konusunda ittifak sağlandı.İLK YAZILARIM: Fethullah Gülen hareketi hakkında ilk yazılarımdan biri “Gülen’le birlikte İslami düzene yumuşak geçiş” başlığını taşıyordu. İddialı değilim ama “ılımlı İslam” tanımı henüz hiç telaffuz edilmezken bunu yazmıştım.İSRAİL AJANI: Bütün bunları Gülen’in gemi olayı konusunda iktidarı çok şaşırtan açıklamasına gelebilmek için belirtme gereği hissettim. Fethullah Gülen, bu olayda iktidarın arkasında durmayanların “İsrail ajanı” olmakla suçlandığı bir dönemde bu çıkışı neden yaptı? Bana göre Gülen, son 30 yıl tuğla tuğla örerek sağladığı kazanımların bir anda yitirilmesi tehlikesini görüyor artık ve bu nedenle frene basılması gerektiğine inanıyor.İKTİDARIN TEMELİ: Bu iktidar, biraz da iktidar zehirlenmesi ile gerek iç gerekse dış politikada dini ekseni kullanmayı şiddetlendirdi. Bugünkü iktidarın temel felsefesi Fethullah Gülen’in yürüttüğü siyasetlerin sonucudur. Ancak gelinen noktada Gülen’in uzlaşmacı, barışçı ve ılımlı İslami yoldan gitmek yerine bir anda radikal sarmalın tuzağına düşülmesi tehlikesi ve İsrail konusunda iflah olmaz bir Hamasçı kesilen Türkiye’nin uluslararası diplomaside tökezlemesi ve bir anda devre dışı kalması olasılığı çok yüksektir.RADİKALLİĞE KAYIŞ: Bunun da ötesinde dindarlığını öne çıkaran ve toplumda giderek önemli konumlar elde eden bazı kesimlerin bir anda radikal İslam’a kaymaları Gülen hareketinin başarısızlığı olacaktır. Tüm bunları gören ve hisseden Gülen’in Tayyip Erdoğan’a adeta “One minute” demesi kaçınılmazdı. HAYIRLIDIR: Gülen dünyada terör örgütü olarak bilinen Hamas gibi bir örgüt yüzünden Türkiye’de oya gibi işlenmiş bir sistemin çökmesine ya da ağır hasar görmesine herhalde tahammül edemezdi. Bence durum budur. Ama hayırlıdır. Hayırlıdır ama Gülen hareketi ile ilgili görüşlerimde bir değişiklik yaratmamıştır.*** Karşı karşıya kalacağımız ülkenin İsrail olduğu biliniyorken, Mavi Marmara’nın, “Kırmızı Akdeniz”e dönüşebileceğini hesaba katmayanlar da yaşananlardan sorumludur. (Gani Yıldız)***O halde niye?Memleketin birinde siyasetçilerden biri köyleri gezerken şikâyet edenlere karşı her lafı dine getiriyor ve “Dinimiz böyle der, dinimiz şöyle der” diyerek eleştirileri göğüslemeye çalışıyormuş. Dini istismar ederek kendince “cahil” halkın oylarını alacağına inanan siyasetçi ikide bir de “Biz tahsilimiz gereği Tevrat’ı da okuduk, İncil’i de okuduk, Kuran’ı da defalarca okuduk” diyerek dini bilgisini anlatıyormuş.Siyasetçinin böbürlenmelerini izleyen köylülerden biri “Söyle bakalım, madem bütün din kitaplarını okudun, bunlarda çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin, menfaat peşinde koşmayacaksın dendiğini de biliyor olmalısın” demiş. Siyasetçi gururla “Bilmez olur muyum” karşılığını verince köylü lafı yapıştırmış: “Bunların hepsini biliyordun da, niye şimdiye kadar bildiğini hiç belli etmedin?”*** Bu yaz Bodrum’a gidecekler yandıİki ay önce Bodrum Yarımada Gazetesi’nin kuruluş yıldönümü için bu güzel ilçemize gitmiştim. Tabii henüz mevsim başlamadığı için ortalık tenhaydı. Havaalanı Bodrum arasında yol alırken Torba Kavşağı’nda bir geçit inşaatı yapıldığını görmüştüm.İnşaat biz geçerken trafiği pek etkilemiyordu ama bir yetkiliyle konuşurken “Tam da turizm mevsimi başlangıcında bu olur mu?” diye sormuştum. Bana “1 Haziran’da bitecek” cevabını vermişti.1 Haziran günü o kavşaktan geçtim. Daha doğrusu bir savaş vererek geçtim. O geçidin gelecek yıl Haziran’a yetişmesi bile çok zor. Üstelik belli ki öyle plansız bir inşaat ki, yanlardan servis yolları açılmamış. Bodrum’u dünyaya bağlayan tek yol tam bir keşmekeş haline gelmiş.Tabii sorun sadece Torba Kavşağı değil. Aynı anda bir de su borusu döşeme çalışmaları yapılıyor. Her taraf delik deşik. Ne araçların ne yayaların yürümesi mümkün.Milas Havaalanı arasında ise yol çalışmaları nedeniyle trafik günde iki saat kapatılıyormuş, o da ayrı felaket.Çok değil 15 gün sonra turizm mevsimi açıldığında Bodrum’dan çok feryat yükselecektir.Bu arada bir AKP’li arkadaşım “Niye kızıyorsun ki, o kavşakta kaç kişi öldü bugüne kadar, ayrıca Bodrum’a yıllardır yapılmayan yapılıyor ve su getiriliyor, onu da bu hükümet yapıyor” dedi. Doğru gibi görünüyor bu söz. Ama koca kışı geçirdikten sonra tam turizm mevsimi başlarken bunları yapmak “Bodrum’da tatil yapmak isterseniz gavur eziyeti çekersiniz” mesajı vermektir. O zaman da “hükümet bu yollarla insanları caydırıyor” türü yorumlara da kızmamak gerek.
İsrail’in yardım gemisine yaptığı alçak saldırıdan sonra Arap ülkelerinde Türkiye lehine büyük gösteriler yapılıyor. Aslında bu gösteriler Tayyip Erdoğan’ın “van minüt” çıkışından sonra başlamıştı. Bölgeyi bilenler “Arapların evlerinin duvarlarını artık Erdoğan fotoğrafları süslüyor. Erdoğan bölgedeki tek erkek lider olarak tanımlanıyor” diyor.Açıkçası bir başka ülkede Türk bayraklarıyla yapılan büyük gösteriler ister istemez hepimizin duygularını okşuyor. Bunu da kabullenmek gerek.Ancak yapılan gösteriler, olağanüstü sevgi mesajları bizim adımıza bir sonuç vermiyor ki. Sorun bu.Bütün Arap ülkelerinin, hatta tüm Müslüman ülkelerin halklarında Türkiye hayranlığının oluşması, hükümetlerinin Türkiye’nin yanında olduğunu göstermiyor.Türk dış politikasının çok başarılı olduğu, Türkiye’nin özellikle Orta Doğu’nun ve İslam ülkelerinin lideri gibi göründüğü söyleniyor da, biz bunun karşılığını alamıyoruz.Geriye doğru biraz gidin ve bakın bakalım, halkları Türkiye’yi bağrına basan Arap ülkeleri hangi konuda Türkiye’nin yanında durmuşlar.Şimdi bence bir fırsat var. Hem bu hükümet gerçekten çok başarılı bir dış politika yürüttüğünü kanıtlamalı, hem de Arap ülkeleri Türkiye sevgisini göstermeli.Sınavımız çok basit: Türkiye öncelikle Arap ülkelerinden daha sonra da başta Türk cumhuriyetleri olmak üzere Müslüman ülkelerden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni artık tanımasını istesin.Herhalde Orta Doğu’daki Arap ülkeleri için KKTC’yi tanımak çok büyük sorun olmayacaktır.Arap ülkeleri KKTC ile diplomatik ilişki kursunlar, karşılıklı elçiler atasınlar, ambargoyu kaldırsınlar.Peki yaparlar mı bunu?Hiç sanmıyorum. Hatta tam tersine hepsi Güney’deki Kıbrıs Rum Devleti’ni çoktan tanıdılar da akıllarına KKTC bir türlü gelmiyor.Kimse bu konuda “Dünya dengeleri, Araplar bunu yapamaz” gibi sözlerle duruma bahane aramasın. Eğer Araplar istese bal gibi de KKTC’yi tanıyabilirler.Araplar tanımıyor da Türkiye ikili ilişkilerinde bu tür talepleri dile getiriyor mu? Bildiğimiz kadarıyla hayır. Türkiye de KKTC’nin tanınması için bu ülkelere baskı yapmıyor, hatta baskıyı bırakın ricacı bile değil.Sesini yükseltip, ağır hakaretler sarf ettiğiniz zaman demek ki dış politika olmuyormuş bu. Öyle değil mi?*****Yüzde 33-66Metropoll şirketi “Hükümetin İsrail’e yönelik kararlarını yeterli buluyor musunuz” diye sormuş. Halkın yüzde 33’ü yeterli bulduğunu söylerken yüzde 66’sı buna “hayır” demiş.Çok liginç geldi bu sonuç bana. Acaba soruya cevap verenler “evet-hayır” derken hangi kriterleri önde tuttular? Gerçekten alınan kararları ve verilen tepkileri mi gözden geçirip cevap verdiler yoksa doğrudan kendi siyasi görüşlerini mi ortaya koydular?Siyasi olma ihtimali bana göre ağır basıyor. Bu durumda sanki AKP’ye destek verenler yüzde 33. Hatta daha bile altı. Yüzde 66 ise bana sanki “AKP’ye olan toplam güvensizliğin ve muhalefetin” oranı gibi geliyor.*****İSPARK satılmıyorCumartesi günü İSPARK’la ilgili yazdığım yazılar üzerine Genel Müdür Kadir Gurbetçi aradı. Yazı için teşekkür ettikten sonra bazı konularda bilgi vermek istediğini söyledi. Bunun üzerine sorularımı kendisine yönelttim.Birincisi, İSPARK’ın özelleştirilmesi henüz düşünülmüyormuş, onu belirteyim. Araç sahiplerinin plakalarına yazılan park ücretlerini sordum. Makul bir cevap verdi: “Bazı sürücüler araçlarını iki saatliğine park edip ücreti ödüyorlar. Ama işleri gereği daha fazla kalıyorlar. Bu sırada görevliler ilave park ücretini yazıyor. Araç sahibi aracını aldığı sırada görevliyi görmemişse bu borç olarak gözüküyor.” Gurbetçi, park paralarına asla faiz işletilmediğini, sürücülerin ne zaman öderlerse ödesinler aynı parayı vereceklerini belirtti.Sordum, İstanbul sokaklarında 1700 görevli çalışıyormuş. 1000’inde el terminali bulunuyormuş. Gurbetçi, araç sahibi vatandaşları da toplu taşımaya yönlendirmek için metrobüs ve deniz otobüsü yakınlarındaki otoparklarda tam gün ücretinin 1-3 lira arasında tutulduğunu belirtti.Park paralarıyla ne yapıldığı sordum. Yüzde 25’i Büyükşehir Belediyesi’ne gidiyormuş O da bunun yarısını ilçe belediyelerine dağıtıyormuş. Vergi, çalışanların SSK primleri, stopajlar çıktıktan sonra kalan parayla da açık ve kapalı otoparklar yapılıyormuş.*****Bodrum’da Ajda Pekkan’ın Fransız’ını izledikGaranti Bankası Genel Müdürü Ergun Özen, Shop and Miles kredi kartının 10’uncu hizmet yılını doldurması nedeniyle düzenledikleri bir etkinliğe davet etti bu hafta sonu. Organizasyonu yapan Bernaylafem’in ortağı sevgili Berna Sağlam da ısrarla “Mutlaka gelmelisin” deyince cumartesi günü Bodrum’a gittim.Tesadüfe bakın ki davetin yapıldığı Türkbükü’ndeki Maça Kızı’nın da 10’uncu kuruluş yılı. İkisini bir arada kutladık böylelikle. O konuyu da pazar günü nostalji bölümünde yazarım.Garanti Bankası bu özel gece için Fransızların ünlü şarkıcı, film ve şov yıldızı Arielle Dombasle’ı özel olarak getirtmiş. Arielle çok ilginç bir kadın. Hiçbir biyografisinde “doğum yılı” yok. Yaşının 54 olduğunu da 64 olduğunu da söyleyen var.Hepsi bir yana Arielle için “dünyanın en seksi kadınlarından” biri tanımı yapılıyor. Hakkını yememek gerek, yaşı kaç olursa olsun, 18 yaşındaki bir genç kız görünümü var.Arielle, Fransa’nın “popstar” gibi davranan filozoflarından Bernard Henri Lévy ile evli. Çift sık sık medyaya mutluluk pozları veriyor. Lévy, Sarkozy’nin de arkadaşı olduğu için Başkanlık Sarayı’na da girip çıkabiliyorlar. Ama Arielle aynı anda Crazy Show’da sahne alabiliyor.Arielle Dombasle’ı ilk kez sahnede gördüm. En ünlü şarkısı Amor Amor. Arielle sahne aldığında açıkçası gözlerime inanamadım. Çünkü tıpkı Ajda Pekkan. Görünümü, jestleri, tavırları neredeyse bire bir tutuyor. Kim kimden esinlenmiş bilemem tabii.Daveti Garanti Bankası düzenledi ama, herkesi o kadar iyi ağırladılar ve özellikle banka ile ilgili reklam telaşına kapılmadılar ki, bize sadece hoş bir hafta sonu kaldı.Birkaç bankanın kredi kartını kullanıyorum. Cebimdeki en eski kart ise Shop and Miles. Bu kartın en eski üyelerinden biri olarak böyle keyifli bir geceyi hak ettim herhalde.*****Başbakan, Kılıçdaroğlu için, “Desteksiz atmayla bir şey elde edilse Erzurumlu Teyo Pehlivan cihan padişahı olur” demiş. Bizim bildiğimiz, “Padişah” yakıştırması Başbakan’a yapılıyordu! (Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; geçen hafta tarihimizin en ilginç ve önemli olaylarından birini yaşadık. Gazze’de İsrail ablukası altında yaşamak zorunda bırakılan Filistinlilere insani yardım götüren Mavi Marmara adlı gemiye İsrail komandoları kanlı bir baskın düzenledi. 9 yurttaşımız bu alçak saldırıda maalesef hayatını kaybetti. Ancak olayın bu korkunç boyutunun dışındaki gelişmeler de çok dikkat çekiciydi.Yardım tamam daAbluka altında olanlara insani yardım götürmek elbette çok ulvi bir davranış. İsrail’in devlet terörü uygulayarak insanlara eziyet etmesine karşı çıkmak, ablukayı kırmak, İsrail’in tavrını değiştirtmek aklı ve vicdanı olan herkesin görevidir. Nitekim Türkiye’den yola çıkan yardım konvoyu da belki bu noktadan hareket etti ama sonucu Türkiye için hiç iyi olmadı.İnsani mi dini mi?İHH adındaki derneğin düzenlediği organizasyon her ne kadar “insani yardım” içeriyorsa da yapılan açıklamalar, atılan sloganlar, verilen demeçler ve katılımcıların siyasi görüşü, bunun daha çok “dini” bir hareket olduğu izlenimi yaratıyordu. Nitekim kötü sonuçtan sonra da “dini söylem” ve “dini gösterilerin” çok daha ağır basması bunun bir kanıtı sayılabilir.İsrail terörist devlettirYıllardır, benzer tüm olaylarda yazdığım ve söylediğim gibi İsrail’in gerek Filistin halkına gerekse bölgedeki diğer halklara davranış biçimi asla kabul edilemez. İsrail varlığını sürdürmek için teknolojik üstünlüğünü ama özellikle Batı ile iyi ilişkilerini, ABD’den aldığı desteği sömürerek bir “terörist devlet” rolü oynadı hep.Kınanmaya alışıkİsrail için “kınanmak” hatta “lanetlenmek” sıradan bir olay. Dünyada herhalde İsrail’i bugüne kadar herhangi bir nedenle kınamamış tek ülke bile yoktur, ABD dahil. Ama değişen bir şey yok. İsrail aynı İsrail. Bu nedenle, son günlerde devlet büyüklerimizin yaptığı çok sert açıklamaların bir kıymeti olup olmadığını rahatlıkla tartışılabilir.İktidarın gücü yokİsrail’in bir terörist devlet olması, Türk gemisine saldırması, insanlarımızı öldürmesi elbette gereken cevabı almalıdır ve bir gün mutlaka alacaktır. Bunun bu iktidar döneminde olmasını şimdilik biraz zor görüyorum. Çünkü bu iktidar henüz İsrail’e yaptırım uygulayacak kadar güçlü değil. Başbakan çok sert konuştu konuşmasına da “karar açıklamak için Obama’nın telefonunu beklemesi” hepimizi rencide etti herhalde.Türkiye’nin yanlışıİsrail’e yapacaklarımızı bir kenara bırakalım. Bu olayın Türkiye’yi asıl ilgilendiren bölümü bizim için önemli. Çünkü bu olayda Türkiye’nin onuru zedelenmiş, Türkiye küçük düşürülmüştür. Yapılan sert açıklamalar sadece halkın bir bölümünü etkilemiştir, dış dünya içinse bir değeri yoktur. İktidar bir sivil toplum kuruluşunun arkasına geçerek rant sağlamak istemiştir ama başarılı olamamıştır.Hamasetin gereği yokYüreğimizi yakan ölümler nedeniyle elbette hepimiz gözyaşı döktük. Ama acımızı dağlamak ve yaşananların payımıza düşen sorumluluğunu da bilmek zorundayız. Tüm yaşananlar Türkiye’nin, bırakın ılımlı bir İslam ülkesini, radikal İslamcı bir rejime doğru hızla sürüklendiği manzarası çizmektedir. Türkiye sanki Hamas’ın peşinden sürüklenir hale getirilmiştir.Düştüğümüz durumNe kadar öfkelenirsek öfkelenelim, içinde bulunduğumuz durumun özeti şudur: İsrail askerleri yardım götüren bir Türk gemisine içinde 400’ün üzerinde Türk vatandaşı varken saldırmış, 9’unu öldürmüş, gemidekileri tutuklayıp hapse atmış, gemiye el koymuştur. Yardımlar yerine gitmemiştir. Türkiye’nin öfkesine dünya sadece “üzüntü” boyutunda katılmıştır.Sadece gürledikBuna karşın Türkiye en az 12 saat boyunca adeta durmuş, hiçbir şey yapamamıştır. Başbakan Şili’den sert bir demeç vermiş, “alınan kararın milletin hayrına olmasını” dilemiştir. Ancak her nedense alınan bu karar bir türlü açıklanmamıştır. Başbakan kararı açıklamadan önce Obama’nın telefonunu beklemiş ondan sonra da sadece “kükremiştir.” Herhangi bir karar açıklanmamıştır.Sorular soracağızBu olayda iktidarın bir kusuru ya da sorumluluğu olup olmadığını elbette sorgulamak zorundayız. Çünkü Türkiye tarihinin en önemli olaylarından birini yaşamış ve ne yazık ki mağdur olmuştur. Üstelik, sembolik de olsa savaş aşamasına gelmiştir. İsrail’le olan ilişkileri tamiri zor biçimde zedelenmiş, Orta Doğu bataklığının içine çekilmiştir. Hükümet desteğiHer ne kadar yardım konvoyu girişimi sivil inisiyatif olarak gözükse de, bunun arkasında güçlü bir iktidar desteği olduğunu da görüyoruz. Geminin hazırlanması, törenle uğurlanması, katılımcıların ağırlanması aşamalarında iktidar ya da yan desteklerinin izleri barizdir. Hatta bir ara bazı AKP milletvekillerinin de gemiye binmesi planlanmış ancak vazgeçilmiştir.Sonra seyrettilerİsrail, yardım konvoyu hazırlığı başladığı andan itibaren, geminin Gazze’ye yanaştırılmayacağını, yardım malzemelerinin ülkeye sokulmayacağını, gemilerin yolda engelleneceğini, katılımcıların da tutuklanacağını açıklamıştır. Bütün bunlar olurken iktidar hiçbir girişimde bulunmamıştır. İsrail’le temas kurulmamış, olası bir saldırıya karşı uyarılmamıştır.Gösteriler desteklendiGemiler yol alırken iktidar sessizdi ama İstanbul ve Ankara’daki İsrail temsilcilikleri önünde toplanan binlerce kişi gece gündüz demeden protesto gösterileri yapıyordu. İktidar buna da sessiz kaldığı gibi gösterileri teşvik bile etti. Anlaşılan iktidar İsrail üzerinden yeni bir kahramanlık dalgası yaratmayı amaçlıyordu.Hesap çok basittiGözlediğim kadarıyla hesap basitti. İsrail yüksekten atıyordu ama sonuçta Türkiye ile askeri olarak karşı karşıya gelmeyi göze alamazdı. En fazla gemilerin önü kesilirdi ki, bu zaten belki de istenen şeydi. Açıkta bekleyen gemilerden canlı yayınlar yapılacak, günler geçtikçe bu kez gemideki kişilerin mağduriyeti sergilenecek, sonunda İsrail pes edecek ve belki de gemilerin geçmesine izin verecekti.Ama hesap tutmadıİktidar böyle düşünüyordu belki ama İsrail de herhalde bu oyunu biliyordu. Bu nedenle daha ilk günden baskın yaparak bütün hesapları altüst etti. İktidar bana göre beklemediği bir durumda kaldığı için paralize oldu ve hiçbir şey yapamadı. Biraz kendine geldiğinde de durumu lehine çevirmek amacıyla işi kahramanlık edebiyatına döktü.İktidar zarara uğradıSonuçta Türkiye bu olayda ne yazık ki kazanan olmadı. Aynı güne İskenderun’daki hain saldırının denk gelmesi, Filistin protestoları sırasında PKK’ya kimsenin söz etmemesi halkın önemli bir bölümünde tepkiye neden oldu. Özellikle protesto gösterilerinde kara çarşafların, cüppe ve sarıkların çokluğu halkın büyük kesiminde endişeye neden oldu. Dünyadaki durumİktidar şimdi “sağduyulu ve sakin” davranıyor havası yayıyor. Başbakan telaşa kapılmayan ve sorunu dünya platformuna götüren devlet adamı olarak tanımlanıyor. Ancak burada da sonuç beklediğimiz gibi değil. Türkiye halkları hariç Müslüman ülkelerden bile “şiddetli” bir destek görmedi. Batı ise olayı bir “deniz kazası” boyutunda protesto etti. Birleşmiş Milletler bilmem kaçıncı kez İsrail’i kınadı.İktidar artık zordadırBu tanımımı erken bulanlar olabilir ama, İsrail saldırısı bu hükümetin son bir ay içinde yaşadığı ikinci kırılma noktasıdır. Olayın sıcaklığı geçtikten, ölenlere duyduğumuz acı hafifledikten sonra iktidarın bu olaydaki yanlışlarının ve basiretsizliklerinin hesabı da içte ve dışta sorulmaya başlanacaktır. Bir iktidar baş aşağı gitmeye başlayınca tutmak çok zor olur.Fethullah Gülen faktörüAKP iktidarının zorda olduğunun somut kanıtlarından biri de Fethullah Gülen’in yaptığı çıkıştır. Bu, iktidar çevrelerinde soğuk duş etkisi yaptı. Görünen o ki özellikle Gülen’e yönelik ağır eleştiriler için iktidar destekçisi maskeli faşistler görevlendirildi. Bu, bir iç kargaşa yaratabilir. Özellikle bu konu ile ilgili görüşlerimi bu hafta içinde yazacağım.Hepinize iyi haftalar...
Bugün sizlere “polis muhabirlerini” anlatmak istiyorum. İstanbul’da polis muhabirliği, mesleğin temel direklerinden biridir. Hele eskiden daha da önemliydi. Şimdi siyaset ve ekonomi daha öne geçti.Artık çok çok önemli olmadıkça cinayetler, yaralamalar, hırsızlıklar, dolandırıcılıklar kolay kolay gazete manşetlerine çıkmıyor. 70’li yıllarda polis muhabirleri “polis telsizini” takip ederdi. Gerçi şimdi de var ama o zaman çok daha önemliydi. Çünkü örneğin cep telefonu yoktu ve telsiz olmazsa olmazdı.Gazetelerin “polis telsizi” merkezinde birkaç muhabir 24 saat boyunca sadece telsiz dinlerdi. Aslında bu yasa dışı bir şey. Ama polis de göz yumardı, aksi takdirde gazetecilerin bazı olaylara yetişmesi mümkün değildi. Mesleğe başladığım yıllarda efsane polis muhabirleri vardı. Rahmetli Ahmet Ağabey (Vardar) mesela. Ahmet Yüksel, Ali Birerdinç, Fehim Yener, Savaş Ay, Olay Tan, Yalçın Özmen aklıma gelen ilk isimler. Bir de İbrahim Labernas vardı, Allah selamet versin şimdi ne yapıyor bilmiyorum. Galiba bir tek onun Renault marka arabasında polis telsizi vardı. Diğer gazeteciler gazetede oturup telsiz dinlerken Labernas hareket halindeyken telsizi dinler genellikle de olay yerine ilk giden olurdu.Olay yerine polisten önce gitmek hatta ilk gitmek çok önemli. Neden mi: Polis muhabiri örneğin bir cinayet işlenmişse polisten önce eve girer ve fotoğraf arar. Genellikle her evde ya duvara asılı ya da masa üstünde resimlik içinde fotoğraflar bulunur. Çoğu kez muhabir fotoğrafları toplar götürürdü ki arkadan gelenlere malzeme kalmasın. Tabii bu fotoğraflar daha sonra sahiplerine geri verilirdi.70’li yılların sonlarında Günaydın Gazetesi’nde gece sekreteri olarak çalışıyordum. Saat 02.00’den sonra da polis muhabirlerine takılmaktan çok keyif alırdım. Bazen Ali Birerdinç’le bazen Savaş Ay’la bazen de Yalçın Özmen’le telsizden duyulan bir habere giderdim. Savaş Ay, çok ilginç yöntemler uygulardı. Örneğin kendisine polis süsü verirdi, böylelikle bazı yerlerden kolay geçerdi. O zaman kendine polis süsü vermek kolaydı. Gece ekipleri genellikle beyaz Renault’a binerdi. Sakalları birkaç günlüktü. Üzerlerinde parka ya da gri ceket, ellerinde telsiz ve el feneri olurdu. Savaş Ay da aynen böyleydi.Bir gece Bostancı’da bir eve baskın olacağı telsizden anons edildi. Ama adres belli değildi. Ayrıca anons sadece bir kere yapıldı.Savaş çok uyanık. “Bunda bir iş var, alışılmadık bir anons bu, yanlışlıkla geçmiş olabilirler, gizli bir şey” dedi. Atladık birlikte Bostancı’ya gittik. Bostancı Polis Merkezi’ne girdik. Savaş kendinden emin bir şekilde “Nöbetçi nerede?” diye sertçe sordu. Kapıdaki polis ürkerek odayı gösterdi. Savaş’la birlikte odaya girdik. Genç bir komiser oturuyordu. Savaş “Şu anons edilen yerin adresi var mı?” diye sordu. Komiser hem acemi olduğundan hem de Savaş’ın kendinden emin halinden etkilenmiş olmalı ki “Mehmetçik Sokak No:? Fidanlık” dedi. Savaş tam “Neresi oluyor?” derken sesimi yükseltip “Amirim tamam anladım” diye kolundan çektim. Dışarı çıkar çıkmaz “Şansa bak, dedemin oturduğu sokak” dedim.Hemen adrese gittik. Tam evden içeri girecektik ki “1. Şube” yani siyasi polis araçları etrafımızı çevirdi ve bizi durdurdu.Meğer operasyon bir casusa karşı yapılıyormuş. Ne içeri girebildik ne de bilgi alabildik. Savaş “Bu işte bir iş var” demişti. Doğru çıktı. Olayın ne olduğunu bile öğrenemedik daha sonra. Çünkü kayıtlara hiç girmedi.***Haftanın fıkraları Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla sizlere keyifli pazarlar diliyorum... Ne istiyorLondra Ritz Hotel’de kalan adam otelin karşısındaki bir telefon kulübesinin her bir tarafına sıkıştırılmış “seks servisi” sunan eskort kızlardan birinin kartvizitini almış, koşmuş odasına. Numarayı elleri heyecandan titreyerek çevirmiş. Telefonu ipek sesli bir kız açmış, “Buyurun efendim, nasıl yardımcı olabilirim?” diye sormuş. “Seninle su dolu küvette birlikte yıkanmak istiyorum” demiş adam, “Sonra da seni yatağıma naylon çoraplarınla bağlamak, o şekilde aşk yapmak istiyorum.” Telefondaki kız “Çok ilginç planlarınız var beyefendi” demiş nazikçe, “Fakat dışarıyı aramak için önce 9’a bastıktan sonra elinizdeki numarayı çevirirseniz sanırım amacınız gerçekleştirebilirsiniz!..” Sıra bendeKız ehliyetini almış, babası söz verdiği için birlikte ilk defa şehir trafiğine çıkmışlar. Kız, babasının yanında değil de sürücü koltuğunun tam arkasında oturduğunu görünce şaşırarak nedenini öğrenmek istemiş. “Hayatım bu dakikayı sen küçücük bir kız olduğun andan beri sabırsızlıkla bekliyordum..” demiş baba yüzünde büyük bir gülümseme ile “Şimdi sıra bende. Sen arabayı kullanırken ben arkanda oturup koltuğunu durmadan tekmeleyeceğim!” Seninle değilVantrilok gece kulübünde kucağında kuklası ile sarışın fıkraları anlatarak gösterisine devam ederken, en önde oturan sarışın kız ayağa kalkıp “İğrençsiniz” demiş, “Gösterinin başından beri sizi izliyorum, sarışınlara bin bir hakaret, aşağılama... İğrençsiniz.” Gösteriyi yapan adam “Özür dilerim hanımefendi” demiş ayağa kalkarak. “Beyefendi lütfen siz karışmayın” diye cevap vermiş sarışın, “Ben kucağınızda oturan şu küçük sefil arkadaşınızla konuşuyorum!..” Aynı düşünceYaşlı çift alışveriş merkezinde dolaşırken kocasının model gibi uzun boylu incecik genç kızların mini şortlarına, artık “yokmuş gibi” bluzlarına çenesi düşerek baktığını fark edince “Ayıp sana Henry” demiş kadın sinirlenerek, “Ayıp.. Hayatında hiç doğru dürüst göğüs, bacak falan görmemiş gibisin.” Adam “Biliyor musun hayatım” demiş üzüntülü bir ses tonuyla, “Vallahi şu anda ben de aynı şeyi düşünüyordum!” Kısacık kısacıkTabii ki Yıldırım Tuna’dan...***NASA, Mars’a gönderdiği “Rover” adlı araştırma robotunun “çamur gibi siyah bir sıvı”ya rastladığını açıkladı... Eğer bahsettikleri şey petrol ise oradaki bazı yeşil küçük adamlar kıçlarına tekmeyi yiyecekler demektir!..***İlk evliliğiniz hayal gücünüzün, ikinci evliliğiniz tecrübe ve cesaretinizin, üçüncü evliğiniz ise artık saçmalamaya başladığınızın ifadesidir.***- Doktor, hayatının sonuna kadar içeceksin diye verdiğin ilaç bu mu?..- Evet..- İyi ama bu kutuda 20 tane var?..- ...***- Yahu radyoda hava raporunu dinliyor musun?.. Şu sunum şekli yeni çıktı.. “Hava sıcaklığı -9, hissedilen hava sıcaklığı -14” Bir türlü anlayamıyorum, nedir o?- Çok basit.. Şunun gibi bir şey.. Sence benim hanım kaç yaşında?..- Vallahi, 50 var mı?- Ona sorarsan 35, ama gördüğün gibi senin hissettiğin 50, bana sorarsan 60, onun gibi bir şey işte!..
Medyamızın genel haline bakarsak, İsrail saldırısından sonra hükümet öyle bir gürledi ki, İsrail ne yapacağını bilemiyor. Dünya ayakta, herkes bizi destekliyor.Aslında durum öyle değil. İsrail yaptığı rezaletin arkasında duruyor. Geri adım attığı yok.Dünya ise her zamanki kadar kınıyor İsrail’i. Başbakan esip gürlüyor da iş işten geçtikten sonra ne fayda? Şimdi yapılan açıklamalar, estirilen rüzgâr geçicidir. Dünya’da bir hükmü olmayacağı açıktır.Türkiye, İsrail’e karşı uluslararası bir yaptırımda bulunabiliyor mu? Siz ona bakın.Hatta bırakın uluslararası yaptırımı. Türkiye hangi yaptırımı uygulayabilecek? Cumhurbaşkanı “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz” diyor. Eskisi gibi olmayacak olan ne?İki ülke arasındaki ticaret mi duracak, karşılıklı yatırımlara son mu verilecek, askeri anlaşmalardan mı vazgeçilecek?Önceki gün “İki gemi Akdeniz’e açılabilirdi, jetlerimiz uluslararası denizlerde alçak uçuş yapabilirdi” demiştim. Bu görüşüm bazı okurlarda “savaş kışkırtıcılığı” olarak algılanmış. Hemen açıklayayım ki, bunu bir savaş kışkırtıcılığı olarak yazmadım.Ama uluslararası ilişkilerde bir caydırıcılık ve güç gösterme kavramı vardır. Öyle bir operasyon yaparsınız ki, uluslararası hukuk açısından hiçbir sakıncası olmaz ama konunun muhatabı ne demek istediğinizi anlar.Bunun benzerini Kardak krizinde yaşamıştık. Yunan askeri Kardak Adası’na çıkmıştı. Durum kritikti. Deniz Kuvvetleri benzer biçimde Kardak’ın hemen yanındaki bir adaya çıkarma yaptı. Yunan askeri o anda geri çekildi.Çünkü yapılan hareket Yunanistan’a karşı değildi. Sanki sıradan bir tatbikat yapıyorduk. Ama mesaj alındı.İki gemimiz Akdeniz’e açılsaydı, jetlerimiz de Mavi Marmara yakınlarında uçuş yapsaydı hukuken hiçbir anlamı olmazdı ama İsrail mesajı alırdı.O yazı bu anlama geliyordu.*** Ah be Nazlı HanımNazlı Ilıcak’la önceki akşam TV 8’de birlikteydik. Nazlı Hanım programın katılımcısı ama elindeki telefondan gözünü ayırmıyor ve sık sık da tuşlara basıyordu.Sonradan anladım ki yeni merakı twitter’dan yayın yapıyormuş.Tıpkı birkaç gün önce ben Habertürk’teyken yaptığı türde dedikodu peşindeymiş meğer.Nazlı Hanım’ın twitt’lerinden (böyle tanımlanıyormuş) birkaçını gördüm. Neden yazar bunları anlamak da mümkün değil.Örneğin, bir takipçisi (tanım buymuş) herhalde benim için iyi bir şeyler söylemiş ki Nazlı Hanım cevap yazmış: “Haklısınız Can iyi çocuktur ama o kadar Ak Parti düşmanı ki bütün değerlendirmeleri o zaviyeden oluyor!” Muhalefet etmek düşmanlık değildir, kim bilir kaç kere belirttim. AKP’nin yöntemlerine, hukuk tanımazlığına, demokrasi karşıtlığına muhalefet ediyorum. Ama sadece AKP’ye değil ki, bana göre yanlış olan her şeyi yazmaya çalışıyorum.Neyse, ama Nazlı Hanım’ın hızını alamayıp yazdığı bir başka twitt’e gerçekten çok kızdım. Diyor ki Nazlı Hanım; “Çok iki yüzlü ve maddeci. Uzanlar-Balkaner konusuna hiç girmiyorum bile dikkatinizi çekerim.” Allah aşkına girin Nazlı Hanım. Ne biliyorsanız söyleyin. Hesabını veremeyeceğim hiçbir şey yapmadım hayatımda. İster köşenizde yazın ister açın bana sorun. Ama sağda solda dedikodu yapmayın.20 yıla yaklaşan tanışıklık ve yakınlığımıza biraz saygılıysanız girin o dediğiniz konulara. Hiç olmazsa gazetecilikten zorunlu olarak uzaklaştırıldığımda uğradığım alçaklıkları açıklama fırsatı vermiş olursunuz bana.***İSPARK’a dikkat Eskiden İstanbul’da en çok şikâyet edilen konulardan biri korsan otoparkçılardı. Ne idüğü belirsiz üç beş kişi bir araya gelip cadde ve sokakları parselleyip araçlarını park edenlerden para alırdı.İstanbul Belediyesi bu sorunu bitirdi. İSPARK adındaki kuruluş bütün kentin cadde ve sokaklarında park hizmeti veriyor ve karşılığını da alıyor.İyi bir hizmet. Doğru bir hizmet.Ancak aksadığını gördüğüm birkaç nokta var. Birincisi bazı konut alanlarında hâlâ sorun çıkıyor. İnsanlar araçlarını nereye park edeceklerini bilemiyorlar. İkincisi farklı fiyat uygulamaları var. Bunu neye göre yapmışlar anlamadım.Üçüncüsü ise hem önemli hem de bazı sakıncaları var. Siz farkında olmadan da park parası ödemek zorunda kalabiliyorsunuz. İSPARK görevlileri, herhangi bir yere park edilmiş araçlara para yazabiliyor. Sizin haberiniz bile olmuyor. Ancak İSPARK’ın internet sitesine girip aracınızın plaka numarasını yazarsanız, borcunuzu öğrenebiliyorsunuz.Burada önemli olan, bu işlemin istismar edilip edilmediği. Çünkü incelediğinizde park borcunuz olduğunu görüyorsunuz ama bunun kanıtı yok. Yani İSPARK görevlileri plakaya göre “kafadan” park parası yazabilir. Bu konuda başımdan geçeni sağdaki yazıda sizlerle paylaşıyorum. *** Park borcum olduğunu nasıl öğrendim?Önceki hafta Topkapı Sarayı Karakol Lokantası’nda eski İstanbul Valisi Muammer Güler’i uğurlama yemeğine katılmıştım. Arabamı da Sultanahmet Çeşmesi’nin yanındaki İSPARK’a ait bölüme park ettim. Bir saat için 5 lira ödedim.Yemek bir saati geçti. Geçen her saat için 4 lira daha alıyorlarmış. Üzerimde bozuk yoktu, görevli “Sonra verirsiniz” dedi. Ben de “Bir daha ne zaman geleceğim ki?”karşılığını verdim.Görevli bu kez “Yok öyle değil, İSPARK’ın herhangi bir görevlisine sorgulatın, borcunuzu çıkarır, orada ödersiniz” dedi.Meğer görevlilerin elindeki cihazlarla sorgulama yapılabiliyormuş.Neyse, birkaç gün sonra Nişantaşı’nda park edince aklıma geldi ve görevliye “Benim 4 lira borcum vardı, bir baksanıza” dedim.Görevli baktı ve “4 değil, 28 lira” demez mi? Geri kalan 24 liralık park parası (herhalde bir kerelik değildir) nerelerde ve ne zamanlarda yazıldı bilemiyorum. İSPARK yazan yere park ettiğiniz an zaten görevli hemen geliyor. Bu da demektir ki İSPARK, İSPARK’a ait olmayan yerlerde de park parası kesiyor gıyabınızda.Biraz soruşturdum, şöyle bir dedikodu var: İSPARK satılacakmış, fiyatı yükseltmek için büyük miktarda alacak hesabı tutuluyormuş. Mesele buymuş. Doğru mu bilemem, ama İSPARK bu “gıyaben yazılan” park paralarına bir açıklama getirmek zorunda. Kendimden biliyorum, İSPARK’a ait bir yere park edip de parasını ödemediğim hiç olmadı. Hele 28 lira. (Bu arada o parayı da ödedim.)***Her fırsatta antisemitizme karşı olduklarını dile getirenlere düşen görev, “Gazze’ye gidemeyenlerin gaza gelmesini” önlemektir. (Gani Yıldız)
Türkiye İsrail ilişkilerini neredeyse savaş aşamasına kadar getirebilecek baskın ve katliam ile ilgili dünkü yazımda “konuyu ikiye ayırmak gerek” demiştim. Devlet terörü uygulayan İsrail’i en ağır biçimde kınamak, bu ülkeye yaptırım uygulanmasını istemek en doğal hakkımız.İnsani yardım adı altında yapılan eylemin Türkiye’ye yansımasını da ele almak gerektiğini belirmiştim.Bugün de yine aynı konuda, bu kez olaylara neden olan Mavi Marmara yolcu gemisiyle ilgili bazı bilgiler vermek ve burada da konuyu ikiye ayırmak istiyorum.Mavi Marmara yolcu gemisi, İsrail ablukası altında bulunan Gazze’deki halka yardım götürmek üzere yola çıktı. Buna kimse karşı çıkamaz. Eğer bir ülke, onbinlerce kişiyi açlık ve yoklukla terbiye etmeye çalışıyor ve bunun için de şiddet uyguluyorsa, vicdanlı herkesin buna sessiz kalmaması gerektiğine inanmalıyız.İsrail’in bir yardım gemisine saldırması, insanları öldürmesi, gemiye el koyması ve yüzlerce kişiyi hapse atmasının hiçbir bahanesi olamaz.Ama bunların olması, Türkiye açısından Mavi Marmara yolcu gemisi ile ilgili sorular sormamızı ve olayı tüm çıplaklığı ile ortaya çıkarmamızı engellememeli.İlk soru, bir yardım derneğinin neden gemi alma ihtiyacı duyduğu. Adı üstünde, yardım yapan bir dernek, bu uğurda atacağı her adımı en ucuza getirmek zorundadır. Halktan toplanan bağışların taşınması işi de elbette en ucuz yoldan yapılacaktır.Buna karşın, taşıma için bir gemi almak herhalde en azından ekonomik değildir.Ayrıca bu geminin alınışı da bir gariptir.Mavi Marmara 1989 yapımı bir yolcu gemisi. Sahibi İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin kuruluşu olan İstanbul Deniz Otobüsleri (İDO) işletmesidir.İDO bu gemiyi 6 Ocak 2010’da 2 milyon 250 bin lira artı KDV muhammen bedelle satışa çıkardı. Ancak ihale yapılmadı ve 27 Ocak’a ertelendi.Bu ihalede hiç alıcı olmayınca ihale yeniden açıldı. 24 Mart 2010’da yeniden yapılan ihalede muhammen bedel 1 milyon 800 bin lira artı KDV olarak belirlendi.Bu ihaleye sadece İHH yardım kuruluşu girdi ve fiyatı hiç artırmadan geminin sahibi oldu.Ancak gemi alındıktan sonra Türk Bayrağı indirildi ve Komor Bayrağı çekildi.Komor, Afrika’nın doğusundaü Kenya’nın karşısına gelen çok küçük bir ada devleti. Nüfusun tamamı Müslüman.Bir ihtimal İHH vergi düşüklüğünden yararlanma yolunu seçti. Ancak geminin üzerindeki İDO yazısı hala duruyor.***Jetlerimiz kalkmalıydıTüm gazetelerin dünkü manşetleri Başbakan Erdoğan’ın Meclis’teki sert konuşmasına ayrılmıştı. Elbette Başbakan’ın çok sert sözleri herkesin yüreğine biraz su serpti. Ama bu gerçeği ve sonucu değiştirmiyor.Manzara şudur: İsrail uluslararası sularda içinde yüzlerce Türk vatandaşının bulunduğu bir gemiyi basmış, 9 kişiyi öldürmüş, gemiye el koymuş ve içindekileri de hapse atmıştır.Buna karşı yapabildiğimiz tek şey “sert” demeçler vermektir.İsrail’in tutukladığı kişileri serbest bırakması Türkiye’nin tavrından dolayı değildir. O kadar insanı hapiste tutmanın bedeli daha yüksek olacağı içindir.Peki türkiye ne yapmalıydı? Dün de yazdım. Sembolik olarak iki savaş gemisi Akdeniz’e açılabilirdi.Savaş kışkırtıcılığı yapmıyorum, bir devlet devlet olduğunu göstermelidir.Üstelik İsrail saldırısı beklenmedik biçimde olmadı. İsrail tüm dünyaya bunu yapacağını günler öncesinden ilan etti. O gece televizyonlar baskını canlı olarak yayınladı.Güçlü bir hükümet, sert açıklamalardan önce Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hiç olmazsa birkaç jetin havalanması talimatı verebilirdi. Bu jetler ateş açmazlardı ama, uluslararası sularda alçaktan uçarak bir tavır sergilerdi.*** Bazı gerçekleri bilmemiz gerekİsrail’in devlet terörü uygulayarak giriştiği hain saldırının hesabının mutlaka sorulması gerek. Ancak bu yapılırken bazı gerçekleri de görmezden gelemeyiz.Olayın nefreti ve duygusallığı ile bu gerçekleri görmek istemeyenler hatta tepki gösterenler mutlaka çıkacaktır. Oysa bir olayı ne kadar çıplak biçimde görebilirsek, kararlarımızı da o kadar mantıklı, akılcı verebiliriz.İHH her ne kadar insani yardım adı altında Filistin halkına destek olmaya çalıştığını söylese de, bunun dünyadaki yansıması insaniden ziyade İslami olarak algılanıyor.Bu yardım kuruluşu sadece İsrail’de değil, batı ülkelerinde de Hamas ile bağlantılı olarak tanınıyor. Hamas Filistin halkının bir kesiminin temsilcisi olmakla birlikte, şu anda dünyanın gözünde teröre prim veren bir örgüt olarak kabul ediliyor.İHH’nın yardım konvoyu resmi olmasa da AKP iktidarı tarafından destekleniyor. Bu da İsrail ve Batı’da (Amerika-NATO) Türkiye’nin Hamas’a destek olduğu şeklinde yorumlanıyor.Biz burada büyük bir acı içinde tepki gösterirken dost ve müttefik bildiğimiz ülkelerde yeterli destek alamadığımıza inanmamızın temelinde yatan budur.Bu arada yardım konvoyuna sağlanan desteğin radikal İslami bir söylemle yürütülmesi de uluslararası ilişkilerde sıkıntı yaratıyor.Katılımcıların “Gerekirse ölmeye gidiyoruz” demeleri, Başbakan’ın olayda hayatını kaybedenleri şehit olarak tanımlaması da dikkat çekiyor.İHH’nın bu eyleme başlarken sadece iktidara destek olan çevrelerle ilişki kurması, bu yardım konvoyunu her kesim ve görüşün desteğine açmaması ve belki bundan kaçınması da ilgi çekici.Bunları yazınca dediğim gibi kızanlar çıkabilir. Ama kimse kızmasın. Bir yardım olayı Türkiye’yi savaşın eşiğine getirdi. Bütün gerçekleri bilmek zorundayız.*** Halkın tamamının tepkisi aynı değilBilmem dikkatinizi çekiyor mu, özellikle radikal dinci kesimler İsrail Elçiliği ve konsolosluğu önünde gösteriler yapıyor, ama halkın önemli bir bölümü de bu tepkilere tepkili.Tahminen İskenderun’daki PKK saldırısının aynı ana gelmesi ve İsrail protestocularının bu saldırıya hiç tepki vermemeleri bunda etkili oluyor.Ancak pek çok kişi de, yardım gemisinin engelleneceğinin önceden bilindiğini ve iktidarın bu yolda hiçbir önlem almamış olmasına isyan ediyor.İnternette gazete haberlerinin altlarına eklenen okur yorumlarına bir bakın derim. Yardım konvoyu konusunda eleştirel yorumların çok daha fazla olduğunu göreceksiniz.***AKP, dış politikada “Dünya ile sıfır problem” ilkesini savunuyor. Dışarıyla uğraşırken içeriyi unutmuş gibiler, zira ülkeyi “Sıfır terör” ile devralmışlardı! (Gani Yıldız)
Gemiye baskın olayını ikiye ayırmak zorundayız.Birincisi; İsrail, her zaman olduğu gibi “terörist devlet” olduğunu göstermiştir. Yaptığı insanlık dışı, alçakça bir saldırıdır. Katliamdır. Hiçbir özrü olamaz. Mutlaka cezalandırılması gerekir.Üstelik öyle kınamayla, lanetlemeyle ya da tazminat istemekle olmaz bu.İkincisi ise bizi ilgilendirir ki, artık bu konunun üzerinde daha fazla durmalıyız.Uluslararası denilen ama Türkiye’nin liderliğinde ve ağırlığında düzenlenen bir “İnsani Yardım Organizasyonu” Türkiye’yi bir savaşın eşiğine getirmiştir. Elbette bir savaş çıkmayacaktır ama, sadece Anadolu toprakları üzerinde 1000 yıldır devlet geleneğini yaşatan Türkiye çok ağır bir darbe almıştır.İktidarın ilk yılındaki “çuval” olayı bir kere daha ve katmerlenerek yaşatılmıştır bu halka. Üstelik çuval geçirildiği gibi bir de başımıza balyoz vurulmuştur.Başbakan çok sert konuşmuş, lanetlemiş, bunların hepsini geçin. Sonuçta İsrail her zaman olduğu gibi yine “yaptığı yanına kâr kalan” bir ülke konumundadır.Göstermelik bir askeri tatbikat ertelemesi ve çocukların katıldığı bir futbol turnuvasının iptali hiçbir anlam taşımaz. Türkiye şu ana kadar ne askeri anlaşmalarını bozmuş ne de ekonomik ilişkisini dondurmuştur. Elçi çekme olayı ise son 40 yılda kaç kere yaşandı hatırlamıyoruz bile.Olayın esası şudur: İktidar, bir sivil girişim hareketinin arkasına sığınarak İsrail’e karşı bir gövde gösterisine hazırlanmıştır. İçine 600 kişi konan bir yolcu gemisi İsrail açıklarına gönderilmiştir. İsrail’in bu yardım gemisine karşı çıktığı bilinmektedir. Ama şu sanılmıştır: İsrail gemileri durduracak. Sahile yanaştırmayacak. Aradan günler geçecek. Gemidekilerin su ve erzak stokları tükenmeye başlayacak. Gemiden yapılacak canlı televizyon yayınları ile bu durum dünya kamuoyuna gösterilecek. Bir süre sonra dünya kamuoyu tepki göstermeye başlayacak. İsrail baskılara direnemeyecek ve gemiler limanlara yanaşacak. Yardımlar dağıtılacak. Tayyip Erdoğan da İsrail’i dize getiren Başbakan olarak Orta Doğu Arap halkının kahramanı olacak. Bu durumdan çok hoşnut olan Türk halkı da “kahraman başbakanının” arkasına geçecek.Plan geri tepti. İsrail daha ilk gün alçak bir saldırı yaparak hem insanlarımızı öldürdü hem de 400’den fazla kişiyi tutukladı.İşte iktidar bunu hiç beklemiyordu. Beklemediği gibi aslında dünya kamuoyu önünde de zor duruma düştü. Evet, medyaya bakarsanız “dünya ayakta” diyorlar. Hiç de öyle değil. Dünyanın tepkisi bir trafik kazasında ölenlere duyulan üzüntüden öte gitmedi.İktidar, halkın desteğini kaybettiğini görmenin şokunu yaşarken, şimdi de dünyanın desteğini kaybetme tehdidinin şokunu yaşıyor.*** Konuşmak için konuşmayınGenelkurmay Başkanı gemi baskını sırasında Mısır’daydı. O anda bir de İskenderun saldırısı olmuştu. Doğal olarak Türkiye’ye döndü.Bu olaylardan 12 saat sonra açıklamasını yaptı. Dedi ki “Bunlar kabul edilemez.” Çok güzel. De, ne olacak yani? Kabul etmiyoruz. Karşı taraf diyor ki “İster et ister etme, ben yaptım oldu.” Genelkurmay Başkanı konuşmak için konuşmak yerine en azından İsrail’deki muhatabını arayıp askerce bir hesap sormalıydı. Dostluk ve işbirliği gösterilerinde gözlerimizi yaşartmak kolay, asıl önemli olan böyle sıkıntılı anlarda o dostluğun gereklerinden yararlanmaktır.***Yaptırım şudurİsrail’le elbette savaşmayacağız. Ama hiç olmazsa iki savaş gemimizin Akdeniz’e açılması yürekleri ferahlatabilirdi.Geçelim: İsrail bir başka ülkenin hükümranlık haklarına ilk kez saldırmıyor. Daha önce Irak’a, Tunus’a, Suriye’ye, Lübnan’a, Mısır’a saldırdı. Bir Amerikan gemisine operasyon yaptı, 34 Amerikan askerini öldürdü. Kendi bölgesinde ise binlerce kişinin ölümünden bizzat sorumlu.Ama İsrail’e hiçbir şey olmuyor. İsrail’i dünyada kınamayan tek ülke yok. Hiçbir yaptırım uygulanmıyor.O halde Türkiye dünyaya şu çağrıyı yapabilmeli: İsrail’le tüm ilişkiler makul bir süre (örneğin beş yıl) boyunca tamamen kesilmeli. Bu süre içinde hiçbir ülke İsrail pasaportu taşıyan bir kişiyi bile ülkesine sokmamalı. Dünyanın hiçbir ülkesi İsrail’le, ekonomik, siyasal, diplomatik, askeri ve sosyal ilişki kurmamalı. Hiç kimse İsrail’e gitmemeli.Eğer dünya birleşip de hiç olmazsa 5 yıl boyunca bu tür yaptırımları uygulayabilirse, terörist İsrail yola gelebilir.Tabii bu durum dünyanın işine geliyor mu gelmiyor mu o ayrı bir konu.***NATOTürkiye NATO üyesi. Bir NATO üyesi ülke, NATO üyesi olmayan ülkenin askeri operasyonuna maruz kaldı. NATO “üzüntü” belirtti. Okurum Haluk Akçay bu durumu şöyle açıklıyor: Bu durumda NATO’nun açılımı şöyle olmalı: “No Action Talk Only” Yani “Bir şey yapma sadece konuş.”***Yolcu gemisiDiyelim ki evinizi taşıyacaksınız. Herhalde bir kamyon kiralarsınız, otobüs tutmazsınız.Bir yere yardım götürecekseniz de, eğer bu deniz yoluyla olacaksa yük gemisi seçmeniz gerek.Ama Gazze’ye yardım için yolcu gemisi satın alınmış. Bir yanlışlık yok mu bu işte?*** İlahi Nazlı HanımGenç kızların oğlan çocuklarıyla ilgili dedikodu yapmak için geliştirdikleri bir sistem var. Twitter diyorlar. Gençler o an akıllarına geleni yazıyorlar, sisteme üye olanlar da okuyor.Bu sisteme bizim gazeteci tayfası da pek merak sardı. Sanki köşelerinde yazı yazmıyorlarmış gibi “özgün” fikirlerini bir de buradan yayıyorlar “takipçilerine.” O özgün fikirler de genellikle “dedikodu” düzeyinde: “Şurada yemekteyim, yan masada da falanca var.” Gazeteciler arasında bu Twitter’a en meraklı kişi meğer Nazlı Ilıcak’mış. Önceki akşam Habertürk’te gemi olayını tartışıyoruz. Reklam arasında bir arkadaşım aradı “Nazlı Ilıcak Twitter’da senin İsrail ağzıyla konuştuğunu yazmış” dedi.Ne diyeyim, gülmeye başladım tabii. İlahi Nazlı Hanım. Allah aşkına inanıyor musunuz bu yazdığınıza? Anladığım kadarıyla AKP bağımlılığı öyle bir hale gelmiş ki, en küçük bir eleştiride bile kendinize hâkim olamıyorsunuz. İyi güzel de ne konuştuğumu bile bilmeyenlerin önüne beni “İsrailci” diye atmayı içinize sindirebiliyor musunuz?Ki öyle olmadığımı herhalde en iyi bilenlerden birisiniz.***Denizcilerimiz şehit ediliyor. Yardım taşıyan gemimize saldırılıyor. Acaba bir süredir attığımız HAMASet nutuklarının faturası mı ödetiliyor? (Gani Yıldız)