Hiç kimse İsrail’in insani yardım taşıyan ve içinde yüzlerce sivil gönüllünün olduğu bir gemiye saldırısına bahane gösteremez. İsrail’in yaptığı terörün, hiçbir gerekçesi olamaz. Tüm dünya bu alçak saldırıyı lanetlemek ve İsrail’e haddini bildirmek zorundadır.Şurası bir gerçektir ki, saldırının hedefi her ne kadar uluslararası bir sivil inisiyatif olsa da, sonuçta gemi Türk gemisidir, ölenlerin önemli bölümü Türk’tür. Bu nedenle Türkiye’nin tepkisi de yaptırımı da diğer dünya ülkelerinden farklı olmak durumundadır.Başbakan’ın Şili Havalimanı’ndaki konuşması ve Başbakan Vekili olarak açıklamalar yapan Bülent Arınç’ın sözleri, duygusal anlamda yüreğimizi dağlasa da bu alçak saldırıya tepkinin ‘çuval olayı’ düzeyinde kalacağı endişesi yaratmıştır.Elbette aklı başında hiç kimse İsrail’in bölgeyi kana bulamayı amaçlayan girişimine karşı ‘savaş tamtamları’ çalmayacaktır. Ancak birkaç sert açıklama ve olsa da olur olmasa da olur birkaç göstermelik tatbikat veya maç iptali ile bu konu geçiştirilmemeli.İktidar, Davos’taki gibi bir tür kahramanlık gösterisi yerine konuyu duyguların dışında da herkesi tatmin edecek biçimde ele almalıdır.Bu arada insanlarımızın ölümüne neden olan bu alçak saldırı ile ilgili Türkiye’yi ilgilendiren bazı soruları da sormak zorunda olduğumuzu hissediyorum:KONUŞULMADI MI?İnsani yardım götüren İHH devlete ait gemiyi kiralarken, yapılacak eylemin riskleri ve alınması gereken güvenlik önlemleri konusunda iktidar bir girişimde bulundu mu?İSRAİL’İN DURUMU:Hükümet gemilere karşı sert önlemler alacağını açıklayan İsrail ile saldırıdan önce diplomatik temas kurdu mu? Olası bir saldırıya karşılık Türkiye’nin tepkisinin ne olacağı anlatıldı mı?GENELKURMAY:Yardım konvoyu Türk gemisi liderliğinde hareket etmeden önce Genelkurmay’la güvenlik konusunda bir görüşme yapıldı mı? Hükümet olası saldırıya karşı Genelkurmay’dan daha önce görüş aldı mı, bir talimat verdi mi?SAVAŞ DURUMU:Hükümet bir Türk gemisine yapılacak askeri bir saldırının bir tür savaş durumu yaratacağını hesapladı mı? Yardım heyeti bu riskin farkında mıydı?İSTİHBARAT:İsrail açık açık tehdit ederken, Türkiye’nin istihbarat birimleri saldırı olasılığını önceden öğrenemedi mi? İki ülke arasındaki istihbarat işbirliği burada çalışmadı mı?LİDERLİK:Yardım konvoyunda 32 ülkeden temsilci olduğu halde liderlik neden Türkiye’de kaldı? Kritik bölgede, Orta Doğu liderliğine soyunurken İsrail’le Türkiye’yi karşı karşıya getirecek bir eylemin sonuçları önceden hesaplanamadı mı? *****‘Gizli eller’ edebiyatını bırakıp katilleri yakalayınHer nasılsa oluyor işte. Terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan neredeyse her gün cezasını çektiği İmralı’dan açıklamalarda bulunuyor. Türkiye’yi tehdit ediyor, örgütüne talimatlar yağdırıyor, teoriler üretiyor.Örgüt lideri geçen hafta yaptığı açıklamada ‘Size 31 Mayıs’a kadar süre. Adım attınız attınız, atmadınız siz bilirsiniz’ dedi. Teröristbaşının söylediği açıktı: ‘Sadece bölgede değil, Türkiye’nin her yerinde eylem yaparız.’Örgüt liderinin bu açıklaması henüz medyaya ulaşmışken bir BDP milletvekili de aynı yönde konuştu ve ‘Şehirleri size dar ederiz’ dedi.Dün de Diyarbakır Baro Başkanı askerin operasyonlar yapması halinde ‘savaşın!’ kentlere yayılacağını ileri sürdü.Peki Türkiye’de devlet, hükümet ne yapıyor? Bu tehditlere, bu şantajlara karşı nasıl bir önlem alıyor? Bilmiyoruz, ama almadığı ortada. Sadece bu açıklamaların kamuoyu tarafından öğrenilmesinden bu yana 19 vatan evladımızı şehit verdik. Üstelik terör liderinin verdiği süre dün bitti. O andan itibaren olacakları ise hiç bilmiyoruz.Terör örgütü en son İskenderun’da askeri bir tesise saldırdı, 6 askerimizi şehit etti, 7’sini de yaraladı. Bir büyük kentte askeri tesise yönelik bu çaptaki ilk saldırı yanılmıyorsam. Saldırıyla birlikte AKP yandaşı çevrelerde yine aynı söylem yükselmeye başladı: ‘Karanlık güçler, gizli eller yine harekete geçti.’Bu söylemin Türkçesi şu: ‘Referanduma giden yolda, Ergenekoncular yine kaos yaratmaya çalışıyorlar. Kılıçdaroğlu rüzgârı da zaten bu nedenle başlatılmıştı, şimdi hükümeti bu yolla devirmek istiyorlar.’Onu bunu bilmem, artık şu ‘gizli eller’, ‘karanlık güçler’ bahanesinin arkasına kimse sığınmasın. Öncelikle bu saldırıları yapanlar bulunsun. Devletin istihbarat örgütleri ne yapıyor, bu saldırılarla ilgili hiç mi bilgi almıyorlar. Hani Amerika önceden istihbarat paylaşıyordu?Devlet terör liderinin tehdit ve şantajlarından sonra yaşanmaya başlanan saldırıları ve faillerini mutlaka ortaya çıkarmalıdır. Hiçbiri eyleme geçmemiş düşünceleri izleyerek yüzlerce insanı darbe yapmak, kaos yaratmak suçlamalarıyla hapse atan irade, öncelikle yapılmış eylemleri çözmek ve aydınlatmak zorundadır.*****Kılçdaroğlu ilk sınavında başarılı olduCHP’de yaşanan çalkantıdan sonra Genel Başkanlık koltuğuna oturan Kemal Kılıçdaroğlu ilk önemli sınavını dün verdi bence. Çünkü düne kadar durum hep CHP çevresinde yaşanıyordu ve Kılıçdaroğlu tamamen bu durumla ilgili konuşuyordu.Ama dün ilk kez Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanı sıfatıyla Türkiye’nin içinde bulunduğu çok önemli bir olayla ilgili görüş açıklamak üzere medyanın karşısına çıktı.İzlediğim kadarıyla Kılıçdaroğlu bu sınavdan başarıyla geçti ve en önemlisi çok ciddi bir stratejinin de işaretini verdi.Kılıçdaroğlu, İskenderun saldırısı ve gemi olayı ilgili çok kısa açıklama yaptı, CHP’nin tavrını ortaya koydu. Ardından geçilen sorulara ise çok kısa ve net cevaplar verdi. Sözü uzatmadı, yanlış anlaşılacak, yanlış yorumlanacak hiçbir şey söylemedi.Bu, CHP açısından bir yenilik bence. Belki Kemal Kılıçdaroğlu bundan böyle haftada birkaç kez, gazetelere haber olurken hiçbir bölümü atılmayacak kısa cümlelerle görüş açıklar ve sorulara da aynı nitelikte cevaplar verir. Böylelikle CHP’nin görüşleri bir kesintiye uğramadan her medyada yer bulur.*****Başbakan, CHP için ‘Böyle muhalefet dostlar başına’ diyordu. Sert esen Kılıçdaroğlu rüzgârı Başbakan’a ‘Böyle muhalefeti Allah düşmanıma bile vermesin’ cümlesini söyletebilir!(Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; Türkiye son iki haftasını farklı bir heyecanla geçirdi. CHP’deki beklenmedik gelişmeler, iktidar kanadında ciddi bir panik ve endişe yaratırken, muhalefet cephesinde de müthiş hareketlilik sağladı. Baykal’ın gidişiyle başlayan komplo tartışmaları ise sanıyorum, uzun süre muhalefet etmeden durumu idare eden medyanın şaşkınlığını yansıtıyor.Baykal’a komplo mu?Her şey bir internet sitesinde (iktidarın emrinde olduğu biliniyor) yayınlanan görüntülerle başladı. İlk bakışta müthiş bir komplo ile karşı karşıya olunduğu hemen anlaşılıyordu. Kimsenin aklına bu kadar hayasız bir atak yapılacağı gelmiyordu. Ama o da oldu. Birileri hiçbir ahlaki ve vicdani kaygı duymadan bu görüntüleri yayınladı.İnkâr edilebilirdiDoğal olarak herkes Baykal’a döndü. Görüntüler için ne diyecekti? Tam benim tahmin ettiğim gibi Baykal çok ilkeli davrandı, içerik konusunun (doğru olsa da olmasa da) asla tartışılamayacağını söyledi. Ahlak bekçilerinin ilk saldırılarını püskürttü ama partisinin Genel Başkanlığı’ndan da istifa etti. İşte asıl beklenmedik olan buydu.Sanılanın aksineUzun uzadıya konuyu yazmak istemiyorum, ama eğer görüntü olayı Baykal’ı yerinden etmek için bir komplo olarak düzenlenmişse, istenen amaca ulaşılamadığı kesin. Çünkü kimse durumun bugünkü hale geleceğini hayal bile etmiyordu. En yakın tahmin Baykal’ın, partisinin baskısına dayanamayıp geri döneceği yolundaydı.CHP’den olamazMedya iki haftadır “komployu kimin yapmış olabileceğini” tartışıyor. Hemen herkes kendi meşrebine göre bir tahminde bulunuyor. Komplocuyu ortaya çıkarmadan ne tahmin yapsak kesin doğruyu bulamayız. Ama sadece şunu söyleyebilirim: Kimilerinin dediğinin aksine en zayıf ihtimal görüntülerin CHP içinden yayılmasıdır.CHP olamaz çünkü...Amaç, Baykal’ı indirmek olsa bile, hiçbir CHP’li böyle bir operasyondan sonra CHP’nin cazibe merkezi olabileceğini hesaplayamazdı. Böyle bir komplonun amacı CHP’yi bölmek, iktidardan tamamen uzaklaştırmak olabilir ki, bu da CHP içindeki kimsenin işine gelmez. Demek ki görüntülerin CHP dışından verildiği fikri daha mantıklı.Öyle ya da böyleAncak ben artık, olayın komplo olup olmamasını fazla tartışmak istemiyorum. Öyle ya da böyle durum bambaşka hale gelmiştir. Baykal CHP’nin başından gitmiş, parti bölünmeyi bir kenara bırakın bir anda cazibe noktası haline gelmiş, arkasına ciddi bir kamuoyu desteği almıştır. O halde bundan sonrasına bakmak gerek.Baykal’ın görmediğiBu noktada, daha önce fazla kırıcı olmamak için çok açık yazamadığım bir noktayı belirtmek istiyorum. Deniz Baykal, çok derin siyaset bilgisi, çok uzun yıllara dayanan tecrübesi ve üstün konuşma vasfıyla partisini başarıyla temsil ediyordu. Ama bütün bunlar Baykal’ı toplumun bir bölümünde “alerjik” hale gelmekten kurtaramadı.Kime oy vereceğiz?Gazeteci olarak her gün halkın içindeyiz. Toplumun çeşitli kesimlerinden, farklı görüşlere sahip kişilerle hemen her gün ilişkimiz oluyor. AKP iktidarına karşı olanların çok önemli bölümü, “Tamam ama ne yapacağız, kime oy vereceğiz” sıkıntısı içindeydi. Bu sıkıntı milyonlarca insanı yalnızlığa itmişti. Bu insanlar “Artık bu iktidarı devirme şansımız yok” duygusu içindeydi.Baykal alerjisi“Kime oy vereceği” yolunda kararı olmayanlara örneğin “CHP’yi neden istemiyorsun?” diye sorulduğunda alınan cevap genellikle şu oluyordu: “Muhalefet yapmıyorlar ki, Baykal da o partinin başında oldukça oyumu vermem.” Anlaşılan kamuoyunun gözünde sorun Baykal’dı. O, parti başında oturdukça CHP’ye asla oy vermeyeceğini söyleyenlerin oranı hiç de azımsanmayacak ölçüdeydi.Baykal hak etmediAçıkçası Baykal bunu hak etmiyordu bana göre. Muhalefet yapmadığı eleştirileri de aslında abartılıydı. Örneğin salı günleri grupta yaptığı ve bazıları “muhteşem” olan konuşmalardan sonra bile Baykal alerjisinde bir değişiklik olmadığını görüyordum. İşte Baykal, herhalde bu durumu biliyordu ama, kolay değil, sindirmekte ve hatta gereğini yapmakta zorlanıyordu.Hiç umut vermediBaykal elbette bir kısım vatandaş kendisini istemiyor diye Genel Başkanlığı bırakacak değildi. Ancak bazı tepkileri azaltmak, topluma umut vermek adına da bir şey yapmadı. Holding binasını andıran CHP Genel Merkezi’ne kapandı. “Bari vitrinde değişiklik yapın, genç isimlerin önünü açın” önerilerine de kulak tıkadı.O halde gidersinŞimdi söylemeyi pek içime sindiremiyorum, ama Türkiye’nin uçurumun kenarına geldiği bir dönemde hâlâ toplumdaki talebi görmeyip, “Ben partiyi yukarı taşıdım, oy oranımız zaten yüzde 30’ları geçti” diyerek hiçbir şey yapmazsanız, bir an gelir bunun bedelini ödetiverirler. Öyle gitmezse böyle gider.Toplumun dinamiğiŞimdi gelelim yine komplo iddialarına. Ne olursa olsun sonuç, halkın yükselen dalgasının eseridir. Eğer halkın tepkisi olmasaydı, Baykal gerçekten geri dönecekti bana göre. Zaten medyanın Ankara temsilcilerinin hepsi “Yüzde 99 geri dönüyor” derken tahminden öte bilgi veriyorlardı aslında. Halkın tepkisi hepsini ters köşeye yatırdı.Baykal’ı kırmamakYine Baykal’ı kırmamak için yazamadığımız bir gerçek vardı. Parti Genel Merkezi’ndeki CHP’liler Baykal’ı geri döndürmek için çabalıyordu belki ama gazetelere mesaj yağdıran binlerce kişi “Baykal dönmesin” diyordu. Sokakta rastladığım hemen herkes “Baykal dönmeyecek değil mi?” diye sorarak umutlu gözlerle “Evet, dönmeyecek” cevabını bekliyordu.İl başkanları gösterdiCHP içindeki en iyi gösterge il başkanlarının tutumu oldu. Baykal’ın aday olmayacağının anlaşılıp da Kılıçdaroğlu’nun ortaya çıkmasını fırsat bilen il başkanları hemen destek bildirisini imzaladılar. Çünkü onlar Genel Merkez binasından değil, halkın içinden geliyordu. Bazı il başkanlarının eşleri bile “Baykal’ı sakın döndürmeyin, Kılıçdaroğlu’nu seçin” baskısı yapıyordu.Bir vefasızlık yokYandaş medya ve maskeli faşistler, aslında halkın tepkisini gördükleri için telaşa kapıldı. Bu nedenle şimdi CHP’ye sürekli saldırarak rüzgârın etkisini kırmaya çalışıyor. CHP’lileri Baykal’a karşı vefasızlık yapmakla suçluyor. Oysa ortada bir vefasızlık yok. CHP’deki herkes toplumda aslında Baykal’ın istenmediğini biliyordu. Sadece bu, parti içinde açıkça dile getirilemiyordu.Her şey olabilirSonuç olarak, her şeyin ötesinde son günlerde yaşadıklarımız tamamen halkın umutlanmasının bir sonucudur. Türkiye’nin karanlık bir uçuruma düşeceğine inanan kitleler, beklenmedik bir olayla bunu önleme gücüne sahip olduğunu gördü. Bu da çok ciddi bir dalga yarattı. İbre şimdilik CHP’ye yönelik olsa da, rüzgâr aslında iktidara karşı esmektedir ki, bundan sadece CHP yararlanmayacaktır.Hepinize iyi haftalar...
Anayasa değişiklikleri nedeniyle referanduma gideceğiz ya, bugün sizlere geçmişten bir referandum anlatmak istiyorum. Türkiye’nin yaptığı en önemli referandumlardan biri 6 Eylül 1987’deki “siyasi yasakların kaldırılması ile ilgili” referandumdur.12 Eylül darbecileri; Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş’e ve partilerinin yöneticilerine siyasi yasak koymuştu. Ama bu siyasiler ne kadar yasaklı olursa olsunlar yine de konuşuyorlar hatta siyasete de yön verebiliyorlardı. Tabii bundan en büyük darbeyi de Başbakan Turgut Özal alıyordu.Karşısındakiler yasaklıydılar belki ama hepsinin de halk üzerinde etkileri vardı ve muhalefeti körükleyebiliyorlardı.Sonunda Özal yasakların kaldırılmasını halka sormaya karar verdi. Aslında bu büyük hataydı. Özal, Meclis’teki bir düzenlemeyle yasakları kaldırabilir ve “Bakın sizi ben affettim” edasıyla hepsini zora sokabilirdi.Ama galiba Özal, halkın yasakları kaldırmayacağına inandı. Başına dert olan eski liderleri halkın oyuyla tarihe gömmeyi planladı. Bu planı boş çıktı. Şimdi de Erdoğan, Türkiye’yi faşizme götürecek, demokratik düzeni ve hukuk sistemini yok edecek bir uygulamayı halka onaylattırmaya çalışıyor. Aynı hata yani. Sonunun hüsran olması büyük ihtimal.Referandum, Sabah’ın da ilk kuruluş yıllarına denk geldi. Zafer Mutlu büyük bir dirayetle iki yılda Sabah’ı en çok satılan, konuşulan, ilgi çeken ve etkisini giderek artıran gazete haline getirmişti. Yenilikçi ve devrimci tavrı ile Sabah, her geçen gün gelişiyordu. Ama devrimler kesintiye uğrarsa başarısızlık dönemi de başlar.İşte Zafer Mutlu “sürekli devrim” yıllarında Türk basını için bir devrimi daha gerçekleştirdi. İlk kez bir gazete referandum nedeniyle bir kamuoyu araştırma şirketiyle anlaşma yaptı.Kamuoyu araştırmaları o yıllarda pek yapılmıyordu çünkü bilinmiyordu. Hele gazetelerin böyle bir profesyonel çalışma içinde olması hiç yaşanmamıştı.Sabah PİAR şirketine “Referandum sonucu ne çıkacak?” araştırmasını ısmarladı. Şirketin o yıllardaki başkanı Bülent Tanla ile de bizler böyle tanıştık.İlk sonuçlar hep başa baş gittiğini gösteriyordu. Bu sırada meydanlarda müthiş mitingler yapılıyor, Turgut Özal ve arkadaşları yasakların kaldırılmaması için ellerinden geleni yapıyordu. Halk sanki tam ikiye bölünmüştü.Sonunda referandum günü geldi çattı. İlk sonuçlara göre her tarafta neredeyse eşit gidiyordu oylar. PİAR görevlileri ise sandık sandık çıkan sonuçları simülasyona tabii tutuyor ve olası sonuçları veriyordu.Gece yarısından sonra Bülent Tanla “Kesin sonuç” dedi ve kâğıdı uzattı: “Evet: yüzde 51, Hayır: yüzde 49.” Rakamlara bakar mısınız, yüzde yarımlık bir oynama her şeyi değiştirir. Zafer Mutlu “Madem size güvendik, inandık, o halde bu sonucu vereceğiz” dedi. Başlığı attık “Evet kazandı” dedik. Ve Sabah’ın 700 bine yaklaşan tirajının tümü bu başlıkla, “kesin sonuçla” basıldı.Sabaha karşı 04.30’da sonuçlar yüzde 50.5 evet, 49.5 hayır olmuştu. Baskının bitmesine de çok az kalmıştı. Matbaanın kapısında Zafer Mutlu’ya “Karnıma bıçaklar saplanıyor” dedim. “Sen bir de bana sor” dedi. “Ama” dedim, “Göreceksin bizim başlık gerçekleşecek. Çünkü inandık, güvendik, ayrıca böyle olması gerek.” Kesin sonuç sabah 07.00 sıralarında geldi: Evet yüzde 50.16, hayır yüzde 49.84.Bir saat sonra diğer gazetelerin son baskıları geldi önümüze. Bütün gazeteler “Nefes nefese”, “Başa baş” gibi başlıklar atmışlardı. Sadece Sabah kesin sonucu vermişti.İşte Sabah’ın büyümesindeki kilometre taşlarından biri buydu.***Bu haftanın fıkralarıGeçen hafta tüm sayfa “CHP Kurultayı” ile doluydu. Yıldırım Tuna’nın fıkraları da bu pazara kaldı... Unutmak- Yemeğin yanında bir duble rakı alır mısın?..- Teşekkür ederim, alkolü bırakmaya çalışıyorum.- Gerçekten mi?.. Neden?..- Evet. Geçen yazı hatırlıyor musun?..- Tabii...- İşte ben hatırlamıyorum!.. Dile bakalımAdam kumsalda yürürken bulduğu şişenin içinden çıkan cin “Dile benden 3 şey” demiş. “Harika” demiş adam, “Önce banka hesabıma 100 milyon dolar yatsın.” Poffff... Bir ışık seli olmuş ve adamın eline hesabına 100 milyon yatırılmış bir banka cüzdanı tutuşturulmuş. “İkinci olarak son model bir Ferrari istiyorum.” Poffff... Yine bir ışık seli olmuş ve adamın tam yanında kıpkırmızı bir Ferrari belirmiş. “Üçüncü isteğim, kadınlar beni görünce dayanamasınlar!” Pofff... Adam birden bir kutu çikolataya dönüşmüş.AbisiymişKIz talebe yurdunda kızların erkek arkadaşları ile görüşmesi sadece cumartesi geceleri ile sınırlandırılmış. Bir salı gecesi kız yurduna gelen delikanlı kapıdaki görevli kadına bir kızın ismini verip mutlaka görmek istediğini söylemiş. “Ona sürpriz yapmak istiyorum, ben onun ağabeyiyim, göreceksiniz çok şaşıracak.” diye de eklemiş. “Evet, şaşıracağından eminim ama asıl benim için daha büyük sürpriz oldu” demiş kadın dişlerini sıkarak, “Çünkü ben onun annesiyim!” Son sözüAvukat vasiyetname bırakmadan ölen adamın hüngür hüngür ağlayan karısını sakinleştirmeye çalışarak “Ölürken size bir şey söyledi mi?” diye sormuş. “Tam ölmeden önceyi mi kastediyorsunuz?” diye sormuş karısı burnunu çekerek. “Evet” demiş avukat, “Eğer size ızdırap vermeyecek ise çok yararlı olacak.” Kadın “Tabii” diye başlamış “Kocam ‘Beni korkutmaya çalışma. İndir artık o silahı.. Güpegündüz beni sokağın ortasında vuracak halin yok ya’ dedi!”Kısacık kısacıkTabii yine Yıldırım Tuna’dan...Doktorum her gün yürüyüş yaparsam ömrümün uzayacağını söyledi. “Saçmalama..” dedim, “Bana 90’ını aşmış sağlıklı bir postacı gösterebilir misin?..” ***- Bir erkek nasıl genç kalabilir?..- Kadınlara sürekli para, mücevher ve kürk dağıtarak..***Doktorlar Viagra’nın asıl faydalı yanını söylemeyi unutuyorlar... Hapın tesirini göstermesini beklemek için erkekler aşk öncesi bir saat mırıl mırıl zorunlu sohbet etmeye başlıyorlar...***- Hamileliğim ilerledikçe arkadaşlarım bana daha sevecen davranıyorlar.. Neden?..- Her geçen gün onlardan daha şişman ve daha çirkin oluyorsun tatlım.. Ondan!..***Hatip’in birine sormuşlar “İyi bir konferans nasıl olmalıdır?” diye. “Başlangıç ve bitiş bölümleri son derece iyi olmalıdır” demiş adam, “Ve en önemlisi bu iki bölüm birbirine çok yakın tutulmalıdır!..” ***- Karımın çok kötü bir hafızası var.- Her şeyi unutuyor mu?- Hayır.. Her şeyi hatırlıyor!..
Kiminle konuşsam Başbakan Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na verdiği cevapları beğenmemiş. En azından herkes Erdoğan’ın konuya biraz daha yukarıdan bakacağını tahmin etmiş. Ancak Erdoğan bırakın yukarıdan bakmayı tam tersi davrandı.Bu ilginç bir psikolojidir. Demek ki Kılıçdaroğlu ile başlayan rüzgâr AKP’nin tepe noktalarında uğultular yaratıyor.Gerçi yandaş ve maskeli medya bu endişe ve paniği sergiledi.Peki AKP neden bu kadar endişeli?Bir küçük “Recep Bey” esprisi bile koca partinin kimyasını bozdu?Çünkü AKP iktidar dönemi boyunca ilk kez “muhalefetle” karşılaştı.Tabii bunu yazınca, “CHP bugüne kadar hiç mi muhalefet yapmadı?” sorusu sorulacaktır, ama o farklı. CHP, özellikle Baykal, müthiş muhalefet yaptı ama, bu kamuoyuna yansımadı, yansıtılmadı, tam tersine koca parti ve lideri “hiç muhalefet yapmamakla” eleştirildi. AKP iktidara geldikten ve devlet gücünü ele geçirdikten sonra her türlü muhalefetin önüne geçecek önlemler aldı. Medyayı önce korkuttu sonra önemli bir bölümüne bizzat sahip olarak tek sesli hale getirdi.Müthiş bir propaganda atağı ile “muhalefetin olmadığı” imajını beyinlere işledi. Böylelikle “muhalefet olmamasından dolayı da rahatsızmış” gibi davrandı.Medyanın önemli bölümü AKP’nin bu stratejisini alabildiğine destekledi. AKP’li olmayan medyadaki AKP kalemşorları ve sözcüleri de sürekli CHP muhalefeti yaptı. Partiyi ve liderini karaladı.Hiç muhalefetle karşılaşmayan Erdoğan, ara sıra bu boşluğu kapatmak için medyayı suçlama yolunu seçti. Bu, aslında hiç muhalefet yapmasa da medyaya gösterilen sopaydı. Nitekim bu tür her çıkıştan sonra medyada uzun süre sessizlik yaşandı. O süre de yine CHP’ye muhalefetle dolduruldu.Ama ilk kez kaset olayı ile başlayan gelişmeler nedeniyle CHP “doğal ilgi odağı” haline geldi. AKP’yi belli ki önce bu rahatsız etti. Ardından Kılıçdaroğlu olayı patladı. Halk bu formülü sevdi.Gazeteler yine “doğal olarak” CHP’yi manşetlerden indirmediler. Böylelikle 8 yıla yakın AKP iktidarı boyunca ilk kez CHP’nin eleştirileri ve muhalefeti neredeyse tüm gazetelerin manşetlerine çıktı. İşte AKP’nin dengesini bozan durum budur.Muhalefete hiç alışık olmayan AKP ve yandaşları muhalefetle karşılaşınca ne yapacağını şaşırdı.Durumu özetlemek istedim.*** Başbakan CHP için “teneke” dedi. CHP için iyi tarafı da var bu sözün. AKP’yi seçimde yenerse arkasından teneke çalmaları kolay olur. (C.A.)*** Candaş-yoldaş medyaOrtada çok ilginç bir durum var. Yandaş medya, ne yaptığının kendisi de farkında olduğu için “yandaş” eleştirisine doğru dürüst cevap veremiyordu. CHP Kurultayı imdada yetişti. CHP’nin manşetlere çıkmasına alışık olmayan yandaşlar, bunu bahane ederek “İşte” diye çığlıklar atmaya başladılar, “Onlar da yandaş olduklarını ortaya koydular.” “Onlar” denilenler kim? Eksikleriyle de olsa, ağır baskılar altında kalsalar da, kendi kurumlarını korumak zorunda olduklarını hissetseler de, mesleklerini haysiyetli biçimde yapmaya çalışanlar.Çünkü onlar haber değeri taşıdığı için Baykal’ı da, Kılıçdaroğlu’nu da, CHP Kurultayı’nı da yazdılar, kamuoyunun hassasiyetini dile getirdiler.Yandaşlar ve özellikle maskeli faşistlerse mal bulmuş mağribi gibi “Foya ortaya çıktı” diye sevinç naraları atıyor. Bu zavallılığa ve haysiyet düşüklüğüne şaşmamak elde değil. Bu arada müthiş bir buluşla iki tanım attılar ortaya: “Yoldaş medya” ve “Candaş medya.” Yoldaş tanımını bazıları “solculararası dayanışma” gibi tanımladı. Bu arada bir dedikoduya göre de Başbakan’a istihbarat örgütleri “Bazı medya patronları bir araya gelmiş” bilgisini vermişler. Başbakan’ın da bunu ciddiye alarak “yoldaş medya” tanımını kullandığı söyleniyor. Candaş tanımını ise Kılıçdaroğlu’nun Alevi olmasına bağlayanlar var. Her ikisinin de ne kadar yapay ve saçma olduğu her halde aklı başında herkes tarafından görülüyordur.İşin bir de komik tarafı var. Önce Metin Tumluer aradı. Tumluer’i Atatürk’ün gizli vasiyetinin peşinde koşmasından tanırsınız. Dedi ki “Candaş medya diyorlar. Yoksa siz misiniz?” Güldük karşılıklı.Sonra Bahattin Yücel arayıp “Bana bak, candaş medya diye seni kastediyor olmasınlar” demez mi?İnanın böyle bir şeyi asla sahiplenmek istemem. Neme lazım, durup dururken başımı derde sokmanın gereği yok ki...*** Kılıçdaroğlu en çok Genelkurmay’ın işine yaradı Deniz Baykal’la ilgili görüntülerin ortalığa çıkmasının üzerinden neredeyse bir ay geçti. Bu süre içinde pek çok gelişme yaşadık. En önemlisi Türkiye’nin siyasi dengeleri sarsıldı, iktidar ilk kez “sandıkta gönderilme” tehlikesinin varlığını sezdi. Kamuoyunun bir bölümü “Bu iktidarı gönderecek gücümüz varmış meğer” diye düşünmeye başladı.Ama arada sanıyorum kimsenin dikkatini çekmeyen bir şey daha oldu.Genelkurmay ya da Türk Silahlı Kuvvetleri uzun bir sürenin ardından ilk kez birkaç hafta rahat nefes aldı.Yandaş medya ve maskeli faşistler CHP’nin arkasına aldığı rüzgârdan paniğe kapılıp partinin yeni Genel Başkanı’nı yıpratma telaşına düşünce Türk Ordusu’na yönelik küfürler, hakaretlere de ara verdiler.O gün bugündür Ordu aleyhine atılmış manşet, yazılmış ağır bir yazı yok.Tabii bu uzun sürmez. Kılıçdaroğlu haberleri biraz azalsın, aynı şey tekrar başlayacaktır.*** Tavukların haklarıLiberal Parti Genel Başkanı Cem Toker kısacık bir mesaj göndermiş. Sizinle paylaşmak istedim. Şöyle diyor Toker:“Başbakan Erdoğan, ‘Dinlemelerle ilgili yasal düzenleme yapılacak mı?’ sorusu üzerine Başbakanlık ve Adalet Bakanlığı’nın bu konuyla ilgili çalışma yaptıklarını bildirmiş. Bu haber, bireysel hak ve özgürlüklerimizi en kutsal değerlerimiz olarak tanımlayan biz liberalleri mutluluktan havaya uçurdu. Mudurnu Tavukçuluğun ‘tavuk hakları yasası’ hazırlaması gibi bir şey!”***Brezilya, Başbakan’a, “Sanayiye yaptığı katkılar” nedeniyle altın kaplama nişan vermiş. İşsiz sayımızı gördükten sonra nedense akıllara Başbakan’ın “Tenekeyi altına boyasan da teneke tenekedir” sözü geliyor! (Gani Yıldız)
Birkaç gazeteci CHP Parti Meclisi’ne seçildi ya, kendisini mesleğin “ahlak bekçisi” sananlar hemen harekete geçti: “Bu arkadaşlarımız çalıştıkları gazete ve televizyonlardan istifa edecekler mi?” Hayrola? Neden istifa etsinler ki?“Efendim bu medya etiğine uymaz”mış. Haydi oradan... Neredeyse çeyrek yüzyılı bu mesleğe verenler etiği sizlerden mi öğrenecek?CHP Parti Meclisi’ne seçilen gazeteciler, bulundukları yayın organlarının “yetki ve sorumluluk sahibi” isimleri değil. Köşeleri ya da programları var, sadece ondan sorumlular. Tıpkı AKP yönetiminde olup da Yeni Şafak’ta yazan Ayşe Böhürler gibi. Nedense medya ahlakçılarının aklına bu isim gelmiyor. (Aslında doğrusu da gelmemesi.)Ama Hurşit Güneş Milliyet’ten istifa etmiş. O başka. Çünkü o yayın organının sahibi, kendi kurumunun temel ilkelerini belirlerken, “Fikir işçisi olarak çalışacak kişilerin herhangi bir partiye mensup olmalarını istemiyorum” demiş. Bu, patron kararı. Bir patron tercihi. Buna rağmen bir partiye giren sonucunu da baştan biliyordur.Dün hakkında “istifa tamtamları çalan” isimlerden Cumhuriyet yazarı Mehmet Faraç’la konuştum. Hem öfkeli hem de kırgındı. Belki de dünyada sadece terör ve toplum konularını işleyen tek yazar olan Mehmet Faraç, 26 yıldır terör konusunu yazdığını, bölge sorunları üzerine araştırma ve incelemeler yaptığını belirterek “CHP bu özelliğimden yararlanmak istiyor” dedi.Bugüne kadar, terör, terör örgütleri, töre cinayetleri, Güneydoğu’daki kadınların sorunları üzerine 12 kitap yazan, sayısız araştırma raporu ve konferansı olan Faraç “CHP’nin oyu etnik siyaset yüzünden bölgede yüzde 1’lere düştü. Bu durumun normale dönmesi için gecemi gündüzüme katarak ve sürekli o bölgeye giderek çalışacağım” diye konuştu.Yine istifası istenen isimlerden Enver Aysever’le de konuştum. Onun da canı çok sıkkındı. “Ben SKY Türk’te Aykırı Sorular programı yapıyorum. Bu programa ayrım yapmadan iktidar partisi yöneticilerini de çağırdım, muhalefeti de. Bütün yaşamım gazetecilikle geçti. Hayatımı böyle kazanıyorum. Ailem ve çocuklarım var. 55 ay vadeli banka borcumu maaşım dışında bir kaynaktan ödemem mümkün değil. Başka bir gelirim yok, aç yaşamamızı istiyorlar herhalde” dedi.Aysever, Aykırı Soruları artık yapmayacağını ama tartışma programlarına katılacağını, belgeseller üzerinde çalışacağını söyledi.Her iki gazeteciye de yürekten katılıyorum. Gazeteci parti üyeliğini, çalıştığı yayın organında bir propaganda haline getirmedikçe ortada ahlaki bir sorun olamaz.Ama bunun ötesinde hiçbir gazeteci bir başka gazeteciye bu konuda ahlak kılıcı sallamaya kalkamaz. Herkes haddini bilmeli.*****İş mi yapıyorsun o zaman hedef tahtasındasınCHP’deki önemli gelişmelerden sonra AKP kanadında ve destekçilerinde ciddi bir panik havası var. Bunu artık herkes görüyor, anlıyor. Yandaşlar ve maskeli faşistler, sözde “demokratik beklentiler” adı altında AKP adına CHP’ye saldırırken, tek tek kişileri de hedef alarak yıpratma politikası izliyorlar.Son birkaç gündür hedef tahtasına oturtulan isimlerden biri de CHP Parti Meclisi’ne seçilen Doçent Nuran Yıldız.Siyaset bilimi ile ilgili çok sayıda eseri, makalesi, raporları ve araştırmaları olan Nuran Yıldız bir anda manşetlere, köşe yazılarına taşınmaya başlandı.Ne Ergenekonculuğu, ne darbeciliği, ne statükoculuğu kaldı.Böyle durumlarda söyleyene mutlaka bakarım. Böyle söyleyenler kim? AKP’yi iktidarda tutabilmek için haysiyetlerini bile hiçe sayanlar.Demek ki bir tuhaflık var, öyle düşünüyorum.Kısa bir araştırma yapınca da Nuran Yıldız’ın kimliği, çalışmaları ortaya çıktı. Doçent Yıldız derya gibi. Araştırmaları sağlam, yazıları mantıklı, akılcı ve doğru. Politik analizleri Türkiye gerçeğini yansıtıyor.Kısacası, işinde başarılı, dirayetli, ayakta dik durmayı beceriyor.O halde hedef tahtasına oturtulması kaçınılmaz. İşte şimdi bunu yapıyorlar.Peki başarılı olurlar mı? Sanmıyorum. Belki bir süre Nuran Yıldız’ın morali bozulabilir, hepsi bu. Kişinin temeli sağlam olunca, ona saldırıların anlamsızlığı da başarısızlığı da kısa sürede ortaya çıkar.*****TARAF’A SIĞINMAKÖnce Baykal başlattı. Partisindeki gelişmelere kızgınlığını, kendisine o güne kadar hiç değer vermeyen, tam tersine sürekli ağır hakaretlerde bulunan Taraf Gazetesi’ne anlattı. Medyayı suçladı, medyanın kendisine komplo düzenlediğini iddia etti.Bu sözlerinin Taraf’ta manşet olacağını biliyordu. Nitekim öyle oldu.Ardından Eşref Erdem isimli CHP’li eski yönetici Taraf’a konuştu ve “ulusalcıların” (her ne demekse) parti yönetimine doldurulduğunu söyledi. O da bu sözlerinin Taraf’ta manşet olacağını biliyordu. Öyle oldu.Dün de Algan Hacaloğlu yine Taraf’a “CHP’yi karalayan” bir demeç vermiş. O da biliyordu ki Taraf bunu manşet yapacak. Öyle de oldu. Size de komik gelmiyor mu bu durum? CHP ile sorunu olan soluğu Taraf’ta alıyor.*****Ata’ya ‘şikâyet’ çiçeğiÖncülüğünü Kara Harp Okulu 1974 mezunlarının yaptığı bir grup cumartesi günü Anıtkabir’e çıkarak Ata’nın kabrine çiçek bırakacak. Anıtkabir ziyaretini düzenleyenler “Son dönemde uykularımızı kaçıran hukuksuzluklarla mücadeleye destek olma fırsatını en sonunda yakaladık. Uzun uğraşlar sonucu resmi izin alınarak 29 Mayıs Cumartesi günü 14:00’te Anıtkabir’de tüm tutuklu ailelerine, yakınlarına ve destek vermek isteyen herkese, açık olan bir çelenk koyma töreni ve akabinde basın açıklaması düzenlenecektir. Son yıllarda yaşanan bu hukuksuzluklara duyarlı tüm kişileri o gün tek yürek olup cezaevinde haksız yere yatan, bu memlekete ömürlerini adamış insanlara destek olmaya bekliyoruz. Bugünlere hep hedef olma korkusuyla, susarak geldik ve bizzat acısını çekenler olarak bunun bir çözüm olmadığını söyleyebiliriz” dediler.*****Kılıçdaroğlu Kürt kökenli değil Türkmen. Dünkü yazımdan sanki Kürt kökenli olduğu izlenimi çıkmış.*****Başbakan, CHP’deki değişimi kastederek, “Makyajın döküldüğünü göreceksiniz” demiş. CHP’nin makyajının ne zaman döküleceği bilinmez ama AKP’nin takkesi düşmeye yakın gibi! (Gani Yıldız)
Yandaş medyanın önde gelenleri ile maskeli faşistler Kemal Kılıçdaroğlu’nun Kurultay’da “çok zayıf” ve “içeriksiz” konuşma yaptığını ileri sürüyorlar. Yorumdur, bir şey diyemem tabii.Ancak bu tanımlamanın asıl nedeni Kılıçdaroğlu’nun “Kürt” kelimesini hiç kullanmaması ve soruna doğrudan değinmemesi. Kılıçdaroğlu Güneydoğu Bölgesi’nin kalkındırılması için projeleri olduğunu söylüyor ama, fark etmez, “Kürt sorunu” diyecek. Yoksa demokrat olduğuna kimse inanmaz.Yandaş ve maskeli faşistlerin Kılıçdaroğlu’nu ısrarla Kürt sorununa çekmeleri gözlediğim kadarıyla büyük bir tuzak.Kılıçdaroğlu’nun Tuncelili bir Alevi ve Kürt kökenli olmasını istismar etmeye çalışan bu çevreler, yeni CHP Genel Başkanı’nı Kürt konusu ile vurmaya çalışıyor.Tabii burada değinilmesi gereken konu şu: Medyayı adeta istila eden yandaşlar ve maskeli faşistlere göre Türkiye’nin tek konusu Kürt konusu.Öyle bir hava yayılıyor ki, Kürt konusunda AKP’nin dediğine uymayan hiçbir siyasi partinin halktan oy alması mümkün değil.Eğer CHP Genel Başkanı da bu konuda konuşmazsa ve AKP’nin “olmayan” politikalarını desteklemezse halktan destek alması bir hayal. Acaba? Yoksa tersi mi olur? Bunu da iyi düşünmek gerek.Bu arada yeri gelmişken, aylardır sorduğum ama cevap alamadığım soruyu bir daha sorayım:Kürt sorunu diye adeta terör estirerek medya yoluyla halkın üzerinde baskı kuranlar, sorunu nasıl çözeceklerini nedense hâlâ söylemiyorlar.En son TÜSİAD Başkanı’nın ağzından da “Kürt sorunu ekonomi ile çözülmez” demecini almayı başardılar da, sorun ne, çözülecek olan ne yine havada asılı duruyor.Soru basit: Kürt sorunu nedir? Çözümden kastedilen nedir? İşte bu kadar basit. Diyorum ki öyle derin tahlillere falan girmeden, madde madde istenilenler bir yazılsa. O zaman eminim ki çok daha rahat tartışacağız ve çok hızlı çözüm bulacağız.Ancak kimse cevap vermiyor. Sadece laf üretip ne kadar “demokrat” olduğunu gösteriyor.Ama belli ki halk artık bunları pek yutmuyor.***İlk hareketlilik DP’deBu köşede dünkü yazılarımdan birinin başlığı şöyleydi: “Bu dalga diğer partileri de etkiler.” Halkın uyanışı, başını yukarı kaldırışı şu anda sadece CHP’nin arkasındaki rüzgâr gibi görünebilir, ama değişim baskısından diğer partiler de mutlaka etkilenecek ve onlar arkalarında bir rüzgâr hissedecektir. Bu gözlemimin doğruluğu yönündeki ilk haberi dün öğle saatlerinde aldım. Demokrat Parti’de yakın bir gelecekte çok ciddi hareketlenme olacağını, ünlü bir ismin partinin başına geçebileceğini öğrendim.Bilgiler çok sağlam olmadığı için şimdilik yazamıyorum, ama önümüzdeki günlerde CHP’den sonra merkez sağdaki hareketlilik de iktidarın canını sıkacak gibi.***Ulusalcı nedir?CHP’deki Genel Başkan değişiminden sonra yeni durumu eleştirmeye çalışanlar “Yönetim ulusalcılardan oluştu” diyorlar. Ulusalcı lafını uzun zamandır duyuyoruz. Ama açıkçası ben kullanılış amacını anlamlandıramıyorum.Yandaş ve maskeli faşist kesim belli ki bunu bir hakaret olarak kullanıyor. Ulusal yani milli olmak, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını korumak kötü bir davranış olarak sunuluyor. AKP de bu jargonu çok kullanıyor. Merak ediyorum acaba AKP’ye oy veren 16 milyon insan “milli” sözünden gerçekten rahatsız oluyor mu?*** Meğer hepsi CHP’ye oy vermek için yanıp tutuşuyormuş da... Kılıçdaroğlu’nun çıkışının başarılı olup olmadığını anlamak için yandaş medyaya ve özellikle maskeli faşist takımının tavrına bakmak yeterli.Garip bir telaş ve heyecan var bu medyada.Belli ki Türkiye’deki kalkışmayı fark etmiş durumdalar. Ama yiğitliğe leke sürdürmemek adına öyle bir AKP propagandası yapıyorlar ki, güler misiniz ağlar mısınız karar veremiyorsunuz.Bu yandaş ve maskeli faşist kalemleri okurken, sözlerini dinlerken zannedersiniz ki hepsi de CHP’deki değişimi büyük bir özlemle beklemişler.CHP değişecek onlar da “Oh” diyerek oylarını CHP’ye akıtacaklar.Ama olmamış işte. Ortaya büyük bir hayal kırıklığı çıkmış. Yeni Başkan hiç bir şey söylememiş. CHP eski CHP’ymiş.Normalde sevinçten zil takıp oynamaları gerekiyor da, sanki üzülmüş gibi yaparak “Tüh” diyorlar. İşin şakası bir yana; bu yazıları okuyup, televizyonlarda bu tipleri dinledikçe yaptığım analizlerin doğruluğunun ortaya çıktığına daha çok inanıyorum.Çünkü böylesi bir korku ve panik ancak halkın gücünün hissedilmesiyle ortaya çıkar. Halkın gücünü hisseden, yakın bir gelecekte altındaki desteklerin kayacağından endişe eder.Kolay değil tabii, yandaş olmanın, tek parti faşizmine su taşımanın getirisi çok yüksek. Devlet gücünü şahsi güç gibi kullanma alışkanlığının sona erme ihtimali, sağlanan büyük olanakların kaynaklarının tükenme tehlikesi kara bulut gibi çökünce insanın üzerine, ne mantık kalır, ne akıl.***Vali’yi uğurlama yemeğinde korsan doğum günüKamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’na atandığı için İstanbul Valiliği’nden ayrılan Muammer Güler’le dün bir öğle yemeği yedik. Marmara Grubu Vakfı, Güler’e bir “uğurlama yemeği” verdi. Topkapı Sarayı’nın hemen girişinde Feriye Lokantaları’nın işletmeciliğindeki Karakol Lokantası’nda yaklaşık 50 kişi buluştuk. Jak Kamhi, Şahap Kocatopçu, Bensiyon Pinto, Doğan Arıkan, ABD, İsrail, Arnavutluk, KKTC İsanbul Başkonsolosları yemekte dikkatimi çeken isimlerdi.Vakıf Başkanı Akkan Suver, Muammer Güler’e teşekkür konuşması yaptıktan sonra İznik Çinisi bir vazo armağan etti.Yemekte Doğan Arıkan’la yan yanaydım. Telefonum masanın üzerindeydi. Bir ara bir mesaj geldi. Bir bankadan. Okuduktan sonra Arıkan’a “Bu banka sabah kredi borcunuzun vadesi geldi diye mesaj göndermişti, şimdi de doğum günümü kutluyorlar” dedim.Arıkan biraz sonra kalktı, bir iki dakika sonra geri geldi. Ardından da bir garson üzerinde mumlar olan bir tatlı ile yanımızda bitti. Herkes pastayı görünce meraklandı. Doğum günüm olduğu anlaşılınca kutlamalar başladı tabii. Muammer Güler büyük bir incelik göstererek kalkıp yanıma geldi, mumları birlikte üfledik.Doğan Arıkan sayesinde, durup dururken bir veda yemeğinde “korsan doğum günü kutlaması” yapmış oldum.Tabii insan mutlu oluyor. Yemekteki herkese çok teşekkürler.*** Kılıçdaroğlu, Kurultay için gömlek değiştirdi, olay oldu. Duyan da, “İktidara gelmek ve onu kaybetmemek uğruna gömlek çıkarıp giyiyor” zanneder! (Gani Yıldız)
Baykal’ın umulmadık gidişinden sonra CHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturan Kemal Kılıçdaroğlu, Kurultay’da çok ilginç bir konuşma yaptı, çok önemli saptamalarda bulundu ve çözüm önerileri sundu.Gerçi bizim “Kürt” kelimesine bağımlı medyamızın önemli isimleri bu konuşmayı pek beğenmediler ve alay ettiler ama olsun; normal vatandaşlar mesajları alacak kadar aklı selim sahibi.Kılıçdaroğlu’nun bazı saptamalarının medyada çok küçük görülmesi ise şaşırtıcıydı. Örneğin, “Naylon fatura affı getiren Maliye Bakanı, Ali Dibo’cu Adalet Bakanı, kalpazan Başbakan istemiyoruz” sözü ağırdan da öteydi. Ya da “taşeron hükümet” tanımlaması da yenilir yutulur değildi.Kılıçdaroğlu’nda kusur arayanlar “laiklikten” hiç söz etmediğini söylediler. Garip. CHP’nin 6 oku var. Biri laiklik. Ne diyecekti ki?Ama dikkatler, nedense bağlantılı çok önemli saptamayı ise fazla görmek istemedi.O da “merdivenaltı üretim” denilen “kayıt dışı üretim sektöründe” çalıştırılan türbanlı kızların haklarıydı.Kayıt dışı yapılan ve genellikle “taklit” ürünlere kısaca “merdivenaltı üretim” deniliyor. Kesin hesaplanmış olmasa da tahminler Türkiye’deki kayıt dışı üretimin 120 milyar lira (eski para ile katrilyon) olduğunu gösteriyor.Bu üretimi cazip kılan, çok ucuz hammadde ve çok ucuz iş gücü. Merdivenaltı üretim yapanlar kalitesiz ve ucuz hammaddeyi yine kalitesiz ve ucuz işçi çalıştırarak bilinen markaların adı altında piyasaya sürüyor ve çok büyük kârlar sağlıyorlar.Gıda, içki, taklit giyim ve aksesuar, deterjan, mutfak eşyası, ev eşyaları merdivenaltı üretimin başlıca elemanları.Bu sektörde yüz binlerce kişi çalışıyor. Bunların önemli bir bölümü de kadın. Bu kadınlar da genellikle türbanlı.Aldıkları ücretler, ne fabrikalarla, ne asgari ücretlerle kıyaslanabilir. Çoğu boğaz tokluğu tanımına bile uymuyor.Pek çok genç kız evine katkı sağlamak amacıyla nefret etse de bu sektörün bir parçası olmaktan başka çare bulamıyor.AKP, ısrarla dini siyasete alet ederek sözde demokrasi adına türbanı savunuyor biliyorsunuz. Ama bu destek sadece üniversitelere girmek isteyen türbanlı kız öğrenciler adına yapılıyor.Kılıçdaroğlu’nun Kurultay konuşması AKP’nin “türban açılımında” atacağı ilk adımın işaret fişeği olmalıdır.Eğer AKP ve yandaşları gerçekten samimiyse, hiç zaman yitirmeden, kayıt dışı ekonominin üzerine yürümeli, burada özellikle türbanlı kızların çalıştırıldığı yerlere baskınlar yapmalı, bu kızları kurtarmalıdır.Ancak, tabii burada o kızları “sözde ekmek parası kazandırmak” adına kandıran, sömüren üç kuruşa çalıştıran asıl patronların AKP’li çıkma ihtimalini gözardı etmemek gerek.*****Bu dalga diğer partileri de etkilerCHP Kurultayı bitti, şimdi ortalık biraz sakinleşir. Ancak öyle sanıyorum ki CHP’de heyecan yaratan dalga kısa bir süre sonra diğer partileri de etkileyecektir. Başta iktidar partisi, Kılıçdaroğlu şokunu üzerinden attıktan sonra hareketleneceklerdir.Asıl hareketliliğin ise diğer muhalefet partilerinde yaşanmaması mümkün değil. Şu anda yaşanan coşkunun CHP’ye oy olarak akacağı ihtimali herhalde MHP’yi de uyandıracaktır. Yakın bir gelecekte belki Genel Başkan düzeyinde olmasa bile MHP içinde de “yenilenme” taleplerinin ortaya çıkması kimseyi şaşırtmasın.Ayrıca merkez sağda bir türlü rayına giremeyen DP’nin de son dalgalanmadan gerekli dersleri çıkaracağını ve burada da “beklenmedik” gelişmelerin olabileceğini düşünmek gerek.CHP’de yaşanan coşkudan, halkın yüzünü dalga dalga tekrar aktif siyasete döndürmesinden bu partiler de üzerlerine düşeni almak zorundadır. *****Kılıçdaroğlu’ndan talebimdirSayın Kemal Kılıçdaroğlu; Genel Başkan seçildiniz, kutlarım, ülkeye hayırlı uğurlu olsun.Size demokrasiye gönülden inanan bir vatandaş olarak, çok küçük bir önerim var.Doğal olarak görev yeriniz, bir holding binasını andıran o dev yapı. Dünyada herhalde hiçbir parti binası CHP binası gibi değil.O binanın bir özelliği daha var. CHP Genel Merkezi ile halk arasında 30 metrelik bir boş alan ve kimsenin üzerinden atlayamayacağı demir parmaklıklar bulunuyor.Sayın Başkan, lütfen binanın önünde utanç duvarı gibi duran o demir parmaklıkları kaldırın. Binanın arkası ve yanları koruma altında tutulabilir, ama giriş bölümü kışladan farklı olmalı.Demokratik bir ülkede halk sevdiği partinin binasına kadar gidebilir. Elbette güvenli tutulması gereken bölümler, katlar, mekânlar vardır. Ama bir parti binasının girişi halktan bu kadar uzak olmamalı.Partinize gelen bir kişi önce devletin polisine hüviyetini göstermek zorunda. Hangi demokratik ülkede böyle bir uygulama var?Lütfen binanın önünü açınız.*****Baykal olsaydı...Yandaş medya belli ki hafif panikte. Kılıçdaroğlu’nu karalamak için aklına eseni yapıyor. Yandaş yazarlar “CHP’de değişen bir şey yok, 10 bin kişi Ankara’ya geldi diye seçim kazanılmaz, Baykal olsaydı da aynı şeyler yaşanacaktı” diye yazıyorlar.Acaba?Gerçekten aday Kılıçdaroğlu değil de Baykal olsaydı Ankara aynı coşkuyu yaşayacak mıydı?Açıkçası bana hiç öyle gelmiyor. Salonun içi doğal olarak coşkulu olacaktı. Orası kesin. 1200’ün üzerinde delege, parti örgütü, davetliler salonda yeterli coşkuyu sağlardı. Ama Baykal olsaydı herhalde salonun dışı böyle olmayacaktı. Türkiye’nin her yerinden on binlerce kişi, salona giremeyeceğini bildiği halde Ankara’ya akın etmeyecekti.Kurultay günü de yazdım, dün de; bu olay sadece CHP’ye yönelişin bir göstergesi değildir. Ankara’daki coşku dalga dalga yurdu da sardı. AKP iktidarını “kader” gibi kabul etmeye başlamış milyonlarca kişinin “Bu kaderi değiştirmek galiba elimizde” seslenişidir. Herkesin hesabını buna göre yapması gerek. *****Yandaş basın, “Kılıçdaroğlu’na nasıl vursak?” sorusunun cevabını emlakçılıkta bulacağını sandı. Kılıçdaroğlu, varlığını basından öğrendiği bir evin sahibi oldu! (Gani Yıldız)
Bu yazının CHP Kurultayı ile ilgisi yoktur. Orhan Gencebay’ın son bestesi bu yazının yazılmasında çok etkili olmuştur. Bunun da vadesi 18 aydır. Yani seçimlerden sonrasına kadar... Sevgili okurlar; geçen haftaki pazartesi sohbetimde Deniz Baykal’ın artık geri dönemeyeceğini ama bu rüzgârın Başbakan Erdoğan’ı da peşinden sürükleyeceğini yazmıştım. Bunun da 18 aylık bir vade içinde gerçekleşme ihtimalinin çok büyük olduğunu belirtmiştim.Kehanet değilTahmin ettiğim gibi bu yazı çeşitli çevrelerden tepkiler aldı. Tabii dile getirmeye çalıştığım gerçeklerden hiç hoşlanmayanlar “Kehanetin tutmayacak, yazıyı saklıyoruz, yüzüne çarpacağız” gibi sözlerle saldırdılar. Ama önemli değil, bu bir iddialaşma ya da fal bakma değil, gelişmeleri yakından izliyorum o kadar.Türkiye çok değişecekÇünkü Türkiye değişiyor. Mazlum ve sessiz Türk halkının içindeki vatan sevgisi, demokrasi aşkı, Atatürk sevgisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ruhuna olan sadakati dalga dalga köpürüyor. Çağdaşlığa 90 yıl önce adımını kesin olarak atmış bu halk, Türkiye’yi Orta Çağ karanlığına çekmek isteyen, demokrasiyi ve hukuk düzenini katletmeye kararlı bir zihniyete başkaldırıyor.CHP Kurultayı öncüdürBu kabaran dalganın ilk örneğini CHP’de yaşananlarla birlikte görmeye başladık bile. Herkes biliyor ki şu anda yükselen değer, CHP’den çok CHP Kurultayı’nda kendisini gösteren halkın tepkisidir. Türk halkı artık bu iktidardan bıktı. Milli ve manevi değerlerinin alaşağı edilmesine gösterdiği tahammül sınırı aştı.Komünist-ülkücü artıklarıİktidar kendi zihniyetinde yarattığı iklimle aslında kendisinden olmayan ama çıkarları uğruna kendisine yalakalık yapan faşist bir kesimi yıllardır çok iyi kullandı. Kökleri eski Marksist-Leninistler’le, ülkücülerin de dışladığı Hitler hayranları, yaratılan iklimin ılımanlığından yararlanarak içlerindeki Türkiye düşmanlığını kusmaya başladılar.Türkiye düşmanlığıBunların ortak özelliği Türkiye düşmanlığı. Önce Türk olmanın aşağılık bir duygu olduğunu yaydılar. Türkler kan emici, katliamcı, gaddar, ırkçı olarak tanıtıldı. Kimi zaman Kürtler kullanıldı gaddarlık anlatılırken kimi zaman Ermeniler, kimi zaman Rumlar. Genç neslin zihnine tıpkı Türklerden çekinen Batılıların taktığı “Vahşi Türk” tanımlaması çakılmaya çalışıldı.Yalakaların sinsi savaşıYine bu kesim, iktidarın genlerinde bulunan Cumhuriyet, Atatürk, laiklik, çağdaşlık düşmanlığını, daha entelektüel bir boyutta güya “demokratikleşme, tarihimizle yüzleşme” adı altında sömürmeye ve bu sayede iktidarın desteğini almaya soyundular. Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerini ince ince eleştirenler, sinsi biçimde, zekâ seviyesi düşük, eğitimsiz ve dinsel baskılar altında tutulan kesimlerdeki düşmanlığı yaygınlaştırdılar.Asker düşmanlığıYine bu maskeli faşistler, asker vesayeti uydurmasının arkasına sığınarak Türkiye’deki aydınlar üzerinden operasyona başlayarak halkın gözünde laik demokratik cumhuriyetin teminatı olarak görünen Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmaya başladılar. İktidarın da prim vermesiyle bu yıpratma giderek asker düşmanlığına dönüştü.Yargıyı bağlama girişimiİktidar, 8 yıl boyunca devlet içindeki kurumlarda akıl almaz bir kadrolaşma yaparak neredeyse her yeri ele geçirdi. İçine sızamadığı tek kurum olan orduyu maskeliler marifetiyle ve ne yazık ki son üç Genelkurmay Başkanı’nın başarısız yönetimleriyle etkisiz hale getirdi. Ancak önünde hâlâ bir engel var. O da yüksek yargı organları. Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi. Şimdi hedef bu kurumlar.Anayasa değişiklikleri12 Eylül darbesinin ürünü 82 Anayasası kabulünden üç yıl sonra değiştirilmeye başlanmış ve bugüne kadar kritik 70 maddesi yenilenmiş olduğu halde “Asker anayasası istemiyoruz, Türkiye’yi demokratikleştiriyoruz” yalanı ile içinde yargıyı tamamen iktidara bağlı hale getiren bir anayasa değişikliği paketi gündeme getirildi.Uyarıları dinlemedilerTürkiye’nin gerçek hukukçuları, iktidara biat etmemiş olanlar bu samimiyetsizliği dile getirdiler. Paketin ayrılmasını, 24 maddenin hiç sorun olmadan kabul edilmesini ama yargı konusunun bir daha düşünülmesini önerdiler. Ancak iktidarın asıl amacı yargıyı ele geçirme maddelerini diğer masum maddelerle aynı pakete koyup geçirmekti.Ya yolsuzluklarBu iktidar 2002’de, yolsuzluklara karşı halkın öfkesi nedeniyle seçimleri kazanmıştı. Bütün yolsuzlukların üzerine gideceğini iddia eden iktidar, tam tersini yaptı, yüzlerce yolsuzluk olayına imza attı. Kimi bakanların eş, çocuk ve akrabalarının haksız kazançları dilden dile dolaşırken, bir anda zenginleşen ve burjuva yaşamına özenen yeni zenginlerin lüks merakı da dikkat çekmeye başladı.Korku imparatorluğuİktidar bütün bunları yaparken oluşturulan korku ortamı milyonlarca insanın üzerinde ağır baskı oluşturdu. Milyonlarca insan artık “azınlıkta kaldığına” inanmaya Türkiye’nin “İran’a döneceğini” düşünmeye başladı. Ama korkudan bunları dile getirmekten bile çekindi. Telefon dinlemeleri, gizli kayıtların ortalığa saçılması, elektronik postaların, cep mesajlarının bile iddianamelere girmesi sıradan yurttaşları daha paranoyak yaptı.İşsizlik, yoksulluk diz boyuİlk yıllardaki büyüme, değişen politika nedeniyle geriye döndü. İşsizlik zaten çözülememişti. Zorlamayla ayakta tutulan esnaf, küçük imalatçı, tarım üreticisi hızla gerilemeye başladı. İktidarın oy deposu olarak gördüğü yoksullaştırılıp sadakaya bağlanan kesimler büyümeye başladı. Yoksulluk ülkenin en önemli sorunu haline geldi.Ve artık yeter diyorKendisini “yapayalnız” hisseden, artık Türkiye’nin bittiğine inanan ve tutunacak dal bulamayan halkın ezici çoğunluğu ilk kırılma noktasını 1 Mayıs’ta yaşattı iktidara. O gün “Tek başıma da olsam ağırlığımı göstereceğim” diyen İstanbul’da yüz binlerce, Türkiye çapında milyonlar meydanlara koştu ve yalnız olmadığını gördü. Ayağa kalkan Türk halkı “Bu kadar, artık yeter” diye haykırdı.Orhan Gencebay olayı19 Mayıs günü Türkiye’nin en sevilen ses sanatçısı Orhan Gencebay adeta bu başkaldırışın simgesi olarak “Vatan sağolsun” adlı son bestesini Star TV’de Uğur Dündar aracılığı ile Türk halkına tanıttı. Başından sonuna milli ve manevi değerlerimize bir saygı manzumesi olan bu beste bir anda herkesin dilinde söylenmeye başlandı.Sanatçı duyarlılığıSanatçılar, genellikle bütün halka yönelik oldukları için şahsi görüşlerini ve özellikle siyasi tercihlerini saklamaya çalışır. Ancak Orhan Gencebay, eserinin “siyasi” olmadığını, her Türk vatandaşının genlerine işlemiş olan Türkiye Cumhuriyeti kuruluş felsefesinin bir kez daha hatırlanması gerektiğini belirtti. Öyle sanıyorum ki, Gencebay’ın bu yürekli çıkışı, Türkiye’ye yönelik tehlikenin farkında olmayan ve oyunu AKP’ye veren milyonlarca kişinin de beyninde bir şimşek çaktırdı.DNA’ların harekete geçişiGeçen hafta iktidara yönelik öfkeyi “Türkiye’nin DNA’ları harekete geçiyor” diye tanımlamıştım. Orhan Gencebay’ın Türk halkının yüreğine hitap eden son eserini de gördükten sonra bu Türkiye’nin DNA’ların hareketinin daha da hızlandığını hissediyorum artık. Artık kimse yalnız olduğunu düşünmesin, yenilmişlik duygusu içinde kalmasın. Seçime sadece bir yıl kaldı.Hepinize iyi haftalar.