ANALİZ
Pazar günü oylayacağımız anayasa değişiklikleri içinde iktidar ve yandaşları tarafından “çok önemsenen” bir madde var. Eğer 12 Eylül’de halk “evet” derse yürürlüğe girecek maddeye göre, Anayasa Mahkemesi’ne artık “bireysel başvuru” da yapılabilecek.
Şu andaki uygulamaya göre bir kanunun “anayasaya aykırı” olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi iki yoldan yapılabilir.
Birincisi, 110 milletvekili ortak bir dilekçeye imza atarak Anayasa Mahkemesi’ne başvurabiliyor.
İkincisi ise, görülmekte olan bir dava sırasında mahkeme eğer gerek görürse iddianamenin atıfta bulunduğu yasa maddelerinin incelenmesini Anayasa Mahkemesi’den talep edebiliyor.
Referandumda “Evet” çıkması halinde ise bundan böyle artık her vatandaş Anayasa Mahkemesi’ne “bireysel” olarak başvurarak bir yasa ya da uygulamanın anayasaya aykırı olduğunu ileri sürebilecek.
Anayasa Mahkemesi yurttaşlardan gelen başvuruların kabul edilmemesi konusunda ise tek ve tam yetkili.
Elbette bu kavram kulağa hoş geliyor. Artık vatandaşlar olarak bizlerin de Anayasa Mahkemesi gibi, kapısından bile geçemediğimiz yüksek yargıya başvurabilmemiz, en azından gurur okşayıcı.
İktidar ve yandaşları ise bunun büyük bir devrim olduğunu, Türkiye’nin çağdaş demokrasiler arasında yer alacağını söylüyor.
Peki bu uygulamanın ortaya konması gerçekten çağdaş, demokrat normlara uyuyor mu ve samimi mi?
Anayasa’ya uygun olsa bile uluslararası hukuk normlarına uymayan pek çok yasamız ve uygulamalarımız var. Mahkemelerimiz de bu tür durumlarda yasaları uygulamak zorunda oldukları için “mağdur olduğuna inanan” pek çok kişi soluğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde alıyor.
Bu mahkeme de çoğu kez, Türk mahkemeleri tarafından verilen kararlar, yasalara uygun olsa bile, uluslararası hukuka aykırı olduğu için Türkiye’yi mahkûm ediyor.
Tabii Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmak için Türkiye’deki “tüm hukuki yolların tüketilmiş” olması gerekiyor.
Türkiye’nin başı mahkeme ile çok dertte. Çünkü dediğim gibi yasaların bazıları uluslararası hukuka uygun olmadığı için Türkiye neredeyse davaların tamamını kaybediyor.
Bu nedenle AKP iktidarı yeni bir yol arayışı içinde. Bunun için “geçici bir yol” bulundu bile. Hrant Dink davasındaki rezaletten sonra iktidar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile uzlaşma yoluna gitmeye karar verdi. Yani Türk vatandaşlarının açtığı davalara ille de karşı tezler hazırlanmayacak.
Böyle olması durumunda pek çok dava yine kaybedilecek ama bunun maliyeti de çok yüksek olacak. İşte halkın onayı istenen yeni Anayasa değişikliği ile kulağa hoş gelen “Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı” aslında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurunun önü mü kesilmek isteniyor?
Çünkü, hesap ortada, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurabilmek için “Türkiye’deki tüm hukuki yolların tüketilmiş olması” gerekiyor.
Bu durumda AİHM, Türkiye’den gelecek bir başvuruyu “Henüz tüm yollar tükenmiş değil, Anayasa Mahkemesi’ne başvurun önce” diyebilir, ki diyecektir de.
Avrupa’ya bu kadar çok başvuru varsa, demek ki evet çıkarsa Anayasa Mahkemesi’ne de o oranda başvuru olacaktır. Anayasa Mahkemesi’nin bu başvuruları kısa sürede sonuca bağlaması ise mümkün değildir. Hatta giderek karar süresi uzayacak belki tıpkı AİHM’deki gibi 4-5 yıllık sürelere ulaşacaktır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi zaten 4-5 yıldan önce bir davayı karara bağlayamıyor. Buna 5 yıl da Türkiye’den eklerseniz, eder 10 yıl.
Bu da iktidarın önümüzdeki 10 yıl AİHM kararlarından kurtulması anlamına gelir. Bu nedenle “çok hoş” gibi görünen “bireysel başvuru” hakkı kafamı karıştırıyor.
CANIMI SIKAN ŞEYLER
Havaalanında bir şey yemek içmek
Hemen her hafta hatta bazen birden çok ucağa binince havaalanlarında da zaman geçirmek zorunda kalıyorum. Hele THY rötar yaptığında; ki bu çok sık oluyor, havaalanı bekleme sürem uzuyor da uzuyor.
Sürpriz biçimde uzayan bekleme süreleri içinde yiyecek içecek satılan yerlerden de yararlanıyorum.
Ne zamandır yazacağım, şimdi kısmet oldu, havaalanlarındaki bu tür satış yerleri inanılmaz pahalı.
Örneğin 50 kuruşluk suyu en az 3 liraya içiyorsunuz. Bira falan içmeye kalkarsanız 15 lira vermek zorundasınız. Sandviçler, ki daha iyisine rastlamadım, normalin birkaç katına satılıyor.
Eğer rötar yoksa ve hızlı geçiş yapıyorsanız pek dikkatinizi çekmiyor ama, bekleme süreniz uzarsa ister istemez canınızın çektiği bir şey içiyor ya da yiyorsunuz.
Elbette ben de biliyorum ki havaalanları özel yerlerdir, dünyanın diğer ülkelerinde de buralarda satılan gıda maddeleri pahalıdır. Ama bizdeki gibisine rastlamak da mümkün değildir.
Geçenlerde büyük bir havalimanındaki kafeterya görevlisiyle biraz sohbet ettim. Fiyatların aşırılığını söyledim. “Çok haklısınız” dedi ve ekledi, “Ama siz kiraları biliyor musunuz?”
Havaalanını işleten şirketler, aşırı kâr edebilmek için olağanüstü fiyatlarla yer kiralıyorlar. Sonuçta havaalanlarında da bu tür yerlere gerek var ve işleticiler bu kiraya boyun eğip yerleşiyorlar. Tabii aradaki farkı da “başka alternatifi olmayan” yolculardan çıkarıyorlar.
Sonuçta, siz kazıklanıyorsunuz, havaalanını işleten şirket ise “kâr rekorları” açıklayarak “Türkiye’nin gururu” oluyor.
MERAK ETTİKLERİM
Alışveriş merkezleri eğlence yeri mi?
Seçim yasaklarına bakıyordum. Pazartesi günü başladı ve referandumun yapıldığı Pazar günü, oy verme işleminin sonuna kadar devam edecek.
Yasaklar listesinde, içkili yerlerin, eğlence mekânlarının kapalı olması öngörülüyor. Referandum günü toplu gösteriler, spor karşılaşmaları da yasak.
Şaşırmayın 12 Eylül günü Dünya Basketbol Şampiyonası’nın finali var, ama onun başlama saati yasaklar bittikten sonra.
Merak ettiğim şu: Eğlence yerleri referandum boyunca kapalı olacak. Peki alışveriş merkezleri eğlence yeri kapsamına giriyor mu girmiyor mu?
Buralar her ne kadar alışveriş için kullanılıyorsa da pek çok kente, halkın en önemli eğlence merkezleri de buralar.
Alışveriş yapılmasa bile her gün on binlerce insan buralara gidiyor, gününü burada geçiriyor.
Yüksek Seçim Kurulu’nda olsam, AVM’leri eğlence yeri olarak kabul edip bu Pazar kapalı kalmaları yolunda karar alırdım.
Hem haftada 7 gün 10-10 çalışanlar da bir günlüğüne nefes alır, diledikleri saatte de oylarını kullanırlardı.
HOŞUMA GİDENLER
Sanatçının akıllısı
U-2 grubu ve Bono’yu yıllar öncesinden bilirim severim. Ama açıkçası “ille de konserine gideyim” diye bir hevesim olmadı. Tabii konseri medyadan izleyince pişman olmadım da değil.
Bono, “efsane” unvanını sadece şarkılarının çok sevilmesinden ve popüler olmasından almıyor. Bono aynı zamanda dilini asla tutmayan protest bir sanatçı, bir muhalif.
Muhalif olmak aynı zamanda akıl ve zekâyı da gerektirir. Bono da bu akıl ve zekâyı geldiği İstanbul’da gösterdi herkese.
AKP ve yandaşları Bono’nun gelişini bir tür “Evet” kampanyasına dönüştürmeye çalıştı. Sanki görevmiş gibi Devlet Bakanı Bağış, Bono’yu hiç yalnız bırakmadı. Başbakan da Bono’yu Dolmabahçe Sarayı’nda ağırladı, sanki sultan gibi.
Ama Bono gibi bir sanatçının Türkiye hakkında bilgisi olmadan geldiği düşünülemezdi. Bono öyle olduğunu da gösterdi.
Bono konserine, daha önce hiç konuşmamasına rağmen Zülfü Livaneli’yi davet etti. Livaneli de böyle bir daveti beklemediğini ve tatilde olduğunu anlattı. Bu davet üzerine hemen İstanbul’a geldi Zülfü Livaneli ve Bono’yla sahne aldı.
Bunun önemi şudur: Bono, bir referandum öncesi Başbakan tarafından kullanılmak istendiğini fark etmiş olmalı. Buna çok ince bir cevap vererek “hayır” oyu kullanacağını yüreklice açıklayan Zülfü Livaneli’yi sahneye davet edip onunla bir şarkısını söyleyerek gösterdi.
Nitekim, Egemen Bağış’ın uğradığı protestoya karşılık Zülfü Livaneli’ye Bono’yu bastıran sevgi gösterisi herhalde birilerinin uykusunu kaçıracaktır.
Rock grubu U2’nun konser verdiği sahnenin adı “pençe”ymiş. Yandaş medya için güzel bir alternatif darbe planı ismi! (Gani Yıldız)

