Türbanın ‘baş örtüsüne’ dönüşümü

Haberin Devamı

ANALİZ

Üniversiteler birbiri ardına açılıyor. Kamuoyunun henüz dikkatini pek çekmedi ama, türban yasağı “fiilen” işlemiyor artık. Türbanlı kızlar okullara giriyorlar.

Kapılardaki güvenlik türbanlıları durdurmuyor. Onlar da derslere giriyorlar. Hiçbir hoca da “yasa gereği” türbanlı olanı dersten çıkarmaya cesaret edemiyor. Ayrıca YÖK’ün bu konuda öğretim üyelerine yönelik “üstü kapalı” bir baskısı var. YÖK dedi ki “Bir öğretim görevlisi bir öğrenciyi dersten çıkarıyorsa gerekçesini bir tutanakla bildirecek.”

Bu durumda “kıyafeti nedeniyle” bir öğrenciyi sınıftan çıkardığını söyleyebilecek öğretim görevlisi olabilir mi?
Fiili durum bu olmakla birlikte, AKP ve yandaşlarının “inançları nedeniyle eğitim hakları elinden alınan öğrenciler” edebiyatı devam ediyor. İşte CHP bu noktada “Gelin bu türban konusunu çözelim” diyerek bana göre önemli bir adım attı.

Laiklikle ilgili kaygıları olan bazı kişiler Kılıçdaroğlu’nun türban çıkışını eleştiriyor. Önceki gün yazdığım gibi buna kimse tepki göstermemeli, çünkü AKP ve yandaşlarının elinden bu “türban silahını” artık almak gerek.

Tabii AKP’nin de eli boş durmuyor. Elbette onlar da CHP’nin atağının asıl amacını bildiklerinden, karşı atağa geçtiler.

Dikkat ediyor musunuz, Başbakan Erdoğan “türban” söylemini bırakıp birden “baş örtüsü” kavramına geçti. Oysa her ne kadar daha önce de kimi zaman türban kimi zaman baş örtüsü dese de konuyu bu kadar netleştirmiyordu.

Peki ne oldu da türbandan baş örtüsüne “sert bir geçiş” yapıldı?

Bunun ipuçlarını, iktidara yakın veya iktidar baskısı altında çaresiz kalan televizyon kanallarındaki açık oturumlarda görüyoruz.

Bugüne kadar türban konusunda keskin ve yüksek sesli tartışmalara giren, konuyu hep ünivesitelerle sınırlı tutan konuşmacıların neredeyse tamamı yeni bir söylem geliştirmeye başladılar.

Diyorlar ki “Efendim, inançları gereği insanlar sadece üniversite kapılarında zulüm görmüyorlar ki, kamusal alanda da örtünme yasak, asıl bunun giderilmesi gerekir.”

Birazdan ağızlardaki bakla çıkıyor “inançları gereği devlet hizmetinde çalışma özgürlükleri ellerinden alınmış kesimler de artık bu haklarını alacaktır.”

Özeti; devlet dairelerinde isteyen türbanla çalışmalıdır.
Geldiğimiz nokta budur.

Başbakan da “türban yerine baş örtüsü” diyerek öncelikle üniversitelerde “örtünme kapsamını” genişletmek istiyor.

Bugüne kadar “türban” üzerinden sürdürülen kılık kıyafet konusunun kapsamına bundan sonra “çarşaf, şalvar, cüppe, potur hatta sarık” bile katılabilir.

Yarın “benim inancım böyle, ben çarşafla geleceğim” ya da “şalvar ve cüppe inancım gereği giydiklerimdir, engel olamazsınız” diyeceklerdir. Hazırlık bunun üzerinedir.
İşte CHP’nin atağını, bunlara engel olunması için desteklemek gerek. CHP, AKP’nin silahını elinden alamazsa, yaşayacaklarımız bunlar olacaktır.

*****


Hayatın belden aşağı vurmasıdır, her olayda geçmişi size hatırlatması. (Fur Kaner)

*****


GİTTİM, GÖRDÜM

Mardin ve Cemil İpekçi

Birkaç gündür Mardin izlenimlerini yazıyorum ama, bu kente gidişimin ana nedeni olan Cemil İpekçi’den az söz ettim.

Bugün biraz da Cemil İpekçi’den söz etmek istiyorum.

Cemil İpekçi’nin Mardin’le hiçbir ilgisi yok. Ne bir akrabalığı var ne de geçmişten kalan bir bağlantı.

Cemil İpekçi Mardin’e ziyaret için gidiyor ve o sanatçı kimliği ile kendini kentin büyüsüne kaptırıyor.

Açık söyleyeyim Mardin’e gidip de bu sihirli havaya kapılmamak mümkün değil.

Ama Cemil İpekçi, son derece hassas bir sanatçı. Onun bakışı, onun değerlendirmesi ve ufku çok daha farklı.

İpekçi bu kentten çok büyük işler çıkarabileceğini hissediyor ve orada bir ev tutuyor.

Mardinli Ümit Utku’nun evine yerleşiyor. Kadınlardaki potansiyeli fark ederek çok ilginç bir ideale başkoyuyor.

Bir atölye açıyor, buraya istekli ve meraklı Mardinli kadınları, kızları davet ediyor. Onlara biçki dikiş ve moda üzerine dersler vermeye başlıyor.

2 yıl gibi kısa bir sürede Mardin’li kadınlar Cemil İpekçi’nin deyimiyle “harikalar” yaratıyorlar. Sonunda ortaya geçtiğimiz günlerde yapılan büyük defile çıkıyor.

100’e yakın tasarımda elbette Cemil İpekçi’nin sanatı, ruhu, yeteneği var. Ama o kıyafetlerin çoğunun yaratılmasında o Mardinli kadınlar başrolü oynamışlar, dikişler onlar tarafından yapılmış renk uyumları ve aksesuarların dengesine o kadınlar karar vermiş.

Defileden sonra Mardinli kadınların hepsi sahneye çıktılar.

Kiminin başı açık kiminin kapalı, kimi hayli dekolte bile. Hepsinin ellerinde birer mum vardı.

Cemil İpekçi “Bir mum başka mumu yakarak değerinden bir şey kaybetmez” felsefesini anlattı sahneden ve o kadınlardan biri elindeki yanan mumla yanındakinin mumunu yaktı. O diğerinin, diğeri ötekinin mumunu yaktı. Kısa süre sonra bütün kadınların elindeki mumlar yanıyordu. Ne ilk yanan ne de son yanan mum değerinden hiçbir şey yitirmemişti.

Bir noktayı daha belirtmek istiyorum. Mardinliler Cemil İpekçi’yi çok seviyorlar. Aykırı kimliği, çok ilginç giysileri, küpeleri, bıyıkları, sıfır saçı ile zaten dikkat çekmemesi mümkün olmayan Cemil İpekçi için en çok şu sözü duydum: “Kendi özel hayatı bizi hiç ilgilendirmiyor. Ama o bizi seviyor biz de onu, Çünkü Mardin’e çok büyük katkısı var.”

Cemil İpekçi defilesini Türkiye’den 7-8 TV kanalı ve bir avuç gazete muhabiri izledi. Ama dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen 26 gazeteci üç gün Mardin’de kaldı.

Keyiflerine diyecek yoktu. Mardin için kötü bir şey yazacaklarını hiç sanmıyorum. Bu bile yetmez mi?

*****


Terörist başı, “İşler yine geldi bana düğümlendi” demiş. İşlerin bu hale gelmesi karşısında insanın boğazı düğümleniyor! (Gani Yıldız)

*****


MERAK ETTİKLERİM

Liberaller Cuma’da yoktu

MHP dün ilginç bir gösteri ile seçim kampanyasını başlattı.

Çok sayıda MHP’li Kars’taki Ani Harabeleri’nin bulunduğu yerdeki Fethiye Camii’nde Cuma namazı kıldı. Amaç Sümela Manastırı ve Akdamar Kilisesi’nde yapılan “ayinlere” bir cevap vermek olarak açıklandı.

Fethiye Camii’ndeki (Müzesi) Cuma namazında gözlerim kimi liberalleri aradı. Ama yoktular. Oysa daha önceki Sümela Manastırı ve Akdamar Kilisesi’ndeki ayinlere katılmışlardı.

Hristiyan ayini olunca katılmak iyi oluyor da Müslümanların cuma ibadeti olunca neden ilgi gösterilmiyor acaba?

Ayrıca her üç mekân da aslında müze. Nasıl Hristiyanlar “müzeleştirilmiş bir mekânda” ayin yapabilmek için çok çaba harcadılarsa, Müslümanlar da “müzeleştirilmiş başka bir mekânda” Cuma namazı kılmak istediler.

Galiba eylemi yapanlardan kaynaklanıyor bu farklılık. O zaman da Hristiyanların ayini “demokrasi ve insan hakları gereği” sevgi çemberine alınırken, Müslümanların Cuma namazı “ideolojik ve dini siyasete alet eden” bir eylem muamelesi görüyor.

DİĞER YENİ YAZILAR