Rahmetli Cüneyt Koryürek’in masasının üzerinde duran bir kitabın adı bu. 50 sayfalık bir kitaptı. Ne yazık ki yazarını not etmeyi unutmuşum. Belki yazdığım kelimelerin yerleri farklıdır diye kitabı Google’da arattım, bulamadım.Ama yıllardır aklımdadır bu kitabın adı. Gerçekten de bir düşünün, nice akıllı diye bildiğimiz insanların aldıkları aptalca kararlar yüzünden başlarına neler geldiğini bilmiyor muyuz?CHP’de Önder Sav ve arkadaşlarının yaptıklarını izleyince bu kitap yine aklıma geldi. Kendi kendime “al sana kitap için yeni bir içerik işte” dedim.Herhalde kimse 53 yıldır CHP yönetiminde olan Önder Sav için aptal diyemez. Zekâsından şüphe edemez. Vatanseverliğini, Atatürkçülüğünü, devrimciliğini, Cumhuriyet’e bağlılığını sorgulayamaz.Ama bu nitelikler kuralı bozmuyor ve bir kişinin aptalca kararlar almamasına yetmiyor.Lütfen buradaki “aptal” sözünü bir hakaret olarak algılamayın. Kimileri de heyecana kapılıp kendilerini son günlerin modasına kaptırıp linç operasyonlarına falan da girişmesin.Sonuçlara bakıyorum; Sav ve arkadaşlarının tutum ve davranışları hiç de akıllarına, zekâlarına ve diğer özelliklerine uygun değil.Demek ki kural bozulmuyor ve en akıllı adamlar bile aptalca kararlar alabiliyormuş.Sav ve arkadaşları erkanlara çıkıp en “sevimsiz” biçimde Kılıçdaroğlu’na saldırdıklarında, mahkemelere koşuşturduklarında kamuoyunun kendileri hakkında ne düşündüğünü fark edemiyorlar mı?Haydi heyecana kapıldılar ve göremediler ilk anda. En azından medyada güven duyabilecekleri birçok kalemin durumu anlatmasını da dinlemek istemiyorlar hiç.CHP’yi açmaza sokmanın seçimlerde ağır bir bedel olarak ödeneceğini, zaten iktidarın yarattığı korku imparatorluğu yüzünden CHP’ye açıkça yanaşamayan geniş kitlelerin daha da umutsuzluğa sürüklendiğini fark etmiyorlar mı?Kılıçdaroğlu’nu devirseler ve “şeklen” hukuki bazı gerekleri yerine getirseler bile CHP’yi başarıya götüremeyecekleri çok açık bir gerçek.CHP’deki bir grubun bu “akılsız” girişimini durduracak güç sokakta. En fazla birkaç gün içinde sokaktaki tepki CHP’yi seçimlere az zaman kala parçalamaya kalkanların da aklını başına getirecektir.*****Kılıçdaroğlu yara sarmaya bugünden başlamalıCHP’de bundan sonra ister seçimli ister seçimsiz kurultaya gidilsin, en azından seçime kadar Kılıçdaroğlu’nun yerinden indirilmesi çok az bir olasılıktır. Belli ki Önder Sav ve sevenleri bir süre daha çırpınacaktır ama bunun çare olmayacağını görecekleri de bellidir, ki bana göre çoktan gördüler de, yiğitliğe halel getirmemek için bir tür “vuruşarak çekilme” taktiği uyguluyorlar.Kemal Kılıçdaroğlu artık CHP’nin gerçek genel başkanıdır ve seçime de Kılıçdaroğlu ve ekibi götürecektir partiyi.Geçmişe baktığımızda CHP’de iç çatışmanın ilk kez çıkmadığını görürüz. CHP’de iç kavga hiç bitmediği gibi partinin defalarca bölündüğünü ve ortaya yeni partilerin çıktığını biliyoruz.Ayrıca unutmamak gerekir ki Demokrat Parti de CHP’nin bölünmesiyle ortaya çıkmıştır.Ancak geçmişe bakınca gözlediğim önemli bir hata var. CHP içindeki çekişme ve çatışmalardan sonra, iş başına gelenler yara sarma, küsenleri geri getirme, gönül alma gibi aslında çok gerekli eylemleri hep ihmal etmişler.Bu nedenle partiden kopanlar uzun süre geri gelemedikleri gibi genellikle de CHP aleyhine kampanyaların içinde olmuşlar.Kılıçdaroğlu, karizması ve karakteri ile CHP’deki bu geleneği de bozmalı. Yara sarma, gönül alma, küskünleri kazanma konusunda çalışmalarına daha bugünden başlamalı.Önder Sav’ın yanında yer alan ve şu anda Kılıçdaroğlu’nun karşısında gibi olan pek çok kişinin pek çok gerekçesi var. Yani eğer CHP’de Kılıçdaroğlu’na karşı bir tepki oluşmuşsa, bu tek nedenden kaynaklanmadığı gibi kişilere göre de farklılık gösteriyor.O halde Kılıçdaroğlu, herkesin kendine ait olan gerekçelerinden yola çıkarak hızla yaraları sarmalı ve seçime öyle hazırlanmalıdır.Kılıçdaroğlu bunu başarabilirse, inanın bu da bir devrim olacaktır.*****Araçlara farklı muameleMerhaba Can Bey, Feribot iskelelerinde yapılan bir haksızlık uzun zamandır canımı sıkıyordu. Size de bildirmek istedim. Pendik-Yalova feribotu iskelelerinde Mercedes Vaneo Family tipi arabamızı ticari oto sanıyorlar, fakat ruhsatı göstererek, gişe görevlisini arabamızın ticari olmadığına ikna ederek, normal tarifeden geçiş ücretini ödememiz mümkün oluyor. Ancak, Eskihisar-Topçular iskelesindeki memurlar ruhsattaki bilgilere aldırmıyor ve arabanın görünüşüne bakarak ticari olduğuna karar veriyorlar. İşin komik tarafı arabanın tipi Vaneo Family olduğundan tasarlanır ve üretilirken her şey çocuklu ailelere uygun olarak yapılmış! Herhalde başka ailelerin de başına aynı şey geliyordur. Keşke bu yanlışlık düzeltilse! Saygılarımla, Sedef TuranNOT: Bir başka okurumdan gelen şikâyeti de bu vesileyle aktarayım. Bu okurumun da Subaru marka Sedan binek otomobili de görünümü nedeniyle deniz otobüslerinde arazi aracı olarak kabul ediliyor ve fazla ücret alınıyormuş.Oysa ücretlendirme, o sıradaki görevlinin algılamasına göre değil, ruhsatlarda ne yazdığına göre yapılmalı herhalde.*****Toplu taşıma bu kadar pahalı olmazİstanbul’da toplu ulaşım araçlarına yapılan zamlar halkın büyük öfkesine neden oluyor. Daha önce tüm ulaşım araçlarını kapsayan tek fiyat uygulamasından vazgeçilmesi ve duraklara göre farklı ücretler alınmasına tepki var.Bunun ötesinde, fiyatların küsurlu olmasının da sıkıntı yarattığı görülüyor. Örneğin Metrobüs’teki 1.95’lik fiyat aynı zamanda “yolsuzluk” iddiası olarak da ortaya atılıyor. Bazı okurlar “metrobüse parayla binenler çoğu kez bu beş kuruşları almıyor, bunlar kime kalıyor, 10 bin kişi beş kuruşunu bıraksa ortaya çıkan meblağ müthiş ama” diyor.Metrobüse 2 lira yerine 1.95 fiyat koymak bana göre göz boyamaktan başka bir şey değil. Hem psikolojik olarak “2 lira” denmemiş oluyor, hem de güya “Türk Lirası’nın ne kadar değerli olduğu” gösterilmek isteniyor. İlgililer de herhalde bu şikâyetleri duyuyorlardır ama, ben de uyarayım istedim.*****REFERANDUM DAVASI:3 TRT yöneticisi için hapis istemiTRT 1 Koordinatörü Bülent Ata, Samanyolu TV Genel Yayın Yönetmenliği’nden TRT Haber Koordinatörlüğü’ne transfer olan Ali Ahmet Böken ve TRT 6 Koordinatörü Fethullah Kırşan hakkında, “halk oylaması sürecindeki yayınlarda, ağırlıklı olarak Anayasa değişikliğinin lehindeki görüşlere yer vererek, görevlerini kötüye kullandıkları” iddiasıyla dava açıldı.CHP’nin şikayeti üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma sonucu hazırladığı iddianamede sadece şikayetçilerin yakındığı, belirli tarihlerdeki “Medya Müfettişi”, “Haber Tadında”, “Enine Boyuna” ve “Şem u Yekşem” programı ile haber programlarının değil, referanduma ilişkin tüm programların değerlendirildiği belirtilerek, “Bilirkişi incelemesine göre, TRT Haber kanalının çeşitli tartışma programlarında, gerek sunucuların, gerekse konukların ağırlıklı olarak aynı görüşü destekledikleri, karşıt görüşün temsilinin ise sınırlı kaldığı; TRT 1 ve TRT Haber kanallarında yayınlanan ’Halk Neyi Oylayacak?’ ve ’12 Eylül Referandum’ programlarında, bu değişikliğin lehindeki açıklamalara ve yorumlara yer verildiği,halk oyuna sunulan değişikliğin olumlu olarak yansıtıldığı belirlenmiştir” denildi.İddianamede, 3 kanalın incelenen yayınlarının “TRT’nin tek yönlü, taraf tutan yayın yapmamasını ve bir siyasi partinin, grubun, çıkar çevresinin, inanç veya düşüncenin menfaatlerine alet olmamasını” düzenleyen 5’inci, Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkındaki Yasa’nın, “seçim dönemlerinde yayınların, Yüksek Seçim Kurulunca (YSK) düzenleneceğine” ilişkin 27’nci ve YSK’nın “radyo ve televizyonların Anayasa değişikliğiyle ilgili olarak tek yönlü, taraf tutan yayınlar yapamayacaklarına ve görüşler arasında fırsat eşitliği sağlayacaklarına ilişkin” 31 Mayıs 2010 tarihli ve 353 sayılı kararına aykırılık teşkil ettiği kaydedildi.Bu nedenle Ata, Böken ve Kırşan’ın, “görevi kötüye kullanmak” suçlamasıyla 1’er yıldan 3’er yıla kadar hapis cezasına çarptırılmaları istendi. TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, TRT Televizyon Daire Başkanı Nimet Ersin ile Haber ve Spor Yayınları Dairesi Başkanı Ahmet Çavuşoğlu hakkında,aynı soruşturma kapsamında ek kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi.
ANALİZDünkü yazımda CHP’nin kurtuluş yolunda adımlar atmaya başladığını belirterek “Artık CHP’de particilere karşı partililerin kazanması gerek, kamuoyunun da beklediği bu” diye yazmıştım.Üzerinden 24 saat bile geçmeden CHP’de “devrim” niteliğinde bir değişim yaşandı. Genel Başkan Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’nin önünü tıkayan bir ekip tasfiye edildi.Bu değişimin asıl etkisi kamuoyunda görülecektir. Önder Sav ve kendisini sevenlerin CHP’ye köstek olduğuna inanan ve bu nedenle CHP’yi bir “alternatif” olarak görmeyen önemli bir halk kesiminin yüreği ferahlamıştır.Öyle sanıyorum ki, kamuoyunda bugünden itibaren hava tıpkı Deniz Baykal’ın Genel Başkanlığı bırakması ve Kemal Kılıçdaroğlu isminin öne çıkmasındaki gibi olacaktır.Kemal Kılıçdaroğlu bu ikinci dalgayı iyi değerlendirir ve ilk dalgadaki gibi sönmesine neden olmazsa CHP yaklaşan seçimlere daha güçlü biçimde gidecektir.Elbette Önder Sav ve sevenleri, bugüne kadar parti yönetiminde çok etkili olduklarından, parti içi ilişkileri ve uygulamaları çok iyi bilmektedir ve bu nedenle ellerinde Kemal Kılıçdaroğlu’nu sıkıştıracak hukuki materyaller vardır.Nitekim Önder Sav, Kılıçdaroğlu ile tüm ilişkileri koparma noktasına gelen açıklamaları, sanıyorum ki elindeki bu güce dayanarak yapmaktadır.Önümüzdeki günlerde, yeni bir Kurultay toplanması, Kılıçdaroğlu’nun tasarrufunun mahkemeye taşınması ve hatta partide çatlak oluşmasını sağlayacak bir girişimde bulunulması olasılığı vardır.Buna karşın, Önder Sav ve sevenleri birkaç gün içinde kamuoyunun baskısını üzerlerinde hissedeceklerdir. Bu da, hukuksal oyun oynama becerisine rağmen Sav ve ekibinin elini kolunu bağlayacaktır. Çünkü siyasette hiç kimse kamuoyunun akıntısına karşı kürek çekmeye cesaret edemez. Ettiğinde ise hüsrana uğrayacağını bilir.Şunu da belirtmeliyim ki CHP’de dün ortaya çıkan görüntüler siyasetimiz ve hatta demokrasimiz adına sevinilecek görüntüler değildir. Ancak öyle anlar gelir ki, etrafı biraz kırıp dökmeyi de göze alarak fiili durum yaratmak zorunda kalırsınız.CHP’deki son gelişme “zorunlu bir fiili durumdur” ve bunun sonucu CHP için çok daha hayırlı olacaktır.*****BUNU YAZMAK GEREKCHP bölünmezPartiler içinde bu tür gelişmeler olduğunda, akla gelen ilk sonuç partinin bölünmesidir. Nitekim siyasi tarihimize baktığımızda, Genel Başkan’a yönelik ağır eleştirilerin yaşandığı, hukuksal tartışmaların çözümsüz biçimde yürütüldüğü dönemlerde partiler hep bölünmüştür.Hatırlayanlar olacaktır, örneğin Adalet Partisi benzer bir biçimde bölünmüş ve Ferruh Bozbeyli’nin başkanlığındaki Demokratik Parti ortaya çıkmıştı. Yine Ecevit’le yine aynı biçimde ters düşen Turhan Feyzioğlu ayrılarak Güven Partisi’ni kurmuştu.Her ikisi de başarısız olmuşlardı ama CHP’ye büyük hasarlar vermeyi de başarmışlardı.Şimdi görüldüğü kadarıyla ve yapılan yorumlara göre CHP yeni bir bölünmenin eşiğinde gibi.Oysa ben buna hiç ihtimal vermiyorum. Yani Kılıçdaroğlu’nun önümüzdeki hafta içinde duruma hâkim olduğunun anlaşılmasından sonra CHP’de hiç kimse yeni bir parti kurmaya cesaret edemez.Kılıçdaroğlu Genel Başkan seçildiği sırada “Kimse yanılmasın, Kemal Bey’i başkanlığa CHP delegesi ya da Önder Sav seçmedi. Kılıçdaroğlu halkın partiye baskısıyla seçildi” diye yazmıştım.Şimdi aynısını bir kere daha yaşayacağız. Önder Sav ve arkadaşları, göreceksiniz konuştukça batacaklardır. Sav ve ekibi şu anda delegeler üzerinde hâkim görünebilirler. Ancak kamuoyunda oluşan hava delgeleri de mutlaka etkileyecektir. Aynı şekilde Parti Meclisi de yön değiştirecektir.O halde CHP’nin bölünmesi ve yeni bir partinin ortaya çıkması ancak hayaldir. Türkiye’nin genel siyasi ortamında, solda CHP’den kopmuş yeni bir partinin başarı şansı olmadığını herhalde bizzat kurmaya kalkanlar da görecektir.Peki Kılıçdaroğlu’nu istemeyenler ne yapar? Bir kenara çekilirler ya da partiden uzaklaşırlar. Kendileri dahil bir miktar küskünler grubu yaratırlar. Kamuoyunda da küsenler çıkabilir. Ama sanıyorum küsenlerden çok daha fazla kişi partiye destek olmaya gelir.*****YENİ ÖĞRENDİMABD ile işler zorAmerika’dan yeni dönen eski siyasetçi bir dostum aradı ve “Amerikan seçimlerini izledin mi?” diye sordu. “Herkes kadar” dedim. Sonra da ekledim “Tabii herkes kadar dediğim sonuçları öğrenmek açısından, ama galiba Türkiye için pek hayırlı olmadı.”Eski siyasetçi “Hem de hiç iyi olmadı” dedi. “Bakma şimdi iktidar yanlıları Cumhuriyetçilerin bizim iktidara gülücükler dağıttığını söylüyor ama durum hiç de öyle değil” diye sürdürdü konuşmasını.“Ne olabilir?” diye sordum. Eski siyasetçi şöyle anlattı:“Cumhuriyetçiler artık daha hâkim durumda. Özellikle İran konusunda çok şahinler. Obama ise durumu daha sakin götürmek istiyor. Buna karşın Cumhuriyetçilerin baskı ve engellemelerine direnemez. Bu durumda Türkiye için esprili biçimde söylenen (test edeceğiz) sözleri gerçeğe dönüşecek.Türkiye, İran konusunda ikircikli olursa Amerika’nın öfkesini çekecektir.”Siyasetçi dostum en çarpıcı sözleri en sonda söyledi: “Bugünkü iktidar ABD ile hiç sorun çıkarmadan yürüdü bugüne kadar, istenileni hep yerine getirdi. İran konusunda da yerine getirecek kuşkun olmasın, ama iç politikaya da oynamak için direniyor gözükecek. Obama bunu tolere edebilirdi, ama Cumhuriyetçilerin baskısı nedeniyle iktidar durumu iç politika malzemesi yapamazsa, kamuoyunda puan kaybeder.”*****OKURDAN MESAJLAREmekliye çileSayın Can Ataklı; ben SSK emeklisiyim ve aldığım emeklilik maaşı yetmediği için 73 yaşında olmama rağmen ek iş yapmak durumundayım. Kozyatağı’nda oturuyor, Mecidiyeköy’de çalışıyorum. Eskiden Kozyatağı-Mecidiyeköy otobüsü vardı ve tek biletle gidiliyordu. Ben de 65 yaşın üstünde olduğum için indirimden de yararlanarak işe gidebiliyordum. Ne hikmetse bu hat iptal edildi ve bizler çift katlı otobüsler veya tıklım tıklım Tuzla otobüslerine mahkûm edildik. Üstelik bu ulaşım vasıtalarında çift tam bilet uygulaması var ve belediyenin biz yaşlılara tanımış olduğu indirimden faydalanamıyoruz. Yani bu ne pehriz bu ne lahana turşusu vaziyetleri. Biliyorum bu yazımı ilgililer kaale almayacaklardır. Bu durumu sizinle paylaşarak içimdekileri döküp rahatlamak istedim, çünkü sizin vatandaşın derdini dinleyen nadir kişilerden biri olduğunuzu biliyorum. Hürmetler sunarım. Özkan S.*****Hükümetin teklifi yasalaşırsa, “görevi kötüye kullanma” suç olmaktan çıkıyor. Peki bu durum, kanun yapıcıların görevlerini kötüye kullanması olmuyor mu? (Gani Yıldız)
Birkaç gündür CHP yine çok gündemde. Çünkü Yargıtay tarafından yapılan “Kurultay’da tüzüğünüzü değiştirmiştiniz, ama hâlâ uygulamıyorsunuz, bunun yaptırımı ağır olur” uyarısı nedeniyle parti kaynıyor.Anlaşıldığı kadarıyla bu tüzüğün uygulanması halinde, örgüt üzerinde büyük gücü olduğu söylenen Genel Sekreter Önder Sav’ın yetkilerinde azalma olacak.Dolayısıyla Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun gücü artacak ve partisine daha fazla hâkim olma olanağını bulacak.Kılıçdaroğlu bu gücü iyi kullanırsa, CHP’nin nihayet bir “alternatif” olma şansı da ortaya çıkacaktır.Ancak görünen o ki CHP’deki bu yeni gelişme, AKP yandaşları arasında bir tür endişe yaratmış durumda. Şimdi ısrarla CHP’de bir bölünme yaşanabileceğini, partinin kan kaybedeceğini, karışacağını yaymaya çabalıyorlar.Kendi analizimi hemen yapayım: Bu gelişme CHP için çok hayırlıdır. Önder Sav ve kendisini sevenlerin partiyi böleceğini sananlar kesinlikle yanılıyorlar. Çünkü Önder Sav ve sevenleri eğer gerçekten harekete geçer ve partiyi ele geçirmeye çalışırlarsa, işte o zaman tamamen tasfiye olurlar.“Önder Sav örgüte çok hâkim” iddialarının da hiçbir temeli yok. Bugüne kadar hiçbir şey yapmamış, sandıklara bile sahip çıkma becerisi göstermemiş, sadece belediye imar toplantılarında ortaya çıkan bir kısım CHP örgütünün tasfiyesi, aileleriyle birlikte belki birkaç yüz bin oyu da götürür.Ama inanın, eğer CHP bu kez yakaladığı fırsatla değişimi gerçekleştirebilecek adımları atarsa, giden 300 bin oyun yerine onun 10 katı oy gelir.Önder Sav ve sevenleri, parti içinde tartışma yaratıp, tamamen “particilik” esaslarıyla güç gösterisi yapmaya kalkarlarsa bunun ters tepeceğinden de emin olmalılar bana göre.Çünkü partinin içiyle, kamuoyu çok farklı. Örgüt denen nesne kendisini ne kadar güçlü sanıyorsa, aslında sokakta o kadar güçsüz.Ve bu örgütün tamamına yakınının gitmesi, CHP’li olan olmayan kamuoyunda büyük sempati toplayacaktır.Zamanında Baykal’a yönelik bir eleştiri vardı. “Baykal, CHP’nin başında oldukça oyumu vermem” diyen yüz binlerce kişiden söz edebiliriz.Şu anda da Kılıçdaroğlu’nun ya da CHP’de değişimin önünü tıkayanlar için kamuoyunda söylenen bu. Partinin başına çökmüş, “Ben olmazsam CHP de olmaz” diyen zihniyet uzaklaşırsa CHP’nin önünün açılacağını, oy patlaması bile yapacağını görmemek için sokağa hiç çıkmıyor olmak lazım.*****Bir metrekareBaşbakan Cumhuriyet Bayramı nedeniyle yaptığı konuşmada “bir metrekarelik kumaşa takarak Cumhuriyet korunmaz” dedi.Yanlış mı? Değil. Zaten korunamadığı da ortada. Nedeni ister bir metrekarelik kumaş olsun ister başka bir şey, Cumhuriyet’in korunamadığı ortada.Başbakan’ın bu sözlerini yandaşlar pek beğendiler ve “normalleşme” çığlıkları arasında övgülerini dile getirdiler. Oysa bu tür çıkışların bir de tersi vardır. Eğer siz “bir metrekare kumaşa takılıp Cumhuriyeti koruyamazsınız” derseniz, size de “bir metrekarelik kumaşa takıp Cumhuriyeti yıkmak istiyorsunuz” diyebilirler. ***AKP’liler, seçim tarihinin 12 Haziran olmasını istiyormuş. On iki uğurlu sayıları olsa gerek, zira 12 Eylül’de hedefi 12’den vurdular! (Gani Yıldız)*****‘Asker suç işledi’Öncelikle söylemeliyim ki bana göre “ironik” nitelikteki dünkü yazımı bazı okurlarım yanlış değerlendirmiş. “Askeri vesayet hortladı!” başlıklı yazımda askerin Cumhurbaşkanlığı resepsiyonuna gitmemesinin suç olduğunu ileri sürdüğümü sanmış.Oysa öyle demedim. Ama şunu da söylüyorum: “Cumhurbaşkanı daveti belki nezaket cümleleriyle yapılır, oysa bu bir tür emir gibidir, yerine getirilir.”Yazının sonunda da açıkça soruyorum “Ankara’da bilmediğimiz bir şeyler mi oluyor” diye.Ben “asker suç işledi” demedim ama iktidar sözcülerinin söyledikleri bu. Zaten eleştirdiğim ve sorguladığım da bu.Ömer Çelik “Asker suç işledi, emre itaatsizlik etti” dedi. Hemen arkasından ekledi: “Müeyyideyi boş verin.”Yani ne demek şimdi bu? Bir iktidar kendine bağlı olduğunu her fırsatta ve ısrarla söylediği bir kurumu “suç işlemekle” itham edecek, ama sıra müeyyideye geyince “geçin şimdi onu” diyecek.Burada devlet anlayışı, samimiyet, kararlılık var mı?İktidar bu tavrıyla, “vesayet altındaydılar” diye eleştirdiği geçmiş dönem yönetimleriyle aynı duruma düşmüş oldu.Ama tabii, müeyyide olarak Ergenekon olayında yeni bir dalga da gelebilir. Çünkü bugüne kadar sistem böyle işledi.*****Hangi inanca inanacağız?Cumhurbaşkanlığı resepsiyonunda ismi okunanlar tek tek salona giriyorlar ve önce Cumhurbaşkanı Gül’ün, ardından da Birinci Hanımefendi’nin elini sıkıp ikram yapılan salona geçiyorlar.Derken Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın adı söyleniyor yüksek sesle. Akdağ geliyor, erkek Gül’ün elini sıkıyor ama kadın Gül’ün önünden geçip gidiyor. Onun elini sıkmıyor.“İnanç” gereği mi kadın eli sıkmadığı sorulunca da çark edip “hayır yok öyle bir şey, kutlama trafiğini aksatmamak için öyle yaptım” diyor.Zannedersiniz ki Akdağ’ın arkası uzun kuyruk olmuş. Fotoğrafa bakıyorsunuz ondan sonra gelen üç metre geride, ne trafiği. Daha da komiği “bakanlık” açıklama yapıyor ve “Bakanımız kadın eli de sıkar” diyor bu açıklamada.Geçelim.Yine sırada türbanlı bir kadınla kocası var. Kadın önde, Cumhurbaşkanı’nın elini sıkmıyor, selam verip geçiyor, Birinci Hanımefendi’nin elini sıkıyor. Arkadan gelen kocası ise her ikisinin de elini sıkıyor.Evin kadını erkek eli sıkmıyor ama evin erkeği kadın eli sıkıyor. Bu durumda kimin inancına inanmamız gerek?*****Partililer ve particilerSiyasetçiler ikiye ayrılır. Bir kısmı partilidir. Diğer kısmı da partici.Partili, ülkenin geleceğini düşünür, halka hizmet için çabalar, bunun için kendi yaşamından bile fedakârlık yapar.Partici içinse tek hedef parti içinde egemen olmaktır. Onun için seçim kazanmak demek aslında kongre kazanmaktır. Halkın sorunlarıyla uğraşmak, ülke için çareler aramak, fedakârlık yapmak onların sözlüğünde yoktur.CHP uzun yıllardır “particilerin” egemenliğinde.Bu durum değişmedikçe de CHP’nin ilerlemesi, halkın gönlünde yer etmesi ve seçimlerde alternatif olması mümkün değildir.CHP’de şimdi yine bir kargaşa dönemi yaşanıyor. Ben bunu “partililerle particilerin mücadelesi” olarak görüyorum.Bu mücadelede kendilerini olmazsa olmaz sayan particiler kazanırsa CHP tekrar sadece muhalefet olma konumunda kalır. Particiler de iktidarın nimetlerinden koparabildikleriyle yetinip, parti duvarlarını daha da yükseltmeye çalışır.CHP önemli bir kavşakta. Artık bu kez partililer kazanmalı.
ANALİZİktidar bir işi çok iyi başardı. Sürekli yıpratma hamleleriyle Türk Silahlı Kuvvetleri’ni “etkisiz güç” haline getirdi.Bunu yaparken de “ileri demokrasi” tanımını kullanarak Türkiye’nin bugüne kadar “askeri vesayet altında” yaşatıldığını, ama artık bu dönemin bitirildiğini vurguladı.Anayasa değişiklik paketinin kampanyasını bile bu eksen üzerine oturtarak, halkın duygularını da istismar ederek Silahlı Kuvvetler’e yönelik derin bir öfkenin oluşmasını da sağladı.Ergenekon süreci ile başlayan “etkisizleştirme” operasyonu daha sonra içinde Silahlı Kuvvetler’in mensuplarının bulunduğu çeşitli suç örgütlerinin ortaya çıkarıldığı iddiası ile iyice güçlendirildi.Son olarak da kamuoyunda “askerin hassasiyeti” olarak bilinen bazı konularda çok ciddi değişiklikler yapılarak aslında operasyon tamamlandı.Ancak şimdi çok ilginç bir durumla karşı karşıyayız. Asker, Cumhuriyet’in 87. Kuruluş Yıldönümü nedeniyle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından verilen “tek” resepsiyona katılmadı.Bunun yerine kendi içinde alternatif bir resepsiyon düzenledi.Bayramdan önceki bir yazımda resepsiyona katılıp katılmama konusunda gözlerin CHP üzerinde olduğunu ama asıl askerin tavrının henüz bilinmediğini yazmıştım.Gerçi o günlerin atmosferinde askerin resepsiyona katılmama gibi bir tutum içine gireceğini de kimse tahmin etmiyordu.Hatta tam tersine üst üste gelen bazı gelişmeler, Hayrünnisa Gül’ün türbanına askerin selam durması, 3 yıl önceki Aslan Güner olayının her nedense şimdi düzetilmesi, askerin resepsiyon boykotunu hiç düşünmediği şeklinde yorumlanmıştı. Oysa beklenenin aksine asker resepsiyona katılmadı. Katılmadığı gibi usulen temsilci bile göndermedi.Askerin neden resepsiyona katılmadığı konusunda bu yazıda bir yorumda bulunmayacağım. Çünkü bana göre önemli olan iktidarın bu konudaki tavrı.Başta Başbakan olmak üzere hükümet üyeleri ve AKP sözcüleri, askerin resepsiyona gelmemesini ağır dille eleştirdi.Ancak, iktidar askerin resepsiyona katılmamasını eleştirmek durumunda değil, tam tersine hesabını sormak durumunda. Eğer bana davetiye gelseydi ve katılmasaydım, bunun bir yaptırımı yoktur, konu tamamen benim nezaketimle ilgilidir.Aynı şekilde siyasi parti temsilcilerinin de davetli olduğu halde katılmamaları kendi sorunlarıdır.Buna karşın, asker devletin bir parçası olarak Cumhurbaşkanı’nın davetine katılmama lüksüne sahip değildir.Çünkü Cumhurbaşkanı daveti her ne kadar “nezaket cümleleri” ile yapılıyorsa da aslında bir “emir” niteliğindedir. Cumhurbaşkanı’nın davetini bir devlet görevlisinin reddetme hakkı yoktur ve olamaz da. Böyle bir hakkı olmadığına göre, görevin yerine getirilmemesinin bir yaptırımının da olması zorunludur. Peki iktidar ne yapıyor? Sadece kınıyor. Dönelim geçmişe. “Askeri vesayet var” denilen dönemde de yaşanan buydu aslında. Asker bir tavır koyardı, siyasi iktidarlar buna katılmasalar bile ya boyun eğerdi ya da sessiz kalarak olayı geçiştirirdi. İyi güzel de, bu iktidar da aynısını yapıyor şimdi. Gereğini yapmak yerine “eleştirerek” işin üstünü kapatmaya çalışıyor. Ankara’da bilmediğimiz şeyler mi oluyor?Askeri vesayet hortladı mı?Yoksa iktidar “vesayet dönemi kapandı” derken doğruyu söylemiyor muydu?*****BUNU YAZMAK GEREKGidişler böyle olmamalıDeniz Baykal’ın CHP’nin başında kalmasının artık partiye yarar değil zarar getirdiğine inanıyordum. Ama alçak bir tuzak ve komplo sonucu partisinin başından uzaklaşması da içimi çok acıtmıştı. Türk siyasetine çok önemli katkılar yapan bir siyasetçinin böyle gitmesi hiç hoş değildi.Aynı şekilde Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi’nin de mesleği bırakmak zorunda kalmasına neden olay içimi acıttı.Meslek hayatı neredeyse benim yaşım kadar olan Ekşi, onuruna yakışır biçimde emekliye ayrılmalıydı. Ama olmadı.Gerçi “kendi ayağına kurşun sıkmak” deyimine uygun biçimde, hiç gereksiz bir cümle yazdığı için ağır tepki aldı ve gereğini yerine getirdi.Asıl üzücü olan ise, bu olayı bahane edenlerin Oktay Ekşi üzerinden yürüttükleri ağır hakaret kampanyası. Gazeteci de olsa, insanlıktan nasibini almamış olanların hezeyan dolu haykırışları, çocuk gibi ellerini çırparak “oh olsun” demeleri, aslında şaşırtıcı olmayan, buna karşı her seferinde ruhumu derinden zedeleyen çirkinlikler.*****CANIMI SIKAN ŞEYLEREdep yahu!Başbakan Erdoğan, Oktay Ekşi’yi eleştirmek adına “Edep yahu” dedi. Tamam da, insan bunu söylerken “Acaba ben de bazen aşırıya kaçmadım mı?” diye düşünmeli.Elbete Ekşi’nin “Anasını bile satan zihniyet” tanımlaması son derece kötü oldu.Peki ama Başbakan’ın bir medya patronu için söylediği (tabii ki gereken cevap verilmişti) “Bunların mezhebi geniş” sözünün bundan farkı var mı?Türk örf ve âdetlerine göre “anasını satan” tanımı ile “mezhebi geniş” tanımı arasında hiçbir fark yoktur. Yine Başbakan’ın CHP için söylediği “bunların cibilliyeti belli” sözleri de en az “anasını satar” sözü kadar ağırdır ve aynı kapıya çıkar.Başbakan bu tür hakaretleri herhalde “milletin dili” dediği konuşma biçimine ancak kendi söylediğinde yakıştırıyor olmalı. Gelelim medyadaki sözde yazarların hakaretlerine. Oktay Ekşi üzerinden “ahlâkçılık” yapanların kendi yazılarına göz atmalarını tavsiye ederim. Beğenmedikleri fikirleri yazanlara, eleştirmek yerine kaç kere “aşağılık, alçak, namussuz, şerefsiz” gibi tanımlamalarla hakaret etmişler acaba?Oktay Ekşi üzerinden ahlâk bekçiliği yapanlara sadece şunu söylerim: “İlk taşı en günahsız olan atsaydı keşke.”*****ÇOK GÜLDÜMNe meraklıymışlarCumhurbaşkanı’nın resepsiyonu, medyadaki yandaşların şımarıklığını ve vıcıklığını da turnusol kâğıdı gibi ortaya çıkardı. Meğer Köşk’e çıkabilmek ne kadar önemliymiş, bunlar ne hevesli ve meraklıymışlar.Hepsi de kendilerini bağladıkları iktidara yaranmak adına öyle bir övgü yarışına girdiler ki, gerçek gazetecilerin kemikleri utançtan birbirine geçmiştir herhalde. Keşke Çankaya her fırsatta resepsiyon verip bunları da davet etse de “yeni incileri” okuma şansı bulsak.*****Trabzon’da bir kasaptan 350 kilo et çalınmış. Et fiyatları böyle devam ederse yastık altının yerini derin dondurucu alacak! (Gani Yıldız)*****MERAK ETTİKLERİMEmine Hanım neden yoktu?Cumhurbaşkanı resepsiyonuna askerin ve CHP’nin katılmaması üzerine çok yazıldı, çizildi. Ama nedense Başbakan Erdoğan’ın Köşk’e tek başına gelmesi üzerinde fazla durulmadı. Başbakan resepsiyon için “Bakarsınız eşimle bakarsınız kızımla gelirim” demişti. İkisini de getirmedi.Oysa, Medyadaki yandaşların anlattığına göre, türban ilk kez Cumhurbaşkanlığı katında bu kadar meşru hale getirildi.Böylelikle Türkiye normale döndü.Demek ki bu “normalliğe” bir tek Erdoğan uymamış.*****Dünya basını, yaşadığımız gelişmeleri, “dindarların laiklere meydan okuması” şeklinde yorumlamış. Yanlış bir yorum. Doğrusu; dincilerin, laiklerin canına okuması! (Gani Yıldız)
OKURLA SOHBETLERSevgili okurlar; bu hafta sizlerle hukuk sohbeti yapmak istiyorum. Elbette bir hukukçu değilim ve haddimi de bilirim, ama benim üzerinde durmak istediğim; sürekli “demokrasi ve hukuktan” söz edilen ülkemizde hukukun nasıl yıpratıldığı konusu. Bunun için uzman olmaya gerek yok, biraz gözlem yaptığınızda gerçeği görüyorsunuz.Toplum ihtiyacıHiç kuşkusuz hukuku “toplumu ayakta tutmak, dirlik ve düzeni sağlamak için insan aklının ve mantığının vardığı en üst derece” olarak tanımlayabiliriz. Akıl ve mantığın bilimle birleşmesi pozitif hukuk dediğimiz, evrensel nitelikler taşıyan, bir ayırım gözetmeden herkesi kapsayabilen kuralları ortaya çıkarıyor.Hukuk dindiEski toplumlarda, hukuk doğal olarak inançlarla, yani tanrılarla ve dinlerle iç içe geçmiş haldeydi. Toplum düzenini sağlayan kurallar “dini inanışlara” göre düzenleniyor ve yaptırımları da yine tanrısal emirlerden oluşuyordu. Tanrıların değişmesi, dinlerin gelişmesiyle bu kurallar da doğal olarak yıpranıyordu.Yetmemeye başlıyorToplumlar geliştikçe ve çeşitli nedenlerle karışmaya başladıkça tanrısal hukuk kuralları da ihtiyacı karşılamaya yetmez hale geldi. İnançları farklı olan insanları aynı kurallar manzumesi içinde tutup yönetebilmek sadece çok kısa süreler için geçerli olabildi, zaman geliştikçe bu güç ya azaldı ya da otoriter bir hale gelerek zulme dönüştü.Hukukun laikliğiO halde öncelikle hukuk kurallarının artık “laik” anlayışla düzenlenmesi gerekiyordu. Pozitif hukuk dediğimiz, akla, mantığa ve bilime dayanan hukuk, ancak laikleşmeyle sağlanabilirdi ve öyle oldu. Hukuk gökten yere indirildi. Ancak ondan sonra adalet insanların hak ve özgürlüklerini daha eşit biçimde yerine getirebilmeye başladı.Tanrısal hukuk özlemiAncak, şunu da biliyoruz ki, pozitif hukuk aynı zamanda iktidarların da “keyfi” uygulamalarını engelleyen bir faktördür ve bu nedenle aslında iktidarlar sözde saygı duyduklarını söylemekle birlikte özde pozitif hukuktan çok da hoşlanmazlar. Özellikle halkın inançlarını sömüren kesimler, iktidarda oldukları sürece hukuku bir kâbus olarak görür.Günümüzdeki durumÜlkemizdeki iktidar, ısrarla ve sürekli olarak hukuka bağlı olduğunu, her konunun hukuk ve demokrasi çerçevesi içinde çözülmesi gerektiğini söylüyor. Oysa uygulamaya baktığımızda iktidarın hukuk ve demokrasi kurallarından nasıl nefret ettiğini ve bu kurum ve kuralları aşabilmek için nasıl oyunlar oynadığını görmememiz mümkün değil.Yargıyı aşındırmaSürekli biçimde yargıyı aşağılayarak, şikâyet ederek, halkın zekâ, eğitim ve kültür düzeyi en düşük kesimleri hedef alan iktidar olağanüstü bir propaganda yapıyor. Düz mantıkla söylenen “Türkiye için iyi işler yapmak için gece gündüz çalışıyoruz ama, yargı hep engel çıkarıyor” söylemi elbette halkın önemli bir bölümünü etkiliyor.Hukukta duygusallıkHukuk cinsiyetsizdir, erkeği dişisi olmadığı gibi duygusu da yoktur. Hukuk kurallarını duygusal olarak ele almaya kalkarsanız sürekli yanılır ve hata yaparsınız. İktidarın hukukla ilgili söylemleri duygusal etki yaratmakta ve halkın önemli bölümünün bilmesinin mümkün olmadığı hukuk kavramının “bir düşman” gibi algılaması sonucu doğmaktadır.Laikliği örselemekHukuka duyguların sokulmasıyla birlikte hukukun laik olması gerektiği konusu da örseleniyor. Hukuk ve adaletle ilgili örneklerin dini kaynaklar referans verilerek anlatılması da halkın kafasının iyice karışmasına neden oluyor. Kamu vicdanı adı altında kişi ve kurumların hedef alınması da böylelikle çok daha kolay hale geliyor.En büyük tehlikeHukukun duygusallaştırılmasının en tehlikeli sonuçlarından biri kamu vicdanı denilen kavramın haklı gibi gösterilmesidir. Hukuk yoluyla çözmenin doğal olarak zaman aldığı durumlarda, halkın öfke ve intikam duygularını körükleyerek hukuku zorlamak tamiri güç yaraların açılmasına neden olacaktır, ki zaten bunu yaşıyoruz.Hesap sorma yöntemiTürkiye yolsuzlukla, hırsızlıkla, usulsüzlükle çok büyük kayıplar verdi. Ama çoğunun hesabını soramadı. Bunda yasaların eksikliği kadar yaptırım gücü gösterme iradesinin de yetersizliği rol oynadı. Siyasetçiler ise oy kaygıları yüzünden hukuku sonuna kadar kullanmak yerine geçici tedbirlerle olayların üstünün örtülmesini sağladılar.Etki-tepki yasasıOysa, bir türlü hesap sorulmayan hukuksuzlukların, yasa dışılıkların halkın önemli bölümünde çok ciddi öfke yarattığı da biliniyor. İşte bugünkü iktidar “etki-tepki” kuramından yola çıkarak, hukuk nedeniyle uygulama zorluğu çektiği tüm keyfi uygulamaları gerçekleştirebilmek için kendi hukukunu oluşturmaya başladı.Tıkanıklık neredeyseTürkiye’de yapılan şudur: İktidar gücünü nerede kullanmakta “hukuksal” nedenle nerede güçlük çekiyorsa, onu aşmak için “toptan değiştirme” yöntemine başvuruyor. Örneğin yasalar nedeniyle kentlerde dilediği gibi imar planları yapamıyor, TOKİ’yi icat edip, buna özel bir yasa çıkarıyor ve imar yetkilerini tümüyle bu kuruma devrediyor.HSYK’nın yapısıYine örneğin hâkim ve savcıların denetimi sağlanamıyor, bunun için yasa tümüyle değiştiriliyor, hâkim ve savcıların tamamen hükümetin emir ve denetimine girmesi sağlanıyor. Bir başka örnek Anayasa Mahkemesi. Kapatma tehlikesine karşı, yüce mahkemenin üye yapısı tamemen değiştiriliyor ve mahkeme üzerinde bir hâkimiyet sağlanıyor.HES’i keser misin?Çok çarpıcı örneklerden biri de Çevre Koruma Kurulları’nın yeniden düzenlenmesidir. İktidar belli ki hidroelektrik santrallarına çok bel bağlamış. Gerçi enerji ihtiyacı öne sürülüyor ama bu santralları yapacak olanlara bakınca insan ister istemez kuşkulanıyor. İktidar bu santralların çevre faktörü nedeniyle yapılamayacak olmasına şiddetli öfke duydu.Değiştir gitsinHukuk çerçevesinde kalındığı takdirde çevre faktörünü ihmal ederek ne kadar ihtiyacınız olursa olsun enerji konusunda adım atamıyorsunuz. Peki iktidar ne yapıyor, santralların durdurulmasına karar verebilecek kurulları tamamen değiştirip kendi tekeline alıyor. Bundan sonra bir baraj yapılacağında kararı artık bu kurullar değil hükümet verecek.Her şey göstermelikBu demektir ki, hukuk kurumlarının çoğu artık göstermelik hale getiriliyor. Sözde hukuka ve demokrasiye uygun gibi görünmesine rağmen yargının ve hukuk kurumlarının neredeyse tamamı iktidarın “emir eri” durumuna düşürülmek isteniyor. En son Sayıştay kanunu da değiştirilerek kamu denetiminin de ortadan kaldırılması amaçlanıyor.Peki ya yarınİktidar, kendi amaçları doğrultusunda hukuku bugün dilediği gibi eğip bükerek kendi yolunu çiziyor. Oysa bu demokrasi ve hukuk sistemini dinamitlemekten farklı değil. Kamuoyunun “bilinçsiz” desteğini şimdilik arkasına alarak fütursuz davranabilir. Ama bu aynı zamanda demokrasi ve hukukun da yakın bir gelecekte tamamen rafa kalkacağının işaretidir.Taksim’deki patlamaGeçen haftanın son gününde Taksim’deki patlama ile irkildik. Bu yazıyı yazdığım ana kadar alçak saldırının kim tarafından yapıldığı kesin bilinmiyordu. Ancak PKK’nın İmralı’daki şefinin verdiği tarih dikkate alındığında, saldırının sorumlusunun kim olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil. Ancak şimdi başka tartışmalar yaşanacaktır.Bağıra bağıra geldiÇünkü çok iyi biliyorum ki, bugünkü gazetelerde kimi kalemler “barışa vurulan darbe” türünden yazılar yazacak ve işin altında “derin” izler arayacaktır. Böyle bir saldırının olma ihtimali çok yüksekti aslında. Yandaş kalemler günlerdir “barışa ne zaman çok yaklaşsak bir patlama olur” diye yazdılar hiç çekinmeden. Şimdi o bomba patladı işte.Yine çözemeyeceğizBu patlamanın sırrını da çözemeyeceğiz. Çünkü sözde barış adı altında kimi çıkar çevreleri aslında sorunların çözülmemesi için çaba harcıyor. Çünkü Türkiye’nin bazı sorunlarının çözülmesi halinde ciddi bir çıkar çevresinin kaynakları da kesilmiş olacaktır. Bu nedenle her vatandaşın artık daha duyarlı olması ve tahriklere kapılmaması gerek.Oktay Ekşi’nin istifasıGeçen haftanın flaş olaylarından biri de Hürriyet’in Başyazarı Oktay Ekşi’nin yazdığı bir yazı yüzünden istifa etmesiydi. Ekşi’nin yazısı bana göre büyük hataydı. İstifası da bana göre yerindedir. Ancak bunu fırsat bilerek “ahlâkçılık” yapmaya kalkan kimi yazarlar da açıkçası içimi sızlatıyor. Konuya hafta içinde devam ederim.Kıskandığım yazıİnsanları hiç kıskanmam. Hatta çoğunun başarısından kendime de pay çıkartarak gururlanırım bile. Ama bir yazar olarak birçok yazıyı kıskandığım da oldu. İşte bunlardan biri Mehmet Tezkan’ın Milliyet’te dün yazdığı yazıydı. Referandumun çok tartışılan sonuçlarına öyle olağanüstü bir yorum getirmiş ki, düşündüğüm halde neden bunları yazıya dökemedim diye kendime çok kızdım. Yazıyı mutlaka bulup okumanızı tavsiye ederim, Tezkan’ı da kutlarım tabii ki.Çankaya resepsiyonuSon değinmek istediğim konu ise Cumhuriyet resepsiyonu. Askerlerin tutumunu merak ediyordum, bunu öğrendik. Bu arada resepsiyonla ilgili bazı gözlemlerimi de hafta içinde yazarım. Medyada resepsiyona katılma konusunda yaşanan vıcıklıkların da yüreğimi daralttığını söylemeliyim.Hepinize iyi haftalar dilerim...
Laforizmalarıyla tanıdığınız mizah yazarı Cihan Demirci, patenti yine kendisine ait olan “zaptamaları” ile karşınızda bu hafta. Son günlerin önemli olaylarını “saptayan” Cihan Demirci bakın onları nasıl “zaptama” haline getirmiş:Dün bir çocuk çocukluktan istifa etti!.. İstifasını piley siteyşın oyununa ara vererek açıklayan çocuk şöyle dedi: “Ogün Samast’ların çocuk sayıldığı bir ülkede artık çocuk olmak istemiyor, çocukluktan istifa ediyorum!..” ***“İrtica” sonunda devletin “kırmızı kitap”ındaki tehditler arasından çıkarılmış. Şu kitaba artık “Kırmızı” değil “Yeşil Kitap” desek daha doğru olmaz mı?***Kırmızı Kitap’ta artık irtica tehdit değil ama internet yeni tehditlerden biri olarak yer almış. Anlaşıldı ki bu ülkeye kadar inter-net yeter, internete bundan sonra inter-brüt olarak bağlanacağız.***Eğitim düzeyi yükseldikçe AKP’nin oyları azalıyormuş. Demek ki YÖK eğitim düzeyini yeterince düşürememiş, o halde haydi AKP eğitim düzeyini daha da aşağıya düşürmeye!***Bir ülkede çevrenin en büyük düşmanı “Çevre Bakanlığı” olursa bir süre sonra çevrenize verdiğiniz zarar nedeniyle “tabelayla” özür bile dilenmez hale gelir!***“Sit” alanları Çevre Bakanlığı’nın emrine veriliyormuş... Artık bu “Sit” alanlarının başına bir “Hass” eklemenin zamanıdır!***Bu sezon Milli Takım da, futbol takımlarımız da dökülüyor... Önemli değil artık bu halkı uyutmak için zaten futbola bile gerek kalmadı!***Hayvancılığımız yok edildiği için yurt dışından habire gelen hayvanın cinsi madem ki: ANGUS... Hayvancılığımızı yok eden zihniyetin adı da: ANGUT olsun o zaman!***29 Ekim tüm yurtta yağışlı geçti... Adam gibi bir muhalefeti bile olmayan zavallı bir ülkenin haline hava muhalefeti bile hüngür hüngür ağladı!.. *****Erkekler hakkında bilmeniz gerekenler...* İyi huylu erkekler çirkindir..* Yakışıklı erkekler iyi huylu değildir..* Hem yakışıklı, hem de iyi huylu erkekler homo’dur..* Yakışıklı, iyi huylu ve ‘homo’ olmayan erkekler kesin evlidir..* Yakışıklı olmayan iyi huylu erkekler parasızdır..* Yakışıklı olmayan iyi huylu zengin erkekler onların parasının peşinde olduğunuzu düşünürler..* Yakışıklı parasız erkekler sizin paranızın peşindedirler..* Yakışıklı, kötü huylu homo olmayan erkekler sizi beğenmezler..* Sizi beğenen homo olmayan zengin erkekleri bu sefer siz beğenmezsiniz...* Yakışıklı, iyi huylu, parası olan, homo olmayan erkekler ürkektir, ilk girişim asla onlardan gelmez..* İlk girişimi yapamayan erkekler ilginizi kaybederler ve siz inisiyatifi mecburen ele alırsınız..*****Yıldırım Tuna’dan fıkralarİlanTemel’in çok sevdiği köpeği kaybolunca karısı “Neden gazeteye ilan vermiyorsun?” diye sormuş. Temel hemen koşmuş gazeteye ilan vermiş, ancak aradan 2 hafta da geçmesine rağmen en ufak bir ses çıkmayınca yine karısı merakla “İlanı nasıl verdin ki?” demiş. “Nasıl olacak?” demiş Temel sinirlenerek, “Gel oğlum buraya.. Gel!.. Gel!.. diye verdik herhalde!”Geri dönKar yağışı saatlerce durmayınca üniversitede ders esnasında bir anons yapılmış: “Kar temizleme makinesinin çalışabilmesi için üniversitemizin önüne park eden öğrenciler lütfen arabalarını oradan alsınlar.” 20 dakika sonra yeni bir anons duyulmuş: “26 arabayı almak için sınıflarını terk eden yaklaşık 200 öğrenci.. Acilen sınıflarınıza dönünüz!..”İşin sırrıDostlarım uzun evliliğimizin sırrını öğrenmek için arada sorarlar. Haftada iki gün mutlaka dışarıda yeriz. Mum ışığı, güzel bir yemek, hafif bir müzik ve sabaha kadar dans, dans.. O salıları, ben Cumaları giderim!..***PelikanTemel hayvanat bahçesinde işe başladığı ilk gün müdürü ona “Pelikanların kafesine git ve onları iyice temizle” demiş. 2 saat sonra Temel dönmüş “Tamam efendim temizledim” diye bilgi vermiş önce, sonra eklemiş: “Yanına da pilav yapayım mı?..”Sorun bulunduİlk evlendiklerinde ‘Çocukları olmuyor’ diye adam karısını, muayenehaneye götürmüş, doktor kadına dönüp “Soyunur musunuz?” demiş. “Aa?.. Kocam buradayken mi?” diye cevap vermiş kadın, doktor bu sefer adama dönüp “Beyefendi” demiş, “Sanırım sorununuzun nedenini buldum!..”GörmedimYeni bir villaya taşındık ev resmen fareden geçilmiyor.. Yan komşuma şikayetimi anlatınca elinde bir aletle çıkageldi: “Bu alet bizim duyamayacağımız, ama sadece hayvanların işitebilecekleri bir ses dalgası yayıyor” dedi, “Fareden file kadar hiçbir hayvan eve yaklaşamıyor.” Gülerek “Ciddi misiniz?” dedim “Fareden file kadar ha?” Komşum “Evet” dedi, birden ciddileşerek, “Biz birkaç hafta evvel aldık, garajımda vallahi tek bir fil bile görmedim!”*****Kristof Kolomb evli olsaydı aşağıdaki sorulara cevap aramaktan asla Amerika’yı keşfedemeyecekti..- Nereye gidiyorsun?..- Kiminle?..- Neden?..- Neyle gidiyorsunuz?..- Ya Rabbim, neyi keşfedeceksin neyi?..Tövbe tövbe..- Neden sadece sen?.. Neden hep sen?.. Neden başkaları değil?..- Sen burada değilken ben ne yapacağım şimdi?..- Seninle gelebilir miyim?..- Pekii, akşamına yemekte olacak mısın?..- Bunu başından beri bensiz planlıyordun değil mi?..- Tanrım ne kadar bahtsızım.. Anneme gitmek istiyorum..- Ve bir daha da dönmeyeceğim...- Tamam da ne demek?..Tamam da ne demek?..- Gidişin olur da dönüşün olmaz inşallah...- El alem bi işe girip efendi gibi çalışsın, sen yok “ora” yok “bura” sürtüp dur..!- Yahu bu devirde keşfedilmeyen bir yer mi kaldı?.. Güldürme beni... Kim o şırfıntı bulmazsam şerefsizim...- Gidip gidip Hindistan’ı buluyorsun ve hâlâ usanmadın değil mi?.. Pes yani... Vallahi beş kuruşumuz kalmadı, dolapta ağza atacak bir tek şey yok... Şimdi geçen seferinde getirdiğin atı mı yiyelim yani...
Müjdat Gezen’in 29 Ekim’de doğduğunu biliyor muydunuz? Yani Cumhuriyet Bayramı’nda. Atatürk’e, Cumhuriyet’in ilke ve devrimlerine hiçbir engel tanımadan yürekten sahip çıkan bir sanatçıya 29 Ekim doğumlu olmak ne kadar da yakışıyor değil mi?Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ni diğer yazıda anlatıyorum, haberiniz yok tabii ama ben de o merkezde bu yıl ders veriyorum. Senaryo yazarı olmak isteyen idealist gençlere “gazete yazarlığı” konusundaki deneyimlerimi aktarmaya çalışıyorum. Ders denmez belki de, bir ufuk açma çabası.Önceki gün öğretmenlerinden biri olmaktan gurur duyduğum Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde çok anlamlı bir törene katıldım.Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Yılmaz Büyükerşen, kendi yaptığı bir Atatürk heykelini Müjdat Gezen’e armağan etti. Gezen de bu heykeli okulunun Ziverbey’deki binasının önüne yerleştirdi. Hep birlikte açılışını yaptık.Kimler vardı, gerçi dünkü haberlerde izlemişsinizdir, tekrarlayayım. Deniz Baykal oradaydı. Müjdat Gezen “Deniz Bey İzmir’deki okulumun açılışını yapmıştı, bana çok uğurlu geldi” dedi. Sonra da ekledi “Okulu açarken genel başkandı. Şimdi değil. Bizde genel başkanken okul açılışına davet etmek, değilken etmemek diye bir şey yok. Bizde vefa çok önemli.”Törenin sunumunu büyük usta Halit Kıvanç yaptı. Müjdat Gezen’in 40 yıllık arkadaşı, dostu Uğur Dündar oradaydı elbette. Heykeli yapan ve armağan eden Yılmaz Büyükerşen, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın, Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal, Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk de Müjdat Gezen’in yanındaydılar.Gazeteciler, yazarlar, sanatçılar da Gezen’i bu mutlu ve anlamlı günde yalnız bırakmamıştı.Atatürk heykeli hem 29 Ekim doğumlu Müjdat Gezen’e doğum günü hediyesi olması hem de Cumhuriyet Bayramı nedeniyle anlamına anlam kattı. Ama bana göre bu duygu yüklü törene Deniz Baykal’ın sözleri damga vurdu.Baykal “Atatürk heykeli açmanın artık bir direniş, bir başkaldırı simgesi ve (biz yenilmedik dik duruşu) anlamına geldiğini” söyledi. Müjdat Gezen’e “İyi ki doğdun, iyi ki varsın” demek istiyorum sizler adına da.***Müjdat Gezen Sanat MerkeziBazen kendime çok kızıyorum, burnumun ucundaki güzellikleri göremediğim için. Müjdat Gezen’i 1978 yılından bu yana tanıyorum. Meslekte henüz “çömez” bile sayılmayacak bir dönemde Çivi mizah dergisinde birlikteydik. Ben sayfaları çiziyor, karikatürleri yerleştiriyordum, büyük usta Semih Balcıoğlu’nun dizinin dibinde oturarak, Müjdat Gezen’i, Kandemir Konduk’u, Cafer Zorlu’yu, Mim Uykusuz’u hayranlıkla izliyordum.Müjdat Gezen “Yemeğe gidiyoruz” çağrısı yapıp bana “Sen de gel” dediğinde ise dünyalar benim oluyordu.Yıllar yılları kovaladı, 30 yıldan fazla geçmiş. Tabii ki bu süre içinde hep birlikte olmadık, ama bana göre aramızda oluşan sevgi ve muhabbet bağı hiç kopmadı. Gezen’in televizyonda yaptığım kimi yorumlardan sonra arayıp “Gözlerim yaşararak izledim seni, helal olsun sana” demesinin kulaklarımda bıraktığı hoşlukları unutabilir miyim?.Ama bütün bunların yanında, hep bildiğim, Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ni hiç gidip görmemiştim. Üstelik, bu ayıp da bana ait tabii, bu okulun ücretsiz olduğundan da haberim yoktu.Ne zaman ki Müjdat Gezen arayıp “Bu sene senden de ders vermeni istiyorum” dedi, ki bunu ancak bir emir sayarım, kalkıp gittiğimde gördüm okulu.20 yıl olmuş açılalı. Okulun her köşesi sanat, tarih ve vefa dolu. Tiyatroya emeği geçen nice sanatçının fotoğrafları, afişleri, kişisel eşyaları içinde kendinizi sanatın ruhu dinlendirici atmosferi içinde buluyorsunuz.Kimler yetişmemiş ki bu okuldan. Saymakla bitmez, açıkçası hepsinin toplu fotoğraflarını görünce ben de şaşırdım. İsimlerini yazmaya kalksam yerim yetmez, sadece şunu söyleyeyim, çoğunu bugün bütün Türkiye tanıyor ve çok seviyor.Öğrenciler okula hiçbir ücret ödemiyor. Ama öğrenci olmak da kolay değil çünkü yazılı bir sınavdan sonra bütün öğretim kadrosunun katıldığı bir jürinin sorgulamasından geçmek zorundalar. Ancak ondan sonra öğrenci olmayı hak ediyorlar.Tiyatro, Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği, Hafif Batı Müziği, Klasik Gitar, Yazarlık bölümlerinde eğitim alan yüzlerce öğrenci var.Müjdat Gezen, bir mizah sanatçısı olarak kazandığı her kuruşu, hiçbir bir menfaat beklemeden bu okula yatırdı. Tüm amacı Türkiye’nin kültür ve sanat alanında yeni yetenekleri keşfetmesi için fedakârca çabalamak.Ne mutlu ona. Ne mutlu Türkiye’ye..***Alo ben SelimMüjdat Gezen’le Uğur Dündar bir araya geldi mi ortalık kırılıyor. Çünkü ikili birbirlerine “yaş” konusunda öyle takılıyor, öyle espriler yapıyorlar ki anlatamam.Her ikisi de birbirine “abi” diyor. Yaş farkları yok tabii, ama birbirlerinin çok yaşlı olduğunu söylemek ve yaş konusunda “iğnelemek” için birbirleriyle yarışıyorlar.Uğur Dündar bir doğum günü hediyesi olarak, sanki birkaç bin yıllık kitabe gibi görünen bir taş yaptırmış bir keresinde. Üzerindeki resimlerin altında “Müjdat” yazıyormuş. Hediyeyi verirken “Bak Müjdat senin doğumunda yapılan kitabeyi bulmuş arkeologlar” demiş Uğur Dündar. O kadar eski yani Müjdat Gezen’in doğumu.Müjdat Gezen de Uğur Dündar’dan intikamını almış. Doğum gününde telefon etmiş Uğur Dündar’a. Telesekreter çıkınca da şu notu bırakmış: “Doğum günün kutlu olsun Uğur abi. Ben Selim. Üçüncü Selim.”***Bembeyaz yaşamakMüjdat Gezen’in hayata bakışını anlatan kendi yazdığı bir şiiri sizlerle paylaşmak istiyorum; İlkelerin olacakSeni satın alamayacaklarAptalların uydurduğuAtasözlerine inanmayacaksın“Paranın satın alamayacağı şey yoktur”“Herkesin fiyatı vardır”Gibi sözlere kanmayacaksınOnurunla, kimliğinle ve beyninleAkıllı yaşayacaksınÜreteceksin, seveceksin, sevileceksinİnançlarının arkasında duracaksınSevgilerin karşılıksızYardımların gizli olacakSeni attan ottan ayıranÖzelliğinin farkına varacaksınÇünkü sen insansınVe bunu yakaladığın günBembeyaz yaşayacaksın***Başbakan her fırsatta, “Hakem millettir!” diyor. Milletin hakem olması iyi de, hakemin, oyun oynanırken kuralların değiştirilmesine ses çıkarmaması düşündürücü! (Gani Yıldız)
Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi’nin 12 Ekim’de yapılan açılış töreninde çok ilginç bir buluşma yaşandı. Uzun yıllar Koç Grubu’nun en tepe noktasında oturan İnan Kıraç ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu rektör Metin Lütfi Baydar’ın makam odasında 45 dakika sohbet ettiler.Tabii bu görüşme önceden planlanmamıştı, tamamen tesadüf eseri yaşandı. Ama bu tesadüf sanıyorum Kılıçdaroğlu ile büyük sermaye arasında başlayacak muhtemel bir dizi görüşmenin de ilk ayağı oldu.Size öğrendiğim bazı ayrıntıları yazayım.İnan Kıraç, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi’nin kendisine vereceği fahri doktora ödülünü almak üzere açılış törenlerine katılıyor. Kıraç’a yakın dostları İstanbul Üniversitesi eski rektörü Mesut Parlak ile doktor Doğan Sarıbeyoğlu da eşlik ediyor.Kıraç rektörün makamında otururken CHP lideri Kılıçdaroğlu da Isparta’ya varıyor. Rektör Baydar doğal olarak CHP liderini de karşılayıp odasında konuk ediyor.Böylelikle önceden planlanmamış biçimde Kılıçdaroğlu-Kıraç görüşmesi yapılıyor. Bu görüşme tam 45 dakika sürüyor. Çünkü Kılıçdaroğlu da Kıraç da törenin yapılacağı saatten çok önce gelmişler İsparta’ya ve törenin başlaması için Süleyman Demirel’in uçağının inmesini bekliyorlar.Açılış töreni sırasında ben de Antalya’daydım. Ancak aynı gün, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın düzenlediği bir ödül törenine katılmak üzere Ankara’ya gidip geldim. Bu nedenle Isparta’ya gidemedim.Ertesi gün İnan Kıraç’la Kılıçdaroğlu buluşmasını konuştuk. Gördüğüm kadarıyla İnan Kıraç, Kemal Kılıçdaroğlu’ndan çok etkilenmiş. “Öncelikle bir beyefendi, konusuna hâkim, ben Türkiye adına umutlandım” dedi. “Neler konuşulduğunu” sordum, Kıraç “Çok özel değildi, tabii ki ülke sorunlarını konuştuk, Kemal Bey güzel bir vizyon çizdi, söylediklerini uygulayabilirse Türkiye için çok yararlı olur” karşılığını verdi.Kıraç’a “Sizin görüşmeniz CHP’nin sermaye çevreleri ile ilişki kurması için bir adım olur mu?” dedim. İnan Kıraç “Öyle demeyelim ama, ben en azından bazı dostlarıma bu görüşmeyi anlatırım, hatta onların da Kemal Bey’i dinlemelerinin yararlı olacağını söylerim” dedi.İnan Kıraç’tan sonra Mesut Parlak ve Doğan Sarıbeyoğlu ile de konuşurken, bu sohbeti nasıl değerlendiklerini sordum. Her ikisi de “Çok hoş bir görüşmeydi, Kemal Bey’in görüş ve düşüncelerini yakından görmek iyi oldu. Kendisine destek olmak için üzerimize düşeni yapabileceğimizi ilettik” dediler.*****Sinema star yaratmıyorSinema eleştirmeni Atilla Dorsay’ı Kanaltürk’teki 2. Sayfa programında izledim önceki gün. Dorsay Antalya Film Festivaline eski Yeşilçam şöhretlerinin sırf tatil yapmak için katıldığını belirterek “Filmleri 30 yıl geride kalmış isimler aileleriyle birlikte bir hafta ağırlanıyor, festivali düzenleyenler halkın parasını harcarken dikkat etsinler” dedi.Doğru mu? Doğru. Ama biraz eksiği var ve biraz da haksızlık etmiş.Antalya Film Festivali 47 yıldır yapılıyor. Türk sinemasının en büyük yönetmenleri, en büyük starları hep bu festivalde yarıştı, ödüller kazandı.Oysa şimdi sinema değil televizyon dönemi.Türk sineması artık eskisi gibi star yaratmıyor. Artık televizyon dizilerinin starları var.Buna karşı, genciyle yaşlısıyla, hatta Yeşilçam filmlerini hiç izlememiş olanlar hâlâ film yıldızı olarak Türkan Şoray’ı, Hülya Koçyiğit’i, Fatma Girik’i, Cüneyt Arkın’ı, Kadir İnanır’ı, Tarık Akan’ı tanıyor.Hatta öyle ki Dorsay’ın eleştirdiği tecavüzcü Coşkun ya da Nuri Alço da Yeşilçam starı olarak algılanıyor.Sinemadaki yeni anlayış nedeniyle star çıkmıyor. Sadece komedi alanında çekilen filmlerin yıldızları tanınıyor. Onların de ekranda çok görünmesi gerek tabii.Son festivale ben de katıldım. Ödül kazanan filmlerde rol alanlar ancak TV dizilerinde de oynuyorlarsa halkın ilgisini çekebiliyor. Ama örneğin bir Selma Güneri, Eşref Kolçak kortejde müthiş ilgi gördüler.Bana göre de festivallerin anlayışı biraz değişmeli. Filmlerden başlamalı işe. “Festival filmi” adı altında herkesin sıkıldığı filmlerle ego tatmini yapmak yerine, yine starlar yaratan, büyük gişe şansı da olan filmler yarıştırılmalı belki de.*****hurriyetaile.comSessiz sedasız, bir internet sitesinde yazmaya başladım. Tabii şu ana kadar sessiz sedasızdı, oysa şimdi ses de oldu seda da.Türkiye’nin aile ile ilgili en büyük internet sitesi hurriyetaile.com’un Genel Yayın Müdürü Pınar Reyhan yazı yazıp yazamayacağımı sordu. Ben de “keyifle” yazabileceğimi söyledim. İki haftadır yazılarım yayınlanıyor. Yazılar pazartesi günü değişiyor, yani bir hafta ekranda kalıyor.Siyasetten, günün çekişmelerinden uzak, hepimizin, her ailenin yaşadığı sorunları ele almaya, tabii biraz da geçmişten gelerek anı ve deneyimlerimi yansıtmaya çalışıyorum. İlk iki yazı benim de hoşuma gitti açıkçası.İnternet sitesinin yazıişleri müdürü Sedef Batı. Haber merkezinde ise Pınar Eslek, Mehtap Erel, Nilay Uzun, Hanife Yaşar, Funda Çamözü, Ceren Arseven, Seda Yorgancı Ülker Reyhan var.Sitenin yazarları da şu isimlerden oluşuyor; Pınar Reyhan, Binnur Zaimler, Mehtap Erel, Esat Ahmet Koraltan, Melike Karakartal, Barbaros Şansal, Hakan Hanlı, Sabiha Paktuna Keskin, Nuran çakmakçı, Deniz Berdan.Anne babalık, hamilelik, çocuk eğitimi, bebekler, kadın ve sağlığından alışveriş ve yemeklere kadar hurriyetaile.com’da adeta yok yok. Öneririm, mutlaka girip bakın.*****Türban- başörtüsüSon günlerde medyada iktidarın baskısı tartışılıyor. Kimse doğru dürüst yazıp konuşamıyor ama yandaşlara sorduğunuzda onlar için her şey güllük gülistanlık. Hele ekranlara çıkıp “Valla ben Başbakan’a her şeyi sorarım arkadaş” diye efelenenlere pek gülüyorum. Gülüyorum da içim de acıyor.Basit bir örnek vermek istiyorum bu baskılarla ilgili. Başbakan “türban” dendiğinde düzeltiyor, “başörtüsü” diyor. Bakıyorum da birçok yazar artık “türban sorunu” değil, “başörtüsü meselesi” diye yazmaya başladı. Her şeye rağmen biraz dik durmaya çalışanlar ise “türban-başörtüsü” kavramlarını arada bir tire ile birlikte kullanarak şimdilik durumu kurtarmaya bakıyor.“Cumhuriyet de Atatürk de bitti artık yeni Türkiye var” bağırışları arasında başka ne yapılabilir ki zaten?