Hukuk akıldır, bilimdir duygusal olamaz

Haberin Devamı

OKURLA SOHBETLER

Sevgili okurlar; bu hafta sizlerle hukuk sohbeti yapmak istiyorum. Elbette bir hukukçu değilim ve haddimi de bilirim, ama benim üzerinde durmak istediğim; sürekli “demokrasi ve hukuktan” söz edilen ülkemizde hukukun nasıl yıpratıldığı konusu. Bunun için uzman olmaya gerek yok, biraz gözlem yaptığınızda gerçeği görüyorsunuz.

Toplum ihtiyacı

Hiç kuşkusuz hukuku “toplumu ayakta tutmak, dirlik ve düzeni sağlamak için insan aklının ve mantığının vardığı en üst derece” olarak tanımlayabiliriz. Akıl ve mantığın bilimle birleşmesi pozitif hukuk dediğimiz, evrensel nitelikler taşıyan, bir ayırım gözetmeden herkesi kapsayabilen kuralları ortaya çıkarıyor.

Hukuk dindi

Eski toplumlarda, hukuk doğal olarak inançlarla, yani tanrılarla ve dinlerle iç içe geçmiş haldeydi. Toplum düzenini sağlayan kurallar “dini inanışlara” göre düzenleniyor ve yaptırımları da yine tanrısal emirlerden oluşuyordu. Tanrıların değişmesi, dinlerin gelişmesiyle bu kurallar da doğal olarak yıpranıyordu.

Yetmemeye başlıyor

Toplumlar geliştikçe ve çeşitli nedenlerle karışmaya başladıkça tanrısal hukuk kuralları da ihtiyacı karşılamaya yetmez hale geldi. İnançları farklı olan insanları aynı kurallar manzumesi içinde tutup yönetebilmek sadece çok kısa süreler için geçerli olabildi, zaman geliştikçe bu güç ya azaldı ya da otoriter bir hale gelerek zulme dönüştü.

Hukukun laikliği

O halde öncelikle hukuk kurallarının artık “laik” anlayışla düzenlenmesi gerekiyordu. Pozitif hukuk dediğimiz, akla, mantığa ve bilime dayanan hukuk, ancak laikleşmeyle sağlanabilirdi ve öyle oldu. Hukuk gökten yere indirildi. Ancak ondan sonra adalet insanların hak ve özgürlüklerini daha eşit biçimde yerine getirebilmeye başladı.

Tanrısal hukuk özlemi

Ancak, şunu da biliyoruz ki, pozitif hukuk aynı zamanda iktidarların da “keyfi” uygulamalarını engelleyen bir faktördür ve bu nedenle aslında iktidarlar sözde saygı duyduklarını söylemekle birlikte özde pozitif hukuktan çok da hoşlanmazlar. Özellikle halkın inançlarını sömüren kesimler, iktidarda oldukları sürece hukuku bir kâbus olarak görür.

Günümüzdeki durum

Ülkemizdeki iktidar, ısrarla ve sürekli olarak hukuka bağlı olduğunu, her konunun hukuk ve demokrasi çerçevesi içinde çözülmesi gerektiğini söylüyor. Oysa uygulamaya baktığımızda iktidarın hukuk ve demokrasi kurallarından nasıl nefret ettiğini ve bu kurum ve kuralları aşabilmek için nasıl oyunlar oynadığını görmememiz mümkün değil.

Yargıyı aşındırma

Sürekli biçimde yargıyı aşağılayarak, şikâyet ederek, halkın zekâ, eğitim ve kültür düzeyi en düşük kesimleri hedef alan iktidar olağanüstü bir propaganda yapıyor. Düz mantıkla söylenen “Türkiye için iyi işler yapmak için gece gündüz çalışıyoruz ama, yargı hep engel çıkarıyor” söylemi elbette halkın önemli bir bölümünü etkiliyor.

Hukukta duygusallık

Hukuk cinsiyetsizdir, erkeği dişisi olmadığı gibi duygusu da yoktur. Hukuk kurallarını duygusal olarak ele almaya kalkarsanız sürekli yanılır ve hata yaparsınız. İktidarın hukukla ilgili söylemleri duygusal etki yaratmakta ve halkın önemli bölümünün bilmesinin mümkün olmadığı hukuk kavramının “bir düşman” gibi algılaması sonucu doğmaktadır.

Laikliği örselemek

Hukuka duyguların sokulmasıyla birlikte hukukun laik olması gerektiği konusu da örseleniyor. Hukuk ve adaletle ilgili örneklerin dini kaynaklar referans verilerek anlatılması da halkın kafasının iyice karışmasına neden oluyor. Kamu vicdanı adı altında kişi ve kurumların hedef alınması da böylelikle çok daha kolay hale geliyor.

En büyük tehlike

Hukukun duygusallaştırılmasının en tehlikeli sonuçlarından biri kamu vicdanı denilen kavramın haklı gibi gösterilmesidir. Hukuk yoluyla çözmenin doğal olarak zaman aldığı durumlarda, halkın öfke ve intikam duygularını körükleyerek hukuku zorlamak tamiri güç yaraların açılmasına neden olacaktır, ki zaten bunu yaşıyoruz.

Hesap sorma yöntemi

Türkiye yolsuzlukla, hırsızlıkla, usulsüzlükle çok büyük kayıplar verdi. Ama çoğunun hesabını soramadı. Bunda yasaların eksikliği kadar yaptırım gücü gösterme iradesinin de yetersizliği rol oynadı. Siyasetçiler ise oy kaygıları yüzünden hukuku sonuna kadar kullanmak yerine geçici tedbirlerle olayların üstünün örtülmesini sağladılar.

Etki-tepki yasası

Oysa, bir türlü hesap sorulmayan hukuksuzlukların, yasa dışılıkların halkın önemli bölümünde çok ciddi öfke yarattığı da biliniyor. İşte bugünkü iktidar “etki-tepki” kuramından yola çıkarak, hukuk nedeniyle uygulama zorluğu çektiği tüm keyfi uygulamaları gerçekleştirebilmek için kendi hukukunu oluşturmaya başladı.

Tıkanıklık neredeyse

Türkiye’de yapılan şudur: İktidar gücünü nerede kullanmakta “hukuksal” nedenle nerede güçlük çekiyorsa, onu aşmak için “toptan değiştirme” yöntemine başvuruyor. Örneğin yasalar nedeniyle kentlerde dilediği gibi imar planları yapamıyor, TOKİ’yi icat edip, buna özel bir yasa çıkarıyor ve imar yetkilerini tümüyle bu kuruma devrediyor.

HSYK’nın yapısı

Yine örneğin hâkim ve savcıların denetimi sağlanamıyor, bunun için yasa tümüyle değiştiriliyor, hâkim ve savcıların tamamen hükümetin emir ve denetimine girmesi sağlanıyor. Bir başka örnek Anayasa Mahkemesi. Kapatma tehlikesine karşı, yüce mahkemenin üye yapısı tamemen değiştiriliyor ve mahkeme üzerinde bir hâkimiyet sağlanıyor.

HES’i keser misin?

Çok çarpıcı örneklerden biri de Çevre Koruma Kurulları’nın yeniden düzenlenmesidir. İktidar belli ki hidroelektrik santrallarına çok bel bağlamış. Gerçi enerji ihtiyacı öne sürülüyor ama bu santralları yapacak olanlara bakınca insan ister istemez kuşkulanıyor. İktidar bu santralların çevre faktörü nedeniyle yapılamayacak olmasına şiddetli öfke duydu.

Değiştir gitsin

Hukuk çerçevesinde kalındığı takdirde çevre faktörünü ihmal ederek ne kadar ihtiyacınız olursa olsun enerji konusunda adım atamıyorsunuz. Peki iktidar ne yapıyor, santralların durdurulmasına karar verebilecek kurulları tamamen değiştirip kendi tekeline alıyor. Bundan sonra bir baraj yapılacağında kararı artık bu kurullar değil hükümet verecek.

Her şey göstermelik

Bu demektir ki, hukuk kurumlarının çoğu artık göstermelik hale getiriliyor. Sözde hukuka ve demokrasiye uygun gibi görünmesine rağmen yargının ve hukuk kurumlarının neredeyse tamamı iktidarın “emir eri” durumuna düşürülmek isteniyor. En son Sayıştay kanunu da değiştirilerek kamu denetiminin de ortadan kaldırılması amaçlanıyor.

Peki ya yarın

İktidar, kendi amaçları doğrultusunda hukuku bugün dilediği gibi eğip bükerek kendi yolunu çiziyor. Oysa bu demokrasi ve hukuk sistemini dinamitlemekten farklı değil. Kamuoyunun “bilinçsiz” desteğini şimdilik arkasına alarak fütursuz davranabilir. Ama bu aynı zamanda demokrasi ve hukukun da yakın bir gelecekte tamamen rafa kalkacağının işaretidir.

Taksim’deki patlama

Geçen haftanın son gününde Taksim’deki patlama ile irkildik. Bu yazıyı yazdığım ana kadar alçak saldırının kim tarafından yapıldığı kesin bilinmiyordu. Ancak PKK’nın İmralı’daki şefinin verdiği tarih dikkate alındığında, saldırının sorumlusunun kim olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil. Ancak şimdi başka tartışmalar yaşanacaktır.

Bağıra bağıra geldi

Çünkü çok iyi biliyorum ki, bugünkü gazetelerde kimi kalemler “barışa vurulan darbe” türünden yazılar yazacak ve işin altında “derin” izler arayacaktır. Böyle bir saldırının olma ihtimali çok yüksekti aslında. Yandaş kalemler günlerdir “barışa ne zaman çok yaklaşsak bir patlama olur” diye yazdılar hiç çekinmeden. Şimdi o bomba patladı işte.

Yine çözemeyeceğiz

Bu patlamanın sırrını da çözemeyeceğiz. Çünkü sözde barış adı altında kimi çıkar çevreleri aslında sorunların çözülmemesi için çaba harcıyor. Çünkü Türkiye’nin bazı sorunlarının çözülmesi halinde ciddi bir çıkar çevresinin kaynakları da kesilmiş olacaktır. Bu nedenle her vatandaşın artık daha duyarlı olması ve tahriklere kapılmaması gerek.

Oktay Ekşi’nin istifası

Geçen haftanın flaş olaylarından biri de Hürriyet’in Başyazarı Oktay Ekşi’nin yazdığı bir yazı yüzünden istifa etmesiydi. Ekşi’nin yazısı bana göre büyük hataydı. İstifası da bana göre yerindedir. Ancak bunu fırsat bilerek “ahlâkçılık” yapmaya kalkan kimi yazarlar da açıkçası içimi sızlatıyor. Konuya hafta içinde devam ederim.

Kıskandığım yazı

İnsanları hiç kıskanmam. Hatta çoğunun başarısından kendime de pay çıkartarak gururlanırım bile. Ama bir yazar olarak birçok yazıyı kıskandığım da oldu. İşte bunlardan biri Mehmet Tezkan’ın Milliyet’te dün yazdığı yazıydı. Referandumun çok tartışılan sonuçlarına öyle olağanüstü bir yorum getirmiş ki, düşündüğüm halde neden bunları yazıya dökemedim diye kendime çok kızdım. Yazıyı mutlaka bulup okumanızı tavsiye ederim, Tezkan’ı da kutlarım tabii ki.

Çankaya resepsiyonu

Son değinmek istediğim konu ise Cumhuriyet resepsiyonu. Askerlerin tutumunu merak ediyordum, bunu öğrendik. Bu arada resepsiyonla ilgili bazı gözlemlerimi de hafta içinde yazarım. Medyada resepsiyona katılma konusunda yaşanan vıcıklıkların da yüreğimi daralttığını söylemeliyim.
Hepinize iyi haftalar dilerim...

DİĞER YENİ YAZILAR