Çarşamba günü Türkiye yine bir “ilk” yaşadı. İçişleri Bakanlığı kendisine bağlı olan Jandarma Genel Komutanlığı bünyesindeki Tümgeneraller Halil Helvacıoğlu ile Gürbüz Kaya ve Tuğamiral Abdullah Gevramoğlu’nu açığa aldı.Açığa alma haberinin duyulmasından sonra “durumla” ilgili yorum yapanları ve özellikle hukukçuları dikkatle izlemeye çalıştım. Hemen belirtmek gerekir ki, bakanlığın tasarrufu yasalara uygun. İçişleri Bakanlığı’nın böyle bir yetkisi ve hakkı var.Bu açıdan kimsenin söyleyecek sözü olamaz herhalde.Ama bir de madalyonun tersi var.Bu açığa almaların zamanlaması çok önemli. Çünkü bu açığa almalar aynı zamanda iktidarın niyet ve hedefinin de açığa çıkmasına neden oldu.Adı geçen üç general Ergenekon davasıyla bağlantılı olarak yürütülmeye çalışılan Balyoz olayı ile ilgili soruşturma altında.Bu nedenle Başbakan Erdoğan bu üç generalin ağustos ayında yapılan Yüksek Askeri Şûra’da terfi etmelerini onaylamadı. Başbakan direndi ve üç general terfi edemedi.Üç general terfi edememeleri üzerine Askeri İdare Mahkemesi’nde dava açtılar. Mahkeme generallerin talebini haklı buldu ve yürütmeyi durdurdu. Olması gereken şuydu: Yargı kararına uyarak 60 gün içinde terfi kararnamesi hazırlanacak ve onaya sunulacaktı. Sürenin dolmasına çok az bir zaman kala generaller terfi ettirilmek yerine açığa alındılar.Olayın tatsız tarafı budur. Çünkü, gözlediğim kadarıyla iktidar bu konuyu da seçime giderken iç politikada alet olarak kullanmak istiyor. Nitekim, haberin (yine) sızdırıldığı bir gazete “Türkiye’de ilk kez” başlığını kullandı.İktidar “ilk kez” olarak nitelenen pek çok olaya imza attı bugüne kadar. Hemen tamamı da askerlerle ilgili kararlar. Generallerin gözaltına alınması, orgenerallerin tutuklanması, ordu komutanlarının evlerinden alınması, kozmik odaya girilmesi hep “Türkiye’de ilk” flaş başlıklarıyla duyuruldu.Tanım doğru elbette. Sorun yapılanların ne kadar doğru olduğu. O ayrı.Son olaya gelirsek, “Türkiye’de ilk kez bakanlığın general açığa alması” tek bir anlam taşır. O da “Ordu üzerinden seçim yatırımı yapmak. Kamuoyunun, sorunları bilmeyen, merak da etmeyen ama kabadayılık gösterilerinden hoşlanan kesimlerini etkilemek.”Kısacası ince bir “propaganda” yöntemi. Oysa yapılması gereken bu komutanların daha Yüksek Askeri Şûra’da açığa alınmaları ya da emekli edilmeleriydi.İktidar önce Şûra’da bir bilek güreşi yaptığını, askerin bileğini (hatta belini) kırdığını gösteriyor. Arkasından bununla yetinmeyip bir daha üstüne çıkıp eziyor.Suç işleyen askerin elbette tepesine binilmeli. Ama sürekli yıpratarak, gururuyla oynayarak, aşağılayarak devlet yönetimi de olmamalı.*****Kılıçdaroğlu’nun ısrarla aksini belirtmesine rağmen CHP, seçim ittifakı yapacakmış gibi gösteriliyor. CHP, İTTİRfaka kurban edilmek isteniyor! (Gani Yıldız)*****Diğer generaller sakıncalı değil mi?İçişleri Bakanı’nın üç generali açığa alması üzerine insanın aklına ister istemez, haklarında soruşturma açılan 30’a yakın generale ne yapılacağı geliyor.İçişleri Bakanı “haklarında yürütülen soruşturmayı” gerekçe göstererek açığa aldı üç generali. Yani bu üç general suçlandıkları için mevcut görevlerini sürdürmeleri “sakıncalı” görülüyor. Oysa aynı durumda birçok general var. Şimdi onlar sakıncalı mı değil mi bu karara göre?Ya da o generaller de açığa alınacak mı?“Hükümeti devirmek istedikleri” gerekçesiyle haklarında soruşturma yürütülen generallerin sayısı toplam general sayısının yüzde 10’unu buluyor. Hepsi açığa alınırsa bu da “Türkiye’de ilk kez” diye duyurularak yapılacak bir tasfiye mi olacak?*****‘Sivil darbe’ çıkışı doğru değilGenerallerin açığa alınmasına CHP’nin verdiği ilk tepki “Sivil darbe” oldu. Yanlış değil elbette ama CHP’den ilk tepkinin böyle olması doğru gelmedi bana. Çünkü bir kere AKP yandaşları tarafından alabildiğine “istismar” edilecek. CHP “asker avukatı” olmakla suçlanacak yine.CHP olayın “siyasi tarafını” derhal ortaya çıkarmalıdır. Oynanan oyunu sergilemelidir. Yıllarını orduya adamış isimlerin bir ihbar mektubuyla “suçlu” durumuna düşürülmelerinin ve iktidarın bunu bahane ederek askeri küçük düşürmesinin amacını halka anlatmalıdır.*****Meclis tabii ki füze kalkanını konuşurBaşbakan Lizbon’da imzalanan füze kalkanı anlaşmasının Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülmesine “gerek olmadığını” söyledi.Nasıl bir mantık anlamak olanaksız. Belki yasal olarak şimdilik böyle bir görüşmeye gerek olmayabilir, ama kamuoyunda bu kadar tartışılan, endişe ve kuşku yaratan bir konunun Meclis’te de görüşülmesinde ne sakınca olabilir ki?Ayrıca Başbakan’ın Kılıçdaroğlu’na yönelik “Aklına estikçe gizli oturum istiyor” sözleri de siyasi nezaket açısından hiç hoş değil.İşte CHP’nin muhalefet görevini burada göstermesi gerek. Meclis Danışma Kurulu toplantıya çağrılarak konunun gündeme getirilmesi istenebilir. Olmadı gündem dışı konuşmalarla konu yine Meclis’e taşınır. Türk halkının gerçeği tüm çıplaklığı ile öğrenmeye hakkı var.Her ne kadar Başbakan “ne varsa söyledik” diyorsa da durumun öyle olmadığını bizzat kendine yakın isimlerin bile söylemek “cesaretini” bulmalarından anlamak mümkün.Örneğin Meclis Kürsü’nden sorulacak “Füze rampası İran’a mı karşı?” sorusuna Başbakan’ın “hayır değil” cevabını verip vermeyeceğini bu millet merak etmiyor mudur?*****Lüks otomobilde altı ay sıra bekleniyormuş. Ne çilekeş bir milletiz; emeklimizin ömrü maaş kuyruğunda, zengininki otomobil sırasında geçiyor. (Gani Yıldız)
BUNU YAZMAK GEREKİktidar bayram müjdesi olarak “ekonomik barış” projesini açıkladı biliyorsunuz. Vergi, sigorta borçları, cezalar büyük oranda affediliyor.Ali Babacan “devletin kadife elini uzattığını” söyleyerek “Bundan yararlanın, sonra canınız yanmasın” dedi.İlk bakışta çok olumlu bir girişim. Gerçi borcuna sadık olanların aslında cezalandırılmış gibi olduğunu yazmıştım daha önce. Tabii bir de bu tür kitlesel bir projenin seçime 7 ay kala yapılmasının pek de ahlâki olmadığını belirtmiştim.Ama hiç aklıma gelmeyen bir noktayı bayramın son günü Trakya bölgesinde gezerken sohbet ettiğim esnaftan öğrendim. Esnaf, küçük girişimci, küçük çapta işler yapan birçok kişi dedi ki “Can Bey, bu vergi barışı denilen şey aslında bir kandırmaca, sadece parası olana yarar.”Şaşırarak “Neden?” diye sordum. Cevap verdiler: “Biz vergi, sigorta konusunda borçlandıysak, cezalarımızı, yolsuzluk yaptığımızdan, haksız kazançlarımızı bir kenara atıp stokladığımızdan değil, paramız olmadığı için ödeyemedik.”Peki o zaman ne yapılacak? Onun da cevabını verdiler hemen: “Önemli olan vergi affı falan değil, stok affıdır.”Bilmediğim bir konu. “Affedersiniz” dedim, “Ne anlama geliyor bu?”Şuymuş. Devlete çeşitli nedenlerle borcu olanların paraları yok. Çıkan aftan yararlanmaları için para bulmaları gerek. Olmayan parayı nereden bulacaklar? Tabii ki kredi almaları gerek. Sorun da burada işte. Bu durumdakilerin neredeyse tamamının sicili bozuk. Yani kredi alamıyorlar, çek kesemiyorlar, senet imzalayamıyorlar. Çünkü ekonomik krizler yüzünden borçlarını zamanında ödeyememişler ve kara listeye girmişler. Paraları olmadığına göre bu “barıştan” yararlanamayacaklar. Yararlanabilecekler ise bir kenarda paraları olanlar. Yanisi çok açık: Af ihtimalini göz önüne alan, yolsuzluk yapan, vergi kaçıran ama bir tarafta para fonlayan için “barıştan” yararlanmak çok kolay. Üç yıldır ödemedikleri parayı takside bağlayarak ödeyecekler ve “akıllı!” davranmanın karşılığını alacaklar.“Ekonomik barış” diye sevinen ve iktidarı övenlere, milyonlarca insanın bu sıkıntısını aktarmak istedim.*****MERAK ETTİKLERİMMadem TRT devletin değil!Mehmet Ali Ağca TRT ekranlarına çıkarıldığında konu Başbakan Erdoğan’a da sorulmuştu. Erdoğan da “Devletin televizyonu diyorsunuz, TRT’nin devletliği mi kaldı? Ayrıca nedir bu devletçilik merakınız” diye soruyu soranı hafif yollu azarlamıştı.Ne gariptir ki Başbakan Ağca ile ilgili tek cümle bile etmemişti. Gerçi şimdi anlaşılıyor bunun nedeni. İktidarın yayın organlarından biri Abdi İpekçi’nin katilini aklayan paklayan bir yazı dizisine başladığına göre, demek ki Ağca da iktidar kanadında “muteber” sayılıyor.Neyse o ayrı konu. Ama Başbakan “TRT’nin devletliği mi kalmış” deyince insanın aklı karışıyor. Madem TRT devlet televizyonu değil, o halde neden gelirleri için bir kanun var.TRT gelirinin önemli bir bölümünü bizim cebimizden sağlıyor. Hem de öyle bir para akıyor ki bu kuruma, insanı şaşırtır. TRT’ye sürekli gelir sağlayan kanunun ikinci maddesi aynen şöyle:Madde 2- Türkiye Radyo-Televizyon Kurumunun gelirleri şunlardır:a) Radyo, televizyon, video ve birleşik cihazlardan tahsil edilecek ücretler,b) Elektrik enerjisi hasılatından bu Kanuna göre ayrılacak paylar,c) Genel bütçeden yapılacak katkılar,d) Radyo ve televizyon vasıtasıyla yapılan her çeşit ilan ve reklam ile faaliyet gelirleri,e) Film, bant, plak, nota, dergi, kitap ve benzerlerinin yapım, yayın ve satışından elde edilecek gelirler,f) Radyo ve televizyonla ilgili her türlü ticari işlemler ve ortaklıklardan elde edilecek gelirler,g) Düzenlenecek konser, temsil ve benzeri programlara giriş ücreti ve bu yerlerde yapılacak ilan ve reklamdan elde edilecek gelirler,h) Yapılacak her türlü bağış, yardım ve diğer gelirler. Örneğin son madde çok ilginç değil mi? TRT demek ki “bağış ve yardım” da alabiliyor. Allah Allah. Kanun’un ilk maddesinde belirtilen cihazlar hepimizin evindeki televizyon, video, radyo, teyp, DVD, CD çalar gibi araçlar. Ve biz bunları satın alırken, fatura bedelinin yüzde 16’sını bandrol ücreti olarak TRT’ye gönderiyoruz.Aynı şekilde her ay ödediğimiz elektrik faturalarının yüzde 2’si de doğrudan TRT’ye gidiyor.Oldu Sayın Başbakanım. TRT’nin devletliği falan yok artık. Yersek tabii...*****CANIMI SIKAN ŞEYLEREkranda rezaletAslında ilk rezaleti dün yazmıştım. Bir haber kanalında CHP’nin iki Parti Meclisi üyesi karşı karşıya getirildi. Parti içinde konuşulması gereken konularda kapıştırıldı.İnsan “Herhalde bu rezaleti görmüşlerdir, müdahale ederler ve bu rezaletin tekrarına izin vermezler” diye düşünüyor, ama nafile.Çünkü aynı haber kanalı aynı konuyu bu kez gece yayınında ekrana taşıdı. Üstelik gündüz ekrana çıkardığı CHP Parti Meclisi üyesini tekrar davet etti.İş karışınca bu kez CHP Genel Başkan Yardımcısı yayına katıldı ve yine siyasette hiç rastlamadığımız biçimde acayip bir tartışma izledik.CHP arkasına aldığı rüzgârı bu kadar hoyratça harcamayı göze aldığına göre birileri aklını peynir ekmekle yemiş. demekten başka çare bulamıyorum.Bu arada o kanalın sunucusuna da bir noktayı hatırlatmak istiyorum. “Biz her konuyu tartışırız” dedi. Tamam da o kadar uzun boylu değil.Tabii ki bir haber kanalı özgürce her konuyu tartışmalı. Ama “olmayan” bir konuyu ısrarla gündeme getirmek ancak bir siyasi partiyi “tuzağa düşürmek” anlamına gelir ki bu en azından programı sunan değerli dostumuzun ahlâkına uymaz. Bence dikkat etmeli.Ayrıca “her konuyu tartışırız” sözü de bana biraz abartılı geliyor. “Her konu” konusu biraz tartışmalıdır. İktidarla ilgili bazı konuların asla tartışılamayacağını hepimiz biliyoruz, birbirimizi kandırmayalım.*****KAFAMI BOZAN ŞEYLERÇok şükür adalet yerini bulduMahkeme karar verdi ve Başbakan Erdoğan’ı protesto eden 18 öğrenci 1’er yıl hapse mahkûm edildi. Adalet yerini buldu yani! Yaşasın adalet!Başbakan istediği kadar “demokrasiden” söz etsin, istediği kadar “özgür fikirden” yana olduğunu söylesin, istediği kadar “insan haklarından” dem vursun, fark etmez.Eğer fikir ve eylemler iktidarın işine geliyorsa değerlidir, gelmiyorsa tepesine inilmelidir.Mahkûm olan 18 öğrenci ne yapmış? Başbakan, İstanbul Teknik Üniversitesi’ne gelirken pankart açmışlar.Pankartlarda “İTÜ medrese, rektörlük AKP şubesi değildir”, “12 Eylül çocukları doğum gününüzü başka yerde kutlayın” yazıyormuş. Çocuklar bir de Başbakan’ın terör suçlamasıyla aranan Hikmetyar’ın önünde otururken çekilmiş fotoğrafını çıkarıp göstermişler.Başbakan’ın hoşuna gitmiyor tabii bu tür eylemler. O halde basın cezayı çocuklara da günlerini görsünler. Şimdi merak ediyorum “taş atan çocuklar” için Başbakan’ın kapısına gidip gözyaşı döken ve Hrant Dink’i alçakça öldüren Ogün Samast’ın cezasının hafifleyecek olmasına neden olan sözde akademisyenler, liberal maskeli faşistler, güzel artistler acaba taş bile atmayan, sadece pankart açan ve açtıkları sırada zaten ağızları burunları kırılarak cezalandırılan, üstüne bir de 1 yıl hapis cezası alan üniversitelilerin de hakkını aramak için ağlaşacaklar mı?Mümkün mü? O gençler AKP’nin işine yaramıyor ki, onlar için bir şey yapmanın anlamı olmaz o zaman.*****Lizbon’daki NATO toplantılarında yaptığımız şova en çok “içimizdeki İranlılar” sevinmiştir! (Gani Yıldız)
Bayram tatilinin son günlerini “Türkiye’nin NATO’daki zaferi” propagandaları eşliğinde geçirdik. Türkiye’de kurulacak “füze kalkanı sistemi” ile ilgili toplantıda NATO’ya ve ABD’ye “ayar verdiğimiz”, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin “ağzını kapattığımız”, tüm NATO ülkelerinin bize hayran kaldığı haberleri neler olup bittiğinin asla farkına varmayan “vatandaşlar” tarafından sevinçle karşılandı.Şuradan başlayayım: NATO (Amerika) Türkiye’de, İran nükleer tehdidine karşı bir füze savunma sistemi kuruyor. Türkiye’nin buna “olmaz” deme şansı var mı? Yok. Yani öyle ya da böyle bu sistem Türkiye’ye kurulacak.Tabii kurulmayabilir de. Ama o zaman Amerikalıların “Zaten biz Türkiye’yi test ediyorduk” sözlerinin arkasındaki şantaj da gerçekleşir. İktidar bunu biliyor ve karşı koyacak gücü yok.O halde “durumu lehe çevirmek” ve “kamuoyunu yanıltmak” gerek. Ki iktidar bunu bugüne kadar pek çok kere yaptı. Sadece bir örnek yeter belki. Avrupa Birliği’ne girdiğimizi müjdeleyen ve gün ortasında atılan havai fişekleri unutmayın.“Dünya çapındaki” iktidarımız diyor ki “füze sistemi kurulabilir ama şartlarımız var.” Sonra da şartlar ileri sürülüyor. Öncelikle “İran tehdittir” denmeyecek. Sonra sistemin komutası Türkiye’de olacak. Ve son olarak bu sistem “İsrail’i koruma amaçlı olmayacak.”Bunların hepsi Lizbon toplantısından önce AKP medyası tarafından beyinlerimize adeta nakşedildi. Sonra toplantılar başladı. Kararlar alındı.Metinde “İran tehdittir” ifadesi yok. Zaten olmayacaktı da. Çünkü biraz diplomasiden nasibini alanlar bilirler ki, bu tür konularda hiçbir şekilde hedef ülke adı zikredilmez. Sovyet döneminde kurulan füze sistemleri için bile yazılan metinlerde ülke adı geçmez “nükleer tehdide karşı” ifadesi yer alırdı. Yani biz “İran’ın adı geçsin” diye ısrar etsek bile böyle bir şey olmayacaktı.Ama malum medya, yanlarında sürüklediği birkaç dürüst gazetenin de aklını çelerek olmayan bir şeyi olmuş gibi gösterdi.Kontrolün Türkiye’de olması hiç gündeme bile gelmedi, bunun Mart ayında belirlenmesine karar verildi. Ardından Başbakan sanki daha önce “kontrol bizde olacak ama” dememiş gibi dün “kontrol NATO’da olacak” dedi. Sanki NATO’nun kurduğu bir sistemin kontrolü NATO dışında birine verilirmiş gibi.İsrail konusu ise hiç gündemde bile yok. Çünkü o konu zaten komik. Bu bir nükleer uyarı sistemi. Herhangi bir noktada nükleer hareketlenme olursa, sistem alarm veriyor ve atış durumuna geliyor. Eğer karşı taraftan bir füze ateşlenirse o da otomatik olarak harekete geçiyor.Kısacası, füzenin nereye gittiği önemli değil, atılması önemli. İsrail’e doğru atılmışsa sistem “Bana ne” demeyecek.Tabii her şeye rağmen iktidarı “olağanüstü propaganda ve beyin yıkama başarısı” nedeniyle kutlamak gerek. Bir ülkede “duyduğu her şeye inanmaya hazır” milyonlar yaratılırsa sonuç da bu olur.***Anayasa Mahkemesi çalışamıyorRefarandumla Anayasa Mahkemesi de “halkın oyuyla” iktidarın istediği kıvama sokuldu, ama anlaşıldığı kadarıyla yeni durum bu mahkemenin çalışmasını değil çalışmamasını sağlıyor. Çünkü Anayasa Mahkemesi ne raporları görüşebiliyor ne de önündeki davalarla ilgili karar verebiliyor. Nedeni basit. Uyum yasaları çıkmadı. Bu nedenle, yapısı değişen Anayasa Mahkemesi’nin nasıl karar alabileceği belli değil. Durum şu: Yapılan Anayasa değişikliğiyle Anayasa Mahkemesi’nin 11 olan üye sayısı 17’ye çıkarıldı. Mahkeme en az 12 üyeyle toplanacak ve kararlarını salt çoğunlukla alacak. Peki mahkemenin 6’ya 6 eşit oy çıkması durumunda, ne olacağı belli değil. Bu belirsizlik nedeniyle Yüksek Mahkeme’nin üyeleri kendi aralarında resmi olmayan bir karar alarak, uyum yasaları çıkana kadar toplanmama kararı aldı.Önemli bazı kararlar bekliyormuş. Olsun ne var. Sonuçta artık Anayasa Mahkemesi iktidarın canını sıkamaz ya, ona bakın.***Böyle acemilik olmazPazartesi Okurla Sohbet yazımda da belirtmeye çalıştım. CHP’nin yeni yönetiminin daha önce “içe kapanık” olarak sürdürdüğü bazı politikalardaki atakları öncelikle iktidarı ciddi biçimde rahatsız ediyor.Bu nedenle AKP medyası güya “üstü kapalı” biçimde CHP’nin politikalarına ağır eleştiriler getiriyor.En önemli saldırı ise CHP’nin Kürt sorunu konusunda biraz daha anlaşılır ifadeler kullanması üzerine yapılmaya başlandı.Elbette AKP medyasının manşetlerine bakınca sanki “normal habercilik” yapılıyormuş gibi görünüyor, ama bazı ifadeler, manşete çıkarılan kelimelerin arkasına saklanan niyet aslında halk deyimiyle “Kabak gibi” ortada.AKP medyasının bel altı vuruşla yapmak istediği şu: “Ey ahali görüyor musunuz, CHP vatan haini bir terör örgütüyle seçim ittifakı yapmak istiyor.”İktidar “açılım” dediğinde adı “demokratlık” oluyor, CHP ucundan kenarından girerse “vay vatan hainleri” kışkırtması yani.Kimse kıvırmasın ya da “sen niyet okuyucusu musun?” diye sormasın. Gerçek aleni ortada.Ama, yine tekrarlamak istiyorum, asıl önemli olan bu koroya CHP içinden yapılan katkılardır. Yeni yönetimle birlikte CHP’de o kadar acemice işler yapılıyor ki, şaşmamak elde değil.Örneğin dün öğle üzeri bir haber kanalının ekranında iki kişi belirdi. İkisi de CHP’ye yeni seçilen Parti Meclisi üyesi. Biri yeni yönetimden çok hoşnut, diğeri ise biraz gençliğinin verdiği ateşli karakterle kendini Önder Sav’ın “manevi oğlu” gibi görerek Kılıçdaroğlu’nu yerden yere vuruyor.Ve bu ikili çıkmışlar ekrana, parti içi sorunları kamuoyunun önünde tartışıyor.Gerçi ikisi de hazırlanan tuzağı geç de olsa gördüler ve tartışmaktan çok bir an önce ekranı terk etmeye çabaladılar ama, ne çare, olan oldu.Seçime 7 ay kala CHP’nin bu tür acemiliklere ve çiğliklere asla tahammül göstermemesi gerekir. Eğer Kılıçdaroğlu son operasyonla partinin Genel Başkanı olduğunu kanıtlamak istiyorsa işte fırsat. Ekranlarda söz düellosuna giren iki CHP yöneticisinin derhal istifasını istemeli.***Birkaç soru- Füze sistemi anlaşmasında İran’ın adının geçmemesine İran inanıyor mu?- Ahmedinejad “Bu füze kalkanı bize karşı mı?” diye sorarsa Erdoğan ne cevap verecek?- Bu sistem nedeniyle İran Türkiye’yi tehdit olarak görecek mi?- İran nükleer olmayan füzelerden Türkiye’ye atarsa, sistem yine çalışacak mı?- İsrail nükleer füze atarsa, sistem buna da duyarlı olacak mı?- Paşalarımız artık İncirlik Üssü’ne girebiliyorlar mı?- Kontrol bizde olsa bile paşalarımız füze kalkanı üssüne girebilecek mi?- Türkiye radikal İslamcı terör tehndidi altına girer mi?***Adalet Bakanı, “İstikrar için iktidarımız devam etmeli!” demiş. Yetmez! Anayasa’ya, “Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik, sosyal ve AKP tarafından yönetilen bir hukuk devletidir” maddesini koyalım! (Gani Yıldız)
OKURUMLA SOHBETLERSevgili okurlar; uzun bayram tatili bitti, hepimiz tekrar hayata döndük. Keşke bayram tatilinden yararlanarak birkaç mutlu gün geçirmek isteyen yüzü aşkın vatandaşımız da trafik canavarının kurbanı olmasalardı, bayram sevincimize trafik kazalarının gölgesi düşmeseydi.Bayram sakindiHer zaman olduğu gibi bu bayram da siyasi açıdan sakin geçti. Başbakan Erdoğan’ın Süleymaniye’de kıldığı namazdan sonra bir miting şovu yapması pek yakışık almadı ama “o kadar kusur kadı kızında da olur” diyelim artık. Erdoğan daha sonra ortalarda hiç görünmedi, dinlendi.CHP’de bayram bereketiBu bayramı en hareketli geçiren parti ise CHP oldu. CHP eski yılların aksine bayram adetlerini hakkıyla yerine getirdiği gibi Genel Başkan Kılıçdaroğlu bayram boyunca oradan oraya koştu. Tabii bu durum CHP’nin de çok tartışılmasına yol açtı, övgüler ve yergiler birbirini kovaladı.CHP’nin yeni açılımlarıÖncelikle kısa bir özet yapmak istiyorum. CHP, Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlığa damgasını vurmasıyla birlikte atağa kalktı. Parti daha önce önemsemediği ya da pek vakit ayırmadığı konuların üzerine eğilmeye başladı. Bu hareketliliğin konuşulup tartışılmaması ise mümkün değil elbette.Avrupa’da yeni CHP tavrıBayramla birlikte Avrupa’ya giden CHP liderinin Sosyalist Enternasyonal ve Avrupa Birliği temasları bana göre olumlu adımlardı. CHP’nin yıllarca ihmal ettiği Avrupa ve Sosyalist Enternasyonal’le ilişkilerini geliştirmesi hayırlı bir gidiştir.Güneydoğu’ya ilgiKürt sorunu konusunda şimdiye kadar “içe kapalı” bir politika izleyen CHP’nin yeni dönemde bu konuya da ilgi göstermesi de olumlu adımdır. Şurası bilinmelidir ki, Kürt konusu CHP’nin de olumlu katkısı olmadan kolay çözülemez. İktidarın sorunu tek başına çözmesi ise mümkün değildir.CHP’ye yönelik eleştirilerCHP’deki bazı tavır değişiklikleri çeşitli çevrelerde endişe yaratıyor gözlediğim kadarıyla. Öncelikle CHP içindeki bazı kesimler “parti içi iktidarın ellerinden tamamen kayıp gitmesinden” korkarak Kılıçdaroğlu’na karşı yoğun bir eleştiri bombardımanı başlattılar. Ama bu kesimin ne amaçladığı da belli değil.İktidarı önlemekKılıçdaroğlu belli ki seçime kadar siyasi rakipleriyle olduğu kadar parti içindeki kötü niyetlilerle de savaşmak zorunda kalacak. Bu mücadelenin seçim performansını düşürmesi ihtimali büyüktür. CHP içindeki bazı mihrakların “seçim hezimeti” için şimdiden kolları sıvadıkları anlaşılıyor.Sorun olan çıkışlarCHP içindeki kötü niyetli kişiler Kılıçdaroğlu’nun Paris’te Ahmet Kaya’nın mezarını ziyaret etmesinden yola çıkarak “partinin yolundan saptığı” iddiasını ortaya attı. Kılıçdaroğlu’nun “Kürt sorununa” da değinmesi parti içindeki kimi kesimleri şiddetle rahatsız etti. Peki neden? Ne var Ahmet Kaya’da?Ahmet Kaya Kürt asıllı bir sanatçı. Ülkeden ayrılışı, yurt dışındaki faaliyetleri ve ölümü hâlâ tartışılıyor. Buna karşın kimsenin Kılıçdaroğlu’nu, mezar ziyareti yaptığı için suçlamaya hakkı olamaz. Tam tersine Kılıçdaroğlu insani bir duruş sergilemiş ve Kürt sorununa bakış açısını göstermek için yeni bir kapı açmıştır.Kılıçdaroğlu Diyarbakır’daCHP içindeki kötü niyetlileri Kılıçdaroğlu’nun Diyarbakır ziyareti de çok rahatsız etti. Erdoğan’ın istismar ettiği bir konu vardı “CHP Sivas’tan öteye geçemiyor” diyordu, Kılıçdaroğlu bu istismar aracını AKP’nin elinden aldı artık, kim bilir belki bazı CHP’liler bunu hazmedemiyordur.İktidarın rahatsızlığıElbette Kılıçdaroğlu’nın başı parti içindeki kötü niyetlilerle biraz sıkıntıdadır ama asıl sorun iktidarın son gelişmelerden duyduğu rahatsızlığın ortaya çıkmasıdır. Belli ki CHP’deki yeni atılımlar iktidar partisinde çok ciddi bir endişe yaratıyor. Bu nedenle AKP’li medya topyekûn atağa kalkmış durumda.CHP-BDP ittifakıBayram nedeniyle verilen sıcak mesajlardan biri BDP’nin CHP ile birlikte “solda güç birliği” önerisi yapmayı düşündüğüydü. Konu CHP’nin yeni Genel Sekreteri’ne soruldu, Süheyl Batum “belli koşullar çerçevesinde her partiyle görüşülebileceğini” söyledi ve kıyamet koparıldı.Yalan haberin tadıİktidara yakın medya Batum’un açıklamasını “CHP-BDP ile ittifaka hazırlanıyor” başlıklarıyla duyurdu. Batum defalarca “Ben böyle bir şey söylemedim” dese de, malum medya kulağını tıkayıp aynı başlığı defalarca kullanmaktan hiç çekinmedi. Yalan haberin tadı ve şehvetine kendini kaptırdı anlaşılan.Çok çirkin kurnazlıkİktidar medyası “çok çirkin” bir kurnazlığı yine sergiliyordu. İktidar canhıraş biçimde “Kürt açılımı” söylemi ile adeta beyin yıkarken, muhalefetten uzatılan eli istismar etmekten ve CHP’yi “Kürt sopası” ile vurmaya çalışmaktan sakınmadı. AKP Kürtler’e yakınlaşırsa iyi CHP yakınlaşırsa kötü durumu yani.Komik oluyorlarAslına bakarsanız AKP medyası CHP’yi “Kürt sopası” ile dövme yarışında hayli komik de oluyor. Çünkü başlıklara bakınca anlıyorsunuz ki CHP’nin Kürt konusuna sıcak bakışı “eleştirel” açıdan ele alınıyor. Halka “İşte görüyorsunuz CHP Kürtlerle (“hain”lerle) işbirliği içinde” mesajı veriliyor.CHP yolundan şaşmamalıHerhalde CHP’nin yeni yönetimi de bu oyunu görüyordur. Atılan manşetlerin “Kürt sorunu üzerinden CHP’yi vurmaya çalışmak” olduğunu fark ediyordur. O halde doğru yolda olduklarının da ayırdındadırlar. Eğer AKP ve yandaşları bu kurnazlığı yapıyorsa CHP doğru yapıyor demektir.Bir de Baykal faktörüBu arada CHP’nin seçime kadar başını ağrıtacak konulardan birinin de Baykal olduğu anlaşılıyor. Baykal her ne kadar “akil adam” duruşu sergiliyorsa da giderek CHP’ye zarar verdiğini görmek zorundadır. Baykal belli ki “kendi neden olduğu” akıbetini henüz hazmetmiş durumda değil.AKP’nin Baykal hayranlığıTayyip Erdoğan sık sık CHP’nin başında Baykal’ın olmasının kendileri için bir şans olduğunu söyler. Şimdi aynı Baykal, Genel Başkanlığı bıraktıktan sonra da bu özelliğini sürdürüyor. AKP medyasının manşetlerinde “kendi partisini eleştiren” ve seçmenlere “Bu partiye oy verirken dikkat edin” anlamına gelen sözler söyleyen Baykal var. Baykal görmüyor mu?Merakım şu: Deniz Baykal, AKP medyasının kendisi üzerinden CHP’ye vurduğunu görmüyor mu? Bunca yıllık çok değerli bir siyaset adamı, hırsına kapılıp da Türkiye Cumhuriyeti’nin korunabileceği belki de son seçime giderken AKP’nin ekmeğine yağ sürmeyi vicdanına nasıl sığdırabiliyor?Seçmen şaşırabilirBu konudaki son sözüm, oyunu CHP’ye vermeyi düşünen kesimlere. CHP son döneme kadar biraz içine kapalı siyasetle ve parti içi iktidarı daha fazla önemseyen bir zihniyetle yönetildi. Bu nedenle AKP’nin bayrak yaptığı bazı konularda pasif kaldı. Şimdi bu konulara el atması CHP seçmenini şaşırtabilir.Acele karar verilmemeliAncak CHP’nin yeni atakları Türkiye gerçekleri ile örtüşmektedir. Bazı konulardan uzun yıllar uzak kalmak şimdi bir adaptasyon sıkıntısı yaratabilir. Diyorum ki kimse acele etmesin, özellikle iktidar propagandalarına aldanıp çok acele karar vermesin. Tam tersine CHP’nin yeni açılımlarını dikkatle izleyip kararını öyle versin.Türkiye şahlandı!Bayram günlerine Lizbon’da yapılan NATO toplantıları da damgasını vurdu. Türkiye’nin bu toplantıların yıldızı olduğu, iktidar kalemleri tarafından ballandıra ballandıra anlatıldı. Peki gerçek acaba bu mu? Türkiye NATO’ya boyun mu eğdirdi. Şahlandık mı? Bunları da hafta içinde yazacağım.Hepinize iyi haftalar...
Bayramı bitirdik. Ama tatil bitmedi. Bugün son gün. Tatile daha doğrusu bayramın ilk gününe Bektaşi fıkralarıyla başlamıştık. Son günü sizleri yine Yıldırım Tuna’nın fıkralarıyla baş başa bırakıyorum...Kiralık katilAdam kiralık katil tutup karısını öldürtmek istemiş. “Tamam” demiş katil “Hallederiz.” Adam sormuş, “Anlaştık, ama nasıl öldüreceksin, bilmem lazım.” Kiralık katil “Sol memesinin tam altına tek kurşun atacağım.. Tık!..” demiş. “Yok, yok, olmaz..” diyerek ayağa fırlamış adam “Ben onun ölmesini istiyorum.. Şimdi kurşun sol dizi parçalayacak seke seke gezecek ortalıkta!..”Kara yazılan isimYılın ilk karı yağdığı gün yan villada oturan komşum kapımı yumruklayarak çaldı. Açtığımda “Kapımın önündeki kara oğlunuz çişiyle adını yazmış” dedi sinir içinde. “Ne var bunda?..” dedim, “Her erkek çocuk bunu mutlaka yapar.” Komşum “Tamam da..” dedi dişlerini sıkarak, “El yazısı kızımın!..”OvalamaTahta gibi dümdüz göğüslü kadın kendine uygun bir sütyen bulamayıp sinirinden patlayacak vaziyete gelince bluzunun ön düğmelerini koparırcasına açmış. Tezgâhtar delikanlıya “Bunlar için bana ne verebilirsiniz?” diye sormuş. “Bayan..” demiş tezgâhtar genç dikkatle iki kahverengi lekeyi inceledikten sonra, “Vim’le ovarak çıkartmayı bir deneseniz!”Doktor tavsiyesi- Doktor... Doktor... Yetişin bacağım koptu...- Merak etmeyin yerine yenisi çıkar...- Deli misiniz doktor?.. Ben kertenkele miyim de kopan kuyruğum yerine gelsin?..- Peki, siz manyak mısınız da elinde paspas koridoru silen adama bunu soruyorsunuz?..Akıllı köpekKızımın ısrarıyla eve bir köpek aldık. Gelir gelmez halımızın üzerine kakasını yaptı. “Üzülme!” dedi eşim, “Zamanla ben onu eğitirim!” Günlerce gözlemledim, eşim onu sabırla eğitti.. Ne zaman halının üzerine kakasını yapsa mutfak kapısını açıp onu bahçeye bıraktı.. Köpeğimiz çok çabuk öğrendi.. Son 5 yıldır her dışarı çıkmak istediğinde hep halıya yapar. Koru beniHoroz, önünde naz yapmak için kaçan, sıra nihayet kendisine geldi diye, dünden razı tavuğu kovalarken çiftçinin karısı elinde yem torbasıyla çıkagelmiş. Horozun tavuğu kovaladığı istikametin tam aksine bir avuç mısır tanesi atmış. Horoz, anında tavuğun peşini bırakıp mısır tanelerine doğru uçmuş.. Kenardan olanları seyreden bir köy delikanlısı “Tanrım..” diye dua etmiş, “Ne olur beni böyle bir tercihe mecbur edecek kadar aç bırakma!..” MercedesAdam şehrin kırmızı fenerli sokağında gördüğü muhteşem güzellikteki kıza hayran olmuş, “Adınız?..” demiş heyecandan titreyerek, “Benz..” diye cevap vermiş incecik fıstık.. “İlginç” demiş adam olaya biraz espri katmak için de eklemiş “Mercedes Benz’le bir yakınlık var mı?..” diye gülerek. “Evet” demiş kız göz süzerek, “Fiyatlarımız birbirine çok yakın.” Jet motoruİki akbaba sakin sakin uçarlarken yanlarından korkunç gürültü ve hızla bir jet savaş uçağı geçmiş.. İkisinin de tüyleri uçuşmuş, uçağın süratinden kendi eksenlerinde dönmüşler, tekrar dengeye gelince “Yuh be!” demiş birisi “Eloğlundaki şu sürate bak bir de bize bak!” Öteki “Sen ne bakıyorsun ona oğlum!” demiş, “Senin de arkanda üç tane delik olsa üçünden de ateş çıksa ne biçim gidersin kim bilir!..”Önemli develerYabancı Lejyon’un Büyük Sahra’nın göbeğindeki birliğine yeni atanan asteğmen, aynı birlikteki çavuşa “Bütün bir haftayı çölde geçiren ve kadın yüzü görmeyen erler hafta sonları nasıl eğleniyorlar?..” diye sormuş.. Bilgiççe gülümsemiş çavuş, “Görürsünüz..” diyerek. “Civarda köy bile yok” diye ısrar etmiş asteğmen. “Bekleyin, görürsünüz..” diye tekrarlamış çavuş. O hafta sonu 300 deve kamyonlarla birliğin ortasındaki ağıla getirilmiş.. Asteğmenin şaşkın bakışları altında çalınan hücum borusuyla tüm lejyonerler ağıla saldırıp telaşla develere koşmaya başlamış. Asteğmen hızla yanından geçen çavuşu kolundan tutup durdurmuş. “Ne demek istediğinizi şimdi anladım. Tamam.. Ancak anlayamadığım bir nokta var..” demiş, “Burada en az 300 deve var, bizse toplasan 100 kişiyiz.. Bu acele, bu telaş niye?..” Çavuş heyecanla “Acele etmezsen” demiş soluk soluğa gözüne bir deve kestirmeğe çalışırken, “Sana çirkinlerinden biri kalır!..” AyrılmakKarımla ayrılabilmemiz o kadar zor ki... Geçen gün komşular, dört polis ve bir polis köpeği anca ayırabildi.Ahtapot PaulDünya kupasında maç sonuçlarının hepsini bilen ‘Ahtapot Paul’ geçen hafta ölmüş.. Gazeteye ilan veren onun sahibi aile cenazesine çiçek yerine “Mayonez sos” gönderilmesini rica etmişler..TermometreKarım “Şu kırmızı kravatı takma demiyor muyum sana!..” diye bağırdı. “Neden ki?..” dedim. “O kadar zayıfsın ki takınca termometreye benziyorsun!..”Gani Yıldız’danGünlerdir devam eden “yazdan kalma günler”in bir sebebi de ülkemize giren paranın “sıcaklığı” olabilir mi?Kurtlar Vadisi’nin yeni versiyonunda Mavi Marmara’nın intikamı alınıyormuş. Anlaşılan siyaset sahnesinde yapamadığımızı beyaz perdede gerçekleştireceğiz!Yeni düzenlemeye göre tüketiciler, akaryakıtı nakit ya da kredi kartı kullanmadan “otomatik” alabilecekmiş. Dünyanın en pahalı benzinine daha hızlı kavuşacak olmamız ne kadar sevindirici!Yelkenliyle okyanusları geçip rekorlar kıran maceraperestlere bir meydan okuma; trafiğin en yoğun olduğu saatte, İstanbul’da köprü geçmeye var mısınız?NATO’yu anlamak mümkün değil. Kendileri turist olarak geldiklerinde korkuyor diye Kılıç Kalkanı kaldırdık, şimdi de bize Füze Kalkanı kurduruyorlar. (Fur KANER)
Başbakan Erdoğan restore edilen bir caminin açılışında İstanbullulara “müjde” verdi. Dedi ki “Anadolu yakasına da bir Süleymaniye yapacağız inşallah, bunun da müjdesini vereyim.” Anadolu yakasında oturanlar yeni bir Süleymaniye heyecanı yaşıyorlar mı bilemem, ama günümüzde, hele neredeyse her sokakta iki camimiz varken, dev bir cami ihtiyaç mı, tartışmak gerek.Ama asıl sorun başka. Demokrasi, özgürlükler, hukukun üstünlüğü kavramlarının en üst değer olarak kabul edildiği dünyamızda, artık olağanüstü nitelikler taşıyan dini mekânlara da ihtiyaç yok.Çünkü olağanüstü nitelikleri olan dini mekânlar, din kurallarının ve din hukukunun geçerli olduğu dönemlerin ihtişamlı yapılarıdır. Bakın hem İslam ülkelerine hem de diğer dinlerin egemen olduğu ülkelere.Dev dini mekânlar, örneğin katedraller en son ne zaman inşa edilmiş?Dünya son 150 yılı demokrasi ve özgürlükler kavgasıyla geçirdi. Din kurallarının hâkimiyeti yıkıldı yerine insan aklının ortak ürünü olan hukuk ve demokrasi kavramları yerleşti.Kiliselerin gücünün kırılması, iradenin halkın özgür iradesiyle seçtiği vekillere geçmesiyle birlikte “olağanüstü yapı inşa etme mantığı” da değişti.Olağanüstü yapılar neden yapıldı tarih boyunca? Taa Mısır piramitlerinden, Mezopotamya’daki Ziggurat Kulesi’ne, Mayalar’ın tapınaklarına, Köln Katedrali’ne, Selimiye Camii’ne bakın. Hepsi dinsel yapılardır.Bu yapıların tek amacı vardır, ilahi güçler karşısında insanların kendilerini küçük görmeleri, o görkem karşısında kendilerini âciz hissetmelerini sağlamak.Oysa artık insanların olağanüstü dini yapılar karşısında kendilerini küçük görme dönemi bitti. İnsanlar, ortak olarak kullanacakları, kendilerine çok yönlü yararlar sağlayacak olağanüstü yapılar istiyorlar.Örneğin yüz katlı gökdelenler, denizleri aşan asma köprüler, ülkeleri birbirine bağlayan otoyollar, uzay çalışmaları, tıpta inanılmaz gelişmeler, teknolojinin baş döndüren yenilikleri insanlar için çok daha önemli.Dev cami yapmak ise ancak bir din devletine yakışan “büyük eser” kapsamındadır. İstanbul’a Süleymaniye büyüklüğünde ve ihtişamında cami yapma fikrinin altında ancak Türkiye’yi bir din devletine dönüştürme fikri yatabilir.İstanbul’a yeni ve dev bir cami asla mı yapılamaz? Neden olmasın. Ama onun da kurallarını koymak gerek.Birincisi bu cami bir taklit olmamalı, günümüz koşullarına uygun mimarisiyle, işleviyle herkesin kabul edebileceği bir yapı olmalı.Bana göre daha önemli olan faktör şudur: Eğer İstanbul İslam dininin bilimsel araştırma merkezi olabilecekse, dünyanın en önemli din âlimlerinin, çağdaş fikirlerle İslam’a hizmet edecekleri bir odak haline gelecekse ve bu Türkiye’nin laik düzenini asla tehdit etmeyecek karakter taşıyacaksa, tüm dünyaya örnek olması açısından böyle bir eser inşa edilebilir.*****İnşallah doğru çıkarBayramdan önce bizim gazetede Cem Boyner’le yapılmış röportajı okudum. Cem Boyner her zamanki iyi niyetiyle “Türkiye’nin kanatlandığını, uçtuğunu” söylemiş.İnsanda hoş duygular bırakıyor bu sözler, ama ne kadar gerçekçi dönüp ona da bakmak gerek.Umarım Cem Bey’in kehaneti doğru çıkar ve Türkiye uçar. Ama her şeyini sıcak paraya bağlamış, yurt dışından gelen parayla şimdilik (tabii sadece küçük bir bölümü) bir saadet dönemi yaşayan Türkiye umarım duvara toslamaz. Cem Boyner’in sözlerini okurken aklıma 2000’lerin o büyük krizin öncesi geldi ister istemez.Yine bir TÜSİAD üyesi de çıkıp “Türkiye artık önündeki 20 yılı görecek hale geldi, ekonomi o kadar iyi durumda yani” demişti. Aradan bir yıl bile geçti geçmedi Türkiye tarihinin en büyük krizine girdi. Umarım bu “uçmak” da buna benzemez.Bu arada bir nokta daha: Çin malları dünyayı kasıp kavuruyor. Ama hepsi de kaliteli değil. Türkiye’nin uçmak istediği kanatlar da “ucuz Çin malıysa” maazallah, biz keyifle uçtuğumuzu sanırken, kanatlar koparsa tepe üstü öyle bir düşeriz ki... Allah muhafaza..*****Tepe lambalı arabalar yine hortladıTrafik konusunda ne kadar yazsam yine de bitmez. Gerçi bu yazıların pek anlamı da olmuyor. Çünkü özellikle İstanbul trafik konusunda sahipsiz bir kente dönüştüğü için her türlü uyarı da buza yazılmış yazı gibi oluyor.Ama hiç olmazsa milyonlarca kişinin öfkesini de dile getirmek adına bunların yazılması gerek. Eski Emniyet Müdürü zamanında bir uygulama vardı. Trafik polislerine, emniyet şeritlerinde, mavi tepe lambası yakarak ve siren çalarak kim giderse gitsin mutlaka durdurulacak ve ceza yazılacak talimatı verilmişti. Ceza gerçekten yazılıyor muydu bilmiyorum ama çok uzun bir süre emniyet şeritlerinden giden mavi tepe lambalı araç görmüyorduk. Son haftalarda dikkatimi çekiyor, bu mavi lambalı ve sirenli araçlar yine hortladı. En sıkışık trafikte bir bakıyorsunuz mavi lambası yanan ve garip bir “hort” sesi çıkaran araçlar hızla yanınızdan geçip gidiyor. Haydi sadece o gitse neyse. Arkasına bir sürü “kurnaz” takılıyor. Tabii az ileride tekrar içeri girmek için çaba harcanınca da trafik iyice arapsaçına dönüyor. Peki nasıl oluyor da bu mavi lambalılar hotladı? Bir kere eskisi gibi emniyet şeritlerinde, kavşaklarda polis yok. İktidardan palazlanan pek çok yeni yetme zengin arabalarına mavi lamba ve siren taktırmaya başladı. Polis durdursa bile bunlara bir şey yapamıyor. Bir kent düşünün ki, polisi emniyet şeridine bile sahip çıkamıyor, aklına esenin taktırdığı polis lambası ve sirenine engel olamıyor.Ne acı.*****Vergi barışı güzel de...Anlamıyorum, sanki Türkiye’de ilk kez vergi- ceza affı uygulanıyor. Sanki ilk kez ekonomik bir barış ilan ediliyor. Gazetelerdeki haberlere göre bu af bir iki kere de çıkmamış, neredeyse üç yılda bir afla karşılaşıyoruz. Ayrıca yine anlamıyorum, gazetelerin manşetlerinde “Tarihin en büyük vergi barışı” deniyor ama detaylara bakıldığında daha önce çıkarılan afların bazılarının çok daha kapsamlı olduğunu görüyoruz.Ama asıl değinmek istediğim konu başka.Bu affa karşı çıkamıyorum çünkü belli ki Türkiye’de bu tür bir affı bekleyen sayısı az buz değil, milyonlarca insanın rahatlaması söz konusu.Ayrıca tamamen ekonomik nedenlerle işleri bozulmuş ve batmış yüz binlerce işadamı, esnaf, girişimci var. Onlar adına olumlu elbette. Ancak buruda dikkat edilmesi gereken iki nokta var. Birincisi her türlü zorluğa rağmen, ödemelerini hiç aksatmayan kişiler bu afla bir tür cezaya çarptırılmış olmuyor mu? Yani sorumlu olmak bir suç mu? İkincisi bu tür büyük aflar seçimlere 6 ay kala yapılırsa, bunun adı resmen seçim yatırımı olur. Bir iktidar devletin halktan alarak verdiği yetkiyi bu kadar hoyratça kullanmamalı.Bu tür aflar mutlaka yapılması gerekiyorsa bir iktidarın ilk yılında yapılırsa anlamı olur. Seçime 6 ay kala yapılan bir uygulamanın tek amacı vardır, seçimleri tekrar kazanmak. Bunun da ahlaki olduğunu söyleyemeyiz herhalde.*****Bir günlük izinSevgili okurlar, hepiniz biliyorsunuz ama tekrarlamak bana büyük bir haz veriyor:Ülkemiz bir cennet.Bir yerinde kayak yapılırken bir yerinde denize giriliyor.Bu yıl hayatımda ilk kez kasım ayında denize girmenin keyfini yaşadım. Biliyorsunuz yazın ciddi bir tatil yapamadığım gibi günü birlik tatillere bile çıkamamıştım.Bu bayramın sonunu fırsat bilerek Türkiye’nin cennet köşelerinden birine İskenderun Arsuz’a geldim. Cuma günü kendimi tamamen doğaya bırakacağım. Gideceğim yerde ne telefon çekiyor ne de bir iletişim kurmak mümkün.Bu nedenle sizden bir günlüğüne izin istiyorum. Yarın zaten yazım yok, bir de cumartesi gününü kullanmak istiyorum. Pazar günü yine birlikteyiz. *****Bu Bayram’da da köprülerden geçiş ücretsiz. Yapılacak üçüncü köprü hep ücretsiz olsa da vatandaş her gün bayram etse! (Gani Yıldız)
Öncelikle bazı günler köşe komşum olan Hasan Celal Güzel’e geçirdiği kaza için geçmiş olsun dileklerimi iletmek istiyorum. Ayrıca iyi bayramlar.Hasan Bey’le Turgut Özal döneminden kalma bir tanışıklığımız ve hukukumuz var. Fikirlerimiz taban tabana zıt olmasına rağmen her karşılaşmamız karşılıklı sevgi ve saygı seremonisini andırır.Hasan Bey dün hemen benim köşemin yanındaki köşesinde bir bayram yazısı yazdı. Sondan ikinci paragrafına kadar büyük keyifle okudum, gözlerimin önünden kendi eski bayramların görüntüleri geçti.Ancak yazının sonunda Hasan Bey diyor ki “Milletin değerleriyle kavgalı jakoben oligarşi ne yaparsa yapsın, bu değerleri ortadan kaldırmaya gücü yetmiyor.”Başından sonuna yanlış ve zihinleri bulandıran bir ifade.Çünkü Hasan Bey’in “jakoben oligarşi” dediği kesim zaten kendi anlattığı bayram âdetlerini uygulayan kesimdir.Hepimiz böyle büyüdük. Bayramlarımız aynı Hasan Bey’in anlattığı gibi geçti. Şimdi de böyle geçiyor.Bu ülkede dini değerler, kutsallar Hasan Bey’in “jakoben oligarşi” diye aşağılamaya çalıştığı kesim tarafından korundu ve yaşatıldı. Dinin istismar edilmesine karşı eğer o “jakoben oligarşi” olmasaydı Türkiye’nin çehresi bugün bambaşka olurdu.Aslına bakarsanız Türkiye’de dengelerin bozulması AKP’nin ağababası Refah’ın, 1990’larda, dünyanın konjonktüründen yararlanarak büyümesinden sonra yaşanmaya başlandı.Türkiye bütün Müslüman ülkelere parmak ısırtacak bir özgürlük, çağdaşlıkla İslam’ı en iyi yaşayan ülkeydi. Türkiye insanı Cumhuriyet’le birlikte başlayan aydınlanma dönemiyle hem dini değerlerine en iyi sahip çıkan hem de laik çağdaş yaşam biçimini en iyi kuran ülkeydi.Şimdinin dincileri ve cahil liberalleri, “anneannemiz de başörtüsü takardı” cümlesini anlayacak izana sahip olmadıkları için bununla alay ediyorlar.Oysa bu cümlenin altında yatan gerçek şudur: Türkiye insanı dini değerlerle çağa uygun yaşam biçimini başka hiçbir Müslüman ülkenin beceremeyeceği biçimde bağdaştırmıştı.Ne zaman ki Batı giderek büyüyen Türkiye’de (ama aslında Sovyetler’i çökertmek için), işlerin ters gitmeye başladığını gördü, İslam’ı bir silah gibi kullanmaya karar verdi.O zamandan beri Türkiye’nin de dengeleri bozuldu. Ortaya çıkarılan Refah hareketi iktidarın birinci ortaklığına kadar taşındı önce. Ahmak liberallerin desteği alınarak, din ve inançlar demokrasi gibi sunulmaya başlandı.Ardından iktidara getirilen AKP ile Türkiye’nin genleri ile oynandı ve dünyanın tek medeni Müslüman ülkesinin de diğer ülkelere benzetilme aşamasına geçildi.“Jakoben oligarşi” diye aşağılanan insanların döneminde İslam dini bütün güzellikleriyle yaşanırken, şimdi küçük bir kesimin İslam adına yaptığı dayatmalar neredeyse rejimin alternatifi olarak beynimize kazınmaya çalışılıyor.Sonuç olarak Hasan Bey, bir daha tekrarlıyorum “alay ettiğiniz” o gerçek Müslümanlar, yani bu ülkeyi oluşturan insanların ezici çoğunluğu, aynen sizin yazınızda anlattığınız gibi dini değerlerine, âdetlerine ve geleneklerine sahip çıktılar bugüne kadar ve bundan sonra da çıkacaklar.Hiç kuşkunuz olmasın...*****Bu çocuğa biraz nasihat edinSözüm Ahmet Kekeç ve Salih Tuna’ya. Her ikisini de tanımıyorum. Tanıyan birkaç dostum “İkisi de iyidir” dedi. Haklarında kötü bir şey de duymadım. Benim adımı geçirdikleri bir iki yazı hariç yazılarını da okumuyorum. Bildiğim benim dünya görüşümle çok farklı oldukları. Ama o kadar. Her ikisine de ne ifrit olurum, ne düşmanlık beslerim. Ki zaten hiç kimseye düşmanlık beslemediğim gibi kimseyi de “kötü” olarak nitelemem. Fikirleri bana uymadığı için beğenmem, çok gerekirse bu fikirleri eleştiririm. Gerçi bu iki kişi sanıyorum beni şaşırtıcı biçimde çok iyi tanıyorlar. Bu nedenle adımın geçtiği yazılarından hakkımda benim de bilmediğim pek çok şeyi öğrendiğimi söylemeliyim. Ama bunlar keşke fikirlerimle ilgili olsa. Öğrendiklerim yaşam biçimim ve karakterimle ilgili oldu. Demek insan kendisiyle ilgili bile yeni bir şey öğrenebilirmiş başkalarından.Bu iki kişiden neden söz ettim? Çünkü bu ikili, benim de başka bir kanalda program yaptığım Rasim Ozan Kütahyalı ile haftada bir gün üçlü sohbet programı yapıyor.Rasim Ozan çok genç bir çocuk. Meslekte de fikir söylemede de pek acemi. Bu çocuğa programlarımızın dışında, eğer sözümü çok kesmezse kendi deneyimlerimden yararlanarak meslekle ve üslupla ilgili bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. Ne kadar dinliyor bilemem.Ama bu iki kişiyi dinleyebilir. Bu nedenle Kekeç ve Tuna’dan ricam var. Lütfen bu çocuğa ara sıra nasihat ediniz. Namus ve ahlakın gazetecilikte çok önemli olduğunu söyleyiniz.İnsan ilişkilerinde üslubun önemini anlatınız. Yalan söyleyerek ve başkalarının üstüne basarak yukarılara çıkma çabasının bazen başarılı olabileceğini ama insanda onur bırakmayacağını belirtiniz.En önemlisi akıllı olmasını tavsiye ediniz. İnsanları birbirine düşürmeye çalışmanın bir tür alçaklık olacağını dile getiriniz. Lütfen, siz de bu çocuğun ağabeyleri sayılırsınız.*****Zam yüzde 10 değilSayın Can Ataklı, İstanbul’da toplu taşımaya yapılan zamları köşesine taşıyan bir-iki gazeteciden biri olduğunuz için öncelikle size teşekkür ederim. Nedense vatandaşı bu kadar yakından ilgilendiren bir konu hızla geçiştirildi. Toplu taşımada tam bilete ve öğrenciye yapılan zam oranı yüzde 10 olup bu biletlerin 2 saat içindeki aktarmalarına yapılan zam yüzde 20’dir. İndirimli karttan yararlanan öğretmen ve 60 yaş üstüne yapılan zam ise yüzde 30 olup bu kart sahiplerinin 2 saat içindeki aktarmalarına yapılan zam yüzde 100’dür. Yani zam oranı söylenildiği gibi yüzde 10 değildir. Öğretmen ve yaşlı indirimi fazla görülmüş ve tam bilete yaklaştırılmış. Öyle gösteriyor ki yavaş yavaş öğretmen ve yaşlı indirimi kaldırılacak. Sayın Başbakanımız ülke ekonomisinin yükselişte olduğundan bahsediyor. Madem öyle biz niye bunu fark edemiyoruz. Toplu taşıma niye bu kadar pahalı? İnsanların alım gücü niye bu kadar düşük? Bir emekli neden ek iş yapmadan geçinemiyor? N. Bayrak (emekli)*****TeşekkürlerBu bayramda da siz okurlardan kutlama mesajları adeta yağdı. Açık söyleyeyim hepsine cevap vermem gerçekten mümkün değil.Çünkü yüzlerce mesaja sadece “Teşekkürler, size de iyi bayramlar” diye karşılık vermenin bile ne kadar zaman alacağını bir düşünün.Her gün yazmanın avantajını kullanarak Kurban Bayramı kutlama mesajı gönderen tüm okurlarıma bu yazıyla teşekkür etmek istiyorum.Diliyorum ki, bundan sonraki bayramlarımızı daha özgür, daha sevgi ve karşılıklı saygı dolu kutlayalım.*****Başbakanlık, gençlere rock müzikle ulaşmak için yeni bir şarkı yaptırmış. Bu durumda, “Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda”nın rock versiyonu da AKP’li gençlerin şarkısı olabilir! (Gani Yıldız)
Beslediğin kurbanı kesmek daha makbulKurban Bayramı’ndan çok önce başladı kampanyalar biliyorsunuz. Bazı yardım ve hayır kurumları kurban kesmek isteyenlere çağrıda bulundular. “Sizin adınıza kurbanı biz keselim” dediler.Birçok kişi de kurban kesmek yerine bu kurumlara belli bir bağış yaptı.Bu tabii çağımız koşullarının yarattığı bir durum. Özellikle büyük kentlerde kurban kesmek isteyenler artık zorluklarla karşılaşıyor. Kurban satın almak, sonra bunu kesim yerine götürmek, etini dağıtmak o kadar kolay değil.Tabii birçok kişi bayram sabahı hemen kesim yerlerinin yanında kurulan pazarlardan bir kurban alıp kesim işini de o anda bitiriyor. Çoğu kesilen kurbanın etini bile görmüyor çünkü o etler de belli hayır kurumlarına bağışlanıyor.Bunların hiçbirine karşı çıkmıyorum ve çıkamam.Ama ister istemez de soruyorum. Bu yöntemler kurbanın anlamını yansıtıyor mu?Örneğin şu soru önemli: “Kurban nedir?” Kurban, çok sevdiğimiz, değer verdiğimiz bir şeyi, inandığımız kutsal bir varlığa armağan etmektir. İnancımız uğruna sevdiğimiz bir varlığın ilahi güce sunulmasıdır. Ki o sunduğumuz varlık bir daha asla geri gelmeyecektir.Hazreti İbrahim oğlunu Allah’a kurban etmek istemişti. Allah’a inancı o kadar yüksekti ki canından kanından olan oğlunu kurban olarak sunmaktan çekinmemişti.Zaten yüce yaradan da Hazreti İbrahim’e kurban etmesi için bir koç göndermiş ve “İmanını oğlunu kurban ederek göstermene gerek yok” demişti.Eskiden kurbanlıklar bayramdan birkaç gün önce alınırdı. Tabii kurbanlığa bakacak şartlarda evi olanlar için. Kurbanlık eve gelince bütün ev halkı ona bakmak, beslemek, suyunu içirmek için seferber olurdu.Birkaç günlüğüne de olsa kurbanlıkla ev halkı arasında bir bağ oluşurdu. Sonra bayram gelir ve o kurban kesilirdi. Elbette başta çocuklar olmak üzere herkesi bir üzüntü ve hüzün sarardı. Buna karşın kurban da kurban olurdu. Çünkü kurbanla birlikte herkesin de herkesin de bir parçası giderdi.Bu açıdan bakınca şimdi hiç görmeden kestirilen kurbanlar gerçekten kurban sayılır mı diye düşünmeden edemiyorum.Elbette sonuçta yapılan bir yardımdır, pek çok fakirin evine bu sayede et girmektedir ve vicdanlar da rahatlamaktadır.Dini açıdan belki daha makbul olmak kavramını kullanabiliriz eskisi için.*****Bayram için bir demet Bektaşi fıkrasıBugün bayramın ilk günü. Gelin hep birlikte biraz gülelim. Sizler için çeşitli kaynaklardan bir demet Bektaşi fıkrası seçtim. Bektaşi fıkraları dinimizdeki hoşgörünün en güzel örnekleridir bana göre. Yüzlerce yılın birikimidir bu fıkralar. Dini bir baskı aracı olarak kullanmak isteyenlere karşı verilmiş çok ince cevaplardır aynı zamanda. Günümüzde dini sözde bir “özgürlük” ve “demokrasi” adına kullanmaya kalkanlar Bektaşi fıkralarındaki enginliği, yaradana olan yakınlığı anlayamazlar elbette.Haydi gelin bayramın ilk gününü gülümseyerek sürdürelim...***AracıBektaşi’nin biri her gün kasabada ‘Her şey Allah’tan’, ‘Her şey Allah’tan’ diye mırıldanarak dolaşır dururmuş. Bir gün kasabanın serseri delikanlılarından biri yine böyle mırıldanarak dolaşmakta olan Bektaşi’ye arkasından sessizce yaklaşmış, ensesine okkalı bir şaplak atmış. Canı fena halde yanan Bektaşi’nin pür hiddet dönüp kendisine ters ters baktığını görünce; “Öyle ne bakıyorsun baba erenler” demiş, “Hani her şey Allah’tandı?” Bektaşi “Tabii” demiş, “Her şey Allah’tan da ben hangi deyyusu aracı ettiğine bakıyorum.”*****Sirke-şarapŞarap yapmak yasaklanmış; sıkı bir kontrolle, şarap yapan yakalandığında kellesi vuruluyormuş. Bağ bozumu vakti geldiğinde, Bektaşi üzümlerin suyunu küplere doldurmuş. Durumdan haberdar olan hükümdar, Bektaşi’nin küpleri başına geldiğinde, hiddetle sormuş: “Üzüm suyu küplere ne için dolduruldu?” Bektaşi, yakalanmışlığının telaşı ile cevap vermiş: “Dolduruyorum ki, orada sirke olsun.” Hükümdar, biraz yumuşayarak yeniden sormuş: “Sirke dersin ama, ya şarap olursa?” Hükümdarın yumuşadığını gören Bektaşi, “Orasını Allah bilir” demiş.***Peşin namazHoca ile Bektaşi birlikte yola çıkmışlar, bir süre sonra hoca: “Namaz saati” demiş, başlamış kılmaya. Rekat üstüne rekat, selam üstüne selam. Bektaşi’nin beklemekten canı sıkılmış, hoca namazı bitirince sormuş “Yahu bu ne uzun namaz böyle?” Hoca “Kazaya kalmış namazlarım vardı, onları da kıldım” demiş. Yola koyulmuşlar, bir müddet sonra mola verdiklerinde bu kez namaz kılmak için Bektaşi müsaade istemiş ve başlamış namaza. Ama ne namaz, bitmiyor! Sonunda hoca dayanamamış “Erenler, senin namaz da uzun sürdü.” Erenler cevaplamış “Önümüzdeki haftanın namazlarını kıldım.” Hoca şaşırmış “Yahu olur mu böyle şey?” Bektaşi gülmüş: “Yukarıdaki senin veresiyeni kabul ediyor da, benim peşinimi niye kabul etmesin?”***BayramlardaZaptiyebaşı yolda çakırkeyif rastladığı Bektaşi’yi çevirmiş ve kükremiş: “Söyle bre zındık, namaz vakti cami mihrabında secdeye vardığın olur mu?” Erenler çok hızlı ve çok vurgulu bir biçimde cevaplamış: “Her bayram, her bayram.” Zaptiyebaşı bu kez “Peki ey kafir, şarap zıkkımlanır mısın?” diye sormuş. Bektaşi suç üstü yakalanmış olmasının ürkekliği ve yalana başvurmanın faydasının olmadığının farkına vararak, eliyle küçümseme işareti yaparak yanıt vermiş: “Eh, akşamdaaaaan akşama.”***Hangi öküz?Bektaşi iki öküzüyle tarlasını sürermiş; kırmızı öküz az yem yiyip, çok çalışırmış; sarı öküz lanet mi lanetmiş!.. Hem çok yermiş, hem tembelmiş!.. Bir gün öfkelenmiş Bektaşi: “Ey Allahım” demiş, “Şu sarı öküzün canını al da kurtulayım.” Baba erenler ertesi sabah ahıra girince ne görsün, kırmızı öküz sizlere ömür, lanet sarı capcanlı. Dışarıdan bir çocuk çağırmış Bektaşi, öküzleri göstermiş: “Ulan” demiş, “Bunların hangisi sarı, hangisi kırmızı?” Çocuk göstermiş: “Bu sarı, bu kırmızı.” Bektaşi gözlerini göğe çevirmiş: “İmanım” demiş, “Bacak kadar çocuk renkleri biliyor da, sen ayıramıyor musun?”***İtibarSoftanın biri Bektaşi’nin önüne geçip “Ey Erenler; iyisin, hoşsun, ilim irfan sahibisin; bir de oruç tutup, namaz kılsan, bizim nazarımızda da itibarın olur o zaman” demiş. Bektaşi gülümseyerek “Sizin nazarınızda itibar kazanmak için, Tanrı önündeki itibarımı zedeleyemem ki” cevabını vermiş.***Kayık küçükBektaşi kiraladığı kayık ile Eminönü’nden Üsküdar’a giderken, deniz dalgalanmaya, kayık sallanmaya başlamış. Dalgaların, büyük bir fırtınanın başlangıcı olduğunu sezen Bektaşi’nin telaşlandığını gören kayıkçı “Ne korkuyorsun yolcu? Korkma. Allah büyüktür” diyerek Bektaşi’yi sakinleştirmek istemiş. Kayıkçının bu sözüne içerleyen Bektaşi şu yanıtı vermiş: “Allah büyüktür amma, kayık küçük!”